August 2012

10. Özel Bir Yaratık

10. Özel Bir Yaratık

İki bölüm önce, tüm zamanların en büyük beyanı üzerinde durmuştuk: “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.” (Yaratılış 1:1) Tanrı’nın beyan ettiği önemli bir diğer ifadeye daha değinelim:

“Tanrı, insanı kendi benzeyişinde yarattı.” (Yaratılış 1:27)

Tanrı, insanları Yaratılışı’nın tacı olmaları için tasarladı.

TANRI’NIN BENZEYİŞİNDE

Tanrı, ‘İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım’ dedi.’Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.’ Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.” (Yaratılış 1:26-27)

Tanrı’nın insanı, “kendi benzeyişinde” yaratmış olması, ilk insanların her şekilde Tanrı’ya benzedikleri anlamına gelmez. Tanrı eşsizdir.

“Tanrı insanı kendi benzeyişinde yarattı” ifadesi, insanların Tanrı’nın doğasına ortak olacakları anlamına gelir. İnsan, Tanrı’nın karakterini yansıtmak için tasarlandı. Tanrı, ilk erkeğe ve kadına Kendisi ile anlamlı bir ilişkinin tadını çıkarmalarına izin verecek nitelikler sağladı.

Tanrı insanları, onlara önemli sorular sorma, mantıklı olarak muhakeme etme ve Yaratıcıları hakkındaki derin gerçekleri kavrama yeteneği vererek, zeka ile bereketledi.

Tanrı, insanların sevgi ve empati gibi duyguları tecrübe edebilmeleri için onlara duygular verdi.

Tanrı aynı zamanda insanlara, sonsuz sonuç konusunda seçim yapmaları için hem özgürlüğü hem de sorumluluğu kapsayan bir irade verdi.

Tüm bu verdiklerine ek olarak onlara iletişim –konuşma, jest ve şarkı söyleme– yeteneği bağışladı. Aynı zamanda insanların uzun vadeli planlar yapmalarını ve bu planları şaşırtıcı bir yaratıcılık ile uygulamalarını mümkün kıldı. En önemlisi de, Yaratıcılarına-Sahiplerine tapınabilmeleri ve O’ndan zevk alabilmeleri için sonsuz bir can ve ruh sağladı.

İnsanoğluna bağışlanan bu tür kapasiteler, onları hayvanlardan ayırır.

Tanrı, insanları Kendisi için yarattı. “Sevgi olan” Tanrı (1. Yuhanna 4:8), erkeği ve kadını onlara ihtiyacı olduğu için değil, onları istediği için yarattı. İnsanlar, O’nun sevgisinin alıcıları ve yansıtıcıları olacaklardı.

İNSAN BEDENİ

Yaratılış kitabının birinci bölümü Tanrı’nın dünyayı nasıl yarattığı hakkında özlü bir öykü sunar, ikinci bölüm ise özellikle insanların yaratılışına ilişkin ayrıntılar ile doludur.

“RAB Tanrı Adem’i topraktan yaratı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu.” (Yaratılış 2:7)

RAB gökleri ve yeryüzünü yoktan var etmiş olmasına rağmen, ilk insanı topraktan yaratmayı seçti. Günümüzdeki biyologlar bu gerçeği onaylarlar: “Beden neredeyse hiç etkileyici değilmiş gibi görünür. Bedeni oluşturan yirmi küsur sıradan unsurun tamamı yeryüzünün kuru toprağında mevcuttur.”115

İnsan bedeni böyle mevkice aşağı unsurlardan oluşturulmasına rağmen, yaklaşık yetmiş beş trilyon (75.000.000.000.000) canlı hücre ile bir araya getirilmiş hünerli bir işin mucizevi bir parçasıdır. Bu canlı hücrelerin her biri kendi özel rolünü üstlenmiştir.

Hücre, yaşamın temel birimidir. Bir hücre öylesine küçüktür ki, görülebilmesi ancak güçlü bir mikroskop aracılığıyla mümkündür. Buna rağmen bir hücre yine de, işlev gören milyonlarca kısım ile doludur. Her hücre, iki metre uzunluğunda bulunan ve bir insanın temel özelliklerinin genetik kodu olan DNA’nın ancak mikroskop ile görülebilecek ufaklıktaki bükülmüş kenarını içerir.

Ünlü bilgisayar programcısı Bill Gates, şu beyanda bulundu: “İnsan DNA’sı, bir bilgisayar programı gibidir, ama şimdiye kadar yaratılmış olan herhangi bir bilgisayar programından çok fazla ileride olan bir programdır bu.”116 İnsan bedeninde en azından iki yüzden fazla farklı hücre tipi mevcuttur. Bu hücre tiplerinden bazıları kan gibi sıvılar meydana getirirler; diğerleri ise yumuşak dokuları ve organları yaratırlar, bazıları da katı kemikler oluşturmak için bir araya gelirler. Bazı hücreler bedenin kısımlarını bir araya bağlarlar, diğerleri ise sindirim ve üreme sistemleri gibi beden işlevlerini organize ederler.117

Bedeninizin yapısı ve işleyen sistemleri üzerinde düşünün: kemikleri ve başka organları birbirlerine rapteden bağlar, tendonlar, kaslar, cilt ve saçlar ile bağlanmış ve donatılmış 206 kemiği ile iskelet; ya da yaşamın kendisine ait maddeleri ulaştıran, damarları, atar damarları ve kan ile dolaşım sistemi. Bu arada midenin, bağırsakların, böbreklerin ve karaciğerin varlıklarına da değinelim. Aynı zamanda beyniniz ile temas halinde olan karışık olarak teller ile bağlı sinir sistemi de mevcuttur. Ve kalp olarak adlandırılan sadık pompayı, ya da Tanrı’nın size sağladığı gözleri, kulakları, burunu, ağzı ve dili, ses kirişlerini, papillayı ve dişleri de unutmayın! Eller ve ayaklar da son derece yararlıdırlar! Size baş parmaklarınızı verdiği için Tanrı’ya hiç teşekkür ettiniz mi? Bir süpürge ya da çekici baş parmağınızdan yararlanmadan kullanmayı deneyin! Sahip olduğunuz şu tırnaklarınız da oldukça yararlıdırlar….

Peygamber Davud’un yazdığı şu sözlere şaşırmamak gerekir:

“Sana övgüler sunarım, çünkü müthiş ve harika yaratılmışım. Ne harika işlerin var! Bunu çok iyi bilirim.” (Mezmur 139:14)

CAN VE RUH

İnsan bedeni ne kadar harika yaratılmış olursa olsun, insanların böylesine özel olmalarının nedeni beden değildir. Hayvanların, kuşların ve balıkların da hayranlık uyandıran bedenleri vardır. İnsanın eşsizliği, onun insan canından ve eşsiz ruhundan kaynaklanır. Tanrı’nın benzeyişinde” özel varlıklar olarak yaratılan ilk erkeği ve kadını diğer yaratıklardan ayıran, onun canı ve ruhudur.

Tanrı, insanın bedenini topraktan biçimlendirmeyi sona erdirdikten sonra, insanın “burnuna yaşam soluğunu üfledi ve böylece insan yaşayan bir varlık oldu.” (Yaratılış 2:7)

Tanrı’nın Adem için yarattığı beden, Tanrı’nın Adem’in ruhunu ve canını içine yerleştirdiği beden insan için yalnızca bir ev ya da çadırdı

Tanrı, insana bedeni çevresindeki dünyadan, canı iç varlığından ve ruhu Tanrı’dan haberdar olabilsin diye verdi.

    Can, bedeni,

        Ruh, canı yönetecek

            Ve ruh Tanrı’nın Kendisi tarafından yönetilecekti.118

Tanrı Ruh’tur, ve O’na tapınanlar ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar. (Yuhanna 4:24)

BİR AMAÇ İÇİN YARATTI

Hünerli Usta insanı üçlü-birliğin bir türü olması için “ruh, can ve bedeni” birleştirerek yarattı. (1. Selanikliler 5:23) ve insanların Yaratıcıları ile yakın bir ilişkinin tadını çıkarmalarını mümkün kıldı. Tanrı insana yaşam vermişti ve şimdi insanın Yaratıcısının-Sahibinin zevki ve övgüsü için yaşaması insanın yüceltilmiş ayrıcalığı olacaktı.

Yüceliğim için yaratıp biçim verdiğim, adım ile çağrılan herkes… Kendim için biçim verdiğim bu halk bana ait olan övgüleri ilan edecek.” (Yeşaya 43:7,21)

İnsanlar Tanrı’nın yüceliği için yaratıldılar.

Yeryüzü insanlık için yaratıldı, ama insanlık Tanrı için yaratıldı. Yaratıcının amacı, ilk insanların O’nu tanıyabilmeleri, O’ndan zevk almaları ve O’nu sonsuza kadar sevmeleriydi. Tanrı aynı şeyi sizin ve benim için de amaçlamıştır.

“Tanrın RAB’bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle seveceksin.(Markos 12:30)

MÜKEMMEL BİR ÇEVRE

Tanrı Adem’i yarattıktan sonra, Aden adında bol bereketli bir bahçe tasarladı ve bu bahçeyi dikti.

“Rab Tanrı doğuda Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Adem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacı ile iyiyi ve kötüyü bilme ağacı vardı. Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu.” (Yaratılış 2:8-10)

Yeri büyük olasılıkla bugün Irak119 olarak bilinen Aden, harika görünümler, sesler ve kokular, sınırsız güzelliklerle dolu büyük bir bahçeydi. Parlayarak akan bir nehir bahçeyi suluyordu. Lezzetli meyve ağaçları nehrin kenarına dizilmişlerdi. Tadına varılması için anlatılamayacak çeşitlilikte meyveler, hayranlık uyandıran tatlı kokulu çiçekler, gözlerin bakmaya doyamayacağı lezzetli çayırlar, incelenecek kuşlar ve böcekler, keşfedilecek gizemli ormanlar, ortaya çıkarılacak altın ve taşlar bu bahçeye yerleştirilmişlerdi. Tanrı, gerçekten de Adem’in “zevk alması için her şeyi bol bol vermişti.” (1. Timoteos 6:17)

Tanrı, aynı zamanda bahçenin ortasına iki özel ağaç da dikti: yaşam ağacı ve iyilikle kötülüğü bilme ağacı.

Aden keyif anlamına gelir. Tanrı, bu harika yuvayı insanın zevk alması için yaratmıştı. Ama insan için keyiflerin en büyüğü, Yaratıcısı ile paydaşlıktan zevk almak olacaktı.

Tanrı’yı kişisel olarak tanımak ve O’nunla birlikte olmaktan daha harika bir şey yoktur. “Bol sevinç vardır Senin huzurunda; sağ elinden mutluluk eksilmez.” (Mezmur 16:11)

TATMİN EDİCİ BİR GÖREV

Bahçenin hazırlığı tamamlandıktan sonra RAB insanı bahçeye koydu. Tanrı Adem’e bu bahçede yaşamayı isteyip istemediğini sormadı. Tanrı, insanın Yaratıcısıydı ve bu nedenle insanın Sahibiydi. RAB, insanlık için neyin en iyi olduğunu bilir ve Yaptıkları ile ilgili hiç kimseye yanıt vermek zorunda değildir.

“RAB Tanrı, Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu.” (Yaratılış 2:15)

Tanrı, Adem’e yeni yuvasında iki sorumluluk verdi.

Birinci sorumluluk şuydu: Adem bahçeyi “işleyecekti.” Ama bu görevi terlemeden, zahmete girmeden ve yorulmadan yapacaktı. Her şey iyi olduğu için bu görevi zevk alarak yapacaktı. Bahçede battığında acı verecek dikenler ve çıkarıp temizlenecek zararlı otlar yoktu.

Adem’e verilen ikinci sorumluluk, bahçeye “bakmasıydı.” Bu son ifade evrende pusuya yatmış kötü ve tehlikeli bir unsurun varlığını ima ediyor olabilir miydi?

Bu sorunun yanıtı gereken zamanda verilecektir.

BASİT BİR KURAL

İnsan bir kukla değil bir kişi olduğu için, Tanrı, Adem’e aynı zamanda itaat etmesi için anlaşılması çok kolay bir kural verdi.

“Ona, ‘Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin’ diye buyurdu. ‘Ama iyi ile kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün ölürsün.” (Yaratılış 2:16-17)

Tanrı bu buyruğu erkeğe kadını yaratmadan önce verdi. Tanrı, Adem’in insan soyunun başı olmasını kararlaştırmıştı ve Adem’e yalnızca bu kurala uyma sorumluluğunu yüklemişti.

İLK KADIN

Tanrı, sonra kadını yarattı. Ve kadın çok özel bir yaratıktı!

“Sonra, ‘Adem’in yalnız kalması iyi değil’ dedi. ‘Ona uygun bir yardımcı yaratacağım’…RAB Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem, ‘İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir’ dedi.’ona kadın denilecek, çünkü o adamdan alındı.’ Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak. Adem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.” (Yaratılış 2:18,21-25)

Böylece Tanrı ilk eylemini gerçekleştirdi, Adem’in kaburga kemiğinden güzel ve zarif bir eş yarattı ve sonra onu Adem’e takdim etti.

Adem, Tanrı’nın kendisi için sağlamış olduğu bu yakın ve sevecen eşten ve “yardımcıdan” dolayı büyük sevinç duydu! Kutsal Kitap araştırmacılarından biri olan merhum Matthew Henry şöyle yazmıştı: “Kadın, Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldı; Adem’in üzerinde egemenlik sürmesi için onun başından ya da onu ayakları altına alması için onun ayaklarından yaratılmadı, onunla eşit olması için onun kaburga kemiğinden, korunması için kolunun altından ve sevilmesi için yüreğinin yanından yaratıldı.”120 Kadın da aynı erkek gibi Tanrı’nın suretinde ve benzeyişinde yaratıldı – Tanrı’nın karakterini yansıtması ve O’nunla beraber ruhsal birliğin tadını çıkarması için yaratıldı. Yaratıcı, erkek ve kadın için kesin bir düzen ve farklı roller belirledi; onların değerleri ve önemleri konusunda eşit olduklarını beyan etti.

Bugün, Tanrı’nın amacına aykırı olarak pek çok toplum, kadınlarına bir mal parçası gibi davranıyor. Ben, bir erkek çocuk doğduğu zaman sevinen ve bir kız çocuk doğduğu zaman hayal kırıklığı yaşayan insanlar gördüm. Bazı erkekler canlı hayvanlarına eşlerinden daha fazla ilgi ve özen gösterirler. Başka toplumlar bir diğer aşırı uca yönelmişler ve erkek ve kadınların farklı rollerini önemsememeyi tercih ederek Tanrı’nın her bir cinsiyete verdiği sorumlulukları reddetmişlerdir. Her iki aşırı uç da kadınları hor görmektedir.

İLK NİKAH

İlk evlilik törenini kimin yönettiğine dikkat edin.

Yöneten, RAB’di. Kutsal Yazılar şöyle der: “Tanrı onu Adem’e getirdi.” Yaratıcı, en başından beri, Kendisi için yaratmış olduğu insanların yaşamlarına doğrudan müdahale etti. “Erkek annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak ve ikisi tek beden olacak” beyanında bulunan Tanrı’dır. “Tek” sözcüğü için İbranice’de kullanılan sözcük “ehad”dır. Bu sözcük, tekliği ve birliği ifade eder. Tanrı, ilk çifti mükemmel uyum içinde sonsuza kadar birbirlerinden zevk almaları ve birbirlerine hizmet etmeleri ve O’NDAN zevk almaları ve O’NA hizmet etmeleri için tasarladı. O, kadının ve erkeğin Yaratıcılarını-Sahiplerini bireysel ve birlikte sürdürdükleri yaşamlarının merkezi yapmalarını istedi.

Günümüz dünyasında, pek çok kişi Tanrı’nın evlilik hakkındaki orijinal planını trajik bir şekilde umursamazlar ve bir erkek ve kadın arasındaki ilişkinin yıllar geçtikçe nasıl daha harika olabileceğinin farkında bile değildirler. Bu umursamazlıklarının bir sonucu olarak Rab’bin başlangıçtan beri bir erkek ve karısı için tasarlamış olduğu sevecen, sadık, bencil olmayan ve birbirlerini bağırlarına basan ilişkiyi yansıtma konusunda başarısız olurlar.

Yaratıcının erkek ve karısı arasındaki evliliğin yazarı olması, Tanrı’nın ölçülmesi mümkün olmayan sevgi yüreğinin bir yansımasını ortaya koyar. Tanrı, evlilik bağı ile şu örneği vermeyi amaçlamıştır: Tanrı, insanları şimdi ve sonsuzluk boyunca Kendisi ile erkek ve kadın arasındaki ilişkiden daha yakın, daha harika ve gelişen bir ruhsal ilişkinin tadını çıkarmaya davet eder.

Evliliğin Yazarının evliliği nasıl tanımladığına dikkat ettiniz mi? “bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak.Ve Kutsal Yazılar bu ifadeye şunu ekler: “Adem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.

Tanrı’nın evlilik için planı bir çiftin, utanç nedir bilmeyerek amaçlarında ve bedenlerinde birleşmeleridir. Hatta Tanrı’nın planı bundan daha da yüksek bir aşamada insanların sonsuzluk boyunca Kendisi ile birlikte utanç duymadan ruhsal birliğin keyfine varmalarıdır.

İNSANLIĞA EGEMENLİK VERİLDİ

Tanrı, kadını erkeğin yanına götürdükten sonra onlara doğrudan ve kişisel olarak hitap etti. Kutsal Yazılar, “bahçede yürüyen RAB Tanrı” (Yaratılış 3:8) dan söz ettikleri için, Tanrı’nın ilk erkek ve kadına gözle görünür bir şekilde göründüğünü anlıyoruz.

Şimdi Rab’bin erkeği ve karısını Yaratıcının görkemli ve bozulmamış yaratılışına gözlerini dikerek bakabilecekleri yüksek bir dağa götürdüğünü hayal edelim…

“Onları kutsadı ve ‘Verimli olun, çoğalın’ dedi. Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun, İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak.” (Yaratılış 1:28-29)

Tanrı Adem ve Havva’yı121 ve onların soylarını Yaratılış üzerinde egemen yaptı. Onlara, insan soyunun “başlangıç çifti” olma ayrıcalığını ve sorumluluğunu verdi. Tüm yaratılış üzerinde “egemenlik” bağışladı. Egemenlik, “yetki” ve “kontrol” anlamına gelir. Adem, Havva ve onların soyu yeryüzünden zevk alacaklar, ona bakacaklar ve onu bilgelikle yöneteceklerdi. Yeryüzü onlara yeryüzüne zarar getirmeleri için değil onu kullanmaları için verildi.

Yaratıcı yaratılışı insanlık ile uyum içinde bulunması için tasarladı. Yeryüzü, başlangıçta insanın istediği ve ihtiyacı olan her şey ile iş birliği yaptı. Adem ve Havva hiçbir zaman bir sonraki yiyeceklerinin nereden geleceği konusunda merak ve endişe duymadılar. Yapmaları gereken tek şey, sayısız çeşitlilikteki meyve ağaçlarının herhangi birine uzanmaları ve bu ağacın meyvelerinden koparmalarıydı. Alın teri dökmek, diken ve çalı veren toprak, hastalık ve ölüm mevcut değildi. Yaratılışın her köşesi Adem ve Havva’ya boyun eğmişti. İnsan egemendi.

Yaratılış, insan Yaratıcısına boyun eğdiği sürece insana boyun eğecekti.

TANRI VE İNSAN BİRLİKTE

RAB Tanrı başlangıçtan beri insanların Kendisi ile yakın ve tatlı bir paydaşlık içinde yaşamalarını amaçlamıştı. Adem ve Havva’ya Kendisini anlamaları ve sevmeleri için zihinler ve yürekler (zeka ve duygular) ve O’na güvenip güvenmeyeceklerine ve itaat edip etmeyeceklerine karar verecekleri seçim özgürlüğünü (irade) vermesinin nedeni buydu. Gerçek sevgi ve sadakat zorlanamayacağı ve baskı altında tutulamayacağı için seçim yapma unsuru kesinlikle gerekliydi. Egemen Rab, Adem ve Havva’yı yapacakları seçimlerden sorumlu tutacaktı.

Lütfen şu konuda hataya düşmeyin: Evrenin yaratıcısı ve Sahibi hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyaç duymamasına rağmen, derin ilişki kurmayı isteyen bir Tanrı’dır.

Bizler nasıl tanınmak ve sevilmek istiyorsak, aynı şekilde Tanrı da Kendisi için yaratmış olduğu insanlar tarafından tanınmayı ve sevilmeyi arzular. Kendi benzeyişinde yarattığı bu kişilerle yürek seviyesinde bir dostluk arzulaması, O’nun sonsuz doğasının bir parçasıdır.

İnsanların, “Ben Tanrı’nın bir kuluyum ve bundan fazlası da değilim” dediklerini duyuyorum. Tanrı’ya, Efendisi için çalışan istekli bir hizmetkâr olarak hizmet etmenin büyük bir onur olduğunu kabul ediyorum, ama Kutsal Yazılar’ın bu konudaki ifadeleri oldukça anlaşılırdır: Tanrı, hiçbir zaman insanın bir kul olmasını tasarlamadı, aksine onun bir evlat olmasını istedi. (Galatyalılar 4:7) “Köle ev halkının sürekli bir üyesi değildir, ama oğul sürekli üyesidir.” (Yuhanna 8:35) Tanrı, yüreğinin arzusunu insanbiçimciliğe özgü bir şekilde ifade ederek (insan terimlerle) Kendisine güvenen herkes için ne planladığını bize anlatır:

Size Baba olacağım ve siz de oğullarım, kızlarım olacaksınız.” (2. Korintliler 6:18)

Tanrı, bize olan sevgisini, anne ve babaların çocuklarına olan sevgilerine benzetmekle yetinmez, bu konuda başka bir örnek daha verir; benzetmesini bir diğer seviyeye taşıyarak insanlara olan sevgi bağını ve sevgisinin derinliğini bir erkeğin biricik gelinine olan sevgisi ile karşılaştırır.

“‘Ve o gün gelecek’ diyor Rab, ‘Bana Kocam diyeceksin, artık Efendim demeyeceksin. Seni sonsuza dek kendime eş alacağım. Doğruluk, adalet, sevgi, merhamet temelinde seninle evleneceğim. Sadakat ile seninle evleneceğim. Ve sen Rab’bi tanıyacaksın.” (Hoşea 2:16, 19-20)

Yeryüzünde bulunan iki birey arasındaki en tatmin edici ilişkiyi hayal edin ve sonra şu konu üzerinde düşünün: Tanrı’nın bizi Kendisi ile tecrübe etmeye davet ettiği ilişki, yeryüzünde bulunması mümkün olan en iyi ilişkiden sınırsız derecede daha harikadır.

Yaratıcınız ile kişisel bir ilişkiye girmediğiniz takdirde, yaşamınızda eksiklik olacak ve hayatınızda tatmin bulamayacaksınız. Yersel mülkün miktarı, zevk, eğlence, prestij, insanlar ya da dualar, canınızdaki boşluğu doldurmaya yetmeyecektir. Kendisi için tasarlamış olduğu yüreğinizdeki o boş odayı yalnızca Rab’bin Kendisi doldurabilir.

O susamış canın susuzluğunu giderir, canı iyiliklerle doldurur.” (Mezmur 107:9)

Burada kaçırılmaması gereken bir nokta bulunur: Tek gerçek Tanrı dini törenlerden hoşlanmaz, ama Kendisine güvenenlerle içten bir ilişki arzular ve bundan zevk alır.

Tanrı, farklı düzeylerde aşağıda belirtilen kişilerle paydaşlıktan hoşlanmıştır ve sonsuza kadar da hoşlanacaktır:

KENDİSİ İLE. Tüm sonsuzluk boyunca Sonsuz Baba, Sonsuz Oğul ve Sonsuz Kutsal Ruh arasında sevgi ve paydaşlık akmıştır. Örneğin, Kutsal Yazılar, Oğul’un Baba’ya söylediği şu sözleri kaydederler, “Baba…Sen Beni dünyanın başlangıcından önce sevdin.” (Yuhanna 17:24)

MELEKLER İLE. Tanrı melekleri Kendisini tanımaları, sevmeleri ve O’nun sonsuz kadar sürecek olan huşu dolu görkemini takdir etmeleri için yarattı. “Tanrı’nın bütün melekleri O’na tapınsın.” (İbraniler 1:6)

İNSANLAR İLE. Tanrı insanları, Yaratıcılarından, meleklerin aldıkları zevkten daha büyük zevk almaları ve Yaratıcıları ile meleklerin sahip oldukları ilişkiden daha yakın bir ilişkiye sahip olmaları için yarattı. Kral Davud’un yazdıklarını okuyalım: “Seyrederken ellerinin eseri olan gökleri, oraya koyduğun ayı ve yıldızları, soruyorum kendi kendime: ‘İnsan ne ki onu anasın, ya da insanoğlu ne ki, ona ilgi gösteresin?’ Neredeyse bir tanrı yaptın onu, başına yücelik ve onur tacı koydun.” (Mezmur 8:3-5) Tanrı, halkı ile birlikte olmak istedi. Ama yine de insanın önce test edilmesi gerekir.

 

7. GÜN: YARATILIŞ TAMAMLANDI

Yaratılış öyküsü önemli bir bilgi ile son bulur:

“Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu. Gök ve yer bütün öğeleri ile tamamlandı. Yedinci güne geldiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi.” (Yaratılış 1:31; 2:1-2)

Tanrı’nın yaratma eylemi tamamlandı. Artık yaptığı her işten zevk alma zamanı gelmişti. RAB, yedinci günde yorgun olduğu için dinlenmedi. Kendiliğinden Var Olan ve adı Ben’im Olan hiçbir zaman yorulmaz. Tanrı dinlendi – çalışmaya son verdi – çünkü yaratma eylemi sona erdi.

RAB Tanrı tatmin oldu.

Her şey mükemmeldi.

Mükemmel Yaratıcıları ile gelişen bir dostluğun tadını çıkarma ayrıcalığı verilmiş iki mükemmel kişinin yaşadığı mükemmel bir dünya hayal edin. Gezegenimizin başlangıçtaki durumu buydu.

Ancak ne yazık ki bu eski yeryüzü bugün mükemmellikten çok uzaktır. Kötülük ve ahlaksızlık, üzüntü ve acı, yoksulluk ve açlık, nefret ve şiddet, hastalık ve ölümün kol gezdiği bir yeryüzü haline gelmiştir.

Tanrı’nın mükemmel dünyasına ne oldu?

Bu sorunun yanıtı öykünün bir sonraki bölümünü oluşturmaktadır.

11. Kötü’nün Girişi

11. Kötü’nün Girişi

RAB’be övgüler sun ey canım, iyiliklerinin hiçbirini unutma…
RAB’be övgüler sunun, ey sizler,
O’nun melekleri…söylediklerini yerine getirenler.
RAB’be övgüler sunun ey sizler,
O’nun bütün göksel orduları…isteğini yerine getirenler.
RAB’be övgüler sunun,
ey O’nun egemen olduğu yerlerdeki bütün yaratıklar.
-- Kral Davud (Mezmur 103:2, 20-22)

Tanrı insanları yaratmadan önce, melekler olarak adlandırılan sayılamayacak kadar çok ruhsal varlıklar yaratmıştı. Melekler, O’nun bütün göksel ordularıydı”, Yaratıcılarını-Sahiplerini sonsuza kadar tanımak, yüceltmek, O’ndan zevk almak, O’na hizmet etmek amacıyla tasarlanmışlardı. Tanrı, melekleri, temelde içgüdüleri ile yaşayan hayvanlardan farklı şekilde yarattı. Tanrı, insanoğlu ile birlikte meleklere de Sözü’ne itaat etme, İsteğini yerine getirme ve O’na övgü sunma gibi konularda kendi iradelerine göre seçim yapmaları için ahlaki zorunluluk verdi.

PARILDAYAN MELEK

En güçlü ve en büyük ayrıcalığa sahip ruhsal varlık Lüsifer olarak adlandırıldı, adının anlamı “parıldayan”dı.122 Bu ışıl ışıl parlayan melek, “kusursuzlukta örnekti, bilgelik ve güzelliği eksiksizdi.” (Hezekiel 28:12)

Tanrı tüm ayrıntıları açıklamamış olmasına rağmen biz, kötülüğün ve kusurluluğun evrene ilk kez bu muhteşem meleğin varlığı aracılığıyla girdiğini biliyoruz.

Tanrı’nın Lüsifer hakkında söylediklerini okuyalım:

“Yaratıldığın günden sende kötülük bulunana dek yollarında kusursuzdun!... Güzelliğinden ötürü yüreğin gurura kapıldı… Çünkü içinden şöyle dedin:

‘Göklere çıkacağım,
Tahtımı Tanrı’nın yıldızlarından daha yükseğe koyacağım,
   İlahların toplandığı dağda,
    Safon’un doruğunda oturacağım.
      Bulutların üstüne çıkacağım.
        Kendimi Yüceler Yücesi ile eşit kılacağım.’”(Hezekiel 28:15,17; Yeşaya 14:13-14)

Tanrı’yı övmek ve O’na itaat etmek yerine Lüsifer beş kez, “Ben yapacağım, ben olacağım!” dedi. Lüsifer, Yüceler Yücesi ile kendisini eşit kılmak istiyordu.

