February 2013

21 Şubat

“Ben halkımın arasında mutlu yaşıyorum.”  (2.Krallar 4:13)

Şunem’de bulunan zengin bir kadın, Elişa ne zaman Şunem’e gitse, ona konukseverlik gösterirdi. Sonunda, kocasına, peygamberin kendisine ait bir odası olması için fazladan bir yatak odası yapmalarını önerdi. Elişa, bu lütufkar konukseverliği ödüllendirmeyi arzu etti ve kadına kendisi için katlandığı zahmetlere karşılık ne yapabileceğini sordu – belki de kadın için kral ile ya da ordu komutanı ile konuşabilirdi. Kadının bu yardım teklifine verdiği alçakgönüllü karşılık şu oldu: “Ben halkımın arasında mutlu yaşıyorum.” Başka bir deyişle, “Ben yaşamdaki payım ile mutluyum. Aralarında yaşadığım sıradan insanları seviyorum. Üst tabakadaki insanların arasına girmeyi özellikle arzu etmiyorum. Ün sahibi kişiler ile sıkı fıkı olmak bana hiç de çekici gelmiyor.”

Bu kadın bilge bir kadın idi! Ünlü, varlıklı ve aristokrat kişiler ile sosyal ilişkide olmadıkça asla hoşnut olmayan kişilerin öğrenmek zorunda oldukları gerçek genellikle şudur: yeryüzünün en seçkin insanlarının çoğu asla birinci sayfada ya da sosyete sayfasında haber olmazlar.

Ben müjde yayanların dünyasındaki büyük isimler ile bazı temaslarda bulundum, ama itiraf etmem gerekir ki, çoğu zaman bu yaşadığım tecrübeler hayal kırıcı oldu. Ve Hıristiyan basınında heyecanlı ve göze batan yazıları ne kadar çok gürdümse, uğradığım hayal kırıklıkları o kadar büyük oldu. Eğer bir seçim yapmam gerekir ise, bu dünyada tanınmayan ama cennette çok iyi tanınan o alçakgönüllü, tanrısayar ve güvenilir kişileri vermenizi tercih ederim.

A.W.Tozer, benim bu duygularımı şu sözleri ile çok güzel yansıtmıştır:” Kutsallara inanıyorum. Komedi oyuncuları ile karşılaştım; girişimci kişiler ile görüştüm; adını inşa ettiği binanın önüne, insanların bunu bilmeleri için yazdıran kurucu kişiler ile tanıştım. Gereğince tövbe etmemiş, ama yine de tövbe ettiğini söyleyen kovboylar ile karşılaştım. Amerika ve Kanada’da ne kadar garip insan türü var ise ben onların hepsi ile karşılaştım, ama yüreğim kutsalları arıyor. Rab İsa Mesih’e benzeyen kişiler ile karşılaşmak istiyorum. Aslında, sahip olmak istediğimiz ve sahip olmamız gereken, insanların göğüslerinde bulunan Tanrımız Rabbin güzelliğidir. Sevimli, neşeli ve çekici bir kutsal, 500 girişimciden ve dindar mühendisten çok daha değerlidir.”

Charles Simeon benzer duygular aktardı: “İlk günden başlayarak şu andaki saate kadar benim ilişkim, yeryüzünün harikalığı ve Rab uğruna bana iyilik etmek için gücünün son noktasına kadar mücadele veren herkes ile olmuştur.”

Bu nedenle, Şunem’li bu kadına şu sözlerindeki ruhsal anlayış için orkideler sunuyorum: “Ben halkımın arasında mutlu yaşıyorum.”

22 Şubat

“Kutsallar hizmet görevini yapmak ve
Mesih’in bedenini geliştirmek üzere donatılsın.”
(Efesliler 4:12)

Devrimsel nitelikte bir anlayış! Efesliler 4. Bölümde yer alan armağanlar kutsalları hizmet işi için yetkin kılmak üzere verilmişlerdir. Kutsallar devam edebildikleri sürece armağanlar ilerleyebilirler.

Bunun anlamı şudur: Hıristiyan hizmetindeki başarı, hizmet eden kişinin mümkün olan en kısa zamanda işi başarması ve sonra fethetmek üzere yeni dünyalar aramasıdır.

Pavlus da böyle yaptı. Örneğin, Selanik’e gitti, üç Sebt günü Yahudilere vaaz etti ve arkasında işleyen bir topluluk bıraktı. Hiç kuşkusuz bu durum, hızı nedeni ile bir işin bina edilmesi ile ilgili bir istisna idi. Pavlus’un bir kerede en uzun kaldığı yer Efes idi; Pavlus orada hiç ayrılmadan iki yıl kaldı.