Kendisine verilmiş olan güzellik ve zeka Lüsifer’in gözlerini kör etti ve sahip olduğu her şeyi kendisine KİMİN verdiğini unuttu. Melek olan bu varlık, Tanrı’dan daha bilge olduğunu düşünerek kendi kendisini aldattı. Melekler ordusunun, tapınma ve övgüye tek layık olan Yaratıcılarını övmesi yerine kendisini övmelerini istedi.

Lüsifer aynı zamanda Tanrı’ya karşı başlattığı isyana katılmaları için cennet meleklerinin üçte birini de ikna ederek kendi yanına çekti.123 Böylelikle, parıldayan melek Tanrı’nın egemenliğini devirmeyi ve cennetin tahtına oturmayı tasarladı. Günah, Tanrı’nın evrenine girmişti.

GÜNAH NEDİR?

Kutsal Yazılar günahı bize şöyle tanımlarlar.

“Günah işleyen, yasaya karşı gelmiş olur.” (1. Yuhanna 3:4)

“Her kötülük günahtır.” (1. Yuhanna 5:17)

“Günah, yapılması gereken iyi şeyi bilip de yapmamaktır. (Yakup 4:17)

“Günah her türlü açgözlülüğü üretti.” (Romalılar 7:8)

“Günah, Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kalmaktır.” (Romalılar 3:23)

“Tanrı’nın Yüceliği” Tanrı’nın mutlak saflığına ve lekesiz mükemmelliğine işaret eder. “Yoksun kalmak” mükemmel doğruluk hedefi üzerindeki “hedef merkezine” isabet ettirememek anlamına gelir.

Günah, Tanrı’nın kutsal doğasına ve isteğine tam uyum sağlayarak yaşama konusunda gösterilen başarısızlıktır.

Öz anlamı ile günah, melek ya da insan olan sonsuz bir varlığın, Tanrı’nın yolunu yüceltmek ya da izlemek yerine kendini yüceltmeyi ve “kendi yoluna dönmeyi” (Yeşaya 53:6) seçmesidir.

Tanrı’dan bağımsız düşünmek ya da hareket etmek, günah’tır.

Lüsifer ve ona sempati duyan meleklerin seçtikleri yol buydu. Yaratıcılarına bağımlı olmak yerine yüreklerinde gurura kapıldılar ve kendi yollarına döndüler.

“Rab, yüreği gururlu olandan iğrenir, bilin ki öyleleri cezasız kalmaz.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 16:5)

İğrenmek çok güçlü bir anlama sahip olan bir sözcüktür; “bir nefret objesi, tiksindirici bir eylem, bir murdarlık ya da putperestlik” gibi anlamlar taşır. Tanrı, ben-merkezli gururdan nefret eder. Çünkü, bu günahtır.

Tanrı’nın, Huzurunda günahın var olmasına izin vermesi, sizin, evinizde çürümüş anlamına gelen bir domuz leşinin bulunmasına vereceğiniz tiksinti dolu tepkinizden çok daha iğrenç bir durumdur. Nasıl çayımın içinde bulunan tek bir damla zehiri bile kabul etmem imkansız ise aynı şekilde Tanrı da tek bir günahı bile kabul edemez. Evimizde çürümüş, kokmuş bir cesede ya da çayımızdaki bir damla zehire katlanabilmemiz neden mümkün değildir?

Bu tür şeyler doğamıza aykırıdır.

Günah da Tanrı’nın doğasına aykırıdır; onu kabul edemez.

“Ya RAB, kutsal Tanrım! Öncesizlikten beri var olan sen değil misin? ...Kötüye bakamayacak kadar saftır gözlerin, haksızlığı hoş göremezsin.” (Habakkuk 1:12-13)

ŞEYTAN, CİNLER VE CEHENNEM

Lüsifer, Tanrı’nın yüceliğini çalmak ve O’nun yetkisini gasp etmek istediği için Tanrı onu kendisiyle birlikte olmayı seçen meleklerle birlikte en yüce göklerdeki yerinden kovdu. Lüsifer’in adı, “düşman” anlamına gelen Şeytan olarak değiştirildi. Aynı zamanda “suçlayıcı” anlamına gelen İblis adı ile de bilinir. Düşmüş melekler kötü ruhlar ya da cinler olarak da bilinirler; cin sözcüğü “bilenler” anlamına gelir.

Şeytan ve cinleri Tanrı’nın kim olduğunu bilirler ve O’nun önünde titrerler, ama yine de O’nu yenilgiye uğratmak için ellerinden geleni yaparlar.

Ancak O’nu asla yenemeyeceklerdir.

Kutsal Yazılar, önceden belirlenmiş olan bir günde Şeytan’ın ve cinlerinin “İblis ve melekleri için hazırlanmış sönmez ateşe” (Matta 25:41) atılacaklarını söyleyen ön bildiriler içerirler. Sözü edilen bu “sonsuz ateş” Tanrı’nın kutsal doğası ile uyum sağlamayan her şeyin sonsuza kadar Tanrı tarafından karantinaya konacağı gerçek bir yerdir.

Grekçe Yeni Antlaşma’da Şeytan ile güç birliği yapanların cezalandırılacakları yeri tanımlamak için kullanılan sözcüklerden biri ‘gehenna’dır, genellikle “cehennem” olarak tercüme edilir.124 Bu sözcüğün birebir anlamı, “yanan bir çöplüktür.”

Senegal’de eşimin ve benim çocuklarımızı yetiştirdiğimiz yerin yakınlarında insanların çöplerini ve artıklarını attıkları bir çöplük vardı. Çevrede oturan kişilerin kötü kokan çöpleri yakma girişimleri, çöplüğün için için yanarak boğucu kesif dumanlar çıkarmasına neden olurdu. İnsanlar, değersiz gördükleri her şeyi bu için için yanan ateşe atarlardı.

Cehennem, günahları içinde ölenlerin tutuldukları bir tür “çöplüktür.” Bir gün Şeytan, cinleri ve cehennemde ikamet eden herkes ateş ve kükürt gölü olarak adlandırılan nihai yargı yerine atılacaklardır.125

Günah, Tanrı’nın evrenini sonsuza kadar kirletemeyecektir.

ŞEYTAN’IN HEDEFİ

Şeytan’a ve cinlerine gelince, onlar henüz ateş gölünde değildirler. Dünyamızdadırlar ve boş durmamaktadırlar. Kutsal Yazılar Şeytan’ı, “havadaki hükümranlığın egemeni, yani, söz dinlemeyen insanlarda şimdi etkin olan ruh” (Efesliler 2:2) olarak tanımlarlar.

Şeytan’ın güçlü olmasına rağmen, tüm güce sahip olmadığını anlamak önemlidir. O yaratılmış bir varlıktır ve düşmüştür. Şeytan asla RAB’be rakip olamaz. Şeytan, “bu çağın tanrısı” olarak da adlandırılır. Hedefi, insanların tek gerçek Tanrı’yı tanımalarına ve yaratılmış oldukları amacı benimsemelerine engel olmaktır.

“Yaydığımız Müjde (Tanrı’nın kurtuluş hakkındaki iyi haberi) örtülüyse de, mahvolanlar için örtülüdür… Müjde’nin ışığı imansızların üzerine doğmasın diye, bu çağın ilahı onların zihinlerini kör etmiştir. (2. Korintliler 4:3-4)

Şeytan’ın hedefi nedir? O zihinleri kör etmek ve insanların Tanrı’nın mesajını işitmelerine ve inanmalarına engel olmak ister. Şeytan, Tanrı ile savaş halindedir. Bu savaş, Şeytan’ın kazanamayacağı bir savaştır, ama o yine de mümkün olduğu kadar çok sayıda insanı da kendisi ile birlikte mahvolmaya sürüklemek için elinden geleni yapar. Ve sizin de bu mahvolacak insanların arasında bulunmanızı ümit eder.

Şeytan, Adem ve Havva’nın Tanrı’nın yüceliği ve zevki için yaratılmış olduklarını bildiğinden, Tanrı ve insan arasında var olan dostluğu bozmayı planladı. “Yüreğin gizlerini bilen” (Mezmur 44:21) RAB Tanrı, Şeytan’ın yapmayı planladığı ve gerçekleşmek üzere olan her şeyi elbette biliyordu.

Tanrı’nın da Kendisine ait bir planı vardı.

TEK BUYRUK

Tanrı, insana Yaratıcısını sevmesi ya da sevmemesi, övmesi ya da övmemesi ve itaat etmesi ya da etmemesi için seçme özgürlüğü verdi. Gerçek sevgi zorlanamaz ya da önceden programlanamaz. Sevgi, bir kişinin zihnini, yüreğini ve iradesini kapsar. Tanrı’nın, yarattığı evren üzerinde Egemen Kral olduğu gerçek olmasına rağmen, Tanrı’nın, insanı etkisi sonsuz olan bir konuda seçim yapmaktan sorumlu tuttuğu da aynı şekilde gerçektir.

Tanrı, daha kadını yaratmadan önce erkeğe bir buyruk verdi. Adem, insan soyunun başı olacağı için, Tanrı, onun önüne bir deneme koydu.

RAB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu. Ona, ‘Bahçedeki istediğin ağacın meyvesinden yiyebilirsin’ diye buyurdu. ‘Ama iyi ile kötüyü bilme ağacından yeme, çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’ (Yaratılış 2:16-17)

Tanrı’nın basit talimatlarına dikkat edin. Adem, bir ağacın dışında bahçedeki her ağacın bütün lezzetli meyvelerinden özgürce yiyebilirdi. Tanrı, itaat etmediği takdirde ne olacağını Adem’e önceden söyledi. “Ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.

Bu çizginin dışına çıkmak, yasaya karşı gelmek olacaktı; yasaya karşı gelmek, günah sözcüğünün bir başka ifade ediliş şeklidir. Lüsifer’in yaptığı gibi evrenin RAB’bine baş kaldırmak, ciddi sorunlarla sonuçlanacaktı.

İlk insan mükemmel olmasına rağmen, olgunlukta mükemmel değildi. Bu tek buyruk ile insana, Yaratıcısı ile olan ilişkisinde büyüme fırsatı tanınmıştı. Tanrı, Adem’in Kendisine şükran ve sevgi dolu bir yürekle itaat etmeyi seçmesini istedi. Tanrı’nın, Adem için yaptıkları göz önüne alındığı takdirde, Adem’in itaat etmesinin yeterince kolay olması gerektiği akla gelecektir.

Bir düşünün! Tanrı, Adem’e bir beden, can ve ruh vermişti. Ona, Yaratıcısının kutsal ve sevecen doğasını yansıtma ayrıcalığı ile bereketledi. Onu görkemli bir bahçeye koydu ve yaşamını sevinçli ve doyumlu yapmak için düşünülebilecek her iyi şeyi bağışladı. Tanrı Adem’e aynı zamanda sorumluluk içeren seçimler yapması için gerekli özgürlüğü ve kapasiteyi de sağladı. Adem’e sevimli bir eş verdi ve yarattığı dünyanın gözetimini ve bakımını da Adem’in ve eşinin üstlenmelerini istedi. Tüm bu sağlayışlarının arasında en iyisi de RAB’bin Kendisinin Adem ve Havva ile yürümek ve konuşmak için bahçeye gelmesiydi. Tanrı, onlara Yaratıcılarını-Sahiplerini yakından tanıma fırsatı verdi. Dünya, mükemmel bir dünyaydı.

Sonra bir gün, yılan ortaya çıktı.

“TANRI GERÇEKTEN SÖYLEDİ Mİ?”

İnsan tarihinde mevcut olan en trajik ve en etkili olay, Yaratılış kitabının üçüncü bölümünde kaydedilmiştir.

Bir gün Havva ve Adem yasaklanmış olan ağacın yanında dururlarken, Şeytan bir yılan şekline bürünerek onlara göründü. Bu yılanın Şeytan olduğunu biliyoruz, çünkü daha sonra Kutsal Yazılar, onu “İblis ya da Şeytan denen, bütün dünyayı saptıran o eski yılan” (Vahiy 12:9) şeklinde tanımlarlar.

Tanrı’nın insanlık için nasıl bir planı varsa, Şeytan’ın da aynı şekilde insanlık için bir planı vardı.

“RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, ‘Tanrı gerçekten ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?’diye sordu.” (Yaratılış 3:1)

Şeytan erkekle değil, kadınla konuşmayı seçti. Havva’ya söylediği ilk şeyin ne olduğunu duydunuz mu?

“Tanrı gerçekten… dedi mi?

Şeytan, Havva’nın Tanrı’nın sözüne inanmamasını istedi. Amacı, Havva’nın, Tanrı’nın bilgeliğini ve yetkisini sorgulamasıydı. Lüsifer olarak aynı kendisinin yapmış olduğu şeyi Havva’nın da yapmasını ve Yaratıcısına meydan okuma cüretini göstermesini istedi. Şeytan, o günden beri gerçeğe karşı savaşır, çünkü gerçek onu aşağılar ve güçsüz bırakır. Işık karanlığı nasıl yok ederse, Tanrı Sözü de aynı şekilde Şeytan’ın yalanını yok eder.

Şeytan aynı zamanda Havva’yı Tanrı’nın iyiliğinden kuşku duyması için teşvik etmekle Tanrı’nın karakterine de saldırmış oldu.

“Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesinden yemeyin’ dedi mi?”

Şeytan, Adem ve Havva’ya yaşam ve bahçedeki bir ağacın dışındaki tüm ağaçlardan özgürce yeme hakkı veren cömert Yaratıcı sanki onlardan nihai iyiyi esirgemek istiyormuş gibi konuşarak Tanrı’nın sözünü çarpıttı.

“KESİNLİKLE ÖLMEZSİNİZ!”

Kadın, yılanı, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı. Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz’ dedi. Yılan, ‘Kesinlikle ölmezsiniz’ dedi. Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesinin yediğiniz zaman gözleriniz açılacak, iyi ile kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” (Yaratılış 3:2-5)

Şeytan, Havva’nın yalnızca Tanrı’nın sözünden ve iyiliğinden kuşkulanmasını istemiyordu, amacı aynı zamanda Tanrı’nın doğruluğundan da kuşkulanmasıydı; Havva yasak meyveden yediği takdirde, Tanrı’nın Havva’nın üzerine koyacağını söylediği ölüm cezasını gerçekten uygulamayacağını düşünmesini istiyordu.

Oysa Tanrı, açıkça belirtmişti:

“Ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün! (Yaratılış 2:17)

Şeytan, “Kesinlikle ölmezsiniz!” diyerek, Tanrı’nın sözünü inkar etti.

Şeytan’ın temel yöntemi değişmemiştir. Tanrı’nın mesajını çarpıtmaya ve inkar etmeye devam eder. Tanrı’nın Sözü’nden, iyiliğinden ve doğruluğundan kuşku duymamızı ister.

Şeytan bizim Tanrı’nın güvenilemeyeceğine, O’nun gerçekten söylediği gibi biri olmadığına inanmamızı ister.

ŞEYTAN ÇOK DİNDARDIR

Şeytan, dinden aşırı derecede hoşlanır. Bugün dünya üzerinde on binden fazla din bulunmasının nedeni budur. Şeytan’ın Havva’ya, “Ağacın meyvesini yediğinizde gözlerinizin açılacağını Tanrı biliyor” derken, nasıl Tanrı’nın Sözü’nü çarpıtarak konuştuğuna dikkat edin.

Şeytan, Her Şeye Gücü Yeteni taklit etmeye bayılır. Tanrı’nın gerçeğini alarak onu kendi yalanlarıyla karıştırma konusunda uzmandır. Birbirinden farklı ilkeleri birleştiren bir taklitçi ve sahtekârdır. Dünya üzerindeki en garip inanç sistemleri bile gerçek ile ilgili imalar içerirler. Bu inanç sistemlerini inanılabilir hale getiren de bu gerçek ile ilgili imalardır. Bir Arap özdeyişi bu sözü edilen durumu çok iyi ifade eden bir örnektir: “Uyanık olun: bazı yalancılar gerçeği söylerler!”

Sahte bir din başlatma konusundaki ilk çabasını gösteren Şeytan, Havva’ya: “İyi ve kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız” dedi. Şeytan, Havva’ya, “Tanrı gibi olacaksınız” dediği zaman, bir yalan söyledi, çünkü günah işleyen Tanrı gibi değil, Tanrı’nın yetkisini gasp etmek isteyen Şeytan gibidir. Ama yine de Şeytan, “İyi ile kötüyü bileceksiniz” derken gerçeği söyledi, ama onlara, böyle bir bilgiye eşlik edecek olan acılıktan, sıkıntıdan ve ölümden söz etmedi.

Şeytan’ın, Tanrı’dan söz ederken yalnızca genel olarak Tanrı kelimesini kullandığına dikkat edin. Tanrı’yı uzak ve tanınması imkansız olarak algıladığınız sürece, tek bir Tanrı’ya inanmanız Şeytan’ı mutlu eder.

“Sen Tanrı’nın bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun. Cinler bile buna inanıyor ve titriyorlar!” (Yakup 2:19)

Şeytan ve cinlerinin hepsi Gücü Her Şeye Yeten Tanrı’nın önünde titreyen tektanrıcıdırlar. Bu gerçek bundan sonraki birkaç bölümde şok edici bir netlikle açıklanacaktır. Şeytan ve düşmüş melekleri yalnızca tek bir gerçek Tanrı’nın olduğunu bilirler ve O’ndan nasıl da nefret ederler!

Onlar sizin Yaratıcınızı-Sahibinizi bilmenizi, sevmenizi, O’na tapınmanızı ve itaat etmenizi istemezler.

SEÇİM

Adem ve Havva’nın sevecen Rablerinin sözü ve baş düşmanlarının sözü arasında seçim yapmaları gereken an gelmişti.

Zaferi sağlayacak olan formül belliydi: Yaratıcının bilgeliğine güven! Ne kadar basit bir formül! Adem ve Havva’nın yapmaları gereken tek şey, Tanrı’nın esinlediği yanılmaz Sözü tekrarlayarak, “Rab bize, ‘İyilik ile kötülüğü bilme ağacının meyvesinden yemeyeceksiniz’ diye buyurdu’ demeleriydi. Bu ağacın meyvesinden yemeyeceğiz! Nokta.”

“Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi.” (Yaratılış 3:6)

Kadın meyveyi yedi. Erkek meyveyi yedi.

Kutsal ve sevecen Yaratıcılarının sözüne ve isteğine boyun eğmek yerine, Tanrı’nın düşmanına boyun eğdiler. Yasak bölgeye girerek yasaya karşı geldiler.

Adem yasa dışı meyveyi tadar tatmaz ani sonuçlar ortaya çıktı.

İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar. Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.” (Yaratılış 3:7-8)

Değişime dikkat edin. RAB onları ziyaret etmeye geldiği için sevinmek yerine korku ve utanç ile doldular.

Tanrı ile yakın bir ilişki yaşayan bu varlıkları şimdi sevecen Rab’lerinden kaçmak isteyen kişiler haline dönüştüren neydi? Onlara her şeyi gören Yaratıcılarından saklanabileceklerini düşündüren şey neydi? İlk anne-babamız bedenlerini neden yapraklarla örtme ihtiyacı hissetmişlerdi?

Çünkü günah işlemişlerdi.

12. Günah Ve Ölüm Yasası

12. Günah Ve Ölüm Yasası

“Günah işleyen herkes, günahın kölesidir.
--Nasıralı İsa (Yuhanna 8:34)

Adem ve Havva, Yaratıcılarına-Sahiplerine itaatsizlik etmişlerdi. Şeytan gibi onlar da Tanrı ile bağlantılarını kaybettiler ve günahın kölesi oldular. Babalarının belirgin buyruğuna itaat etmeyen çocuklar gibi Adem ve Havva da onları seven ve ilgilenen Kişi ile artık birlikte olmak istemediler. Zevk alma ve güven duyma gibi duygularının yerine şimdi korku, kirlilik ve utanç duyguları geçmişti.

Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.” (Yaratılış 3:8)

Adem ve Havva şimdi günah tarafından kirletilmişlerdi ve günah onların Yaratıcılarından ve Efendilerinden saklanmak istemelerine neden oluyordu. Yeni elde ettikleri vicdanları, onlara kutsal bir Tanrı’nın huzurunda yalnızca kutsal insanların yaşayabileceklerini içgüdüsel olarak öğreterek iyi ve kötü kavramlarının varlığını bildirdi. Adem ve Havva Tanrı’nın önünde artık saf değillerdi ve bunu biliyorlardı. Tanrı ve insan arasındaki yakın bağ kırıldı.

İlişki öldü.

KIRIK BİR DAL

Bir gün, bir caminin yanındaki bir ağacın altında birkaç erkek ile sohbet ediyordum, sohbet günah ve ölüm konusuna yöneldi.

Ağacın dallarından birini kırdım ve onlara şunu sordum: “Bu dal ölü mü, canlı mı?”

Adamlardan biri, “Dal ölüyor” diye yanıtladı.

Bir başkası, “Dal ölü” dedi.

Onun söylediğine karşı çıkarak: “Dalın ölü olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Ne kadar yeşil olduğunu görmüyor musun?” dedim.

Adam şu karşılığı verdi: “Canlı gibi görünüyor, ama yaşamını aldığı kaynaktan ayrıldığı için aslında ölü.”

Ona şunları söyledim: “Bu söylediğin çok doğru. Biraz önceki sözlerinle Kutsal Yazılar’da ÖLÜM hakkında ifade edilen tanımın aynısını yaptın. ÖLÜM bir yok oluş değildir; Yaşam Kaynağı’ndan AYRILIŞTIR. Bu nedenle, sevdiğimiz biri öldüğü zaman, bedeni daha gömülmeden önce, o kişi hakkında, “Gitti” deriz. Kişinin ruhunun bedeninden ayrıldığını bildiğimiz için bu şekilde konuşuruz. Ölüm, ayrılık anlamına gelir.

Sonra, beraber olduğum bu kişilere Tanrı’nın Adem’e verdiği buyruktan söz ettim. Ve onlara şu soruyu sordum: “Tanrı, Adem O’na karşı günah işlediği takdirde, ne olacağını söyledi? Tanrı, Adem’e, yasak meyveyi yediği takdirde, dini törenler yapmaya, dua etmeye, oruç tutmaya, ondalık vermeye ve bir cami ya da kiliseye devam etmeye başlaması gerekeceğini söyledi mi?

“Hayır”, diye yanıtladılar, “Tanrı Adem’in öleceğini söyledi.”

“Doğru. Tanrı bunu açıkça belirtti; günahın cezası ÖLÜM olacaktı. Ama sizden şu soruma cevap vermenizi istiyorum: Adem ve Havva Tanrı’ya itaatsizlik ettikten ve yasak meyveyi yedikten sonra aynı gün öldüler mi?”

“Hayır!”

“Peki o zaman Tanrı Adem’e, ‘Bu meyveyi yediğin gün kesinlikle ölürsün’ dediği zaman neyi kastediyordu?”

Bu noktadan hareket ederek konuştuğum kişilere Tanrı’nın ölüm hakkındaki tanımını anlattım: insanın Yaratıcısına itaatsizlik etmeyi seçmesi sonucunda ortaya çıkan üç-boyutlu bir ayrılık.

GÜNAHIN NEDEN OLDUĞU ÜÇ-BOYUTLU AYRILIK:

1. Ruhsal ölüm: Kişinin ruhunun ve canının Tanrı’dan AYRILMASI

Adem ve Havva Tanrı’ya karşı ilk kez günah işledikleri gün ruhsal olarak öldüler. Adem ve Havva’nın RAB Tanrı ile olan yakın ilişkileri dalından koparılan bir dal gibi, ölmüştü. Ve haberler daha da kötüleşir. Adem ve Havva’nın soyundan gelen herkes, bu aynı ruhsal ölü “dalın” bir parçasıdır.

“Herkes nasıl Adem’de ölüyorsa…” (1. Korintliler 15:22)

Kutsal Yazılar’ın anlaşılır öğretişine rağmen, insan soyunun Adem’den geldiğini kabul eden pek çok kişi, aynı zamanda yeni doğan bebeklerin saf ve günahsız bir doğa ile dünyaya geldikleri konusunda ısrar ederler. Ağaçtan koparılan dal üzerinde tekrar düşünelim.

Ağaçtan ayrılmasının bir bölümü olarak dalın hangi parçası “ölüdür?” Ucundaki küçük sürgünler de dahil olmak üzere dalın tamamı ölüdür. Eğer bu sürgünler ve yapraklar konuşabilselerdi, belki de şuna benzer bir şeyler söylerlerdi: “Şimdi bir dakika durun! Dalın ağaçtan kırılması bizim hatamız değil! Biz başka birinin yaptığı bir şeyden etkilenmeyiz!” böyle söyleyebilirler, ama gerçek, başka birinin yaptığından etkilendikleridir. Aynı şekilde Tanrı Sözü tüm insan soyunun “Adem’de olduğunu” beyan eder. Her birimiz, ağaçtan ayrılan, aynı düşmüş “dalın” bir parçasıyız ve bunun sonuçlarının acısını çekeriz. Hoşunuza gitse de gitmese de Adem günah işlediğinde, kendini lekeledi ve insan ailesinin tamamının onun soyundan geldiği bir gerçektir.

Yaşadığım köyün suyu, kilometrelerce ötede bulunan Senegal Nehri’nden gelir. Köyümüzde bir kuyu vardır, ama hiç kimse bu kuyunnun suyundan içmez. Bu kuyunun suyu tuzludur. Bu kuyudan çekilen her kova su tuz ile kirlenmiştir. Bu suyun tek bir damlası bile saf değildir, her damlası tuz ile kirlenmiştir.

Benzer şekilde Adem’den doğan her kişi günah ile kirlenmiştir. Küçük çocukların bile günah işlemesinin nedeni bu günahlı doğadır. Günah, doğalarının bir parçasıdır. İyi ve nazik olmak bilinçli bir çabayı ve mücadeleyi gerektirir. Oysa bencil olmak ve insanları yaralamak için özel bir çaba sarf etmek gerekmez. Peygamber Davud neden içgüdüsel olarak günah işlediğimizi şöyle açıklar:

Suç içinde doğdum ben, günah içinde annem bana hamile kaldı.” (Mezmur 51:5) “Kötüler daha ana rahmindeyken yoldan çıkar, doğdu doğalı yalan söyleyerek sapar.” (Mezmur 58:3) Hepsi saptı. Tümü yozlaştı. İyilik eden yok, bir kişi bile!(Mezmur 14:3)

Senegal’in Wolof halkı, bazı kişilerin bu gerçeği anlamalarına yardım etmiş olan birkaç güzel özdeyişe sahiptir. İlk örnek şöyledir: “Bir sıçan, kazmayan bir soy vücuda getirmez.” Aynı şekilde günah ile lekelenmiş Adem de günah işlemeyen bir soy vücuda getiremez.

Bir başka özdeyiş ise şöyle der: “Bir salgın hastalık, kendisini ortaya çıktığı kişi ile sınırlamaz.” Çok üzücü, ama gerçek. Doğum ile geçen bir kusur ya da bulaşıcı bir hastalık gibi, Adem’in günahlı doğası da bize ve çocuklarımıza geçmiştir.

“Günah bir insan aracılığıyla, ölüm de günah aracılığıyla dünyaya girdi. Böylece ölüm bütün insanlara yayıldı. Çünkü hepsi günah işledi. (Romalılar 5:12)

İlk ifadeye dikkat edin: “Günah bir insan aracılığıyla girdi.” Ve son ifade üzerinde de duralım: Hepsi günah işledi.” Her birimiz doğum ve eylem aracılığıyla günahkârız. Bizim işlediğimiz günahlar yüzünden Adem’i suçlayamayız. Kutsal Yazılar şöyle der:

“Ama sizin suçlarınız sizi sizin Tanrı’nızdan ayırdı; ve sizin günahlarınızdan ötürü O’nun yüzünü göremez oldunuz.(Yeşaya 59:2)

Bir insan doğru ve yanlışı birbirinden ayıracak yaşa geldiği zaman, Tanrı o kişiyi günahlarından sorumlu tutar.126 İnsan “dalının” tamamı Yaratıcısından ayrılmıştır. İnsan ruhsal olarak “içinde yaşadığı suçlardan ve günahlardan ötürü ölüdür.” (Efesliler 2:1)

2. Fiziksel ölüm: Bir kişinin ruhunun ve canının bedeninden AYRILMASI

Adem ve Havva günah işledikleri zaman, yalnızca ruhsal olarak ölmekle kalmadılar, aynı zamanda fiziksel olarak da ölmeye başladılar. Kırılmış bir dalın yaprakları nasıl hemen kurumuyorlarsa, Adem ve Havva’nın bedenleri de aynı şekilde hemen günah işledikleri gün ölmedi. Ama yine de bedenleri, kaçamayacakları bir düşman olan ölümün istilasına uğramıştı.

Adem, Havva ve soyları için, fiziksel ölümün onları ele geçirmesi yalnızca bir zaman meselesiydi. Arap özdeyişlerinden biri, “Ölüm, hızlı giden bir deveye biner” der. Ölüm’den hiç kimse kaçamaz. Tanrı’nın Sözü ise bunu şöyle ifade eder:

“Bir kez ölmek sonra da yargılanmak insanların kaderidir.” (İbraniler 9:27)

3. Sonsuz ölüm: Bir kişinin ruhunun, canının ve bedeninin Tanrı’dan sonsuza kadar AYRILMASI

Canlı bir dalın yaprak, çiçek ve meyve taşıması tasarlanmıştır. Ölü dallar toplanıp bir araya getirilerek yakılırlar. Adem Tanrı’ya karşı günah işlediği zaman, kendisi için tasarlanmış olan ayrıcalık hakkını –Tanrı’yı yüceltmek ve sonsuzluk boyunca O’nun ile birlikte yaşamak– ceza olarak kaybetti. Sonsuza kadar var olmak için yaratılan insan, sınırsız Yaratıcısına–sahibine itaatsizlik etmişti. Bu itaatsizliğin cezası, Tanrı’dan sonsuza kadar ayrı kalmaktı.

Eğer Rab merhameti sayesinde Adem ve Havva’nın günahı için bir çözüm sağlamasaydı, Adem ve Havva’nın bedenleri bir kez öldüğünde, Şeytan ve cinleri için hazırlanmış olan “çöplükte” sonsuza kadar karantinaya alınmanın dehşeti ile karşı karşıya kalacaklardı. Kutsal Kitap bunu “ikinci ölüm” olarak adlandırır, çünkü bu ölüm fiziksel ölümden sonra meydana gelir. Diğer bir adı da “sonsuza kadar süren ceza”dır.127 İnsanların bir gün kurtulacakları, geçici olarak günah cezası çekilen bir yer düşüncesi yalnızca insanların icat ettikleri bir yerdir.

Eğer “sonsuza kadar süren ceza” adaletsiz ya da mantıksız görünüyorsa, bunun nedeni belki de Tanrı’nın doğasını, günahın yer çekimini ve sonsuzluk kavramını anlama konusundaki başarısızlığımızdır.

Daha sonra Tanrı’nın saflığı ve günahın murdarlığı üzerinde duracağız.

Sonsuzluk kavramına gelince, şunu itiraf edebiliriz: sonsuzluk sözcüğünün kendisi bile zihinsel kapasitemizi aşar, çünkü bizim referans çerçevemiz zaman’dır.

Sonsuzlukta zaman yoktur.

Bir kişinin cehennemde milyarlarca yıl geçirdiğini düşünecek olursak, bu düşüncemiz yanlış olacaktır. Sonsuzluk yıllardan oluşmaz. Sonsuzluk, sonsuz bir şimdidir. İnsanlar ancak bu kaçınılmaz bölgeye girdikleri zaman, onun ağır başlı mantığını kavrayacaklardır. Cehenneme giden zengin adamın öyküsünü (Bölüm 3) hatırlıyor musunuz? Bu zengin adam hala oradadır.

Tanrı, Cennete girmek için gerekli olan taleplerini açıkça belirtir:

“Oraya murdar hiçbir şey, iğrenç ve aldatıcı işler yapan hiç kimse asla girmeyecek.” (Vahiy 21:27)

Bu konuda hiçbir ödün verilmeyecektir. Nasıl Tanrı’nın doğal yasaları ağacından koparılmış bir dalın ölmesine ve kurumasına neden oluyorlarsa, Tanrı’nın ruhsal yasaları da aynen bu şekilde günahın ruhsal, fiziksel ve sonsuz ayrılış ile cezalandırılmasını talep ederler.

GÜNAH VE UTANÇ

Şimdi Adem ve Havva’yı en son olarak gördüğümüz yere geri dönmenin zamanı geldi – bahçenin ağaçlarının arasında Tanrı’dan gizlenmeye çalışıyorlardı.

Adem ve Havva günah işlemeden önce Tanrı’nın yüceliği ve mükemmelliği ile kuşatılmışlardı. Yaratıcılarının huzurunda tamamen rahattılar. Ancak, Tanrı’nın yasasını ihlal ettikleri anda kendilerini farklı bir biçimde gördüler. Ve rahatsız oldular – rahatsızlıklarının nedeni yalnızca fiziksel çıplaklıkları değildi, aynı zamanda ruhsal çıplaklıklarının da farkına vardıkları için rahatları bozulmuştu.

Adem ve Havva yasayı ihlal etmeden önce, Tanrı bilincine sahiplerdi ve “hiçbir utanç duymuyorlardı” (Yaratılış 2:25). Şimdi doğal olmayan bir şekilde kendilerinin farkına vardılar ve kutsal Tanrılarının önünde kendilerini kirli hissettiler. Adem ve Havva Yaratıcılarının tam aksi haline dönüştüler. Şimdi kutsal değillerdi. Artık Tanrı’nın huzurunun saflığı ve parlaklığında bulunmayı istemediler. Bir ışık yandığında saklanmak için telaşla koşuşturan hamam böcekleri gibi, “ışık yerine karanlığı sevdiler, çünkü yaptıkları işler kötüydü. Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve yaptıkları açığa çıkmasın diye ışığa yaklaşmaz.” (Yuhanna 3:19-20)

Adem ve Havva açığa çıktılar ve utandılar. Mükemmel bahçenin kendilerine yakışmadığını hissettiler. Tanrı’nın sesini duydukları zaman dehşete kapıldılar. Artık kutsal ve sevecen Yaratıcıları ile birlikte olmak istemediler. Ama her şeye rağmen O yine de onları aramak için bahçeye geldi.

“Kaybolanı arayıp kurtarmak” Tanrı’nın doğasının bir parçasıdır. (Luka 19:10)

İNSANI ARAYAN TANRI

“RAB Tanrı Adem’e, ‘Neredesin?” diye seslendi. Adem, ‘Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım. Bu yüzden gizlendim’ dedi. RAB Tanrı, ‘Çıplak olduğunu sana kim söyledi?’ diye sordu. ‘Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?’ (Yaratılış 3:9-11)

Tanrı’nın Adem’e yönelttiği ilk kaydedilmiş soruya dikkat edin.

“Neredesin?”

Tanrı, bu sevecen ve yüreğe işleyen sorusu ile Adem’in, günahın kendisine ve karısına ne yapmış olduğunu fark etmesini istedi. Tanrı, onların, yasayı ihlal ettiklerini itiraf etmelerini istedi. Günahın kendilerinin ve kutsal RAB’lerinin arasına girmiş olduğunu anlamalarını arzuladı.

Düştükleri bu kötü durumun nedeni, işlemiş oldukları günahtı. Utanmalarının ve ağaçların ve incir yapraklarının arkasına saklanmalarının nedeni günahlarıydı. Ama Adem ve Havva Tanrı’dan saklanamazlardı, O’nun doğruluğundan ve her şeyi bilen yargısından kaçamazlardı.

GÜNAHIN ÜCRETİ ÖLÜMDÜR

Tanrı, Adem’i bilgilendirdiğinde şaka yapmıyordu: “Ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün. (Yaratılış 2:17) Bizler, yüreklerimizin derinliklerinde Yaratıcılarına baş kaldıran kişilerin O’ndan ayrılmaları gerektiğini biliriz.

Çoğumuz, “kötü adamların” öldürüldükleri ve “iyi adamların” galip geldikleri filmler izlemişizdir. “Kötü adamlar” için üzülür müyüz? Hayır, onların hak ettiklerini aldıklarını düşünürüz. Ciddi gerçek ise şudur: Tanrı’nın gözünde tüm Adem soyu “kötü adamlardır.”

Hepsi saptı, tümü yozlaştı. İyilik eden yok, bir kişi bile!” (Mezmur 14:3)

Yaratıcının adalet ölçüsüne göre hepimiz ölüm cezasını hak ediyoruz. Tanrı’nın kitabı bu adalet ölçüsünü şöyle belirtir:

Günah ve ölüm yasası” (Romalılar 8:2)

Günah ve ölüm yasası, Tanrı’ya karşı işlenen her itaatsizlik eyleminin Tanrı’dan ayrılmayla cezalandırılması gerektiği talebinde bulunur. İstisna yoktur. Günah ölüm getirir.

Tanrı’nın bu yasayı onaylamasının nedeni, kutsal ve sadık karakteridir. İlk atalarımız tek bir günah eylemi ile kendilerini Tanrı’nın doğruluk ve yaşam krallığından ayırdılar ve kendilerini Şeytan’ın günah ve ölüm krallığına soktular.

Hemen o anda ruhsal olarak öldüler – bir ağacın koparılmış dalı gibi. Tanrı ile ilişkileri öldü.

Aynı zamanda fiziksel olarak da ölmeye başladılar – aynı kuruyan bir dal gibi. Bedenlerinin toprağa geri dönmesi yalnızca bir zaman sorunuydu.

En kötü olanı ise, RAB onların günah ve utancı için bir çözüm sağlamazsa, sonsuza kadar ölmenin dehşetiyle karşılaşacak olmalarıydı – Şeytan ve cinleri için hazırlanmış olan sonsuz ateşte Tanrı’dan sonsuza kadar ayrı kalacaklardı.

Kutsal Yazılar bu konuyu açıklıkla dile getirirler:

Ölecek olan, günah işleyen kişidir.” (Hezekiel 18:20)

“Çünkü günahın ücreti ölümdür. (Romalılar 6:23)

Günah olgunlaşınca da ölüm getirir.” (Yakup 1:15)

Tanrı bu ciddi gerçeği günah ve ölüm yasası olarak adlandırmakta haklıdır. Bu ciddi gerçek, YASA’DIR.

Günahın cezasının icra edilmesi gerekir.

Ve bu ceza icra edilecektir.

13. Merhamet Ve Adalet

13. Merhamet Ve Adalet

İnsan Tanrı’nın Yapamayacağı neyi yapabilir?

Tanrı’nın kitabı bu bilmecenin yanıtını verir:

“Tanrı insan değil ki, yalan söylesin. İnsan soyundan değil ki, düşüncesini değiştirsin. O söyler de yapmaz mı? Söz verir de yerine getirmez mi?” (Çölde Sayım 23:19)

İnsanlar her gün yalan söylerler, düşüncelerini değiştirirler ve sözlerini yerine getirmezler. Tanrı bu gibi şeyleri yapamaz. Sınırsız Mükemmel Olan, Kendi karakterine aykırı davranamaz.

“O, Kendini inkar edemez.” (2. Timoteos 2:13)

Bir süre önce şu elektronik postayı aldım:

Subject: Email Feedback

Siz Allah’ın keyfi olarak bağışlayamayacağını söylüyorsunuz. Allah’ın ellerinin kendi yasaları tarafından bağlandığından söz ediyorsunuz. Şöyle yazıyorsunuz: “Tanrı her şeyi yapabilir, ama Kendisini inkar edemez ve kendi yasalarını umursamazlık edemez.”  Merhametlerin en büyüğüne sahip olan Yaratıcımız neden bağışlanma dileyen kullarını bağışlama kapasitesine sahip olmaktan Kendisini alıkoysun ki? Merhametini neden bu şekilde sınırlasın? ...böyle bir davranışın makul olmadığını göremiyor musunuz? Eğer O, böyle bir yasa yapmış olsaydı bile, bunu hemen iptal edebilirdi, çünkü O’nun gücü her şeye yeter! Nihai güce sahip olan Allah’ın herhangi bir şekilde sınırlı olabileceğini tartışmak mantıksızlık olur. O, eğer isteseydi, hepimizi cehennem ateşine atabilirdi, ama O, en merhametli Olan’dır ve kullarını bağışlamayı her zaman ister, öyle ki, kulları yargılandıkları zaman başarılı olabilsinler. Allah hepimize bağışlamasını ihsan etsin ve hepimiz bir araya toplanıp yargılanmak üzere duracağımız günde bize merhamet etsin!

Son bölümde gözden geçirdiğimiz konunun ışığında bu kişinin muhakemesi ile ilgili bir sorun mevcut mudur? Yaratıcımız, Kendi koyduğu yasaları önemsememe ve Kendi kutsal karakteri ile çelişkiye düşme konusunda özgür müdür?

ADALETSİZ MERHAMET

Gözünüzün önünde bir duruşma salonu canlandırın.

Yargıç kürsüde oturmaktadır. Önünde banka soygunculuğundan ve soğukkanlılıkla adam öldürmekten sanık bir adam durur. Salon tanıklarla doludur. Öldürülen kurbanın karısı ve ailesi ile soyulan bankanın personeli de salondadırlar. Gazetecilerden oluşan bir kalabalık da olayı haber yapmak için salonda hazır bulunmaktadırlar.

Bu katile hangi ceza verilecektir? Ölüm cezası mı? Tahliyesi olmayan ömür boyu hapis cezası mı?

Salonda bulunan herkese ayağa kalkmaları söylenir.

Yargıç, gözlerini sanığa dikerek şunları söyler: “Ondalık verme ve düzenli olarak dua etme gibi uygulamalarda sadık olduğunu tespit ettim. Tespih çekişin etkileyici. Ayrıca senin her zaman yemeğini bir yabancı ile paylaşmaya hazır olan konuksever bir adam olduğunu duydum. Bu durumdan paçanı kurtarman zordu, ama iyi işlerin kötü işlerinden daha fazla olduğu için sana merhamet ediyorum. Bağışlandın ve şimdi gidebilirsin.”

Yargıç, davanın kapandığını belirtmek için tokmağını masaya vurur.

Salonu, şok olan kişilerin aldığı soluklar ve öfkeli homurdanmalar doldurur....

Şimdiye kadar böyle bir dava senaryosu duyulmamıştır. Bir sanığın suçluluğunun tartılmasını sembolize etmek için bir terazi kullanılabilir, ama sanık suçlu bulunduktan sonra artık yapılması gereken, ona uygun bir cezanın verilmesidir. Suçlunun “iyi işler” yapıp yapmadığının, verilmesi gereken ceza ile bir ilgisi olamaz. Bu gerçeği hepimiz biliriz.

Bu durumda, eğer “iyi işler-kötü işleri-siler” sistemi insanların yersel davalarında hiçbir zaman kullanılmıyorsa, aynı adaletsiz sistemin Tanrı’nın göksel mahkemesinde kullanılması mümkün olabilir mi?

ADİL YARGIÇ

Tanrı, yukarda hayal ettiğimiz öyküdeki yargıç gibi değildir. “Adil Yargıç” (2. Timoteos 4:8) O’nun unvanlarından bir tanesidir. İbrahim peygamber binlerce yıl önce şu soruyu sordu: “Bütün dünyayı yargılayan Rab’bin adil olması gerekmez mi?” (Yaratılış 18:25)

Tanrı, merhamet göstermek için adaleti hiçbir zaman bir kenara itmez. Bunu yaptığı takdirde adil tahtının temelini aşındırmış ve kutsal adının ününü lekelemiş olur.

“Tahtın adalet ve doğruluk üzerine kurulu; sevgi ve sadakat önün sıra gider.” (Mezmur 89:14)

Elektronik postayı gönderen dostumuz gibi Tanrı’nın, “nihai gücünü”, kendi yasalarını önemsememek için kullanabileceğini düşünmek, “yeryüzünün Yargıcı Olan’ın”, yargılayacağı günahkârlardan daha az adil olduğunu ima etmektir.

Biz insanların doğuştan, büyük bir adalet duygusuna sahip olmamıza rağmen, Yaratıcımızın aynı adalet duygusuna sahip olduğu gibi aşikar bir gerçeğe direniyor olmamız ne kadar garip! Yüreklerimizin derinliklerinde hepimiz kötüyü cezalandırmayan bir yargıcın “iyi” olmadığını biliriz.

Yeremya peygamber şöyle yazdı:

Sadakatin büyüktür! ‘Benim payıma düşen Rab’dir’ diyor canım, ‘bu yüzden O’na umut bağlıyorum.’ (Ağıtlar 3:23-24)

Peygamberin, Önceden haber veremeyişin büyüktür! Ya da “Dönekliğin büyüktür!” demediğine dikkatinizi çekerim. Böyle garip fikirli ya da kaprisli bir Tanrı’dan ne gibi bir beklentimiz olabilirdi ki? Tanrı’nın sadakati büyüktür. Tanrı’ya “Merhametli ve Şefkatli” olarak hitap etmeye alışkın olan pek çok kişi, O’nun aynı zamanda “sadık ve adil” (1. Yuhanna 1:9) olduğunu unuturlar.

Tek taraflı bir bakış açısı, Tanrı hakkında çarpıtılmış bir görüşe neden olur.

TANRI’NIN DENGELİ DOĞASI

Bir kuşun uçabilmesi için hangi kanadı gereklidir? – sol kanadı mı sağ kanadı mı?

Kuşun uçabilmesi için her iki kanadına da ihtiyaç duyduğu aşikardır! Bir kuşun tek bir kanat ile uçabileceğini düşünen herhangi biri kuşların doğasını ve yerçekimi ile aerodinamik yasalarını kaale almayan biridir.

Aynı şekilde, Tanrı’nın adaleti bir kenara iterek merhamet gösterebileceğini kabul edebilen herhangi biri, Tanrı’nın doğası ile günah ve ölüm yasasını önemsememektedir.

Tanrı’nın merhameti ve adaleti her zaman mükemmel bir denge içindedirler. Kral Davud şu sözleri yazmıştı:

Merhametini ve adaletini ezgiler ile anacağım; seni ilahilerle öveceğim, ya RAB! (Mezmur 101:1)

Bazı çirkin günahlar işlemiş olan Davud, Tanrı’nın merhametini hak etmediğini biliyordu. Merhametin tanımında hak edilmediği yer alır.

Adalet, hak ettiğimiz cezayı almaktır.

Merhamet, hak ettiğimiz cezayı almamaktır.

Davud’un, Tanrı’ya övgü ilahileri söyleyebilmesinin nedeni, Tanrı’nın hak etmeyen günahkârlara adaleti bir kenara itmeksizin merhamet göstermek için bir yol tasarladığını bilmesidir.

Günahın bağışlanması, kutsal Tanrımız için basit bir konu değildir. Tanrı bir günahkârı asla günahkârın suçlarının gereken şekilde yargılanmadan ve cezalandırılmadan bağışlamaz. Eğer biri bize bir haksızlık yaparsa insani varlıklar olarak bu kişiye şöyle diyebiliriz: “Tamam. Unutalım gitsin. Olup bitenler zaten o kadar da büyütülecek şeyler değil.” Biz bir kişiyi lütufkâr davranarak bu şekilde bağışlamayı seçebiliriz, ama kutsallıkta sınırsız olan Yargıç bu şekilde davranamaz.

Tanrı’nın merhameti Tanrı’nın adaletini asla iptal etmez. Tanrı hiçbir zaman, “Seni seviyorum, bu nedenle günahını yargılamayacağım” demez. Tanrı günahkârları sever, ama onların günahlarını ayrı tutar ve cezalandırır.

Eğer Tanrı’nın istediği buysa, o zaman suçlu günahkârlara merhamet etmesi nasıl mümkün olabilir?

ADALET İLE MERHAMET

Adem ve Havva’nın durumunu tekrar düşünelim.

Tanrı sevecen ve merhametli olduğu için Adem ve Havva’nın Kendisinden ayrılmalarını istemedi. Onların sonsuza kadar Kendisi ile birlikte yaşamalarını ve sonsuz ateşte mahvolmalarını istemedi.

“Rab… kimsenin mahvolmasını istemiyor.” (2. Petrus 3:9)

Ancak, Tanrı doğru ve adil olduğu için Adem ve Havva’nın günahını önemsememezlik edemezdi. İşledikleri günahı cezalandırmak zorundaydı.

Kötüye bakamayacak kadar saftır gözlerin.” (Habakkuk 1:13)

Bu durumda Tanrı ne yapacaktı? Günahı, günahkârı cezalandırmadan cezalandırmanın bir yolu var mıydı? Günahın kirliliği günahkârdan nasıl uzaklaştırılabilir ve mükemmel saflık yeniden nasıl restore edilebilirdi? Eyüp peygamberin sorusuna tatmin edici bir yanıt mevcut mudur? “Tanrı’nın önünde insan nasıl haklı çıkabilir?” (Eyüp 9:2) Tanrı’ya şükürler olsun ki bu sorunun tatmin edici bir yanıtı vardır.

Kutsal Yazılar Adil Yargıç’ın, Adem ve Havva gibi, sizin ve benim gibi suçlu günahkârları hem adil kalarak aklamakiçin ne yaptığını açıklarlar. (Romalılar 3:26) Tanrı’nın, adaletini uygulayarak size merhamet sunmak için ne yaptığını biliyor musunuz?

Yanıt, önümüzde bizi bekliyor. Yolculuğa devam edelim.

BENİM HATAM DEĞİL

Şimdilik, günah ile lekelenmiş atalarımız ve onların artık Yargıçları haline gelmiş olan Yaratıcıları arasındaki konuşmaya kulak verelim:

“Sonra RAB Tanrı Adem’e ‘Neredesin?’ diye seslendi. Adem, ‘Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim’ dedi. RAB Tanrı, ‘Çıplak olduğunu sana kim söyledi?’ diye sordu. Adem, ‘Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim’ diye yanıtladı. RAB Tanrı kadına, ‘Nedir bu yaptığın?’ diye sordu. Kadın, ‘Yılan beni aldattı, o yüzden yedim’ diye karşılık verdi.’” (Yaratılış 3:9-13)

RAB, Adem ve Havva’yı neden sorguladı?

Nasıl bir anne-baba itaatsiz çocuğunun ne yaptığını bilmesine rağmen ne yaptığını ona yine de sorarsa, aynı şekilde Tanrı’da Adem ve Havva’yı sorguladı. Tanrı, Adem ve Havva’nın günahlarının ve suçlarının farkına varmalarını istedi. Ama buna rağmen, onlar günahlarını itiraf etmek yerine birbirlerini suçlamayı seçtiler.

Adem, Tanrı’yı ve Havva’yı suçladı: Benim suçum değil! Yanıma koyduğun kadının suçu!

Havva, suçu yılanın üzerine attı: Yılan beni aldattı!

Adem ve Havva programlanmış robotlar değillerdi; insan oldukları için Tanrı her ikisini de yaptıkları seçimden suçlu tuttu. Suçlamaları gereken birileri varsa o kendileri olmalıydı.

“Ayartılan kişi, ‘Tanrı beni ayartıyor’ demesin. Çünkü Tanrı kötülük ile ayartılmadığı gibi kendisi de kimseyi ayartmaz. Herkes kendi arzuları ile sürüklenip aldanarak ayartılır. Sonra arzu gebe kalır ve günah doğurur. Günah olgunlaşınca da ölüm getirir.” (Yakup 1:13-15)

Adem ve Havva, Yaratıcılarının planını izlemek yerine, kendilerini günah ve ölüm yoluna yönelten “kendi arzularını” izlediler.

Havva, Şeytan tarafından ayartıldı ve aldatıldı. Rab’bin, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yememesini buyurduğu Adem ise, kendi isteği ile Yaratıcısına itaatsizlik etmeyi seçti.

“Aldatılan Adem değildi, kadın aldatılıp suç işledi.” (1. Timoteos 2:14)

Ayartıldılar ya da aldatıldılar, her ikisi de suçluydu. Ama, ancak Adem yasaklanmış meyveyi yedikten sonra Kutsal Yazılar şu beyanda bulundular: Sonra ikisinin de gözleri açıldı.” (Yaratılış 3:7)

Tanrı, insanlığı doğruluk ve yaşam krallığından dışarı çıkartıp onu günah ve ölüm egemenliğine sokma sorumluluğunu Havva’ya değil, Adem’e yükledi. Tanrı Adem’e tüm insan soyunun başı olma ayrıcalığını vermişti, ama bu büyük ayrıcalık beraberinde büyük bir sorumluluğu da getirmekteydi.

Adem’in günahı hepimizi lekeledi, ama bizim kendimizin yaptığı seçimler için onu suçlayamayız.

Her birimiz kendi adına Tanrı’ya hesap verecektir.” (Romalılar 14:12)

14. Lanet

14. Lanet

Gizlenmelerin ve mazeretlerin zamanı geçmişti. Adem kendi yolunu seçmişti, ama bu yolun neden olduğu sonuçları seçmeyecekti. Adil Yargıç insanın günahı aracılığıyla gelen bir dizi lanet ve sonucu duyururken tüm yaratılış sessiz kalacaktı.

YILAN

Rab, önce “yılan” hakkında verdiği hükmü duyurmaya başladı:

“Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, ‘Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın’ dedi. ‘Karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Senin ile kadını, onun soyu ile senin soyunu birbirinize düşman edeceğim.. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.” (Yaratılış 3:14-15)

Tanrı’nın konuştuğu bu yılan kimdi? Tanrı bir sürüngene mi öfkelenmişti?

Tanrı’nın Kutsal Yazılar’daki sözleri bazen özellikle benzetmelerde ve ön bildirilerde iki-seviyeli bir mesaj içerirler. Birincisi, aşikar olan yüzeysel anlamdır ve ikincisi ise daha az aşikar olan derin anlamdır. Tanrı’nın duyurduğu hükmü iki-seviyeli bir görünüme sahiptir.

Yılanın üzerine gelen lanet iki seviyeye sahiptir:

1. SEVİYE: SÜREKLİ BİR AÇIKLAMA

RAB, öncelikle yılanı lanetleyerek (onun hakkındaki hükmü duyurarak) insanlığın önüne sürekli bir ibret dersi koyuyordu. Şeytan’ın, insanı ayartmak için kullanmış olduğu sürüngen bundan böyle karnının üzerinde sürünecekti. Tüm yılanlar bu özelliğin aynısına sahip olacaklardı. Adem ve Havva günah işlemeden önce yılanların herhalde diğer sürüngenler gibi ayakları vardı. Bu güne kadar, pitonlar ve boğa yılanları gibi belirli türdeki yılanların üst bacak kemiklerinde bazı kalıntı parçalarının mevcut olduğu görülmüştür.128

Günah, aynı şekilde suç ve suçluluk nedeniyle ucu uzaklara kadar uzanan kalıntılar üretir. “Tüm yaratılışın inlemesinin” (Romalılar 8:22) nedeni, günahtır. Masum hayvanlar dünyası bile günahtan etkilenmiştir.

İnsanın günah işleme konusunda yaptığı seçimin Düşüş olarak adlandırılması yerinde bir tanımdır.

2. SEVİYE: ŞEYTAN’IN BAŞINA GELECEK OLAN MAHKUMİYET

Kutsal Kitap, “Kutsal Yazılar’daki hiçbir peygamberlik sözünün insan isteğinden kaynaklanmadığını” bildirir (2. Petrus 1:20). Kutsal Yazılar’ı, Kutsal Yazılar yorumlarlar. Tanrı’nın “yılan” hakkındaki lanetinin ikinci kısmında duyurdukları, bizi, Kutsal Yazılar’la ilgili daha derin bir araştırma yapmaya zorlar.

“Senin ile kadını, onun soyu ile senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.” (Yaratılış 3:15)

Tanrı’nın konuştuğu yılan kimdir? Kutsal Yazılar bu yılanı, yere yıkılan” gururlu melek olarak (Yeşaya 24:12) tanımlarlar. O, “Bütün dünyayı saptıran İblis ya da Şeytan denilen o eski yılan”dır. (Vahiy 12:9)129

Yılan, Şeytan’dan başkası değildi.

RAB, bir yılan için uygun düşen dili kullanarak Şeytan’ın ve onu izleyenlerin tümünün yıkımını ilan ediyordu. Şeytan’ın “tohumu” (soyu) ve kadının “Tohumu” (Soyu) arasında “düşmanlık” (uzlaştırılamaz düşmanlık) olacaktı. Sonunda “onun Tohumu) yılanın “başını” ezecekti.

Tüm bu söylenenlerin hepsi Tanrı’nın zamanlamasına uygun olarak yerine gelecekti.

İKİ “TOHUM”

Bu iki tohum hakkında söylenenlerle kast edilen nedir? Yılanın tohumu ve kadının Tohumu sözleri ile kimlere işaret edilir?

Yılanın tohumu Şeytan gibi, baş kaldıranları belirtir. Şeytan’ın yalanlarını izleyen kişiler, ruhsal anlamda, iblisin çocuklarıdırlar.

“Siz babanız İblis’tensiniz ve babanızın arzularını yerine getirmek istiyorsunuz. O, başlangıçtan beri katildi. Gerçeğe bağlı kalmadı. Çünkü onda gerçek yoktur. Yalan söylemesi doğaldır. Çünkü o yalancıdır ve yalanın babasıdır.” (Yuhanna 8:44)

Peki o zaman kadının Tohumu kimdir?

Bu ifade, eşsiz bir kavramdır. Kutsal Kitap tarihinin tamamında bir kişinin soyu her zaman kadına değil, erkeğe atfedilmiştir. Ancak, günahın dünyaya girdiği günde Tanrı bir kadının soyundan söz etti.

Neden?

Tanrı’nın bu bildirisi, bir erkekten değil bir kadından doğacak olan Mesih’e işaret eden ilk peygamberlikti. Mesih sözcüğünün birebir anlamı Meshedilmiş Olan ya da Seçilmiş Olan’dır. Kutsal Kitap’ın tamamında bir kişi, ne zaman halkın önderi olması için Tanrı tarafından seçilirse, peygamber gibi yetkili biri onun özel bir görev için Tanrı tarafından seçildiğini göstermek amacı ile onu meshederdi (başının üzerine yağ dökerdi).130

Ama Mesih tüm diğerlerinden farklı olacaktı. O, Meshedilmiş Olan olacaktı. Tarihte o doğru zaman geldiği anda, Tanrı’nın Seçilmiş Olan’ı “ölüm gücüne sahip olanı, yani iblisi etkisiz kılmak ve ölüm korkusu yüzünden yaşamları boyunca köle olanların hepsini özgür kılmak” için dünyaya girecekti. (İbraniler 2:15)

Tanrı, günahın insan soyuna girdiği günde Planının tamamını açıklamamasına rağmen, bu olgunlaşmamış ön bildiriyi Adem’e ve Havva’ya ve onların soyuna bir umut ışığı olarak verdi. Bu ilk vaat, Tanrı’nın peygamberlerinin daha sonra ayrıntılı olarak geliştirecekleri çok sayıdaki temel gerçeği içerir.131

LANET

Yılanın başını ezecek olan kadının Tohumu hakkında özenli bir üslup ile bildirdiği peygamberlikten sonra Tanrı, Adem ve Havva’yı günahlarının doğurduğu bazı pratik sonuçlar konusunda bilgilendirdi. Bu sonuçlar Lanet adı ile bilinirler.