Tanrı, kutsallarının sözü edilen armağanlardan hiç birine sürekli bağlı kalmaları gerektiğine karar vermedi. Armağanlar sarf edilebilirler. Eğer kutsallar profesyonel vaaz çeşnicileri olarak kalır ve asla hizmet işine dahil hale gelmezler ise, gereken şekildeki ruhsal gelişmeyi hiç bir zaman göstermezler ve müjde dünyaya Tanrının amaçladığı şekilde asla yayılmaz.

William Dillon başarılı bir yabancı hizmetin asla başarılı bir halefi olmadığını söyledi. Aynı şey ülkedeki işçiler için de aynı derecede gerçektir. İşçinin görevi tamamlandığı zaman, kutsallar kürsüye çıkacak başka birini aramaya başlamak yerine kürsüyü kendileri devralmalıdırlar.

Biz vaizler, gereğinden fazla sık olarak konumumuza ömür boyu sürecek olan bir atanma olarak bakarız. Diğer kişilerin işi aynı derecede iyi yapamayacakları mantığına sahibizdir. Konumumuzda sürekli kalmak için biz ayrıldığımız takdirde yerimize gelecek olan kişinin başarısız olacağı bahanesinin ardına sığınırız. Diğer kişilerin işleri doğru yapamadıklarından ve güvenilir olmadıklarından şikayet ederiz. Ancak gerçek, bu kişilerin öğrenmek zorunda olduklarıdır. Ve öğrenmeleri için de kendilerine fırsatlar tanınması gerekir. Eğitimin, sorumluluk dağılımının ve süreç değerlendirmesinin mevcut olması gerekir.

Kutsallar belirli bir vaiz ya da öğretmen olmadan devam edebileceklerini hissettikleri noktaya ulaştıkları zaman, yara almış duyguları surat asmak ya da iyileştirmek için nedenleri yoktur. Aksine, kutlama zamanıdır. İşçi kendisine daha çok ihtiyaç duyulan bir yere gitme konusunda özgür bırakılır. Bir kişi ne kadar armağanlı biri de olsa, Tanrının işinin sürekli olarak tek bir kişi etrafında bina edilmesi kötü bir seçimdir. İşçinin asıl hedefi şudur: kutsalları artık kendisine bağlı olmadıkları noktada bina ederek etkinliğini çoğaltmaktır. İçinde yaşadığımız bu dünyada işçinin diğer yerlerde işsiz kalması asla gerekmez.

1 Mart

“Günün on iki saati yok mu?”  (Yuhanna 11:9)

İsa, Yahudiye’ye gitmeyi önerdiği zaman, öğrenciler korkudan dehşete kapıldılar. Kısa bir süre önce Yahudiler İsa’yı Yahudiye’de taşlamaya kalkışmışlardı. Ve İsa şimdi aynı yere tekrar geri dönmekten söz ediyordu. Öğrencilerin bu konudaki itirazlarına yanıt veren İsa şöyle dedi: “Günün on iki saati yok mu?” İlk bakışta İsa’nın bu sorusunun yapılan konuşma ile hiçbir ilgisi olmadığı akla gelebilir. Ama Kurtarıcının söylediği sözler aynen bunlardı! İş günü on iki saatten oluşur. Bir kişi Tanrıya teslim olduğu zaman, her günün belirlenmiş bir programı vardır. Bu programın tamamlanmasına hiç bir şey engel olamaz. Bu nedenle, eğer İsa Yeruşalim’e gitseydi ve Yahudiler O’nu tekrar öldürmeye kalkışsalardı bile, başarılı olamazlardı. İsa’nın işi henüz tamamlanmamıştı. O’nun saati henüz gelmemişti.

Her Tanrı çocuğu “işi tamamlanana kadar ölümsüzdür” ifadesi gerçektir. Bu gerçeğin yaşamlarımıza büyük bir esenlik ve sakinlik katması gerekir. Eğer Tanrının isteği dahilinde yaşıyor isek ve eğer sağlık ve güvenlik ile ilgili makul kuralları izliyor isek, zamanımızdan bir an önce asla ölmeyeceğiz. O’nun izin vermiş olduğu iradesinin dışında hiç bir şey ile karşılaşmayacağız.