“RAB Tanrı kadına, ‘Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim’ dedi. ‘Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek..’ RAB Tanrı Adem’e, ‘Karının sözünü dinlediğin ve sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi’ dedi. ‘Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın, çünkü topraksın. Topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.’” (Yaratılış 3:16-19)

Adem ve Havva’nın Yaratıcılarına karşı baş kaldırma konusundaki seçimleri, dehşet verici bir bedele mal oldu.

Bir aileye sahip olmanın getireceği sevinçlere şimdi zahmet ve acılar eşlik edecekti. Toprak şimdi doğal bir şekilde tahıllar, meyveler ve sebzeler üretmek yerine, lanetlendiği için bu lanetin doğal sonucu olarak yaban otu, diken ve çalı üretecekti. Dinlenme ve keyif alma, yerini mücadele ve zahmete bırakmak zorunda kalacaktı. Hepsinden de kötüsü, insanın çabucak geçen ömrü, adı Ölüm olan bir zorba tarafından gölgelenecekti.

İnsan, Tanrı’nın kendisine vermiş olduğu egemenliği kaybetmişti. Günah, bir lanet getirmişti.

ÖLÜM NORMAL MİDİR?

Kutsal Yazılar’a önem vermeyen kişiler, zorluk, sıkıntı, kayıp, bozulan ilişkiler, hastalık, yaşlanma ve ölümün normal olduğunu düşünme eğilimindedirler. Günahın laneti hakkındaki gerçeği anlamak, inleyen gezegenimizde olup bitenlerin nedenini kavramak için var olan anahtarlardan biridir. Pek çok zeki insan, insanlığın acıklı durumunun nedeninin Tanrı’nın var olmayışının kanıtı olarak görürler. Günahın dünyaya girişinin ve yarattığı etkilerin farkında olmadıkları için böyle bir mantıkla düşünürler.132

Chapter 14. FlowerSenegal’de insanlar bazen (daha çok cenaze törenlerinde) şöyle derler: “Tanrı, yaşamdan önce ölümü yarattı.” Bu kişilerin çoğu, bu felsefede huzur bulurlar. Bu tür düşünce hem mantık hem de ölümü, “ortadan kaldırılacak son düşman” (1. Korintliler 15:26) olarak tanımlayan Kutsal Yazılar’la çelişki içindedir.

Kötülük, yas, zorluk, sıkıntı ve ölüm normal gibi görünebilirler. Ama böyle istila edici unsurlar, sağlıklı bir kişinin bedeni için doğal olmayan kanser hücreleri kadar doğal değildirler.

Güzel kokulu bir gül ağacının dikenleri, bir ürünün hasadı için gerekli olan çaba, hayranlık duyulacak kadar sevimli küçük çocukların inatçılığı, bir kocanın güzel ve hoş karısına kötü davranması, bir çocuğun doğma mucizesine eşlik eden acı, bir bedenin bağışıklık sistemini harap eden hastalıklar, yaşlılığın zalimliği, ölümün katı gerçeği ve bedenlerimizin toprağa dönmesi – bunlar Tanrı’nın orijinal planının bir parçası değildirler.

Tanrı, yaratılışı kendi kendisi ile kavga etmesi için tasarlamadı.

Günah dünyaya girmeden önce, insan yaratılış üzerinde egemenliğe sahipti. Her şey, Adem ve karısına mükemmel bir şekilde boyun eğiyordu. Sonra ilk atamız günah ve ölüm yolundan yürüdü ve kirlenen ve ölen insan soyunun tümü de onunla birlikte yürüdü.

TÜM YARATILIŞ ETKİLENDİ

Biri, “Ama bu adil değil, bir insan neden başka bir insanın günahı yüzünden acı çekmek zorunda kalsın?” diyebilir.

Her birimiz kendi seçimimizi kendimiz yaparız ve Tanrı bizi bu yaptığımız seçimlerden sorumlu tutar, ama aynı zamanda lanetlenmiş bir dünyada yaşadığımız da bir gerçektir. Wolof özdeyişinin ardındaki gerçeklik aşikardır:

“Bulaşıcı bir hastalık, kendisini hastalığa neden olan kişi ile sınırlamaz.”

Günahın doğası da böyledir. Yaşam artık adil değildir. Adem’in o tek günahının sonucu olarak, “bütün yaratılış şu ana dek birlikte inleyip doğum ağrısı çekmektedir.” (Romalılar 8:22)

Günahın lanetinden her şey etkilendi.

İyi haber, Yaratıcımızın başlangıçtan beri cesur bir kurtuluş planına sahip olmasıdır. Bir kol saati yapımcısı, kol saatinin içine bir mekanizma koyar ve kol saati bu mekanizma aracılığıyla yanlış zaman göstermesine neden olan güçlerle başa çıkması için uyarlanabilir. Aynı şekilde evrenin Yaratıcısı da dünyasına Şeytan’ın, günahın ve ölümün yıkıcı güçlerine denge getirmek amacı ile bir “mekanizma” inşa etti. Tanrı, başlangıçtan beri günahın dünyaya girmesine izin verirken, günahın lanetini geri çevirecek ve Kendisine inanan herkese Lütfu’nu sergileyecek bir amaca sahipti.

Tanrı’nın öyküsünün başında üzüntü, acı ve ölüm olmadığı gibi öyküsünün sonunda da üzüntü, acı ve ölüm yoktu. Bir gün günah ve günahın laneti iptal edilecek. “Tanrı, onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlayış, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı… Artık hiçbir lanet kalmayacak.” (Vahiy 21:4; 22:3) Bu görkemli gelecek hakkında yolculuğumuzun sonuna doğru bilgi edineceğiz.

TANRI’NIN LÜTFU

Adem ve Havva’nın iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yedikten sonra ne yaptıklarını hatırlıyor musunuz?

Kendileri için incir yapraklarından örtüler yaptılar. Bu davranış, insanın, günahını ve suçunu örtmek için bulunduğu ilk girişimiydi. Tanrı, Adem ve Havva’nın çabalarını kabul etmedi. Ve onlar için Tanrı bir şey yaptı:

“Rab Tanrı Adem ile karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.” (Yaratılış 3:21)

Tanrı, Adem ve Havva için hayvan derisinden yapılmış giysiler sağladı. Bunu yapmak için, kan döküldü.

RAB’bin iki koyun ya da başka uygun hayvanlar seçtiğini, onları kurban ettiğini ve sonra onlardan Adem ve Havva için “deriden giysiler” yaptığını zihninizde canlandırın. Tanrı, onlara günahın büyük bedeli, Kendi kutsal doğası ve Kendisine uygun olmayan günahkârların Kendisi tarafından nasıl kabul edilebilecekleri hakkında önemli dersler öğretiyordu.

Adem ve Havva’ya bu özel giysileri sağlamakla, Yaratıcıları Kendisine karşı baş kaldırmış olan bu kişilere Lütfu’nu gösteriyordu. Tanrı’nın iyiliğini hak etmemişlerdi, ama zaten lütfun anlamı budur: hak edilmemiş iyilik.

Adalet, hak ettiğimizi (=sonsuz ceza) almaktır.

Merhamet, hak ettiğimizi (=ceza yok) almamaktır.

Lütuf, hak etmediğimizi (=sonsuz yaşam) almaktır.

TANRI’NIN DOĞRULUĞU

Tanrı, Adem ve Havva için hayvanlar öldürerek, onların, Kendisinin yalnızca “lütfeden Tanrı” (Mezmur 86:15) olmadığını, aynı zamanda “adil Tanrı” (Mezmur 7:9) olduğunu da anlamalarını istedi. Günah, ölüm ile cezalandırılmalıdır. Bu güzel, masum hayvanlardan bir nabız gibi atarak dökülen kanı gördükleri zaman Adem ve Havva’nın aklından geçenleri düşünün. Tanrı, Adem ve Havva’nın önünde çok etkileyici bir örnek sergilemişti: işledikleri günahın cezası ölümdü.

Kanı dökülen ilk kurbanı Tanrı’nın Kendisi sağlamıştı. Bu kurbanı, milyonlarcası izleyecekti.

Aynı zamanda onları, Kendisinin sağlamış olduğu hayvan derileri ile “giydirenin” de RAB olduğuna dikkat edin. Adem ve Havva günahlarını ve utançlarını örtmeye çalışmışlardı, ama onların bu konudaki çabaları Tanrı’yı tatmin etmemişti. Günah sorunlarına çözüm getirebilecek Olan, yalnızca Tanrı’ydı. Tanrı, Adem ve Havva’nın bu gerçeği anlamalarını istedi. Bizlerin de aynı gerçeği anlamamızı istiyor.

GÜNAHKÂRLAR BAHÇEDEN DIŞARI ÇIKARILDI

Yaratılış kitabının 3. bölümü aşağıdaki ayetlerle sona erer:

“RAB Tanrı sonra, ‘Adem iyi ile kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu’ dedi. ‘Artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.’ Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Adem’i Aden bahçesinden çıkardı. Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar (Tanrı’nın göksel tahtının çevresinde duran özel melekler) ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.” (Yaratılış 3:22-24)

Aynı, günah işleyen Lüsifer ve meleklerinin Tanrı’nın isteğine karşı gelerek kendi isteklerine göre hareket ettikten sonra göksel Cennetten kovulmaları gibi, adem ve karısı da Tanrı’nın isteğine aykırı hareket ettikleri zaman yersel cennetten dışarı çıkarıldılar.

Böylece, Tanrı’nın kutsal huzuru ve yaşam ağacı (iyilik ve kötülüğü bilme ağacı ile karıştırılmasın) insana yasaklanmış oldu. Kutsal Yazılar’da yapmakta olduğumuz yolculuğumuzun sonuna doğru göksel Cennetteki bu özel ağacın bir başka görünümüyle karşılaşacağız. Yaşam ağacı, Tanrı’nın, Kendisine ve Planına güvenen herkese verdiği sonsuz yaşam armağanını sembolize eder.

Adem ve Havva iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemekle sonsuz yaşam yolunu reddettiler ve sonsuz ölüm yolunu seçtiler. Gökyüzü ve yeryüzü arasındaki keyifli bağlantı günah yüzünden kesildi.

Adem ve Havva, ciddi bir sorunla karşı karşıyaydılar. Biz de öyle.

15. Çifte Sıkıntı

15. Çifte Sıkıntı

2006 yılının Mayıs ayındaki bir gazetenin başlığı şu haberi duyuruyordu: Bir mahkum 38 yıl kaçtıktan sonra tekrar yakalandı.

Soygunculuk suçundan hapis cezasını çekmekte olan Bay Smith adlı bir mahkum 1968 yılında Kaliforniya’daki bir cezaevinden kaçtı.

38 yıl boyunca, annesinin kızlık soyadını kullanarak sürekli yer değiştirdi, sonunda orta Amerika’da sık ağaçlı bir bölgede, bir römorkun içinde yaşamaya karar verdi. Yetkililer kendisini bu bölgede ele geçirdiler.

Adamı yakalayan İlçe Şerif Bürosu Dedektifi olayla ilgili şunları söyledi: “Kısa bir süre yere baktı ve sonra başını kaldırarak bana şöyle dedi: ‘Evet, ben o aradığınız kişiyim.’ İnsanların bu kadar uzun süre onu arayacaklarını düşünmemişti.”133

Bay Smith yasanın ısrarlı gücünden kaçmayı başaramadıysa, Tanrı’nın yasalarını ihlal eden biri de Adil Yasa-Koyucu ve Yargıcın sınırsız erişim alanından kaçamayacaktır.

Ve şimdi yasayı ihlal eden bu kişilerin kimler olduklarına bakalım:

Günah işleyen herkes yasaya karşı gelmiş olur; çünkü günah demek, yasaya karşı gelmek demektir.” (1. Yuhanna 3:4)

Tanrı’nın iyi ve mükemmel yasalarına itaatsizlik eden herkes yasaya karşı gelmiştir. Lüsifer de böyle yaptı. Adem ve Havva’nın yaptığı da buydu. Aynı şeyi biz de yaptık.

Günahın tümü, Tanrı’ya karşıdır. Pek çok kişi günahlarını önemsiz olarak görür, ama Tanrı’nın gözünde tövbe etmemiş ve bağışlanmamış tüm günahkârlar –ne kadar “iyi” ya da dindar olurlarsa olsunlar– yasaya karşı gelen suçlu kişilerdir.

İYİMSER SERAP İZLEYİCİLERİ

Bir süre önce bir komşu bana şöyle dedi: “Ben bir iyimserim; sanırım cennete gideceğim.”

Yargılanma zamanı geldiğinde, bu komşumun iyimserliği ve çabaları onu sonsuz cezadan kurtarabilir mi?

Bir kez Kaliforniya’nın Ölüm Vadisi’nde (yeryüzündeki en sıcak çöllerden bir tanesi) yolculuk ederken, uzakta parıldayan bir göle benzer bir yer gördüm, ama yaklaştığımda “göl” gözden kayboldu. İleriye baktığımda bu “göl” gibi bir başka yer daha gördüm. Ama, bu “göl” de aynı şekilde kayboldu.

Gördüklerim, seraptı.

Bir serap, havanın farklı ısı ve yoğunluk katmanları aracılığıyla kırılan ışık ışınları tarafından oluşturulur. Göller gerçek gibi görünüyorlardı, ama gerçek değillerdi. Aynı şekilde bir günahkâr da kendisini cennete gitme konusunda iyimser hissedebilir, ama Kutsal Yazılar gerçeği açıkça ortaya koymaktadırlar. Adem’in soyu, kendisini yargıdan kurtaracak “güce sahip değildir.” (Romalılar 5:6)

Kavrulmuş bir çölde kalan suyunun hepsini dökmüş olan kaybolmuş biri gibi insanlık da günah nedeniyle kaybettiği sonsuz yaşamı yeniden kazanmak konusunda çaresizdir.

“Hepimizin öleceği kesin, toprağa dökülüp yeniden toplanamayan su gibiyiz.” (2. Samuel 14:14)

Kaybolan kişi, yaşamını kurtaracak bir vaha olduğuna içtenlikle inandığı şeyi görebilir, ama “vaha” yalnızca vücudun daha çok su toplamasına neden olan sıcak dalgalarına dönüşür. Çaresiz ve susuz kalmış kişi sonunda ölünceye kadar bir seraptan diğerine zahmet içinde yürür durur.

Aynı durum bir günahkârın iyimserliği, içtenliği ve insan çabalarına dayanan tutum için de geçerlidir.

“Öyle yol var ki, insana düz gibi görünür, ama sonu ölümdür.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 14:12)

Bugün dünyadaki milyarlarca kişi kirlenmiş konumları ile başa çıkma çabası göstererek kendilerine doğru görünen yolları izlerler. Dini törenler uygularlar, mekanik bir şekilde dualar ezberlerler, törensel biçimde bedenlerini temizlerler, belirli yiyeceklerden uzak dururlar, sadaka verirler, mum yakarlar, tespih çekerler, kurallar tekrarlarlar, ve “iyi işler” olduklarına inandıkları şeyleri yaparlar. Bazıları ise ruhsal önderlerine boyun eğmeye odaklanırlar ve bazıları da kutsal ve adil zannettikleri bir neden uğruna şehit olup ölerek cennete girme hakkını kazanacaklarını ümit ederler.

Bu şekilde davranarak bir serabın peşinden koşuyor olmaları mümkün müdür?

BENLİK HAKKINDA DOĞRU BİR GÖRÜŞ

Bir Wolof özdeyişi, “Gerçek, acı bir biberdir” der.

Tanrı, bundan rahatsızlık duymamıza rağmen bize kendimiz hakkındaki zalim gerçeği bildirir. Bizi, günahımız hakkında O’nunla dürüst davranmaya davet eder. Bu tür bir içtenliğe sahip değilsek, eşimin ve benim tanıdığım ciddi bir hastalığı olan komşumuz gibi oluruz. Bu komşumuz uygun bir doktora olan ihtiyacının farkına varmayı reddetti ve iyileşeceği konusunda ısrarlı bir tutum takındı. Birkaç hafta sonra öldü.

Mesih, yeryüzündeyken, kendi doğruluklarına inanan bir grup dini öndere şunları söyledi:

“Sağlamların değil, hastaların hekime ihtiyacı var. Ben doğru kişileri (yeterince iyi olduklarına inananlar) değil, günahkârları çağırmaya geldim.” (Markos 2:17)

Kutsal Yazılar’ın açık ve net ifadesine rağmen, günümüzde pek çok kilise, cami, ve sinagog yetkilileri insanlara yalnızca ne kadar iyi olmaları ya da biraz daha gayret sarf etmeleri gerektiğini söylüyorlar. Bu yetkililer, insanlara Tanrı’nın bozulmamış doğruluğu ve günahın ciddi sonuçları hakkında öğretiş vermiyorlar.

Kanada’da bulunan bir cami, giriş kapısının üstündeki bir afişte şu mesajı duyurmuştur:

“BİZ HERKESİ KABUL EDİYORUZ
VE HİÇ KİMSEYE BİR GÜNAHKÂR OLDUĞUNU
SÖYLEMİYORUZ”

Tanrı, Cennetin girişine koyduğu afişte farklı bir mesaja yer vermiştir:

BURAYA MURDAR OLAN BİR ŞEY...
ASLA GİRMEYECEK
” (Vahiy 21:27)

Kutsal Yazılar şöyle der:

Herkes günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı.” (Romalılar 3:23) Tanrı, hiç kimseyi kendi çabalarını ya da işlerini temel alarak kabul etmez ve herkesin günahkâr olduğunu söyler.

Cennete, yalnızca Tanrı’nın mükemmel adalet ve mükemmel saflık ölçütünü tatmin edecek bir şekilde temizlenmiş olan kişiler girebileceklerdir.

TANRI HAKKINDA KESİN BİR GÖRÜŞ

Yeşaya peygambere bir gün, RAB’bin mutlak saflık ve kişiyi huşu içinde bırakan görkemi ile ilgili bir görüm verildi. Ve Yeşaya şunları yazdı:

“Kral Uzziya’nın öldüğü yıl yüce ve görkemli Rab’bi gördüm; tahtta oturuyordu, giysisinin etekleri tapınağı dolduruyordu. Üzerinde Seraflar duruyordu; her birinin altı kanadı vardı; ikisi ile yüzlerini, ikisi ile ayaklarını örtüyor, öbür ikisi ile de uçuyorlardı. Birbirlerine şöyle sesleniyorlardı: “Her Şeye Egemen Rab kutsal, kutsal, kutsaldır! Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor. Seraflar’ın sesinden kapı söveleri ile eşikler sarsıldı, tapınak duman ile doldu. ‘Vay başıma, mahvoldum!’ dedim. ‘Çünkü dudakları kirli bir adamım. Dudakları kirli bir halkın arasında yaşıyorum. Buna rağmen Kral’ı, Her Şeye Egemen Rab’bi gözlerim ile gördüm. (Yeşaya 6:1-5)

Tanrı’nın cennetteki tahtını çevreleyen ateşli görkem öylesine yücedir ki, saflıkta mükemmel olan melekler bile yüzlerini ve ayaklarını örterler. Bu melekler, Tanrı’nın kutsallığı ve görkemi karşısında öylesine büyük bir huşuya kapılmışlardır ki, O’nun Huzuru’nda oturamazlar. Oturmak yerine O’nun tahtının çevresinde “Her Şeye Egemen Rab kutsal, kutsal, kutsaldır! Yüceliği bütün dünyayı doduruyor” diye birbirlerine seslenerek uçarlar.

Neden insanların çoğu günahın gerçek yüzünü görmeyi başaramazlar?

Bunun nedeni belki de, Tanrı’nın Kim olduğunu hiçbir zaman görememiş olmalarıdır. O’nun alevler saçan saflığı üzerinde asla düşünmemişlerdir. Yeşaya Tanrı’nın peygamberlerinden biriydi, ama yine de Rab’bin kutsal görkemi hakkında kendisine verilen görüm, ne kadar murdar olduğunu anlamasına neden oldu. “Vay başıma, mahvoldum! Çünkü dudakları kirli bir adamım!” dedi. Yeşaya, kendisinin ve tüm İsrail ulusunun, Rab ile kıyaslandıkları takdirde, çaresiz bir durumda olduklarını biliyordu!

Yeşaya, daha sonra şunları yazdı: “Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık; her birimiz kendi yoluna döndü… Hepimiz murdar olanlara benzedik ve bütün doğru işlerimiz kirli adet bezi gibidir.” (Yeşaya 53:6; 64:6) Yeşaya, törensel yıkanmaların ya da insan çabalarının miktarı ne olursa olsun, bu işlerin Rab’bin önünde saf olabilmesini sağlayamayacaklarını biliyordu.134 Kutsal Yaratıcımızın önünde “hepimiz murdar olanlarabenzeriz.

Eyüp peygamber insanın bu murdar konumu hakkındaki anlayışını şu soruyla gösterir: “Tanrı’nın önünde insan nasıl haklı çıkabilir?” … Sabun otu ile yıkansam, ellerimi kül suyu ile temizlesem, beni yine pisliğe batırırsın, giysilerim bile benden tiksinir.” (Eyüp 9:2, 30, 31)

Ve peygamber Yeremya, Tanrı’nın şu sözlerini yazdı: “‘Çamaşır sodası ile yıkansan, bol kül suyu kullansan bile, suçun önümde yine leke gibi duruyor’ diyor Egemen RAB.” (Yeremya 2:22)

Tanrı hakkında kesin bir görüşe sahip olmak, kendimiz hakkında kesin bir görüşe sahip olmamızı sağlar. Eğer Yaratıcımız hakkındaki düşüncelerimiz kesin değilse, o zaman kendimizle ilgili gururlu düşüncelere sahip olacağız demektir.

Üzerinde kirli ve mikroplu, yırtık pırtık giysiler taşıyan biri, kendisini temiz ve kabul edilebilir olarak görebilir, ama bu şekilde düşünmesi, o kişiyi temiz ve kabul edilebilir yapmaz. Aynı şekilde, bir günahkâr, kendisinin doğru olduğunu düşünebilir, ama bu düşüncesi onu doğru yapmaz.

En iyi işlerimiz, Tanrı’nın görkemi ve doğruluğu ile kıyaslandıkları zaman, “kirli adet bezi” gibidirler.

HERKESİN ÖĞRENMESİ GEREKEN BİR DERS

Tanrı’nın İsrail ulusunu oluşturmasının amaçlarından biri, tüm uluslara bazı önemli dersler öğretmek içindi. RAB, İsrail’e karşı sürekli sadık kalmasına rağmen, İsrailliler, O’nu sürekli ihmal ettiler. Tanrı, İsraillilerin davranışlarından ders almamızı ister. Bu olaylar onlar gibi kötü şeylere özlem duymamamız için bize ders olsun diye oldu.” (1. Korintliler 10:6)

Tevrat’ın ikinci kitabı olan Mısır’dan Çıkış’ta Musa, İsraillilerin günahı Tanrı’nın gördüğü gibi görme konusunda nasıl başarısız olduklarını yazar. Tanrı, onları güçlü kolu ile yaklaşık dört yüzyıl süren kölelikten kurtarmıştı. Ama yine de RAB ve O’nun karakteri hakkında hala anlamadıkları çok şey vardı. İsrailliler, Tanrı’nın yargısından kaçmak için bir şekilde yeterince itaatkar olabileceklerini düşündüler.

İsrail halkı kendisine o kadar çok güveniyordu ki, bütün halk bir ağızdan Musa’ya şu sözleri söyleyebildiler:

“RAB’bin söylediği her şeyi yapacağız. (Mısır’dan Çıkış 19:8)

Kendilerini çaresiz günahkârlar olarak görmediler ve Tanrı’nın isteğinin kusursuz doğruluk olduğunu anlamadılar. Adem ve Havva’yı, Yaratıcılarından ayıran nedenin yalnızca tek bir günah olduğunu unutmuşlardı. Günahlarını görmeleri ve bundan utanç duymaları içinTanrı İsraillilere on maddelik bir sınav uyguladı.

Kutsal Yazılar Rab’bin Sina Dağının üzerine nasıl güç ve görkemle indiğini tanımlarlar. “Gök gürledi ve şimşekler çaktı. Dağın üzerinde koyu bir bulut vardı. Derken, çok güçlü bir boru sesi duyuldu. Ordugahta herkes titremeye başladı.” (Mısır’dan Çıkış 19:16) Sonra, Tanrı’nın Sesi gürledi ve on maddeyi bildirdi:

ON BUYRUK

  1. “Benden başka Tanrın olmayacak.” RAB’den başka birine tapmak günahtır. Tanrı’yı her günün her anında tüm yüreğimiz, tüm aklımız ve tüm gücümüzle sevmemek, günahtır. (Mısır’dan Çıkış 20)135
  2. “Canlıya benzer herhangi bir put yapmayacaksın…onların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın.” Bu buyruk, bir putun önünde eğilmemek ya da bir objeye saygı göstermekle sınırlı değildir. Tanrı’nın yerini alan herhangi bir şey, bu yasayı ihlal etmek anlamına gelir.
  3. “Tanrın RAB’bin adını boş yere ağzına almayacaksın.” Eğer tek gerçek Tanrı’ya boyun eğdiğinizi iddia ediyor, ama O’nu tanımak ve Sözü’ne itaat etmek istemiyorsanız, o zaman O’nun kutsal Adı’nı boş yere ağzınıza alıyorsunuz demektir.
  4. “Şabat Günü’nü kutsal sayarak anımsa… o gün hiçbir iş yapmayacaksınız.” Tanrı, İsraillilerden Kendisini onurlandırmaları için haftanın yedinci günü hiçbir iş yapmamalarını talep etti.Ten Commandments
  5. “Annene babana saygı göster.” Kusursuz olmayan itaat günahtır. Bir çocuğun annesine ve babasına saygısızlık etmesi, ya da onlara karşı kötü bir tavır takınması bile bu buyruğu ihlal ettiği anlamına gelir.
  6. “Adam öldürmeyeceksin.” Tanrı, aynı zamanda, “Kardeşinden nefret edenin katil olduğunu” söyler. (1. Yuhanna 3:15) Nefret etmek ile adam öldürmek aynı şeydir. Tanrı yüreğe bakar ve yürekte her zaman bencil olmayan sevgi ister.
  7. “Zina etmeyeceksin.” Bu yasa, yalnızca bedenin ahlaksızca kullanımına işaret etmez, aynı zamanda zihin ve yürekte bulunan, saf olmayan arzuları da ifade eder. “Bir kadına şehvet ile bakan her adam, yüreğinde o kadın ile zina etmiş olur.” (Matta 5:28)
  8. “Çalmayacaksın.” Hakkınız olandan fazlasını almak, vergi öderken ya da sınava girdiğinizde hile yapmak, ya da işvereniniz için sadakatle çalışmamak hırsızlığın çeşitli şekilleridir.
  9. “Komşuna karşı yalan yere tanıklık etmeyeceksin.” Biri ya da bir şey hakkında tam doğru olmayan bir beyanda bulunmak günahtır.
  10. “Komşunun… hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin” Bir başkasına ait olan bir şeyi şiddetle arzu etmek günahtır. Sahip olduklarımız ile tatmin olmalıyız.

SUÇLU!

RAB bu on kuralı duyurduktan sonra Kutsal Yazılar İsraillilerin nasıl korktuklarını şöyle anlatır: “Halk gök gürlemelerini, boru sesini duyup şimşekleri ve dağın başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başladı ve uzakta durdu(Mısır’dan Çıkış 20:18).

Artık “Rab’bin söylediği her şeyi” yapabileceklerini söyleyerek övünmüyorlardı.

Sınavı geçememişlerdi.

Durum sizin için nasıl? Sınavda siz ne yaptınız?

Eğer on buyruğu eksiksiz olarak sürekli yerine getiremediyseniz, (yani günün 24 saatinde, haftanın 7 gününde doğduğunuz andan başlayarak tam şu ana kadar kusursuz itaat) o zaman siz de İsrailoğulları ve benim gibi sınavı geçememişsiniz demektir.

“Kişi, yasanın her dediğini yerine getirse de, tek konuda ondan saparsa, bütün Yasa’ya karşı suçlu olur.” (Yakup 2:10)

Okuduğunuz bu kitabın ilk bölümünde, Kutsal Kitap’ın yalnızca dünyanın en çok satan kitabı olmadığına dikkatinizi çekmiştik; Kutsal Kitap aynı zamanda dünyanın en çok kaçınılan kitabıdır. Rağbet görmemesinin nedenlerinden biri, günahımızı ortaya çıkarması ve gururumuzu silip atmasıdır. Kutsal Kitap hakkımızda şunu söyler: “‘Zenginim, zenginleştim, hiçbir şeye gereksinmem yok diyorsun,’ ama zavallı, acınacak durumda, yoksul, kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun,” ve: Yeryüzünde hep iyilik yapan, hiç günah işlemeyen doğru insan yoktur.” (Vahiy 3:17; Vaiz 7:20)

Tanrı’nın Yasası bize kendimizi iyi hissettirmez.

ON BUYRUK NEDEN VERİLDİ?

O zaman bu buyrukların amacı nedir? Eğer Tanrı’nın ölçüsüne hiç kimse ulaşamıyorsa, Tanrı bu buyrukları bildirme zahmetine neden katlandı?

Tanrı’nın bu buyrukları vermesinin belirgin nedenlerinden biri, insanoğluna toplum yaşamında düzen elde edebilmesi için net bir ahlak ölçütü sağlamaktır. Neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda hemfikir olmayan her uygarlık anarşi ya da baskı tarafından kontrol edilecektir. Tanrı, insanlığın, toplumda bir yasa kuralına ihtiyaç duyduğunu bilir. Ancak yine de Tanrı’nın On Buyruğu vermesinin bundan daha önemli başka bazı nedenleri vardı.

Rab, Yasasını verdi, öyle ki, “her ağız kapansın, bütün dünya Tanrı’ya hesap versin. Bu nedenle Yasa’nın gereklerini yapmakla Tanrı katında hiç kimse aklanmayacaktır. Çünkü Yasa sayesinde günahın bilincine varılır. (Romalılar 3:19-20)

ON BUYRUĞUN ÜÇ İŞLEVİ

1. Tanrı’nın Yasası kendi doğruluğuna güvenen kişileri susturur. “Her ağız kapansın ve bütün dünya Tanrı katındaki suçluluğunu kabul etsin.” On Buyruk, bize şunu anlatır, “Siz çok iyi olduğunuzu düşünseniz bile Tanrı’nın mükemmel doğruluk ölçütünü hiçbir zaman yerine getiremeyeceksiniz. Siz yasayı ihlal etmekten suçlusunuz. Övünmekten vazgeçin!136

2. Tanrı’nın Yasası bizim günahımızı ortaya çıkarır. “Çünkü Yasa sayesinde günahın bilincine varılır.” Yasa bir röntgen cihazı gibidir. Radyografi kırılan bir kemiği meydana çıkarabilir, ama onu iyileştiremez. Aynı şekilde, “Yasa’nın gereklerini yapmakla Tanrı katında hiç kimse aklanmayacaktır  (suçsuzluğu bildirilmeyecektir). Yüzü kirli olan biri için ayna ne işe yarıyorsa, On Buyruk da bir günahkâr için aynı işe yarar. Ayna yüzün kirini gösterebilir, ama onu temizleyemez. Tanrı’nın Yasası günahımızı ve murdarlığımızı açıklar, ama bunları bizden uzaklaştıramaz.

Birkaç yıl önce, Senegal’deki bir Roman Katolik ortaokulunun matematik öğretmenine Tanrı’nın yasasının amacını açıkladım. Öğretmen bu açıklamam karşısında şok geçirdi. Ses tonunda hissedilen büyük bir hayal kırıklığıyla şu yorumu yaptı: “TAMAM, On Buyruk bize kutsal olan ve günahı yargılaması gereken Tanrı’nın katında çaresiz günahkârlar olduğumuzu ve iyi işlerimiz ya da ettiğimiz dualar ve tuttuğumuz oruçlar sayesinde kendimizi kurtaramayacağımızı öğretiyor. O zaman Tanrı katında kabul edilebilir hale nasıl GETİRİLEBİLİRİZ? Çare neDİR?”

3. Tanrı’nın Yasası, bize Tanrı’nın çözümünü işaret eder. Aynı bir hastanede çalışan röntgen teknisyeninin ayağı kırılmış hastaya kırılan kemiği tedavi edebilecek uzman bir doktorun adını vermesi gibi, Yasa ve Peygamberler bize, “bizi Yasa’nın lanetinden kurtarabilecek” olan (Galatyalılar 3:13) tek “Doktoru” bildirirler. Biraz sonra bu Doktor hakkında daha fazla bilgi alacağız.137

İMDAT!

Eğer boğulmak üzere olsaydınız ve sizi boğulmaktan kurtarabilecek biri bulunduğunuz yerin yakınında olsaydı, size yardım etmesi için bağırmayacak kadar gururlu davranır mıydınız?

Sizi günahın ölüm cezasından kurtaracak olan gücünüzün olmadığını fark etmeniz bir yenilgi değildir; zafere atılan adımların ilkidir. İnsanın yardıma ihtiyacı vardır – ve bu yardımı yalnızca Tanrı sağlayabilir.

Belki siz de şu özdeyişi duymuş olabilirsiniz: “Tanrı, kendilerine yardım eden kişilere yardım eder.” Bu atasözü yaşamın bazı alanlarına uygulanabilir olmasına rağmen, bizim günahlı ve ruhsal ölü olduğumuz gerçeği söz konusu olduğu zaman, bu atasözünün tam aksi doğrudur: Tanrı, kendilerine yardım edemeyeceklerini bilen kişilere yardım eder.

Tanrı, bir Kurtarıcı’ya ihtiyaçları olduğunu itiraf eden kişilere yardım eder.

Rağbet gören bir Afrika özdeyişi şöyle der: “Bir kütük uzun süre suyun içinde kalarak sırılsıklam olsa bile, hiçbir zaman bir timsaha dönüşmeyecektir.”

Aynı şekilde insan da kirlenmiş doğasını değiştiremez ve kendisini doğru yapamaz.

KİRLİ

Dönüp tekrar Adem’i düşünelim. Tanrı ona bir tek kural vermişti:

İyilik ve kötülüğü bilme ağacından yeme!

Eğer Adem ve Havva Yaratıcılarına itaat etmiş olsalardı, O’nunla harika bir ilişkide büyüyerek, sonsuza kadar yaşayabileceklerdi. Ama böyle olmadı.

Atalarımız bu kuralı yerine getirmediler ve Tanrı ile olan ilişkileri bozuldu. Artık günahkâr oldukları için Tanrı’dan saklanmaya çalıştılar. Utandılar ve çıplaklıklarını incir yapraklarıyla örtmeye uğraştılar. Ancak Tanrı onları bırakmadı ve peşlerinden gitti, onlara kısa bir an için Merhametini ve Adaletini gösterdi, sonra onları Huzurundan çıkardı. Tanrı bu konuda bir çözüm sağlamadığı takdirde, sonsuza kadar Tanrı’nın Huzurundan uzak kalacaklardı. Kutsal Yaratıcıları ve Yargıçlarının önünde kirli ve suçlu bir konumda kaldılar.

Burada önemli bir soru sorulmalıdır: Tanrı’nın, onları mükemmel Aden Bahçesi’nden çıkarmadan önce Adem ve Havva’nın kaç tane günah işlemeleri gerekiyordu?

Tek bir günah işlemeleri yeterliydi.

Önceki “iyiliklerinin” ya da sonraki çabalarının hiçbiri işledikleri bu tek günahın sonuçlarını onların lehine olacak şekilde ortadan kaldıramazdı.

“İyi”, Tanrı’nın normal ölçütüdür. Adem günah işlediği zaman, Tanrı’nın değerlendirme ölçütüne göre artık “iyi” değildi. Birinin bir bardak saf suya bir damla siyanür koyduğunda onu kirletmesi gibi Adem de işlediği bir tek günah sonucunda kirlenmişti. Eğer içinde zehirli su olan bir bardağınız varsa, bu bardağa saf su ekleme gayretiniz bardaktaki zehiri yok eder mi? Hayır. Aynı şekilde ne kadar çok iyilik yaparsak yapalım, günah sorunumuzun çözülmesini sağlayamayız. Ve hatta eğer iyi işler günahı uzaklaştırabilselerdi, yine de günahlı doğamıza ekleyecek “saf suya”, yani gerçekten doğru işlere sahip olmadığımız gerçeği değişmezdi.

Tanrı’nın değerlendirme ölçütüne göre en iyi çabalarımız bile kirli bir adet bezine benzetilecek kadar kirlidirler.

Havva’nınki gibi Adem’in canı da günah tarafından lekelenmişti. Ve aynı şekilde bizim canlarımız da kirlidir. Hepimiz aynı kirli kaynaktan geliriz. Davud peygamber Tanrı’nın hükmünü bize şu sözlerle aktarır:

“RAB göklerden bakar oldu insanlara… Hepsi saptı, tümü yozlaştı. İyilik eden yok, bir kişi bile. (Mezmur 14:2-3)

ÇİFTE SIKINTIMIZ

Yüz yıl önce İngiltere’deki bir hapishanede ölüme mahkum olarak yatmakta olan bir adam hakkında şu öykü anlatılır. Bir gün bu mahkumun bulunduğu hücrenin kapısı sallanarak açılır ve gardiyan hücreden içeri girer:

“Geçmiş olsun! Kraliçe seni bağışladı” der.

Adam, hiçbir duygu belirtisi göstermeyince gardiyan şaşırır:

“Hey, sana söylüyorum, geçmiş olsun!” diye bağırır ve adama elinde tuttuğu bir belgeyi gösterir, “İşte afnamen. Kraliçe seni affetti!”

Bunun üzerine adam üstündeki gömleği çıkartır ve vücudundaki korkunç görünümlü bir tümörü gardiyana göstererek, “Birkaç gün ya da birkaç hafta içinde beni öldürecek olan bir kanser hastalığına yakalandım. Eğer Kraliçe beni bu hastalıktan da kurtaramazsa, bağışlamış olmasının bana hiçbir yararı olmaz” der.

Adam, suçlarının bağışlanmasından daha fazlasına ihtiyaç duyduğunu biliyordu; ihtiyacı, yeni yaşamdı.

Adem soyunun her üyesi, ölüm cezasına mahkum edilmiş olan bu adama benzer.

Hem günah işlemeyi seçerek hem de doğuştan günahkâr olan bizler iki zorluk ile karşı karşıyayız: Hem Tanrı’ya karşı işlemiş olduğumuz suçların bağışlanmasına hem de O’nun kutsal huzurunda yaşayabilmemiz için bize ehliyet verecek olan, Tanrı tarafından sağlanacak doğru ve sonsuz yaşama ihtiyacımız vardır.

Çifte sıkıntımız şudur:

GÜNAH: Bizler suçlu günahkârlarız. Bizi günahtan temizleyebilecek ve günahın sonsuza kadar süren cezasından kurtarabilecek tek Kişi yalnızca Tanrı’dır.

Tanrı’nın bağışlamasına ihtiyacımız vardır..

UTANÇ: Bizler, ruhsal olarak çıplağız. Yalnızca Tanrı, bize Doğruluğunu giydirebilir ve Sonsuz Yaşamını verebilir.

Tanrı’nın mükemmelliğine ihtiyacımız vardır.

Günahımız ve utancımız, bizim üretemeyeceğimiz bir çifte şifa gerektirmektedirler.

İyi haber ise, Tanrı’nın bu çifte şifayı bizler için sağlamış olduğudur.

16. Bir Kadının Soyu

16. Bir Kadının Soyu

Sisli, soğuk bir gecede iki küçük çocuk, derin ve kaygan bir çukura düştüler. İkisi de yaralandı, korktu ve çaresiz kaldı.

Durumları aynı olduğu için birbirlerini de kurtaramadılar. Çukurun dışından bir yardım gelmediği takdirde, ölüm, kısa bir süre sonra onları ele geçirecekti. Daha sonra üç adam çocukları buldu. Adamlardan biri, bir ip kullanılarak karanlık, nemli ve yapışkan çukurun içine indirildi. Çocuklar çukurdan dışarı çıkartıldılar.

Kurtuluşları yukardan geldi.

Adem ve Havva ilk günahı işlediklerinde, bu iki çocuk gibi oldular. Kendilerini içine düşmüş oldukları günah çukurundan çıkartma konusunda çaresizdiler. Eğer sonsuz ölümden kurtarılmaları gerekiyorsa, bu kurtarış düşmüş insan soyunun dışından gelmek zorundaydı; kurtarışın yukardan gelmesi gerekiyordu.

Bu konuda yanılgıya düşmeyin. İnsanın durumu, kendisinin çözemeyeceği kadar ciddidir. Yüzyıllar boyunca, hiç istisnasız olarak Adem’in soyunun tümü –erkek ve kadından doğan– günah tarafından bağlanmış olan bir doğa miras aldı. Hepsi günahın laneti altında dünyaya geldiler.

Tanrı, günahkârları günahın lanetinden ve sonuçlarından kurtarmak için günah çukurundan kurtarılmayı isteyen herkese kurtuluş sağlayacak olan günahsız bir Adam’ı dünyaya göndermeyi planladı.

Tanrı bu planını nasıl uygulayacaktı? Biri, Adem’in günahlı doğasını miras almadan insan ailesinden nasıl doğabilecekti? Tanrı, günahın insan soyuna bulaştığı ilk gün, planı hakkındaki ipucunu verdi.

RAB, “Yılan”ı yani Şeytan’ı önceden uyardı:

“Seninle kadını, onun Soyu ile senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.” (Yaratılış 3:15)

RAB, “kadının soyu” ifadesini kullanarak, kurtuluşun bir kadından doğacak olan bir erkek çocuk aracılığıyla gerçekleşeceğini, O’nun günahkârları kurtaracağını ve Şeytan’ı nihai olarak ezeceğini ve kötüyü ortadan kaldıracağını önceden haber veriyordu. Bu önbildiri, daha sonra bildirilecek olan, her biri, bu Kurtarıcı-Mesih’in dünyayı ziyaret edeceği zamanda gerçekleşecek olan tarihteki o ana giderek çoğalan bir netlikle işaret eden yüzlerce peygamberlikten yalnızca ilkiydi.

NEDEN “KADININ SOYU”?

Mesih insan soyuna neden kadının soyu” olarak girecekti? Neden bir erkekten değil de, “bir kadından doğması” gerekiyordu? (Galatyalılar 4:4)

Bu sorunun yanıtı şudur: Günahkârların Kurtarıcısı Adem’in günahkâr soyunu bir insan olarak ziyaret edecekti ve günah çukurunun dışından gelmesi gerekiyordu. Yukardan aşağı inecekti.

Tanrı’nın bir kadının Soyu hakkındaki ilk ön bildirisini duyurmasından çok sonra, peygamber Yeşaya şunu yazdı:

“RAB’bin kendisi, size bir belirti verecek: İşte kız gebe kalıp bir Oğul doğuracak ve adını Immanuel (‘Tanrı bizimledir’ anlamına gelir) koyacak.” (Yeşaya 7:14)

Kurtarıcı, bir erkek ile asla fiziksel bir ilişki kurmamış olan genç bir hanımın rahmi aracılığıyla dünyaya girecekti. Bu şekilde Mesih, Adem’in günahlı doğasını miras almadan Adem’in düşmüş soyunu ziyaret edebilecekti.

Biri şöyle diyebilir: “Ama dur bir dakika, Kadınlar da günahkâr. Mesih, bir kadından eşsiz bir şekilde doğduğunda, Annesinin günahlı doğası aracılığıyla kirlenmeyecek mi?”

Bir-iki sayfa sonra Tanrı’nın Kendisinin Kutsal Ruhu’nun bu kutsal Çocuğu ana rahmine mucizevi bir şekilde nasıl düşürdüğünü işiteceğiz. Ama yine de, önce, Tanrı’nın, günahsız Oğlu’nu dünyaya bir bakirenin rahminde getirmek için yaptığı planındaki daha az belirgin olan birkaç unsur üzerinde duralım. Mesih nasıl oldu da Adem’in tüm soyuna yayılmış olan günah tarafından lekelenmeden doğabildi?

GÜNAH TARAFINDAN LEKELENMEDİ

Daha önce 13. bölümde öğrendiğimiz gibi Tanrı, insan soyunun Şeytan’ın günah ve ölüm egemenliğine yönlendirilmesi konusundan Adem’i sorumlu tutmuştu. Aldatılan Havva’ydı, Adem değildi. Kadınlar da aynı erkekler gibi günahlı doğalara sahip olarak doğsalar da, Kutsal Yazılar bizim günahlı bir doğa ile dünyaya gelmemizin nedeninin Adem ile olan bağlantımız olduğunu açıklarlar.138

İbranice’de, Adem (Adamah) sözcüğünün birebir anlamı “kırmızı toprak”tır.

Tanrı, Adem’in bedenini yerin toprağından oluşturdu. Adem günah işledikten sonra, Tanrı ona şöyle dedi: “Topraksın ve yine toprağa döneceksin.(Yaratılış 3:19)

Bunun tam aksi olarak, Havva “yaşam” anlamına gelir, çünkü “o bütün insanların annesiydi.” (Yaratılış 3:20) Günahın dünyaya girdiği gün Tanrı, günah sorunumuzu çözmek ve “kadının Soyu” (Yaratılış 3:15) aracılığıyla dünyaya sonsuz yaşam sağlamak hakkındaki planını duyurdu.

Mesih, et ve kandan oluşan bir bedene bürünecekti, ama Adem’in günah-bulaşmış soyundan gelmeyecekti. O, günah ile lekelenmeyecekti.

Tamamen biyolojik bir bakış açısına göre, bugün bir çocuğun cinsiyetinin annesinin “tohumu” (yumurta) tarafından değil, babasının “tohumu” (sperm) tarafından belirlendiğini bildiğimizi de eklemek isterim. Aynı zamanda anne rahminde döllenen bir bebeğin annesininkinden farklı bir dolaşım sistemine sahip olduğunu da biliyoruz. Tıp bilimi bize şu açıklamayı yapar: “Plasenta, yiyecek ve oksijenin embriyoya geçirilmesine izin verirken, aynı zamanda annenin kanının embriyonunkinden ayrı tutulmasını düzenleyen eşsiz bir engel de oluşturur.”139

Tanrı,  daha ilk insanı bile yaratmadan önce, Mesih’in yeryüzüne gelişi ile ilgili her ayrıntıyı planlamıştı.

Ağaçtan kesilen dal örneğini hatırlayın. Aynı, bu ağaçtan ayrılmış, ölü dal gibi insan ailesi de Yaşam Kaynağından ayrıldığı için ruhsal olarak ölüdür. Günahkârların Kurtarıcısının, Adem’in ruhsal olarak ölü ve günahla-kirlenmiş ailesi arasında yaşayacak olmasına rağmen, bu aileden gelmeyecekti. O, Yaşam Kaynağı, “gerçek asma” olacaktı. (Yu­hanna 15:1)

O, mükemmel olacaktı.

“Mükemmel” olacağı, O’nun vücudunda hiçbir zaman bir sivilce, yara ya da çizik olmayacağı anlamına gelmiyordu. O, karakter olarak mükemmel olacaktı. Günahsız bir doğaya sahip olacaktı. Tanrı’nın Yasasını hiçbir zaman ihlal etmeyecekti. O, “kutsal, suçsuz, lekesiz, günahkârlardan ayrılmış, göklerden daha yücelere çıkarılmış” (İbraniler 7:26) olacaktı.

Günahsız Mesih’in “ikinci İnsan” ve son Adem” olarak adlandırılması bir sürpriz olabilir mi?

İKİNCİ İNSAN

Şöyle yazılmıştır: ‘İlk insan Adem yaşayan can oldu.’ Son Adem ise yaşam veren ruh oldu. Önce ruhsal olan değil, doğal olan geldi. İlk insan yerden, yani topraktandır. İkinci insan göktendir.” (1. Korintliler 15:45-47)

“İlk insan” tüm insan nüfusunu nasıl kirletme ve ölümün karanlık krallığına sürüklediyse, aynı şekilde “ikinci İnsan” da birçok insanı Şeytan’ın krallığından çıkartarak Tanrı’nın doğruluğunun ve yaşamının görkemli krallığına götürecekti. RAB, bu nedenle insan soyunun günah ile lekelendiği gün, Şeytan’a bir gün bir kadının Soyu’nun onu yaralamak ve başını tamamen ezmek için yeryüzüne geleceğini bildirmişti.

Peygamber Mika, vaat edilen Kurtarıcı hakkında şunları yazdı:

“Ama sen, ey Beytlehem Efrata, Yahuda boyları arasında önemsiz olduğun halde, İsrail’i benim adıma yönetecek olan senden çıkacak, O’nun kökeni, öncesizliğe, zamanın başlangıcına dayanır… Bütün dünya O’nun büyüklüğünü kabul edecek, O, halkına esenlik getirecek.” (Mika 5:2,4-5)

Mika, yalnızca Mesih’in “Beytlehem” kentinde140 doğacağını önceden bildirmedi, aynı zamanda Kurtarıcının önceden var oluşunu da “öncesiz, zamanın başlangıcından beri” olarak beyan etti.

Öncesiz ve Sonsuz Olan, sonsuzluktan çıkarak zamandan içeri girecekti.

PEYGAMBERLER TARAFINDAN ÖNCEDEN BİLDİRİLDİ

Mesih’in Beytlehem kentinde bir bakireden doğacağını bildiren peygamberler, aynı zamanda O’nun geleceğini önceden duyuracak olan bir haberciden de söz ettiler. Peygamberler, Tanrı’nın Seçilmiş Olanının Tanrı Oğlu ve İnsanoğlu unvanlarını taşıyacağını yazdılar. O’nun körlerin görmesini, sağırların işitmesini ve kötürümlerin yürümesini sağlayacağını önceden bildirdiler. Yeruşa­lim’e bir eşeğe binerek girecek ve kendi halkı tarafından reddedilecekti. O’nunla alay edecekler, üzerine tükürecekler, kırbaçlayacaklar ve çarmıha gereceklerdi. Kendisinin hiçbir günahı olmayacaktı, ama başkalarının günahları uğruna ölecekti. Zengin bir adamın me­zarına gömülecekti, ama ölü bedeni çürümeyecekti. Aksine, ölümü yenecek, dirildiğini gösterecek ve gelmiş olduğu göklere geri döne­cekti.141

Tarihte, peygamberler tarafından kaleme alınan bu profile uyan kişi kimdir?

Aynı Kişi dünyanın takvimini ikiye ayırdı.

Bu Kişi’nin adı İsa’dır.

TANRI SÖZÜNÜ TUTAR

Tanrı, Kurtarıcıyı dünyaya İbrahim, İshak, Yakup, Davut, ve Süleyman’ın ailesi aracılığıyla göndermeyi vaat etti. Yeni Antlaşma’nın (İncil) ilk kitabı olan Matta’nın Müjdesi şu sözlerle başlar:

İbrahim oğlu, Davut oğlu İsa Mesih’in soy kaydı şöyledir: İbrahim İshak’ın babasıydı, İshak Yakup’un babasıydı, ve Yakup Yahuda’nın babasıydı…”

Bu satırların devamı uzun bir soy listesini oluşturur; liste “Kral Davut Süleyman’ın babasıydı,” ifadesine de yer vererek şu satırlarla son bulur: “Yakup Meryem’in kocası Yusuf’un babasıydı, Meryem’den Mesih diye tanınan İsa doğdu” (Matta 1:1-2, 16). Grekçe Hristo sözcüğü, İbranice’deki Mesih sözcüğünün karşılığıdır ve Meshedilmiş (Seçilmiş) Olan anlamına gelir.142 Bu soyağacı, İsa’nın Kral Davut’un tahtı üzerinde sahip olduğu yasal hakkı belgeler ve İsa’nın İbrahim, İshak ve Yakup’un soyundan geldiğini gösterir. Tanrı bu soy aracılığıyla yeryüzündeki tüm insanlara Bereketlerini sunacağına söz vermişti.

Tanrı’nın, kurtuluş planını eyleme koyma zamanı gelmişti: “Tanrı, Oğlu Rabbimiz İsa Mesih ile ilgili bu Müjde’yi peygamberleri aracılığıyla Kutsal Yazılar’da önceden vaat etti…” (Romalılar 1:2)

EN YÜCE OLAN’IN OĞLU

Luka’nın birinci bölümü, melek Cebrail’in Zekeriya’yı ziyareti hakkındaki çekici öyküyü yazar; Zekeriya, Yeruşalim’deki tapınakta kâhinlik görevi yapan biriydi. Zekeriya ve karısı Elizabet, çocuk sahibi olamayacak kadar yaşlı olmalarına rağmen, Cebrail, Zekeriya’ya, karısının bir oğlu olacağını bildirdi, ve çocuğa Yahya adını vermesini söyledi. Bu Yahya adlı kişi, Mesih’in habercisi olacaktı.

Bu olaylar dizisi, daha sonra Cebrail’in Meryem adında tanrısayar bir genç kızı ziyaret etmesi ile devam eder:

Tanrı melek Cebrail’i Celile’de bulunan Nasıra adlı kente, Davut’un soyundan Yusuf adlı bir adam ile nişanlı kıza gönderdi. Kızın adı Meryem’di. Onun yanına giren melek, ‘Selam, ey Tanrı’nın lütfuna erişen kız! Rab seninledir’ dedi.

Söylenenlere çok şaşıran Meryem, bu selamın ne anlama gelebileceğini düşünmeye başladı. Ama melek ona, ‘Korkma, Meryem’ dedi. ‘Sen Tanrı’nın lütfuna eriştin. Bak, gebe kalıp bir oğul doğuracak, adını İsa koyacaksın. O büyük olacak, kendisine, ‘Yüceler Yücesi’nin Oğlu’ denecek. Rab Tanrı O’na Davut’un tahtını verecek. O da sonsuza dek Yakup’un soyu üzerinde egemenlik sürecek, egemenliğinin sonu gelmeyecektir.’

Meryem, meleğe, ‘Bu nasıl olur? Ben erkeğe varmadım ki!’ dedi. Melek ona şöyle yanıt verdi: “Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, Yüceler Yücesi’nin gücü sana gölge salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek… çünkü Tanrı’nın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.” (Luka 1:26-37)

GÜNAHKÂRLARIN KURTARICISI

Birkaç ay sonra Yusuf, nişanlısı Meryem’in hamile olduğunu öğrendi. Ve Meryem’in ona sadık kalmadığını düşünme yanılgısına düştü. Meryem’den sessizce ayrılmaya karar verdi.

“Yusuf doğru bir adam olduğu ve onu herkesin önünde utandırmak istemediği için ondan sessizce ayrılmak niyetindeydi. Böyle düşünmesi üzerine Rab’bin bir meleği rüyada ona görünerek şöyle dedi: ‘Davut oğlu Yusuf, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma, çünkü onun rahminde oluşan Kutsal Ruh’tandır. Meryem bir oğul doğuracak. Adını İsa koyacaksın. Çünkü halkını günahlarından O kurtaracak.(Matta 1:19-21)

Yaratılış kitabının ilk bölümünde açıklanmış olduğu gibi, Kutsal Ruh, Tanrı’nın Kendisidir.143 Meryem’in rahmine Sonsuz Sözü’nü doğaüstü bir şekilde yerleştiren Tanrı’dır.

İngilizce’deki JESUS sözcüğü, Grekçe’deki IESOUS sözcüğünün karşılığıdır ve İbranice’deki YEOŞUA ya da kısaltılmış şekli ile YEŞU sözcüğünden gelir.

Bu ad, RAB kurtarır anlamına gelir.

“Bütün bunlar, Rab’bin peygamber aracılığıyla bildirdiği şu söz yerine gelsin diye oldu: ‘İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını İmmanuel koyacaklar.’ İmmanuel, Tanrı bizimle demektir.

Yusuf uyanınca Rab’bin meleğinin buyruğuna uydu ve Meryem’i eş olarak yanına aldı. Ama oğlunu doğuruncaya dek Yusuf ona dokunmadı. Doğan çocuğun adını İSA koydu.” (Matta 1:22-25)144

YERİNE GELEN TANRI SÖZÜ

Tanrı, günahın dünyaya girdiği gün açıklamaya başladığı Planını yerine getiriyordu. “Kadının Soyu” doğmak üzereydi!

Birkaç sayfa önce Mika’nın, Mesih’in nerede doğacağı ile ilgili peygamberliğini okuduk. RAB, Beytlehem’de doğacağını önceden söyledi Beytlehem, Kral Davud’un doğduğu kentti.

Ama bir sorun vardı.

Meryem ve Yusuf, Nasıra’da yaşıyorlardı ve Nasıra kentinden Beytlehem’e ulaşabilmek için birkaç gün yolculuk yapmak gerekiyordu.

Mika’nın peygamberliği nasıl yerine gelecekti?

Bu durum bir sorun yaratamazdı.

Tanrı, bu peygamberliğin yerine gelmesine yardım etmek için Roma İmparatorluğu’nu harekete geçirecekti.

“O günlerde Sezar Avgustus, bütün Roma dünyasında bir nüfus sayımının yapılması için buyruk çıkardı. Bu ilk sayım, Kirinius’un Suriye valiliği zamanında yapıldı. Herkes yazılmak için kendi kentine gitti.

Böylece Yusuf da Davut’un soyundan ve torunlarından olduğu için Celile’nin Nasıra kentinden Yahudiye bölgesine, Davut’un kenti Beytlehem’e gitti. Orada, hamile olan nişanlısı Meryem ile birlikte yazılacaktı. Onlar oradayken Meryem’in doğurma vakti geldi ve ilk oğlunu doğurdu. Onu kundağa sarıp bir yemliğe yatırdı. Çünkü handa yer yoktu.” (Luka 2:1-7)

Vaat edilen Mesih, rahat ve görkemli bir sarayda doğmak yerine, mütevazi bir barakada dünyaya geldi ve bir hayvan yemliğine yatırıldı. Böyle bir yerde doğmasının nedeni, en yoksul ve en sıradan insanların bile O’na korkmadan gelebilmeleri içindi.