Pek çok Hıristiyan yedikleri yemek, içtikleri su ve soludukları hava konusunda kaygı duyarak kendilerini hasta ederler. Çevre kirliliği konusunda son derece bilinçli olan toplumumuzda her zaman “ölümün kapıyı çaldığı” şeklinde fikirler öne sürülür. Ancak bu tür bir kaygı gereksizdir. “Günün on iki saati yok mu?” Tanrı, imanlının çevresine bir çit yerleştirmemiş midir? (Eyüp 1:10) Şeytanın bu çitten içeri girecek gücü yoktur.

Eğer buna inanıyor isek, o zaman pek çok gereksiz varsayımlardan korunmuş oluruz. Örneğin, şu sözleri söylemeyiz: “Eğer ambülans daha erken varmış olsa idi” ya da “eğer doktor büyümeyi dört hafta önce fark etmiş olsa idi” ya da “eğer kocam başka bir havayolları ile uçmuş olsa idi.” Yaşamlarımız sınırsız bilgelik ve sınırsız güç ile planlanmıştır. Tanrının her birimiz için harika bir tren tarifesi vardır ve O’nun trenleri her zaman tarife saatlerine uygun şekilde hareket ederler.

2 Mart

“Ruh’un ürünü sevgidir…”  (Galatyalılar 5:22)

“Ruh’un ürünü” ifadesi, bize başlangıç olarak şunu öğretir: sevgiyi izleyen erdemler yalnızca Kutsal Ruh tarafından üretilebilirler. Yeniden doğmamış biri bu lütuf ürünlerini gösterme konusunda yetersizdir. Gerçek bir imanlının bile bu ürünleri kendi gücü ile üretmesi imkansızdır. Bu yüzden, bu lütuf ürünleri hakkında düşündüğümüz zaman, onların doğaüstü olduklarını ve bu dünyadan olmadıklarını hatırlamamız gerekir.

Örneğin, burada sözü edilen sevgi, tutku ile ilgili olan eros ya da dostluk ile ilgili olan philia, ya da şefkat ile ilgili olan duygu değildir. Burada sözü edilen sevgi agape’dir – bu, Tanrının bize göstermiş olduğu ve bizim de başkalarına göstermemizi istediği sevgi türüdür.

Bu konuda bir örnek vereyim: Ed McCully Ekvator’da Auka Hintlileri tarafından şehit edilmiş olan beş hizmetkardan bir tanesi idi; Dr. T. E. McCully, Ed McCully’nin babası idi. Bir gece Dr. McCully ve ben Illinois’de Oak Park’ta birlikte dizlerimizin üstüne çöktüğümüz zaman, o, tekrar Ekvator’u ve Ed’in bedeninin kaybolduğu Curaray Nehri’ni düşünmeye başladı. Ve şöyle dua etti: “Rab, çocuklarımızı öldüren bu kişilerin kurtulduklarını görecek kadar uzun yaşat beni, öyle ki, onlara kollarım ile sarılıp Mesih’i sevdikleri için onları sevdiğimi söyleyebileyim.” Ayağa kalktığımız zaman, gözyaşlarının yanaklarından aşağı süzüldüklerini gördüm.

Tanrı bu sevgi duasına yanıt verdi. Bu Auka Hintlilerinin bazıları daha sonra Mesih’e iman ettiklerini ağızları ile söylediler. Dr. McCully Ekvator’a gitti, oğlunu öldüren bu insanlar ile görüştü ve onlara sarıldı ve kendilerine Mesih’i sevdikleri için onları sevdiğini söyledi.

İşte bu sevgi, agape sevgidir. Yansızdır, taraf tutmaz; herkes için en iyiyi arzu eder – güzel ya da çirkin, düşman ya da dost, herkesin! Agape, koşulsuz sevgidir, sürekli verdiklerine karşılık hiç bir şey geri istemez. Fedakarlıkta bulunur, bedelin ne olduğuna asla aldırmaz. Bencil değildir, kendi ihtiyaçlarından önce başkalarının ihtiyaçları ile ilgilenir. Saftır, en ufak bir sabırsızlık, kıskançlık, gururu, öç ya da kine asla yer vermez.

Sevgi, Hıristiyan yaşamının en büyük erdemidir. Sevgi içermeyen çabalar ne kadar soylu olurlarsa olsunlar, hiç bir değerleri yoktur.