MELEĞİN DUYURUSU

“Aynı yörede sürülerinin yanında nöbet tutarak geceyi kırlarda geçiren çobanlar vardı. Rab’bin bir meleği onlara göründü ve Rab’bin görkemi çevrelerini aydınlattı. Büyük bir korkuya kapıldılar. Melek onlara, “Korkmayın!” dedi. ‘Size bütün halkı çok sevindirecek bir haber müjdeliyorum: Bugün size Davut’un kentinde bir Kurtarıcı doğdu. Bu, Rab olan Mesih’tir.” İşte size bir işaret: Kundağa sarılmış ve yemlikte yatan bir bebek bulacaksınız.

Birdenbire meleğin yanında, göksel ordulardan oluşan bir topluluk belirdi. Tanrı’yı överek, “En yücelerde Tanrı’ya yücelik olsun, yeryüzünde O’nun hoşnut kaldığı insanlara esenlik olsun!’ dediler.” (Luka 2:8-14)

Dünya tarihinde çok önemli bir andı.

Uzun bekleyiş sona ermişti.

“Ve Meryem ilk oğlunu doğurdu…” (Luka 2:7)

Kadının Soyu gelmişti.

Her şey peygamberlerin söylediği gibi, Tanrı’nın planına ve zamanına göre kusursuz bir şekilde yerine geliyordu.145

Tanrı, İsa’nın doğumunu duyurmak ve kutlamak için yalnızca melekleri göndermedi, aynı zamanda bu sevinçli olayı onurlandırmak için gece, gökyüzüne özel bir yıldız da yerleştirdi. Doğu’dan gelen bir grup yıldızbilimci ve varlıklı bilge adamlar bu yıldızı gözlemlediler ve onu izlediler. Bu yıldızın, vaat edilen Mesih’in gelişini işaret ettiğini biliyorlardı. Çok uzaklardaki eski İran’dan kalkıp gelmiş ve çok yorucu bir yolu tamamlamışlardı; bu seçkin adamlar Yeruşalim’deki Kral Hirodes’in146 yanına gittiler. Ona soracakları bir soru vardı:

“Yahudiler’in Kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda O’nun yıldızını gördük ve O’na tapınmaya geldik.” (Matta 2:2)

BEBEKTEKİ KİŞİ

Bir barakada dünyaya gelen, bir hayvan yemliğine yatırılan, peygamberler tarafından gelişi önceden bildirilen, meleklerin müjdeleyerek haber verdikleri, çobanların ziyaret ettikleri, bir yıldız ile onurlandırılan ve bilge adamlar tarafından kendisine tapınılan bu erkek bebek kimdi?

Şimdi, meleklerin çobanlara neler söylediklerine tekrar kulak verelim:

“Korkmayın! Size bütün halkı çok sevindirecek bir haber müjdeliyorum. Çünkü bugün size, Davut’un kentinde Bir Kurtarıcı doğdu. Bu, Rab olan Mesih’tir. (Luka 2:10-11)

 

Bu minicik bedendeki Kişi, Rab’di.

17. Bu Kişi Kim Olabilir?

17. Bu Kişi Kim Olabilir?

Sıçrayarak giden ceylanlar
tünel kazarak yuva yapan bir soy doğurmazlar.”
--Wolof atasözü

Ceylanlar nasıl ceylana-benzer özelliklere sahip olan bir soy üretirlerse, aynı şekilde günahkârlar da günahlı özellikler taşıyan bir soy üretirler. İnsan kendi başına bırakıldığında çaresizdir; bu günah çemberini hiçbir şekilde kıramaz. Ve gördüklerimiz de bu gerçeği kanıtlar.

GÜNAHLI OLANLAR

Amerika’daki sinema filmi endüstrisi üzerinde düşünelim. Holly­wood her yıl bencillik, ahlaksızlık, sapıklık, küfürlü konuşmalar, vahşet, intikam ve hile sergileyen erkek ve kadın kahramanların başrolde oynadıkları filmler üretir ve bu filmleri diğer ülkelere satar. Senaryo yazarları filmlerinde, portrelerini çizdikleri “iyi adamlar”ın günahlı özelliklerine neden kasten yer verirler? Neden “kahramanı” doğru, nazik, bencil olmayan, bağışlayan ve içten bir kişi olarak canlandıran filmler yapmazlar? Yapmazlar, çünkü insan soyuna günah bulaşmıştır. İnsanın yarattığı en iyi hayali karakterler bile kusurludurlar. Ve insan soyundaki bu bozukluk yalnızca Hollywood kahramanları ile sınırlı değildir.

İnsanın günaha-eğilimli doğası, kendisini pek çok gizli şekillerde ortaya koyar. Örneğin, eğer Arap dünyasına ait biri iseniz, yüzyıllık geçmişe sahip bir edebiyatın figürü olan Juha adlı kişiyi büyük olasılıkla tanıyorsunuzdur. Juha ve eşeği hakkında anlatılan halk öykülerini okuduğumuz zaman gülümseriz. Sözleri ve davranışları zeka ve mizah –ve aynı zamanda ben-merkezcilik, hakaret eden bir ruh, saf olmayan düşünceler, intikam, hile ve yerine getirilmeyen vaatler– ile karakterize edilen bu akıllı karakter hakkında yüzlerce fıkra yazılmıştır. Düşünün! En sevdiğimiz hayali kahramanlar bile bozulmuş bir doğayı sergilemektedirler! Size Juha ile ilgili yazılmış olan kısa bir fıkradan, bu bozulmuş doğayı ortaya koyan basit bir örnek aktarayım:

Bir arkadaşı, Juha’ya gelir.

“Bana biraz borç para vereceğine söz vermiştin” der, “şimdi bu parayı almaya geldim.”

Juha, arkadaşına, “Dostum, ben kimseye borç para vermem, ama sana gönlünü hoş edecek sözler verebilirim!” yanıtını verir.147

Bizler de bu hayali halk kahramanı Juha’ya benzeriz, çünkü yerine getirmeyi hiçbir zaman düşünmememize rağmen yine de vaatlerde bulunmuşuzdur. Düşmüş insan doğamız yüzünden aynı Juha gibi davranırız.

Ama her şeye rağmen, tarihte148 verdiği tüm Vaatleri yerine getiren bir Kişi mevcuttur. O, her zaman gerçeği konuştu. Asla aldatmadı, hakaret etmedi, tehdit etmedi ya da intikam peşinde koşmadı.

Bu Kişi’nin adı İsa’dır.

O, günah işlemedi, ağzından hileli söz çıkmadı. Kendisine sövüldüğünde, sövgü ile karşılık vermedi, acı çektiğinde kimseyi tehdit etmedi.(1. Petrus 2:22-23)

GÜNAHSIZ OLAN

İsa’nın yaşamı dünyanın günahın egemen olduğu kültürleriyle güç­lü bir karşıtlık içindedir. O, dünyaya gelen tek günahsız kişidir. O “her alanda bizim gibi denenmiş, ama günah işlememiştir” (İbraniler 4:15). O’nun aklından hiçbir zaman saf olmayan bir düşünce geçmedi. Dudaklarından asla sert bir söz çıkmadı. İsa, Nasıra’daki mütevazi bir evde üvey erkek ve kız kardeşleriyle birlikte büyürken,149 On Buyruğa ve Tanrı’nın diğer her yasasına –hem bedende hem düşüncede– doğal olarak itaat etti. İsa bizimkine benzer fiziksel bir bedene sahipti, ama bizimki gibi günaha eğilimli bir doğası yoktu.

“Mesih günahları kaldırmak için ortaya çıktı ve kendisinde günah yoktu(1. Yuhanna 3:5).

İsa, otuz yaşına geldiğinde, yeryüzündeki görevine resmen başladı.150 Tanrı ve Şeytan arasındaki savaş kızışmak üzereydi. Şeytan, Tanrı’nın Oğlu’nun onu ezmek için gelmiş olduğunu biliyordu, ama İsa’nın bunu nasıl yapacağını bilmiyordu.

Şeytan, ilk mükemmel insanı, Tanrı’nın Yasası’na itaatsizlik etmesi için ayartmıştı, ve şimdi aynı şeyi ikinci Mükemmel İnsan’ın Tanrı’nın Yasalarına karşı gelmesi için yapmayı deneyecekti.

“Sonra İsa… Ruh’un yönlendirmesi ile çölde dolaştırılarak kırk gün İblis tarafından denendi. O günlerde hiçbir şey yemedi. Dolayısıyla bu süre sonunda acıktı.

Bunun üzerine İblis ona, ‘Eğer Tanrı’nın Oğlu’ysan, şu taşa söyle ekmek olsun’ dedi. Ama İsa, ‘İnsan yalnız ekmekle yaşamaz’ diye yazılmıştır’ karşılığını verdi.” (Luka 4:1-4)

Şeytan’ın, İsa’ya herhangi “kötü” bir şey yaptırmaya çalışmadığına dikkat edin. İblis, (“kendisinin” egemenliğini istila etmiş olan) bu günahsız İnsan’ın göklerdeki Baba Tanrı’dan bağımsız hareket etmesini istiyordu, çünkü daha önce 11. bölümde gördüğümüz gibi Tanrı’dan bağımsız olarak düşünmek ya da hareket etmek günahtır.

Burada üzerinde durulan düşünce şudur: Eğer Mesih tek bir günah işlemiş olsaydı, Adem’in lanetlenmiş soyunu günah ve ölüm yasasından kurtarma görevini yerine getiremezdi.

Borca batmış bir insan nasıl bir başka insanın borcunu ödeyebilecek durumda değilse, aynı şekilde bir günahkâr da başka bir günahkârın günahlarının cezasını ödeyebilecek durumda değildir. Ama, İnsanoğlu151 olan Tanrı Oğlu’nun hiçbir günah-borcu yoktu. Günahtan özgür olduğu için ölümü bertaraf edebilirdi, ama biraz sonra göreceğimiz gibi Tanrı’nın planı böyle değildi.

Bu arada Şeytan, sürekli olarak, Tanrı’nın mükemmel planından bağımsız hareket etmesi ve günah işlemesi için İsa’yı ayartma girişimlerinde bulundu. İsa, iblisin her ayartma girişimine Kutsal Yazılar’dan aktarmalar yaparak karşılık verdi.152

“Sonra İblis İsa’yı yükseklere çıkararak bir anda O’na dünyanın bütün ülkelerini gösterdi. O’na, ‘Bütün bunların yönetimini ve zenginliğini sana vereceğim’ dedi. ‘Bunlar bana teslim edildi, ben de dilediğim kişiye veririm. Bana taparsan hepsi senin olacak.” İsa ona şu karşılığı verdi: “Tanrın Rab’be tapacak, yalnız O’na kulluk edeceksin’ diye yazılmıştır.’” (Luka 4:5-8)

Tanrı, Adem’e tüm yaratılış üzerinde egemenlik vermişti, Şeytan da şimdi aynı şekilde, Adem’in kendisini izlemeyi seçtiği zaman gasp etmiş olduğu “egemenliği” İsa’ya sunuyordu.153

İsa, Adem gibi yapmadı, İsa, Şeytan’a itaat etmedi.

Tanrı Sözü beden almıştı.

İSA’NIN İZLEYİCİLERİ

İsa, resmi hizmetine başladıktan kısa bir süre sonra, gittiği her yerde Kendisine eşlik etmeleri için on iki erkek seçti. Aynı zamanda, pek çok kadın da İsa’yı izledi. Bu erkekler ve kadınlar İsa’nın söylediği ve yaptığı her şeye tanık oldular.

İsa on iki öğrencisi ile birlikte köy kent dolaşmaya başladı. Tanrı’nın Egemenliği’ni duyurup müjdeliyordu. Kötü ruhlardan ve hastalıklardan kurtulan bazı kadınlar …ve birçokları kendi olanakları ile İsa’ya yardım ediyorlardı.” (Luka 8:1-3)

İsa, erkeklere, kadınlara ve çocuklara aynı saygıyı gösterdi. İncil, İsa’nın kadınlara, o dönemin Yahudi ve Roma kültüründen üstün olan bir saygı ve nezaket gösterdiğini anlatan çok sayıda öyküyle doludurlar.

İsa, yeryüzünde bulunan herkese büyük değer verdi. Ama hiç kimseyi hiçbir zaman, Kendisini dinlemesi, Kendisine inanması ya da Kendisini izlemesi için zorlamadı. O, ödeyecekleri bedel ne olursa olsun, zihinleri ve yürekleri gerçeği işitmeye ve benimsemeye eğilim gösteren kişilerle zaman geçirmekten hoşlandı.

BİR ANAHTAR SORU

Sıradan insanların çoğu İsa’nın ardından gittiler, ama Yahudi din önderleri İsa’yı izlemediler.

İsa, bir gün, onlara önemli bir soru sordu:

“Mesih ile ilgili olarak ne düşünüyorsunuz? O kimin Oğlu’dur?” (Mata 22:42)

Onlar Mesih’in Kral Davut’un soyundan gelecek olan biri olduğunu söyleyerek karşılık verdiler. İsa onlara, Davut’un, vaat edilen Kurtarıcının hem Davut’un yersel oğlu hem de Tanrı’nın göksel Oğlu olacağı hakkında söylemiş olduğu peygamberliği hatırlattı.154

İsa daha önce öğrencilerine buna benzer bir soru sormuştu:

“Halk, İnsanoğlu’nun kim olduğunu söylüyor? Öğrencileri şu karşılığı verdiler, ‘Kimi…peygamberlerden biridir’ diyor. İsa onlara, ‘Siz ne dersiniz? Sizce ben kimim?’ dedi. Simun Petrus, ‘Sen yaşayan Tanrı’nın Oğlu Mesih’sin’ yanıtını verdi. İsa ona, ‘Ne mutlu sana Yunus oğlu Simun… bu sırrı sana açan insan (et ve kan) değil, göklerdeki Babam’dır’ dedi.” (Matta 16:13-17)

Er ya da geç hepimiz bu soruyu yanıtlamak zorundayız:

İsa hakkında ne düşünüyorsunuz? İsa kimin Oğlu’dur?

KİMİLERİNİN SÖYLEDİKLERİ

Pek çok Batılı için İsa aşina oldukları bir lanet sözcüğünden daha fazlası değildir.

Kimileri ise O’nun yalnızca büyük bir ahlak öğretmeni olduğunu söylerler.

Ortodoks Yahudiler İsa’nın adını ağızlarına bile almaktan kaçınırlar, ve ondan yalnızca “o adam” olarak söz ederler.

Hintliler İsa’yı çok sayıdaki tanrı ve tanrıçalarının arasında bulunan tanrısal şekil almış biri olarak görürler.

Müslüman komşularım ise bu konu hakkında şunları söylerler: “İsa’nın büyük bir peygamber olduğunu kabul ediyor ve ona saygı duyuyoruz, ama o Tanrı’nın Oğlu değildir.” Elektronik posta gönderenlerden biri İsa hakkında şunları yazıyor:

Subject: Email Feedback

Ben Suudi Arabistan’da yaşıyorum. Biz İsa’nın Tanrı’nın Oğlu olmadığına, yalnızca bir peygamber olduğuna inanıyoruz. İsa öldürülmedi. Geri gelecek ve herkes onun hangi tarafa ait olduğunu görecek. Sizin de bizim güzel dinimize inanabilmeniz ve gerçek ışığı görebilmeniz için onun, siz hayattayken gelmesini umuyorum.

Ve yazıştığımız bir Malezyalı’nın bu konule ilgili düşüncesi ise şöyle:

Subject: Email Feedback

Tanrı’nın Tek olduğuna inanıyorum ve hiçbir zaman bir insan olduğuna ya da bir insana benzediğine inanmıyorum… eğer Tanrı’nın insan biçiminde var olduğuna inanan biri varsa, o kişi büyük bir küfürbazdır.

Bu görüşlerin kaynağı, Kuran’ın (ya da Kuran) İsa hakkında bildirdikleridir.

KURAN NE DİYOR?

Kuran sürekli olarak İsa’nın “sadece bir peygamber” olduğunu bildirir (Sure 4:171-173; 5:75; 2:136). Her şeye rağmen Müslümanlar’ın saygı duyduğu kitap, aynı zamanda biyolojik babası olmadığı için peygamberler arasında eşsiz olduğunu beyan eder ve O’nu İsa ibn Meryem, “Meryem’in Oğlu İsa” olarak adlandırır. (Sure 19:34) Kuran peygamberlerin günahlarına işaret eder, ama hiçbir zaman İsa’ya günah atfetmez. O’ndan, “kutsal Oğul” olarak söz edilir.155 Kuran aynı zamanda İsa’yı körlerin gözlerini açma, cüzamlıları iyileştirme, ölüleri diriltme ve hatta yaratma gücüne sahip olan tek peygamber olarak tanıtır.156 Ve Kuran El Mesih (Mesih), Ruhullah (Tanrı’nın Ruhu) ve Kelamullah (Tanrı’nın Sözü) gibi yüksek unvanları yalnızca İsa’ya atfeder.157

İsa’nın eşsizliği hakkındaki Kuran’ın bu ifadelerini belirttikten sonra, Kuran’ın “Mesih, Meryem Oğlu İsa” ile ilgili portresinin Kutsal Kitap’ınkinden tamamen farklı olduğunu da ifade etmek gerekir. Örneğin, İsa’ya yukarda sözü edilen unvanları atfeden aynı Kuran ayeti, şunları bildirir: “Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Öyleyse Allah’a ve peygamberlerine iman edin, ‘(Allah) üçtür’ demeyin. Kendi iyiliğiniz için buna son verin. Allah ancak bir tek ilahtır. O çocuk sahibi olmaktan uzaktır. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur.” (Sure 4:171)

Senegal’de, hem çocuklar hem de yetişkinler, “İsa Tanrı’nın Oğlu değildir! Tanrı’nın Oğlu yoktur!” demekte yalnızca çabuk davranmakla kalmaz, “İsa’nın çarmıha gerilmediğini” de ilk söylediklerine eşit derecede bir inançla duyururlar.

İsa’nın çarmıha gerilmediği düşüncesini nereden edinmişlerdir?

Bu düşüncenin kaynağı Kuran’da bildirilen şu ayetlerdir: “İnkarlarından ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarından ve ‘Biz Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük’ demelerinden dolayı Yahudiler’in kalplerini mühürledik; oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi.Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna dayanıyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler. Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Sure 4:156-158)

KUTSAL KİTAP NE DER?

Kuran yazılmadan yüzlerce yıl önce, Eski ve Yeni Antlaşma Yazılarını kaleme alan kırk peygamber ve elçi Mesih ve Mesih’in Görevi konusunda farklı bir portre çizdiler.

Üç yıldan uzun bir süredir İsa ile yürüyen ve konuşan Yuhanna, İsa’nın “Tanrı Oğlu” unvanı ile ilgili olarak şu tanıklıkta bulundu:

“İsa, öğrencilerinin önünde, bu kitapta yazılı olmayan başka birçok doğaüstü belirti gerçekleştirdi. Ne var ki yazılanlar, İsa’nın Tanrı’nın Oğlu Mesih olduğuna iman edesiniz ve iman ederek O’nun adı ile sonsuz yaşama kavuşasınız diye yazılmıştır.” (Yuhanna 20:30-31)

Elçi Yuhanna aynı zamanda şunları da yazdı:

“Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı ile birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O Tanrı ile birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı…Söz insan olup aramızda yaşadı. O’nun yüceliğini –Baba’dan gelen lütuf ve gerçek ile dolu biricik Oğul’un yüceliğini– gördük.” (Yuhanna 1:1-3,14)

Yıllar önce bir Müslüman arkadaşım bana güvenerek şu sırrı verdi: “Kuran İsa’ya Kelamullah (Tanrı’nın Sözü) ve Ruhullah (Tanrı’nın Canı) unvanlarını verir. Eğer İsa, Tanrı’nın Sözü ve Canı ise, o zaman İsa Tanrı’dır!”

Daha sonra bazı kişiler bu arkadaşımı küfürbazlık ve şirk (Arapça: Tanrı’ya eş koşmak158) ile suçladılar. Arkadaşım hiç olmazsa iyi dostlarla birlikteydi! İsa’nın zamanındaki Yahudi din önderleri, İsa’yı da aynı şekilde suçlamışlardı.

İsa şöyle dedi:

“Ben ve Baba biriz.

Yahudi yetkililer O’nu taşlamak için yerden yine taş aldılar.

İsa onlara, ‘Size Baba’dan kaynaklanan birçok iyi işler gösterdim’ dedi. Bu işlerden hangisi için beni taşlıyorsunuz?’

Yahudiler O’na şöyle yanıt verdiler, ‘Seni iyi işlerden ötürü değil, küfür ettiğin için taşlıyoruz. İnsan olduğun halde Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun. (Yuhanna 10:30-33)

Yahudiler, İsa’yı, Lüsifer’in yapmaya çalıştığı aynı şeyle suçladı: Yalnızca Tanrı’ya ait olan eşsiz ve yüce konumu gasp etmek! İsa’yı, Kendisini Tanrı’nın yerine koymak ile suçladılar.

BEDEN ALMA! TANRILAŞTIRMA DEĞİL!

Ne İsa ne de peygamberler bir insanın Tanrı olacağını öğretmediler. Aksine, Kutsal Yazılar Tanrı’nın insan olacağını açıkça belirttiler. Örneğin, Mesih doğmadan 700 yıl önce peygamber Yeşaya şunları yazdı:

“Karanlıkta yürüyen halk büyük bir ışık görecek; ölümün gölgelediği diyarda yaşayanların üzerine ışık parlayacak…Çünkü bize bir çocuk doğacak, bize bir oğul verilecek. Yönetim O’nun omuzlarında olacak. O’nun adı Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba, Esenlik Önderi olacak.” (Yeşaya 9:2,6)159

Yeşaya aynı zamanda gelecek olan Mesih hakkında şu sözleri de yazdı:

“Ey Yeruşalim’e müjde getiren! Yükselt sesini bağır, sesini yükselt korkma. Yahuda kentlerine: ‘İşte Tanrınız!’ de.” (Yeşaya 40:9)

Beden alma (Tanrı’nın insan bedenine bürünmesi), başlangıçtan beri Tanrı’nın planına dahildi, ama tanrılaştırma (bir insanın kendisini Tanrı yerine koyması) hiçbir zaman Tanrı’nın planında yer almadı. Bir insanın Tanrı olduğunu ileri sürmek küfürdür, ama sonsuz Söz’ün insan olduğunu fark etmek, Tanrı’nın planını benimsemektir.

KAĞIT ÜZERİNDE Mİ, YÜZ YÜZE Mİ?

Eğer birini iyi tanımak istiyorsanız, işe yarayacak en iyi yöntem hangisidir?

İletişiminizi yazılı mektuplarla sınırlamak.

Ya da, belirli bir süre mektuplaştıktan sonra o kişiyle yüz yüze gelmek ve birlikte zaman geçirmek.

Kutsal Yazılar ne kadar harika olurlarsa olsunlar, bir zamanlar Adem ve Havva ile birlikte yürüyen ve konuşan ve onların soylarının Kendisini kişisel olarak tanımalarını tasarlayan Tanrı, iletişimini kağıt ile sınırlamayı hiçbir zaman düşünmedi. Başlangıçtan beri bir Kişi olarak bizimle iletişim kurmayı planladı. Yüzlerce yıldır Sözü’nü peygamberlerine papirüs tomarları ve hayvan derileri üzerine yazdıran RAB, insanlığa Kendisini insan derisi içinde açıklamayı vaat etti. Tanrı, sözlerini bize yalnızca bir kitap içinde sağlamayı tasarlamadı, Sözü’nü aynı zamanda bir beden içinde de sağlayacaktı.

Mesih dünyaya gelirken şöyle diyor: ‘Bana bir beden hazırladın.” (İbraniler 10:5)160

“Kuşkusuz Tanrı yolunun sırrı büyüktür: O bedende göründü.” (1. Timoteos 3:16)

GÖRKEMİNE YAKIŞMAZ

Tanrı’nın, insan bedeninde konut kuracağı ile ilgili planını defalarca beyan etmiş olmasına rağmen, insanların şöyle dediklerini duyuyorum: “Tanrı’nın insan olması gerektiğinin söylenmesi, O’nun her şeyden üstün olan görkemine yakışmaz!”

Beden alma kavramı zihinleri ürküten bir kavram olmasına rağmen, gerçekten Tanrı’nın görkeminin üstünlüğüne aykırı mıdır? Yoksa bu kavram, Tanrı’nın, Kendisi için yaratmış olduğu insanlar ile yakın bir ilişki kurmak için sahip olduğu doğasının ve yaptığı planın gerekli bir parçası mıdır?

Yaşamda, kendimizi en yakın hissettiğimiz kişiler genellikle bizim yaşadıklarımızı yaşamış olan kişilerdir. En iyi teselliyi ve yardımı sağlayabilecek olanlar, birbirine benzeyen mücadelelerden ve sıkıntılardan geçmiş olan kişilerdir. Yaratıcımız, Nihai Avutucudur.

Bu çocuklar etten ve kandan oldukları için İsa… onlar ile aynı insan yapısını aldı… Çünkü kendisi denenip acı çektiği için denenenlere yardım edebilir… Çünkü başkâhinimiz zayıflıklarımızda bize yakınlık duyamayan biri değildir; tersine her alanda bizim gibi denenmiş, ama günah işlememiştir.(İbraniler 2:14,18; 4:15)

Başlangıçtan beri Tanrı’nın planı, et ve kandan oluşan bir bedenin sınırlanmalarını ve rahatsızlıklarını üzerine almaktı; Tırnaklarının içinin kirlenmesi, açlık, acı ve bizim yaşadığımız her şeyi yaşamak. Burada sözü edilenden farklı bir öğretiş verenler, Tanrı’nın peygamberlerini ve planını yalnızca reddetmekle kalmazlar, aynı zamanda Tanrı’nın doğasını ve davranışlarını da reddetmiş olurlar. Bu kişiler, Tanrı’yı, insanların Kendisini kişisel bir şekilde tanımasını isteyen sadık ve sevecen Yaratıcı olarak kabul etmek yerine, O’nu tanınamaz ve bilinemez olarak beyan ederler.

Hizmet etmek ve bereketlemek amacıyla bir başkasının seviyesine inmek için isteksiz olma konusunda “görkemli” olan hiçbir şey yoktur. Yaratıcımız, tarihte hiçbir zaman, bizim seviyemize inme düşüncesini küçümsememiştir. Seviyemize inmek O’nun planıydı ve bunu isteyerek yaptı.161

“O’nun yoksulluğu ile siz zengin olasınız diye, zengin olduğu halde sizin uğrunuza yoksul oldu.(2. Korintliler 8:9)

Sonsuz Söz –Kişi olarak– gezegenimizi sizin uğrunuza ve benim uğruma ziyaret etti. Görkem ve onur yönünden “zengin olan” evrenin Yaratıcısı, bir kulun yerine geçerek “yoksul oldu.” Bunu, bizim zengin olabilmemiz için yaptı. Para ve maddesel mallarla ifade edilen bir zenginlikten söz etmiyoruz. Zenginlik ile, bağışlama, doğruluk, sonsuz yaşam ve O’nun sevgisi, sevinci, esenliği ve kutsal arzuları ile doldurulmuş bir yürek gibi tüm ruhsal bereketleri kast ediyoruz.

BÜYÜKLÜĞÜN TANIMI

Çok kişi Tanrı’nın, et ve kandan oluşan bir beden alarak yeryüzüne gelemeyecek kadar büyük olduğunu düşünür. Acaba bunun nedeni, bu kişilerin büyüklük tanımı ile Tanrı’nın büyüklük tanımının birbirlerinden farklı olmaları mıdır?

İsa, gerçek büyüklüğü öğrencilerine şöyle tanımladı:

“Bilirsiniz ki, ulusların önderleri sayılanlar, onlara egemen kesilir, ileri gelenleri de onlara ağırlıklarını hissettirirler… Sizin aranızda böyle olmayacak. Aranızda büyük olmak isteyen ötekilerin hizmetkârı olsun. Aranızda birinci olmak isteyen, hepinizin kulu olsun. Çünkü İnsanoğlu bile hizmet edilmeye değil, hizmet etmeye ve canını birçokları için fidye olarak vermeye geldi. (Markos 10:42-45)

Kendisini en çok alçaltan ve diğerlerine en iyi hizmeti veren kişi, en büyük kişidir.162

RÜZGARIN VE DALGALARIN EFENDİSİ

İsa ve öğrencileri bir gün öğrencilerin balıkçı teknesinde Celile Gölü’nün üstündeydiler.

“Gölde ansızın büyük bir fırtına koptu. Öyle ki, dalgalar teknenin üzerinden aşıyordu. İsa bu arada uyuyordu.

Öğrenciler gidip O’nu uyandırarak, ‘Ya Rab, kurtar bizi, yoksa öleceğiz’ dediler.

İsa, ‘Neden korkuyorsunuz, ey kıt imanlılar?’ dedi. Sonra kalkıp rüzgarı ve gölü azarladı. Ortalık sütliman oldu.

Hepsi hayret içinde kaldı. ‘Bu adam nasıl bir adam ki, rüzgar da göl de O’nun sözünü dinliyor?’ dediler. (Matta 8:24-27)

“BU ADAM KİM OLABİLİR?”

İsa’nın bir insan olduğu aşikardı. Bir teknede uyudu; O, yorgun, aç ve susuz olmanın ne demek olduğunu biliyordu. Ama sonra uyandı, ayağa kalktı ve fırtınayı azarladı. Şiddetli rüzgar hemen o anda durdu ve kabarmış dalgalar sakinleştiler.

Öğrencilerin şu soruyu sormalarına şaşırmamak gerekir:

“Bu adam kim olabilir?”

Bu olaydan bin yıl önce, Mezmur yazarı şöyle yazmıştı:

Ya Rab, senin gibi güçlü RAB var mı? ...Sen kudurmuş denizler üzerinde egemenlik sürer ve dalgalar kabardıkça onları dindirirsin. (Mezmur 89:8-9)

“Bu adam kim olabilir?” Müjde, aynı zamanda denizin üzerinde yürüyen İsa’dan da söz eder.163 İsa’nın öğrencileri bir kez daha “büyük bir şaşkınlık içindeydi” (Markos 6:51). Ama İsa denizin dalgaları üzerinde insanları şaşırtmak için yürümedi; bunu, öğrencilerinin, Kendisinin kim olduğunu anlamalarına yardımcı olmak için yaptı.

Peygamber Eyüp, iki bin yıl önce Tanrı hakkında konuşurken bu konudan söz etmişti:

O’dur tek başına gökleri geren ve denizin dalgaları üzerinde yürüyen. (Eyüp 9:8)

“Bu adam kim olabilir?” Tanrı bizi noktaları birleştirmeye ve İsa’nın önce ve şimdi kim olduğunu anlamaya davet eder. Ama ne yazık ve ne üzücüdür ki, çok kişi bunu hiçbir zaman yapmaz.

“O dünyadaydı, dünya O’nun aracılığıyla var oldu, ama dünya O’nu tanımadı. (Yuhanna 1:10)

“Bu adam kim olabilir?” Bir gün, İsa’nın Kendisi, düşman bir dindar topluluk ile konuşurken, bu soruya yanıt verdi:

“BEN’İM”

“İsa yine halka seslenip şöyle dedi:’Ben dünyanın ışığıyım. Benim ardımdan gelen, asla karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur…Bir kimse sözüme uyarsa ölümü asla tatmayacaktır.’ Sonra Yahudiler O’na, ‘Seni cin çarptığını şimdi anlıyoruz’ dediler…. ‘İbrahim öldü, peygamberler de öldüler. Oysa sen, ‘Bir kimse sözüme uyarsa ölümü asla tatmayacaktır’ diyorsun. Yoksa sen babamız İbrahim’den üstün müsün? O öldü, peygamberler de öldüler. Sen kendini kim sanıyorsun?

İsa şu karşılığı verdi: ‘Babanız İbrahim günümü göreceği için sevinç ile coşmuştu. Gördü ve sevindi.

Yahudiler, ‘Sen daha elli yaşında bile değilsin. İbrahim’i de mi gördün?’ dediler. İsa, ‘Size doğrusunu söyleyeyim, İbrahim doğmadan önce BEN VARIM’ dedi. O zaman İsa’yı taşlamak için yerden taş aldılar, ama O gizlenip tapınaktan çıktı.” (Yuhanna 8:12,52-53,56-59)

Yahudiler İsa’yı neden taşlamaya kalktılar? Çünkü İsa, “Bir kimse sözüme uyarsa asla ölümü tatmayacaktır” ve “İbrahim doğmadan önce, BEN VARIM’ dedi. İsa yalnızca ölüm üzerindeki yetkisini ve İbrahim’den (1900 yıl önce ölmüştü) önce var olduğunu iddia etmekle kalmamış, aynı zamanda BEN VARIMdiyerek Tanrı’nın kişisel adını da kullanmıştı.164

İsa’nın dinleyicileri O’nun ne demek istediğini anladılar. Bundan dolayı O’nu küfür etmekle suçladılar ve O’na atmak için yerden taş aldılar.

YALNIZCA TANRI’YA TAPININ

İsa, yalnızca Tanrı’nın tapınmamızın Objesi olmaya layık olduğunu sürekli öğretti. İsa, bu nedenle,Tanrın Rab’be tapacak ve yalnızca O’na kulluk edeceksin’ dedi (Matta 4:10). Ama buna rağmen, Müjde’de insanların İsa’nın önünde eğildiklerini ve O’na tapındıklarını yazan ifadelerin sayısı onu bulmaz.

Bir gün, ‘bir cüzamlı geldi’ ve ‘YA Rab, istersen beni temiz kılabilirsin’ diyerek ‘O’na tapındı.’165 Sonra İsa elini uzatıp adama dokundu, ‘İsterim, temiz ol!’ dedi. Adam anında cüzamdan temizlendi.” (Matta 8:2-3) İsa cüzamlı adamı, O’nun ayaklarına kapanarak O’na tapındığı için azarladı mı?

Hayır, sadece ona dokundu ve onu iyileştirdi.

İsa ölümden dirildikten sonra Tomas adlı bir öğrencisi İsa’nın önünde yere kapandı ve O’na, “Rabbim ve Tanrım!” dedi. İsa, onu küfür etmekle suçlayarak azarladı mı?

Hayır, İsa yalnızca şöyle dedi: “Tomas, sen beni gördüğün için iman ettin. Görmeden iman edenlere ne mutlu!” (Yuhanna 20:28-29)

Bu ifade bize İsa’nın kimliği hakkında ne öğretir?

SİZ KARAR VERECEKSİNİZ

Her birimizin İsa’nın kimliği konusunda neye karar vereceği, kişisel bir seçimdir, ama hiç kimse O’nun hakkında kendisi ile çelişen bir değerlendirmeyi benimsemesin. Eğer İsa, komşularımın bana söyledikleri gibi “büyük bir peygamber” ise, peygamber olduğu için aynı zamanda olduğunu iddia ettiği Kişiydi de: Tanrı’nın Sonsuz Sözü ve Oğlu. İsa’nın, “peygamberden başka biri olmadığını” beyan etmek, hem İsa’nın tanıklığını hem de peygamberlerin mesajını inkar etmektir.166

Daha önceleri bir septik (şüpheci) ve yirminci yüzyılın büyük entelektüellerinden biri olan C.S. Lewis, İsa hakkında şunları yazdı:

“Burada, insanların genellikle O’nun hakkında söyledikleri gerçekten ahmakça olan bir ifadeyi belirtmek istiyorum ve herhangi birinin bu ahmakça ifadeyi söylemesini bu ifadeye vereceğim karşılık ile engellemeye çalışıyorum: ‘İsa’yı büyük bir ahlak öğretmeni olarak kabul etmeye hazırım. Ama O’nun Tanrı olduğunu belirten iddiasını kabul etmiyorum.’ Bu sözler, söylemememiz gereken sözlerdir. Yalnızca insan olan biri, İsa’nın söylediği türde ifadelerde bulunursa, büyük bir ahlak öğretmeni olması mümkün değildir. Böyle biri ya delidir ya da Cehennem Şeytanıdır. Seçiminizi yapmak zorundasınız. Bu adam ya Tanrı’nın Oğlu’ydu ve Oğlu’dur; ya da çıldırmış biridir ya da daha da kötüsüdür. Ya O’nu bir ahmak yerine koyabilir, O’na tükürebilir ve O’nun bir cin olduğunu söyleyerek O’nu öldürebilirsiniz; ya da O’nun ayaklarına kapanarak ve O’na Rab ve Tanrı olarak hitap eder ve O’nun ayaklarına kapanabilirsiniz. Ama O’nu, insan ve büyük bir öğretmen olduğu saçmalığı ile hor görmeyelim. Bunu yapmamıza izin vermemiştir. O, kim olduğunu belirtirken bunları kast etmedi.167

“BİZE AÇIKÇA SÖYLE”

Sık sık: “Bize Kutsal Kitap’ta, İsa’nın, ‘Ben Tanrı’yım!’ dediği bölümleri göster” diyen birileri karşıma çıkar. İsa’nın zamanındaki din önderleri de, Tanrı olduğunu söylemesi için O’na baskı yapmaya çalıştılar.

İsa şöyle dedi: Kapı Ben’im. Bir kimse benim aracılığımla içeri girerse kurtulur” …Yahudi yetkililer O’nun çevresini sararak, ‘Bizi daha ne kadar zaman kuşkuda bırakacaksın?’ dediler. Eğer Mesih isen, bize açıkça söyle.’

İsa onlara şu karşılığı verdi. ‘Size söyledim, ama iman etmiyorsunuz. Babam’ın adı ile yaptığım işler bana tanıklık ediyor… Ben ve Baba biriz.

Yahudi yetkililer O’nu taşlamak için yerden yine taş aldılar.

İsa onlara, ‘Size Babam’dan kaynaklanan birçok iyi işler gösterdim’ dedi. ‘Bu işlerden hangisi için Beni taşlıyorsunuz?’

Yahudiler şöyle yanıt verdiler: ‘Seni iyi işlerden ötürü değil, küfür ettiğin için taşlıyoruz. İnsan olduğun halde Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun.’” (Yuhanna 10:9, 24-25, 30-33)

Bu dindar topluluk O’nu neden taşlamak istedi?

Çünkü İsa, “Ben ve Baba biriz demişti. İsa’nın Tanrı ile bir olduğunu söylemesi, onların düşüncelerine göre küfür etmekti. Ama her şeye rağmen bu aynı Yahudiler düzenli olarak, ‘Tanrımız Rab, Rab birdir(çoğul bir birlik) anlamını taşıyan ‘Adonay Eloheynu Adonay ehad sözlerini beyan etmekle Tanrı’ya olan imanlarını duyurmaktaydılar. İsa, Kendisini, her zaman Tanrı ile bir olan Tanrı’nın Oğlu olarak ilan ediyordu.168 Yahudiler’in, O’nu küfür etmekle suçlamalarının nedeni buydu.

İsa Tanrı’nın Sözü ve Oğlu olarak sahip olduğu sonsuz varlığı ile hiçbir zaman kibirlenmedi ya da bu varlığı ile gösteriş yapmadı. Etrafta, “Ben Tanrı’yım! Ben Tanrı’yım diyerek dolaşmadı. Aksine, yeryüzündeki yaşamını tüm insanlığın yaşamasını amaçladığı şekilde –mükemmel bir alçakgönüllülükle ve Tanrı’ya istekle boyun eğerek– sürdürdü.

İsa, “Kendi isteğimi değil, beni gönderenin isteğini yerine getirmek için gökten indim” (Yuhanna 6:38) diyebilen tek Kişi’dir. Tanrı’nın yüceltilmiş Oğlu olan İsa’nın yaşamının görkemi, İnsanoğlu olmak için Kendisini alçaltmış olmasıdır.

İsa, başkalarına Kim olduğunu açıklarken, bu açıklamayı alçakgönüllü ama yine de güçlü bir şekilde yapmayı seçti.

Bir gün, varlıklı genç bir adam İsa’ya geldi ve O’na “İyi Öğretmen” unvanı ile hitap etti. Bunun üzerine İsa, adama şu soruyu sordu, Bana neden iyi diyorsun? İyi olan yalnız Biri var; O da Tanrı’dır. (Luka 18:19)169 Bu zengin adam, İsa’nın Tanrı olduğuna inanmadı, ama İsa –şahıslandırılmış tanrısal iyilik– bu zengin genç adamı bilmecenin parçalarını bir araya getirmeye ve O’nun Kim olduğunu anlamaya davet ediyordu.

İsa, bizlerin de O’nun Kim olduğunu anlamamızı istiyor.170

SÖYLENEN SÖZLERİ YAPILAN İŞLERLE DESTEKLEMEK

İsa’nın yaptığı sayısız güçlü mucizeler, O’nun, düşmüş ve günah ile lanetlenmiş olan yaratılışın her unsuru üzerindeki yetkisini ve gücünü ortaya koydu. O, insanların ne düşündüklerini bildi, günahı bağışladı, binlerce kişinin yemesi için ekmeği ve balığı çoğalttı, fırtınaları dindirdi, ve kötü ruhlara defolup gitmelerini buyurdu. Tek bir söz ya da dokunuşla hastaları iyileştirdi, kötürümlerin yürümesini, körlerin görmesini, sağırların işitmesini ve ölülerin yaşama dönmesini sağladı. Mesih, aynı peygamberlerin önceden bildirmiş oldukları gibi, “RABBİN yeryüzündeki Kolu’ydu.”171

İsa’nın her şeyden üstün olan görkemi, gören gözlere sahip olan kişiler için Varlığının her yanından parladı. İsa’nın yaptığı işler, söylediği sözlerin doğru olduklarını kanıtladı. Örneğin, daha önce okuduğumuz gibi, İsa, “Yaşam” olduğunu ileri sürdü. O, bu iddiasının doğru olduğunu nasıl kanıtladı? İsa, “Yaşam” olduğunu, ölülere dirilmelerini buyurarak ispatladı.

Rab İsa bir gün, dört gün önce ölmüş olan Lazar adlı bir adamın mezarının yanındaydı. Lazar’ın bedeni taştan oyulmuş bir mezara gömülmüştü. İsa, Lazar’ın kız kardeşine ağlamamasını, kardeşinin tekrar yaşayacağını söyledi:

Lazar’ın kız kardeşi İsa’ya, “Son gün, diriliş günü onun dirileceğini biliyorum” dedi.

İsa, onu, Diriliş ve Yaşam Ben’im. Bana iman eden kişi ölse de yaşayacaktır” diye yanıtladı. (Yuhanna 11:24-25)

İsa, sonra, iddiasının doğru olduğunu kanıtlamak için, “yüksek sesle, ‘Lazar, dışarı çık!’diye bağırdı. Ve ölü elleri, ayakları sargılarla bağlı, yüzü peşkir ile sarılmış olarak dışarı çıktı.

İsa oradakilere, ‘Onu çözün, bırakın gitsin’ dedi.

O zaman İsa’nın yaptıklarını gören Yahudiler’in birçoğu İsa’ya iman etti. Ama içlerinden bazıları Ferisilere giderek İsa’nın yaptıklarını onlara bildirdiler… Böylece, o günden itibaren İsa’yı öldürmek için düzen kurmaya başladılar… Başkâhinler ise Lazar’ı da öldürmeyi tasarladılar, çünkü onun yüzünden birçok Yahudi gidip İsa’ya iman ediyordu.” (Yuhanna 11:43-46, 53; 12:10-11)172

İnsan yüreği ne kadar da sert!

SERT YÜREKLER

İsa’nın iddiaları ve Kendisinin giderek rağbet görmesi üzerine Yahudiler’in kıskanç din ve politik önderleri yüreklerinde büyüyen bir tutku ile bir araya geldiler: İsa’nın susturulması gerekiyordu! O’nu öldürebilmeleri için suçlayacak bir neden –herhangi bir neden– arıyor, ama bulamıyorlardı. Tek mükemmel İnsan olarak doğmuş olan Biri nasıl suçlanabilirdi?

Bir Şabat günü İsa havrada öğretiyordu…

“Orada eli sakat bir adam vardı. Bazıları, İsa’yı suçlamak amacı ile, Şabat Günü hastayı iyileştirecek mi diye O’nu gözlüyorlardı. İsa, eli sakat adama, ‘Kalk, öne çık!’ dedi. Sonra havradakilere, ‘Kutsal Yasa’ya göre, Şabat Günü iyilik yapmak mı doğru, kötülük yapmak mı?’ Can kurtarmak mı doğru, can almak mı?’ diye sordu. Onlardan ses çıkmadı.

İsa, çevresindekilere öfke ile baktı. Yüreklerinin duygusuzluğu O’nu kederlendirmişti. Adama, ‘Elini uzat!’ dedi. Adam elini uzattı, eli yine sapasağlam oluverdi.

Bunun üzerine Ferisiler dışarı çıktılar, İsa’yı yok etmek için Hirodes yanlıları (politik parti) ile hemen görüşmeye başladılar.

Ama İsa öğrencileriyle birlikte göl kıyısına çekildi… büyük bir kalabalık O’nun ardından geldi… Birçoklarını iyileştirmiş olduğundan, çeşitli hastalıklara yakalanmış olanlar, O’na dokunmak için üzerine üşüşüyordu. Kötü ruhlar O’nu görünce ayaklarına kapanıyor, ‘Sen Tanrı’nın Oğlu’sun!’ diye bağırıyorlardı.” (Markos 3:1-11)

KÖTÜ RUHLARIN ANLAYIŞI

Kötü ruhlar, bu Şifa Verenin Kim olduğunu biliyorlardı, bu nedenle O’na sahip olduğu doğru unvanı ile hitap ederek, “Sen Tanrı’nın Oğlu’sun” diye bağırıyorlardı.

Bu düşmüş meleklerin hepsinin İsa’nın önceki geçmişinden haberleri vardı.

Binlerce yıl önce, O, göklere ve yeryüzüne var olmaları için buyurduğunda, bu düşmüş melekler O’nun kudretli gücüne ve aklı aşan bilgeliğine tanık olmuşlardı. O’nun, haklı gazabı ile, Kendisine baş kaldıran Şeytan’ı izlemek için yaptıkları seçimden sonra kendilerini gökyüzünden dışarı atmış olduğu o günü hatırladıkları zaman korkudan titriyorlardı.173 Ve O şimdi burada, yeryüzünde insanların arasında yaşıyordu!

Bu durum tehlike belirtisiydi ve başarısızlıklarını işaret ediyordu.

Kendi efendilerinin yetkisi çöküyordu.

Günahın laneti tersine dönmeye başlıyordu.

Bir kadının Soyu olan Sonsuz Oğul’un Kendisi egemenliklerini ele geçirmişti. Bu nedenle, kötü ruhlar, “O’nun önünde yere kapanarak, ‘Sen Tanrı’nın Oğlu’sun’ diye bağırıyorlardı!” Bu arada din önderleri, “O’nu nasıl yok edebileceklerini düşünerek O’na karşı düzen kurmaya başladılar.”

Bir defasında, ben bu öyküyü bazı konuklarıma anlattıktan sonra aralarından bir erkek şu yorumda bulundu: “İnanılmaz bir şey! Kötü ruhlar İsa’ya, din önderlerinden daha fazla saygı duymuşlar!”

Evet, inanılmaz! Ama gerçek.

18. Tanrı’nın Sonsuz Tasarısı

18. Tanrı’nın Sonsuz Tasarısı

“Bunları ta başlangıçtan bildiren Rab,işte böyle diyor.”
(Elçilerin İşleri 15:18)

Zamanın başlangıcından önce, Tanrı’nın zihninde insanlar için hazırlamış olduğu net bir plan vardı. Günahın insan ailesini lekelediği aynı günde, RAB bu planı duyurmaya başladı, ama bu duyuruyu net değil, kapalı bir şekilde yaptı. Kutsal Yazılar bu plandan “Tanrı’nın sırrı (Vahiy 10:7) olarak söz ederler.

Bu güne kadar, Tanrı’nın insanlık hakkındaki planı ve amacı insanların çoğu için bir sır olarak kalmıştır, ama bu gereksiz bir durumdur, çünkü “geçmiş çağlardan ve kuşaklardan gizlenmiş olan sırşimdi açıklanmıştır. (Koloseliler 1:26)

PEYGAMBERLERDEN DAHA FAZLA AYRICALIĞA SAHİP

Burada insanı hayrete düşüren bir düşünceyle karşılaşırız. Konu, Tanrı’nın öyküsünü ve mesajını anlamak olunca, sizler ve ben Kutsal Yazılar’ı yazan peygamberlerden daha fazla ayrıcalığa sahibiz.

Bizler, Tanrı’nın açıklamasının tamamına sahibiz; onlar değillerdi. Bizler, Tanrı’nın kitabının sonunu okuyabiliyoruz; onlar okuyamadılar.

“Size bağışlanacak olan lütuftan söz etmiş olan peygamberler, bu kurtuluş ile ilgili dikkatli araştırmalar, incelemeler yaptılar. İçlerinde olan Mesih Ruhu, Mesih’in çekeceği acılara ve bu acıların ardından gelecek yüceliklere tanıklık ettiğinde, Ruh’un hangi zamanı ya da nasıl bir dönemi belirttiğini araştırdılar. Şimdi size de bildirilen gerçekler ile kendilerine değil, size hizmet ettikleri onlara açıkça gösterildi. Bu gerçekleri Kutsal Ruh’un gücü ile size Müjde’yi iletenler bildirdi. Melekler bile bu gerçekleri yakından görmeye büyük özlem duyarlar.(1. Petrus 1:10-12)

TANRI, PLANINI NEDEN GİZLİ TUTTU?

Bazı insanlar şu soruyu sormuşlardır: “Tanrı, yapmayı tasarladığı şeyi düşmüş insanlığa neden hemen anlatmadı? Tanrı, mesajını neden bir sır olarak gizledi?”

Evrenin Egemen Tanrısı’nın bize hiçbir açıklama borcu olmamasına rağmen, O, nazik davranmış ve insan için olan Planını neden gizlediği hakkında bize bazı bilgiler vermiştir. Tanrı’nın, Planını yavaş yavaş ve sağduyulu bir şekilde açıklamayı seçmesinin üç nedeni vardır:

Tanrı önce, beşinci ve altıncı bölümlerde açıklanmış olduğu gibi, Planını yavaş yavaş açıkladı ve daha sonraki kuşakların tek gerçek Tanrı’nın mesajını kesin olarak bilebilmeleri için insanlığa mesajını onaylayan çok sayıda peygamberlikler ve semboller ile birlikte çağrısını doğrulayan tanıklar sağladı.

Tanrı, ikinci olarak, gerçeğini yalnızca onu gayretle aramak için yeterince özen gösteren kişilerin keşfedebilecekleri bir şekilde açıkladı. “Tanrı’yı gizli tuttuğu şeyler için, kralları ise açığa çıkarttıkları için yüceltiriz” (Süleyman’ın Özdeyişleri 25:2). Pek çok kişinin gerçeği bulamamasının nedeni ile bir hırsızın bir polis memuru bulamamasının nedeni aynıdır; bulmak istemezler.174

Üçüncü neden, Tanrı’nın, planını örtmüş olmasıdır; çünkü planını, Şeytan’dan ve izleyicilerinden gizlemek istedi.

Tanrı’nın saklı bilgeliğinden gizemli bir biçimde söz ediyoruz. Zamanın başlangıcından önce Tanrı’nın bizim yüceliğimiz için be­lirlediği bu bilgeliği bu çağın önderlerinden hiçbiri anlamadı. Anlasalardı yüce Rab’bi çarmıha germezlerdi. (1. Korintliler 2:7-8)

Eğer Şeytan ve yandaşları, Tanrı’nın onları yenilgiye uğratacak planını tam olarak anlasalardı, İsa’yı çarmıha germezlerdi. Tanrı, planını öyle bir şekilde tasarladı ki, planına engel olmayı amaçlayanlar, bu planı yerine getirenler oldular!

Bu plan neydi?

KURTARMA!

Tanrı, Adem’in dik başlı, inatçı ve yasayı ihlal eden soyunu sonsuz mahkumiyetten kurtarmak için dünyaya günahsız bir Kurtarıcı –bir kadının Soyu olarak– göndereceğine söz verdi. İnsanlık tarihinde doğru an geldiği zaman, Tanrı vaadini yerine getirdi.

“Ama zaman dolunca Tanrı, Yasa altında olanları özgürlüğe kavuşturmak için kadından doğan, Yasa altında doğan öz Oğlu’nu gönderdi.” (Galatyalılar 4:4-5)

Kurtarmak, talep edilen ücreti ödeyerek geri satın almak anlamına gelir.

Kaliforniya’da büyüyen bir erkek çocuk olarak küçük bir köpeğim vardı. Bu dişi köpeği besler, ihtiyaçlarını karşılar ve onunla oyunlar oynardım. O ise her zaman benim etrafımda dolanır ve ben okuldan eve döndüğüm zaman heyecanlanırdı. Bazen oturduğum semtte yürüyüşe çıkar, ama her zaman eve dönerdi. Ama bir gün, eve dönmedi.

Okuldan eve geldim, ancak köpeğim evde beni karşılamadı. Yatma zamanı geldiğinde, onu hala hiçbir yerde bulamamıştık. Ertesi gün, babam yerel hayvan sığınağına telefon etmemizi önerdi; bu yer evlerinden kaçan kedileri ve köpekleri belirli bir zaman için barındırmaktaydı. Bu süre sonunda aranmayan hayvanlar acı çektirmeden öldürülürlerdi.

Hayvan sığınağına telefon ettim. Evet, orada benim tanımıma uyan küçük bir köpek vardı. Kentin “köpek toplayıcısı” onu bulmuştu. Köpeğim kendini kurtaramayacak kadar çaresizdi. Biri onu kurtarmaya gelmediği takdirde, kaybolmasının bedelini yaşamı ile ödeyecekti.

Hayvan sığınağına gittim. Köpeğimi geri almak üzereydim! Ama ön bürodaki memur bana köpeğimi geri alabilmem için ceza ödemek zorunda olduğumu söyledi. Bir köpeğin sahipsiz olarak caddede koşması yasalara aykırıydı. Talep edilen fidyeyi ödedim ve köpeğim serbest bırakıldı. O korkunç kafesten çıktığı ve kendisi ile ilgilenen kişiye kavuştuğu için öylesine sevinçliydi ki! Kurtarılmıştı.

Çocukluğumda yaşadığım dik başlı köpeğimi geri alma deneyimim, bize kendi durumumuz hakkında soluk bir fikir verir. İsyankar ve suçlu günahkârlar olarak kendimizi kurtarma konusunda hiçbir çaremiz yoktur. Tanrı, öz Oğlu’nu gerekli fidyenin bedelini ödeyerek bizi kurtarması için dünyaya gönderdi. Bu bedel, hiçbirimizin ödeyemeyeceği kadar yüksekti.

“Kimse kimsenin hayatının bedelini ödeyemez, Tanrı’ya fidye veremez – Çünkü hayatın fidyesi büyüktür …ama Tanrı beni ölüler diyarının pençesinden kurtaracak...” (Mezmur 49:7, 15)

O zaman kurtarılmamızın bedeli neydi?

PEYGAMBERLER BEDELİN NE OLDUĞUNU BİLDİRDİLER

Yaratılış kitabının üçüncü bölümünde, Tanrı’nın günahkârları Şeytan’ın elinden kurtarmak için tasarladığı plan ile ilgili örtülü ve henüz gelişmemiş olan peygamberliği gördük. Şimdi, Tanrı’nın Şeytan’a ne söylediğine tekrar kulak verelim:

“Seninle kadını, onun soyu ile senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.” (Yaratılış 3:15)

Tanrı, söylediği bu sözler aracılığıyla, kutsal Doğası ile uyumlu olarak Şeytan ve günah ile başa çıkacak olan Planının gizemli ve düzenli ana hatlarını başlattı. RAB, insanlığa Şeytan’ı, “başını” ezerek yenilgiye uğratacak bir kurtarıcı-Mesih sağlayacağını ilan etti. Peygamberlik, aynı zamanda Şeytan’ın Mesih’in “topuğuna” saldıracağını da bildirmekteydi.

“O (Mesih), senin (Şeytan’ın) başını ezecek ve sen O’nun (Mesih’in) topuğuna saldıracaksın.”

Kadının Soyu, Şeytan’ın başını nasıl ezecekti? İbranice’den ezmek olarak çevrilen sözcük “incitmek, kırmak, yaralamak, ya da sıkmak” anlamına gelir. Bu ilk peygamberlik bildirisine göre, hem Şeytan hem de Mesih “ezileceklerdi”, ama iki yaralanmadan yalnızca bir tanesi geri dönüşü imkansız bir şekilde ölümcül olacaktı. Ezilen bir baş ölüm ile sonuçlanır, ama ezilmiş bir topuk için aynı şey söz konusu değildir.

Tanrı, vaat edilen Kurtarıcının Şeytan ve izleyicileri tarafından “yaralanacağı” gerçeğine rağmen, sonunda Şeytan üzerinde zaferli olacağını önceden bildiriyordu.

Tanrı, daha sonra Davut peygambere Mesih’in şu sözlerini yazması için esin verdi:

“Ellerimi, ayaklarımı deliyorlar.” (Mezmur 22:16)

Davut, aynı zamanda Mesih’in öldürülecek olmasına rağmen, bedeninin mezarda çürümeyeceği hakkında da peygamberlikte bulundu:

“Sadık kulunun çürümesine izin vermezsin.” (Mezmur 16:10)

Vaat edilen Kurtarıcı, ölüm üzerinde zafer kazanacaktı.

Peygamber Yeşaya Mesih’in acılarının, ölümünün ve dirilişinin amacını önceden duyurdu:

Bizim isyanlarımız yüzünden O’nun bedeni deşildi, bizim isyanlarımız yüzünden O eziyet çekti… Ne var ki, Rab O’nun ezilmesini uygun gördü. Canını suç sunusu olarak sunarsa, soyundan gelenleri görecek ve günleri uzayacak. Rab’bin isteği O’nun aracılığıyla gerçekleşecek.” (Yeşaya 53:5, 10)175

Şeytan, insanları Tanrı tarafından gönderilen Mesih’e işkence etmeleri ve O’nu öldürmeleri için ikna edecekti, ama yine de her şey peygamberler tarafından duyurulan plan ile uyumlu olarak gerçekleşecekti. Nihai sonuç, Rab ve Meshedilmiş Olan’ı için kesin zafer olacaktı.