3 Mart

“Ruh’un ürünü… sevinçtir.” (Galatyalılar 5:22)

İnsan, Rabbi buluncaya kadar gerçek sevinci asla bulamaz. Ve sonra Petrus’un “söz ile anlatılmaz yüce bir sevinç” olarak adlandırdığı sevinci yaşar. (1.Petrus 1:8)

Her şey yolunda gittiği zaman herkes sevinebilir, ama Ruh’un ürünü olan sevinç yersel koşulların bir sonucu olan sevinç değildir. Bu sevinç, Rab ile olan ilişkimizden ve O’nun bize vermiş olduğu değerli vaatlerinden kaynaklanır. Kilisenin sevincinin çalınabilmesi için önce Mesih’in, tahtından indirilmesi gerekir.

Hıristiyan sevinci acı ile bir arada var olur. Pavlus sevinci ve acıyı şu sözleri ile bir araya getirir: “Her şeye sevinç ile katlanıp sabredebilmeniz için O’nun yüce gücüne dayanarak bütün kudret ile güçlenmenizi diliyoruz.” (Koloseliler 1:11) Selanikli kutsallar da sözü” büyük sıkıntılara karşın, Kutsal Ruh’un verdiği sevinç ile almışlardı” (1.Selanikliler 1:6). Acı çeken kutsallar yüzlerce yıl boyunca Rabbin kendilerine geceleri nasıl şarkılar söylettiği konusunda tanıklık ettiler.

Sevinç üzüntü ile bir arada var olabilir. İmanlı, sevdiği kişinin mezarının başında durabilir, kaybı nedeni ile üzüntü gözyaşları dökebilir, ama yine de sevdiği kişinin artık Rabbin huzurunda bulunduğunu bildiği için sevinebilir.

Ama sevinç günah ile bir arada var olamaz. Bir Hıristiyan ne zaman günah işlese, şarkısını kaybeder. Bu günahı itiraf edene ve ondan vazgeçene kadar kurtuluş sevinci yenilenemez.

Rab İsa öğrencilerine şöyle dedi: “Benim yüzümden insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! (Matta 5:11-12) Ve öğrencileri böyle yaptılar. Öğrenciler, birkaç yıl sonra mahkemeden “sevinç içinde ayrıldıklarını” okuruz (Elçilerin İşleri 5:41).

Rabbin bilgisinde büyüdükçe sevincimiz artar. Önceleri, belki küçük kızgınlıklar sırasında, kronik hastalıklarda ve küçük hastalıklar sırasında bunlara rağmen sevinebiliriz, ama Tanrının Ruhu bizi koşullar en kötü halde iken, Tanrıyı görebileceğimiz hale getirmeyi ve O’nun yolunun mükemmel olduğu bilgisi ile sevineceğimiz bir noktaya getirmeyi arzu eder. Habakkuk ile birlikte şu sözleri söyleyebildiğimiz zaman, ruhsal olarak olgunlaşırız: “Tomurcuklanmasa incir ağaçları, asmalar üzüm vermese, boşa gitse de zeytine verilen emek, tarlalar ürün vermese de, boşalsa da davar ağılları, sığır kalmasa da ağıllarda, ben yine Rab sayesinde sevineceğim, Kurtuluşumun Tanrısı sayesinde sevinçle coşacağım.” (Habakkuk 3:17,18)

4 Mart

“Ruhun ürünü esenliktir..” (Galatyalılar 5:22)

İman ile aklanır aklanmaz Rabbimiz İsa Mesih aracılığı ile Tanrı ile barışırız. (Romalılar 5:1) Bunun anlamı bizim ve Tanrının arasındaki düşmanlığın Mesih bu düşmanlığın – günahlarımız- nedenini etkin bir şekilde ortadan kaldırdığı için sona erdiğidir.

Aynı zamanda işin tamamlandığını, Mesih’in günahlarımızın cezasını ödediğini ve Tanrının günahlarımızı unuttuğunu bildiğimiz için vicdan esenliğine de sahibiz.

Ancak Kutsal Ruh bununla yetinmez, O aynı zamanda bizlerin yüreklerimizdeki Tanrı esenliğinden de keyif almasını arzu eder. Yüreklerimizdeki bu esenlik zamanlarımızın Tanrının elinde olduğunu bildiğimiz ve bize O’nun isteğine bağlı olarak verdiği iznin dışında hiç bir şeyin olamayacağını bilmemizden kaynaklanan bir sukünet ve sakinlik oluşturur.