BİLGELİK SÖZLERİ VE UYARI

Mesih doğmadan bin yıl önce, Davut şunları yazdı:

Nedir uluslar arasındaki bu kargaşa, neden boş düzenler kurar bu halklar? Dünyanın kralları saf bağlıyor, hükümdarlar birleşiyor. Rab’be ve Meshettiği Kral’a karşı… Göklerde oturan Rab gülüyor, onlarla eğleniyor. Sonra öfke ile uyarıyor onları. Gazabı ile dehşete düşürüyor. Ve, ‘Ben Kralımı Kutsal dağım Siyon’a oturttum’ diyor. Ey krallar, akıllı olun! Ey dünya önderleri, ders alın! Rab’be korku ile hizmet edin. Titreyerek sevinin. Oğul’u öpün ki öfkelenmesin, yoksa izlediğiniz yolda mahvolursunuz. Çünkü öfkesi bir anda alevleniverir. Ne mutlu O’na güvenenlere ve O’na sığınanlara!” (Mezmur 2:1-2,4-6,10-12)

Güreşin geleneksel bir spor olduğu Senegal’de, şöyle bir halk özdeyişi bulunur:

“Bir yumurta bir kaya ile güreşmemelidir.”

Bir yumurtanın bir kaya ile neden güreşmemesi gerekir? Çünkü bir yumurtanın bu güreşi kazanma şansı kesinlikle yoktur! Aynı şekilde, “Rab’be ve Meshettiği Kral’a karşı birleşenlerin” hiçbiri başarılı olmayacaktır. Tanrı’nın planına karşı koymak “boş yere kötü niyetli plan yapmaktır.”176

Senegallilerin başka bir özdeyişleri daha vardır:

“Bir odun kesicisi toplanma-yeri ağacını kasten kesmez.”

Dünyanın bu kurak bölgesinde köylerin çoğu, köyün merkezinde bulunan çok büyük bir gölgelik ağaca sahiptir. Bu “toplanma-yeri ağacı”, yoğun öğlen sıcağından kaçmak için bir sığınak yeri sağlar. İnsanlar burada dinlenir, sohbet eder ve çaylarını yudumlarlar. Eğer bir odun kesicisi “toplanma yeri ağacını” kesmeye başlasaydı, köylülerin tepkisi ne olurdu bir düşünün! Büyük bir hiddete kapılır ve hemen o anda bu kesim işini durdururlardı!

Tanrı’nın kurtuluş planına karşı çıkan herkes, köylülerin gözde ağacına balta vuran bir odun kesicisine benzer.

Asla başarılı olmayacaklardır.

“Ey krallar, akılı olun!... Oğlu öpün ki öfkelenmesin. Yoksa izlediğiniz yolda mahvolursunuz. Çünkü öfkesi bir anda alevleniverir. Ne mutlu O’na güvenenlere ve O’na sığınanlara!” (Mezmur 2:10-12)

TANRI’NIN PLANINI GÖREMEMEK

İsa, yeryüzündeki görevinin son haftalarında öğrencilerini şu konuda bilgilendirmeye başladı: politik ve ruhsal önderler O’nu Kralları olarak kabul etmek yerine, O’nun öldürülmesini talep edeceklerdi. İsa’nın ölümünü planlayan kişilerin fark etmedikleri şey, aslında kendilerinin, peygamberlerin önceden bildirmiş olduklarını yerine getirecek kişiler olmalarıydı: Mesih’in elleri ve ayakları, Tanrı’nın, Adem’in dik başlı ve çaresiz soyunu Şeytan’ın pençesinden kurtarmak için yaptığı planın bir parçası olarak, delinecekti.

“Bundan sonra İsa, kendisinin Yeruşalim’e gitmesi, ileri gelenler, başkâhinler ve din bilginlerinin elinden çok acı çekmesi, öldürülmesi ve üçüncü gün dirilmesi gerektiğini öğrencilerine anlatmaya başladı.

Bunun üzerine Petrus O’nu bir kenara çekip azarlamaya başladı. ‘Tanrı korusun, ya Rab! Senin başına asla böyle bir şey gelmeyecek!’ dedi.

Ama İsa Petrus’a dönüp, ‘Çekil önümden, Şeytan!’ dedi. ‘Bana engel oluyorsun. Düşüncelerin Tanrı’ya değil, insana özgüdür.’” (Matta 16:21-23)

Petrus’un düşüncesi, ünlü bir tartışmacıdan dinlemiş olduğum şu ifadeye benziyordu, “Çarmıha gerilmiş bir Mesih, evli bir bekara benzer!”

Bu tartışmacı gibi Petrus da Tanrı’nın planını henüz anlamamıştı. Petrus, Mesih’in vaat edilmiş olan dünya çapındaki yönetimini bir çarmıha çivilenmenin dehşetine ve aşağılamasına boyun eğmeden hemen bina edeceğini düşündü!

Petrus, Tanrı’nın İsa’yı Egemen Yönetici olarak tüm yeryüzünün başına getireceğini planladığını düşünmekte haklıydı, ama Mesih’in, çarmıhın acısını ve utancını bir kenara bırakabileceğini düşünmekle hata ediyordu. Petrus daha sonra Tanrı’nın planını anlayacak ve cesaretle gerçeği ilan edecekti: “Peygamberler… Mesih’in çekeceği acılara ve bu acıların ardından gelecek yüceliklere tanıklık ettiler!” (1. Petrus 1:10-11)177

Mesih’in çarmıha gerilmesi bir rastlantı olmayacaktı. Tanrı önce davrandı ve bunu “sonsuzlukta” planladı. Peygamberler bu kurtarış planını önceden bildirdiler. Kadının Soyu bu planı yerine getirmek için geldi.

Bir süre önce bana aşağıdaki şu elektronik posta gönderildi:

Subject: Email Feedback

Öylesine körsünüz ki, Tanrı’nın, öz oğlunu çarmıha gerilmekten kurtaramayacağına dahi inanıyorsunuz. Bu inancınızla, oğlunun insanlar tarafından aşağılanmasına ve öldürülmesine izin verdiği için Tanrı’nın sınırlı ve zayıf olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Tanrı nihai güce sahiptir. O, biriciktir ve hiçbir şey O’nunla eşit tutulamaz.

Allahüekber.

Aynı Petrus’un da önceleri anlamamış olduğu gibi bu elektronik postayı gönderen kişi de Mesih’in neden “öldürülmesi ve üçüncü gün yaşama dönmesi gerektiğini henüz anlamamıştı.

Böyle korkunç bir planın neden gerçekleşmesi gerekiyordu? Bize elektronik posta gönderen kişinin haklı olarak belirttiği gibi, “Tanrı nihai güce sahiptir.” O zaman Tanrı neden Şeytan’ı hemen cehenneme atmadı ve Adem’in günahlı soyunun bağışlandığını açıklamadı? Tanrı, dünyayı yalnızca Sözü aracılığıyla, yani konuşarak yarattı, o zaman neden dünyayı aynı şekilde yine yalnızca konuşarak kurtarmadı?

Yaratıcı-Söz’ün neden insan olması gerekti? Tanrı, planında neden acı çeken, kanı dökülen ve ölen bir Mesih’e yer verdi?

Yolculuğumuzun bundan sonraki aşaması bu soruların yanıtlarını verir.

19. Kurban Yasası

19. Kurban Yasası

“Kan yaşam karşılığı günah bağışlatır.
--Rab (Levililer 17:11)

İlk ailenin tarihi, Yaratılış kitabının dördüncü bölümünde kayıtlıdır. Adem ve Havva’nın pastoral Aden Bahçesi’nden dışarı atıldıkları zaman tüm insan soyunun da dışarı atıldığını ilk kez bu bölümde öğreniriz. Adem ve Havva’nın soyundan gelen herkes, düşmanın kontrolü altında olan lanetlenmiş bir dünyaya doğacaklar ve bu dünyada yetiştirileceklerdi.

İLK DOĞAN GÜNAHKÂR

“Adem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin’i doğurdu. ‘RAB’bin yardımı ile bir oğul dünyaya getirdim’ dedi.” (Yaratılış 4:1)

Kayin, elde etmek, kazanmak anlamına gelir. İlk çocuk doğumunun acısı ve hayreti içinde Havva, ‘Rab’den bir oğul kazandım!” dedi. Hatta belki de Kayin’in Tanrı tarafından onları günahın ölümcül sonuçlarından kurtarmak için gönderilecek olan, vaat edilen Kurtarıcı olduğunu bile düşünmüş olabilir.

Havva, vaat edilen Kurtarıcı’nın “Rab’den geleceğine” inanmakta haklıydı. Aynı zamanda Mesih’in bir kadından doğacağına inanmakta da haklıydı, ama eğer kocasının soyunun vaat edilen Kurtarıcı olabileceğini düşündüyse, bu düşüncesinde yanılmıştı.

Adem ve Havva çok geçmeden ilk doğan sevgili küçük oğullarının yaradılıştan günahlı bir doğaya sahip olduğunun farkına vardılar. Kayin doğal olarak günah işledi. Aynı Şeytan’ın ve anne-babasının yapmış olduğu gibi gururu ve kendi iradesini sergiledi. Kayin, vaat edilen Kurtarıcı değildi. Yalnızca kurtarılmaya ihtiyacı olan başka bir günahkârdı.

İkinci oğulları dünyaya gelene kadar Adem ve Havva, insanın konumu ile ilgili daha gerçekçi bir bakış açısına sahip olmuşlardı.

“Havva daha sonra Kayin’in kardeşi Habil’i doğurdu.” (Yaratılış 4:2)

Adem ve Havva ikinci oğullarına, boş şey ya da hiçbir şey anlamına gelen Habil adını koydular. Günahsız, doğru bir çocuk üretebilmelerine imkan yoktu. Günahkârların vaat edilen Kurtarıcısı, Adem’in günahlı soyundan gelemezdi. Adem ve Havva’nın birlikte üretebilecekleri çocuklar ancak kendileri gibi günahkâr olabilirdi. Eğer onları günahın cezasından kurtarmak için doğru bir İnsan gerekiyorsa, bu Kişi RAB’den gelmek zorundaydı.

Yaratılış kitabının birinci bölümünde öğrenmiş olduğumuz gibi, ilk erkek ve kadın Tanrı’nın suretinde ve benzerliğinde yaratıldılar. Bu insanı hayrete düşüren ayrıcalık, doğru seçimler yapmak gibi ciddi bir sorumluluğu da beraberinde getiriyordu. Tanrı’nın, Adem, Havva ve onların soyları için isteği, Yaratıcılarının kutsal ve sevecen doğalarını yansıtmalarıydı. Ama yine de Adem ve Havva, Yaratıcılarına-Sahiplerine itaatsizlik etmeyi seçtikleri zaman, O’nun benzeyişini yansıtamaz oldular. Günaha düştükleri anda, Tanrı-merkezli olmaktan çıkıp ben-merkezli oldular. Ve aynı kendilerine benzeyen çocuklar dünyaya getirdiler.

“Adem’in kendi suretinde, kendisine benzer oğulları ve kızları oldu.” (Yaratılış 5:3)

Wolof özdeyişini hatırlayalım: “Sıçrayarak giden ceylanlar tünel kazarak yuva yapan bir soy doğurmazlar. Günahlı anne-babalar da doğru kişilerden oluşan bir soy dünyaya getirmezler. Kutsal Yazılar şöyle der: “Günah bir insan aracılığıyla, ölüm de günah aracılığıyla dünyaya girdi. Böylece ölüm bütün insanlara yayıldı, çünkü hepsi günah işledi. (Romalılar 5:12)

GÜNAHKÂRLARIN TAPINMASI

Habil çoban oldu, Kayin ise çiftçi. Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB’be sunu getirdi. Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi.” (Yaratılış 4:2-4)

Kayin, bir çiftçi, Habil ise bir çoban oldu. Çevrelerinde ve içlerinde günahın etkileri bulunmasına rağmen, hala Tanrı’nın yaratılışının görkemi ile kuşatılıyorlardı ve O’nun sevecen sağlayışları ile destekleniyorlardı. Hem Kayin hem de Habil günahkârdılar, ama Tanrı onları sevdi ve onların Kendisini tanımalarını ve O’na tapınarak yaklaşmalarını istedi. Ancak, Tanrı’nın bu isteğinin gerçekleşmesi için Kayin ve Habil’in günah sorunlarına bir çözüm getirilmesi gerekiyordu. Tanrı kutsaldır ve “O’na tapınanların ruhta ve gerçekte tapınmaları gerekir.” (Yuhanna 4:24)

Anne-babaları bir zamanlar Yaratıcıları ile yakın ilişkinin tadını çıkarmış kişiler olarak çocuklarına çok iyi öğretiş vermişlerdi. Kayin de Habil de günahın Tanrı’yı gücendirdiğini anladılar. Onlar da anne-babaları gibi Tanrı’nın huzurundan dışarıda bırakılmışlardı. Eğer Tanrı ile bir ilişkiye sahip olacaklarsa, bu ilişkinin Tanrı’nın kurallarına göre sağlanması gerekiyordu.

İyi haber şuydu: Tanrı Kayin ve Habil için bir yol açmıştı; eğer Tanrı’ya güvenirlerse ve O’nun bina ettiği bir yol aracılığıyla O’na yaklaşırlarsa, günahlarının örtülmesi mümkün olabilecekti.

Gelin, öyküye tekrar kulak verelim:

“Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB’be sunu getirdi. Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. Rab, Habil’i ve sunusunu kabul etti. Kayin ile sunusunu ise reddetti.” (Yaratılış 4:3-5)

Anlatımı iyi olan her öyküde olduğu gibi, öykünün ayrıntılarının hepsi bir kerede verilmemiştir. Öykü, yalnızca Kayin ve Habil’in ne yaptıklarını anlatır. Yaptıklarını neden yaptıkları Kutsal Yazılar’ın bir başka bölümünde açıklanır. Her iki genç adam da tek gerçek Tanrı’ya tapınmak istediler. Her ikisi de, ‘RAB’be bir sunu getirdi.”

Kayin, çaba göstererek yetiştirmiş olduğu meyve ve sebzelerinden en iyilerini seçerek RAB’bin huzuruna getirdi.

Habil ise masum ve lekesiz bir kuzu getirdi ve onu öldürdü, sonra taştan ya da topraktan yaptığı basit bir sunak üzerinde bu kuzunun bedenini yaktı.178

Dışarıdan bakıldığında Habil’in kanlı sunusu, dehşete düşürecek kadar vahşiydi, Kayin’in toprağın ürünlerinden oluşan sunusu ise göze güzel görünüyordu ve çekiciydi. Ama Kutsal Yazılar şu bildiride bulunurlar:

“Rab Habil’i ve sunusunu kabul etti, ama Kayin ile sunusunu reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını astı.” (Yaratılış 4:4-5)

Tanrı Habil’in sunusunu neden kabul etti ve Kayin’in sunusunu neden reddetti?

Habil, Tanrı’nın planına güvendi.

Kayin ise güvenmedi.

HABİL’İN İMANI VE KUZU

Kutsal Yazılar bize Habil’in Tanrı’ya iman ile” geldiğini söylerler ve Tanrı’nın Kayin’e ve Habil’e neyi Talep Ettiğini bildirdiğini belirtirler.

(Tanrı’nın planına inanan) Habil’in Tanrı’ya (Tanrı’nın planına inanmayan) Kayin’den daha iyi bir kurban sunması iman sayesinde oldu. (Habil) İmanı sayesinde doğru biri olarak Tanrı’nın beğenisini kazandı... İman olmadan Tanrı’yı hoşnut etmek olanaksızdır.(İbraniler 11:4,6)

Tanrı’yı hoşnut eden iman, Tanrı’nın planına inanan ve bu plana boyun eğen imandır.

Adem ve Havva ilk kez günah işledikleri zaman, Tanrı, onların günah-sorunlarına çözüm sağlamak için çabalarını ya da iyi işlerini reddetti. Tanrı, onların çabaları yerine ilk hayvan kurbanını kesti ve günah ve utançlarından örtünmeleri için deriden giysiler sağladı. Tanrı, bazı masum hayvanları öldürmekle onlara, şunu öğretiyordu: “Günahın ücreti ölümdür, ama Tanrı’nın armağanı sonsuz yaşamdır…” (Romalılar 6:23)

Habil, Tanrı’ya iman ile yaklaştı, ilk doğan kuzularından sağlıklı bir tanesini alçakgönüllülükle ve itaat ile Tanrı’ya sundu.Sinner's Identification with the Sacrificial lamb

Habil’in elini kuzunun başına koyduğunu ve Rab’be sessizce teşekkür ettiğini gözlerinizin önüne getirin; Habil, ölüm cezasını hak etmiş olmasına rağmen, Tanrı, sunulan kuzunun kanını günahın cezası için verilen geçici bir ödeme olarak kabul edecekti.

Habil, daha sonra bıçağı alır ve narin yaratığın boğazını uzunlamasına keser ve kuzuya yaşam veren kan dışarı akarken kanın nabız atışlarını izler.

Habil, kuzuyu öldürmekle Tanrı’nın kutsal doğasına ve günah ve ölüm yasasına duyduğu saygıyı göstermiş oldu. Habil, Tanrı’nın planına güvendiği için onun günahlarını bağışladı ve onu doğru ilan etti. Habil, günahın cezasından özgür kılındı, çünkü günahın cezası kuzunun üzerine yüklendi. Habil’in kurbanı bir gün dünyanın günahını ortadan kaldıracak olan Tanrı’nın vaat ettiği mükemmel Kurban’ı sembolize ediyor ve aynı zamanda bu Kurban’a da işaret ediyordu.

Tanrı, işte bu nedenle, “Habil’e ve sunusuna saygı duydu.”

KAYİN’İN İŞLERİ VE DİN

Gelelim Kayin’in sunusuna. Kayin ne kadar de dindar bir genç adamdı! Alın teri ile çalışarak ürettiği meyvelerden ve sebzelerden hayran olunacak bir düzenleme hazırladı ve Tanrı’nın önüne getirdi. Ama Tanrı, Kayin’i ve sunusunu reddetti.

Kayin’in yaptığı hata sahte bir Tanrı’ya tapınmak değildi, yaptığı yanlış, tek gerçek Tanrı’ya sahte bir tapınma sunmaktı.

Kayin, Yaratıcısına imanla yaklaşmak yerine kendi düşünceleri ve çabaları ile yaklaştı. Tanrı, Kayin’in anne-babasının kendi düşüncelerine göre hareket ederek incir yapraklarıyla örtünmelerini kabul etmemişti ve şimdi de aynı şekilde Kayin’in kendi anlayışına dayanan ürün sunusunu da kabul etmeyecekti.

Bazı kişiler bu konu üzerinde tartışmaya girerek şu düşünceyi ileri sürerler: “Ama Kayin elinde olanı getirdi!”

Tanrı, Kayin’in elinde olanı istemedi. Kayin’in O’na güvenmesini ve O’na bir ölüm cezası –bir kuzunun kanı– temelinde tapınmasını istedi. Kayin’in belki bir kuzusu yoktu, ama Habil’in kuzularından biri ile kendi meyvelerini ve sebzelerini takas edebilirdi ya da Rab’be, Habil’in kuzusunun kanının dökülmüş olduğu sunakta alçakgönüllülükle yaklaşabilirdi. Ama Kayin, böyle bir şey yapmayacak kadar gururluydu. Tanrı’ya kendi elinin işleri ile “tapınmayı” tercih etti.

Tanrı, işte bu nedenle, “Kayin’e ve sunusuna saygı göstermedi.

GÜNAH BORCU

RAB neden bu kadar kategorik ya da kesin davrandı? Habil’in kesilen kuzusunu neden kabul etti ve Kayin’in taze meyvelerini ve sebzelerini neden reddetti?

Tanrı’nın Kayin’in sunusunu reddetmesinin nedeni basitti: günahın cezası insan çabası değil, ölümdü. Tanrı’nın, Adem’e önceden bildirmiş olduğu günah ve ölüm yasası değişmemişti. Tanrı’nın yasalarını ihlal edenlerin hepsi, yalnızca ÖLÜM ile ödenebilecek bir borcun altına girmişlerdi. Evrenin Adil Yargıcı, yasalarına karşı hareket edildiği zaman, bedelin, ölümden daha az bir ceza ile ödenmesine izin veremezdi.

İçtenlik, insan çabası ya da iyi işler, miktarları ne olursa olsun, günah borcunu iptal edemezler.

Bu konuyla ilgili şöyle bir örnek verelim: Büyük bankalardan birinin bana birkaç milyon dolar borç verdiğini düşünün. Bu büyük miktardaki parayla hikmetli bir yatırım yapmak yerine, parayı boş yere harcayıp çar çur ediyorum ve borçlarımın taahhütlerini yerine getirmiyorum. Polis evime geliyor ve beni tutukluyor. Mahkemeye çıkarıldığımda yargıca şunları söylüyorum: “Borcum olan milyonlarca doları ömrüm boyunca ödeyecek güce sahip olamam, ama bu borcumu silmek için bir planım var. Yapmayı tasarladığım şey şu: Borcumu parayla geri ödemek yerine yapacağım iyi işlerle ödeyeceğim! Bankanın müdürüne her gün bir tabak pilav getireceğim. Her hafta bir gün bir öğün yemek yemeyecek ve bu yiyecekle yoksul birini doyuracağım. Aynı zamanda günde birkaç kez borcumun utancından temizlenmek için törensel bir şekilde yıkanacağım. Borcum bitene kadar tüm bu iyi işleri yapmayı sürdüreceğim.”

Yargıç, bir para borcunun, böyle mantıksız bir düzenlemenin uygulanması aracılığıyla ödenmesini kabul edecek midir? Asla! Tüm yeryüzünün Yargıcı da bir günah-borcunun dua, oruç ve iyi işlerle ödenmesini kabul etmeyecektir. Günah borcunun ödenmesi için yalnızca tek bir yol vardır. Günah borcu ÖLÜM Tanrı’dan sonsuza kadar ayrı kalmak– ile ödenmek zorundadır.

Çaresiz günahkârların asla ödün vermeyen bu günah ve ölüm yasasından kurtarılmaları için bir yol mevcut mudur?

Tanrı’ya şükürler olsun ki, böyle bir yol mevcuttur.

KURBAN YASASI

Ben kağıt oyunları oynamam, ama bazı kartların diğer kartlar önünde “koz” olarak kullanıldıklarını bilirim. Bu kartlar, bir kartın belirlenmiş olan değerine uygun olarak daha az değer taşıyan kartlardan üstündürler ve bu kartlar karşısında her zaman kazanırlar.

Eski Antlaşma’daki Daniel ve Ester adlı kitaplar, yasalar koyan eski krallardan söz ederler. Bu yasalar, “Medler ve Perslerin değişmez yasası uyarınca imzalanır ve değiştirilemezler.” (Daniel 6:8) Eğer bir kral belirli bir yasayı alt etmek isterse, bu yasayı iptal etmek yerine daha güçlü bir yasa çıkartırdı, o zaman bir önceki yasa daha güçlü olan yeni yasa tarafından değersiz kılınmış olurdu.179

Benzer şekilde başlangıçtan beri Tanrı’nın “günah ve ölüm yasasını” alt etmek konusundaki adil çözümü “Günah sunusu yasası” (Levililer 6:25) ya da aynı zamanda “Esenlik kurbanı yasası” (Levililer 7:11) olarak adlandırılan daha güçlü bir yasayı devreye sokmak oldu.

Yasalarının hepsini destekleyen Tanrı yasal geçerliliğini halen sürdüren günah ve ölüm yasasını değersiz kılmak için esenlik kurbanı yasasını çıkartı.

Esenlik kurbanı yasası, hem suçlu günahkârlara merhamet sundu, hem de aynı zamanda günaha karşı adaleti sağladı. (Bu konuyu tekrar gözden geçirmek isterseniz, Tanrı’nın merhamet ve adaleti neden mükemmel bir denge içinde koruması gerektiği hakkında 13. bölüme bakınız.) Kanı akıtılan kurban yasası, Tanrı’ya günahkârı cezalandırmadan günahı cezalandırması için bir yol sağladı. Tanrı, bunun nasıl mümkün olabileceğini şöyle açıklar:

“Canlılara yaşam veren kandır. Ben onu size sunakta kendinizi günahtan bağışlatmanız için verdim. Çünkü kan yaşam karşılığı günah bağışlatır.” (Levililer 17:11)

Bu yasa üç temel ilkeden oluşuyordu:

1.    KAN YAŞAM SAĞLAR – Tanrı, “Canlılara yaşam veren kandır” dedi. Modern bilim, Kutsal Yazılar’ın binlerce yıldan beri duyurduklarını onaylar: bir yaratığın canı kanındadır. Sağlıklı kan, yaşamın sağlanması ve saf olmayan kirliliklerin temizlenmesi için gerekli olan tüm elementleri taşır. Kan, değerlidir; insanlar ve hayvanlar kanları olmadığı takdirde ölüden farksızdırlar.

2.    GÜNAH ÖLÜM TALEP EDER – Tanrı, aynı zamanda “Kan yaşam karşılığı günah bağışlatır” da dedi. Kefaret sözcüğü, İbranice’deki kaphar sözcüğünden gelir ve anlamı, “örtmek, iptal etmek, temizlemek, bağışlamak ve barışmak”tır.180 Günahkârlar yalnızca dökülen-kan aracılığıyla temizlenebilir ve adil Yaratıcıları ile barışabilirlerdi. Günahın cezası ölüm olduğu için, Tanrı, kabul edilebilir bir kurbanın kanını (ceza olarak kaybedilmiş yaşam) insanın günahının bir ödemesi ve örtüsü olarak kabul edeceğini söylüyordu.

YERİNE GEÇMEK

Esenlik kurbanı yasasının temel ilkesi, tek bir sözcükle özetlenebilir:

Yerine geçmek. Masum bir hayvan, suçlu günahkârın yerine geçerek ölecekti.

Mesih’in gelişinden önceki kuşaklarda Rab, Adem’in soyuna bir kuzu, bir koyun, bir keçi ya da bir boğa gibi uygun bir hayvanın dökülmüş kanını günahkârın kurban sunusu sayarak geçici olarak kabul edeceğini bildirdi. Bir güvercin ya da kumru dahi sunulabilirdi.181 Kişiler ne kadar zengin ya da yoksul, iyi ya da kötü olurlarsa olsunlar, hepsi, Tanrı’ya günahlarının farkında olarak ve Tanrı’nın dökülen kurban kanı sayesinde onlara bağışlama ihsan edeceğine inanarak yaklaşmak zorundaydılar.

Hüküm giymiş yaratığın “suçsuz ve lekesiz” olması182 gerekiyordu. Hiçbir hastalığı, kırık kemiği, bedeninde herhangi bir kesik ya da çizik olmamalıydı. Kanı dökülecek kurbanın sembolik bir şekilde mükemmel olması şarttı. Kurbanı sunan günahkâr, “elini hayvanın başına koymalı ve onu keserek öldürmeliydi… bu bir günah sunusudur.” Hayvanın yağı daha sonra sunağın üzerinde yakılırdı.

Ve Tanrı böyle bir sununun ne için yarar sağlayacağı konusunda ne dedi?

“Kişinin günahı bağışlanacaktır.(Levililer 4:23-26)

Elini kurbanın başına koyan kişi, bu davranışıyla günahının kusursuz yaratığa geçeceğini sembolize ederdi. Böylece günah-taşıyıcısı, günahkârın yerine geçerek ölürdü.

Bu yerine geçme ilkesinin temelinde, günah cezalandırılır ve günahkâr bağışlanırdı. Günahın yol açtığı ölüm cezasını, suçlu erkek ya da kadın yerine masum hayvan, “mükemmel” kurban üzerine alırdı.

Esenlik kurbanı sunusu, günahkârlara, Tanrı’nın kutsal olduğunu ve kan dökülmeksizin (bir ölüm cezası), bağışlanma olmayacağını (günahın cezasının uzaklaştırılması) öğretti.” (İbraniler 9:22)

Tanrı, bir hayvanın kurban edilmesi aracılığıyla günah karşısındaki Adaletini yerine getiriyor ve Kendisine güvenen günahkârlara Merhametini gösteriyordu. Tanrı, bu yol ile Kendisine gelecek olan herkesi bereketlemeyi vaat etti. Tanrı, aynı gün, eski dönemdeki halkına On Buyruğu verdi ve onlara, Kendisi tarafından kabul edilmelerini sağlayacak olan tek yolun, bir sunakta takdim edilecek, kanı dökülmüş bir kurban aracılığıyla O’na yaklaşmak olduğunu bildirdi.

Benim için toprak bir sunak yapacaksınız. Yakmalık ve esenlik sunularınızı onun üzerinde sunacaksınız. Adımı anımsattığım her yere gelip sizi kutsayacağım.(Mısır’dan Çıkış 20:24)

Bu günaha-karşılık-kan sağlayışının temel amacı, vaat edilen Kurtarıcı gelinceye kadar geçecek olan zaman içinde Tanrı’nın günaha karşı olan adil gazabının gösterilmesiydi.

Mesih’in amacı, esenlik kurbanı yasasının gerçek anlamını yerine getirmek olacaktı.

Tanrı’nın değer anlayışına göre, tek bir insanın yaşamı, bütün dünyadaki tüm hayvanların değerinden çok daha fazla değerliydi. Hayvanlar Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmadılar. Hayvanların canları sonsuz değildir. Sonuç olarak hayvan kanı, insanın günah borcunun iptal edilmesi için neyin gerekli olduğunu yalnızca sembolize edebilirdi.

Habil’in kesilen kuzusu, Eski Antlaşma’da yazılı olan sayısız hayvan kurbanlar arasında ilk kaydedilmiş olanıdır. Eski Antlaşma öykülerinde imanlıların Tanrı’ya tapınmak için masum ve lekesiz hayvanların dökülen kanları ile geldiklerini görürüz. Bu hayvan kurbanlarından söz eden sayısız öyküler arasında yer alan bir tanesi diğerlerinden farklı olarak öne çıkmaktadır.

Pages