Bu nedenle işlek bir ana yolda lastiğimiz patladığı zaman sakinliğimizi koruyabiliriz. Yoğun trafik nedeni ile uçağımızı kaçırdığımız zaman, dinginliğimizi kaybetmemiz gerekmez. Esenlik, bir araba kazası olduğu zaman, sakin kalabilmek anlamına gelir. Ya da mutfak alanında pişen bir etin yağı ateş aldığı zaman telaşa kapılmamak da yüreğimizdeki Tanrı esenliğinin bir göstergesidir.

Ruhun bu ürünü, Petrus’un bir hapishanede rahat bir şekilde uyumasını, Stefanus’un kendisini taşlayarak öldüren kişiler için dua etmesini ve Pavlus’un bir gemi kazasında gemide bulunan kişileri rahatlatmasını sağlar.

Bir uçak açık bir havada bir türbülansa girip havada uçan bir tüy gibi savrulmaya başladığı, kanatların uçları dört metreye yakın bir bükülme gösterdikleri ve yolcuların çoğunun uçak aniden sallanıp silkindiği, irtifa kaybettiği ve tekrar yükseldiği, ve tekrar aşağı doğru daldığı zaman, esenlik, bir imanlının başını önüne eğip, canını Tanrıya teslim etmesini ve sonuç ne olursa olsun Tanrıyı övebilmesini sağlar.

Ya da bu konuda verilen örneği değiştirecek olur isek, doktorun muayenehanesinde oturmuş, onun “tümörün kötü huylu olduğunu söylemem gerektiği için çok üzgünüm” dediğini işittiğimiz zaman, ancak Tanrının Ruhu bize esenlik verebilir. Tanrının ruhu doktora şu yanıtı vermemizi sağlayabilir: “Ben gitmeye hazırım, doktor. Tanrının lütfu ile kurtuldum, ve bu durum benim için “bedenden ayrı, yani Rab ile birlikte yuvamda olacağım anlamına geliyor.”

Ve aynı şekilde Bickersteth’in şu güzel ilahisinde de esenlik sözlerine sahip olabiliyoruz: “Bu karanlık günah dünyasında esenlik, mükemmel esenlik…. Başımıza üşüşmüş baskı yapan görevlerimiz… çevremizde kabarıp taşan üzüntü dalgaları… sevdiklerimiz çok uzaklarda …. Geleceğimiz hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz, ama İsa’yı tanıyoruz ve O’nun taht üzerinde oturduğunu biliyoruz.”

5 Mart

“Ruhun ürünü sabırdır…” (Galatyalılar 5:22)

Sabır yaşamın ağır ve kötü koşulları altında dayanan ve hatta zaferli bir şekilde ilerlememizi sağlayan erdemdir. Dayanmak, karşıt koşullara rağmen sabırlı tepkiler vermeye işaret ederken aynı zamanda genellikle insanların tahriklerine merhametli bir katlanış göstermeyi de belirtir.

Tanrı, insanlara sabreder. Bir an için durun ve günümüzdeki insan soyunun büyük günahkarlığı üzerinde düşünün – fahişeliğin yasallaştırılması, homoseksüelliğin rağbet görmesi, kürtajlara izin veren yasalar, evliliklerin sona ermesi, yuvaların yıkılması, ahlak standartlarının bütünüyle reddedilmesi ve elbette insanın en büyük günahı olan, Tanrının Oğlunun tek Rab ve tek Kurtarıcı olarak nihai şekilde reddedilmesi. Eğer Tanrı bir vuruşta insanlığı silerek ortadan kaldıracak olsa idi, böyle yaptığı için Tanrıyı hiç kimse suçlayamazdı. Ama Tanrı bunu yapmıyor. O’nun iyiliği insanları tövbeye getirmek için tasarlanmıştır. O, hiç kimsenin mahvolmasını istemez.

Ve O’nun isteği, bu katlanışın Kutsal Ruha teslim olmuş olan Kendi halkının yaşamlarında da görülmesidir. Bunun anlamı, aceleci kişiler olmamamız gerektiğidir. Hemen  kızıp köpürmememiz gerekir. İnsanlar bize haksızlık ettikleri aman, onlardan öç almaya çalışmamamız doğrudur. Bunu yapmak yerine, birinin dediği gibi, “galip gelen bir sabır türü” sergilememiz gerekir.

Corrie ve Betsie ten Boom, toplama kampında söz ile ifade edilemez acılara katlandıkları zaman, özgür bırakıldıktan sonra bu kişilere yardım etmeleri gerektiğini sık sık söylerdi. Onlara yardım etmeleri için bir yol bulmaları gerekiyordu. Corrie elbette kız kardeşinin Nazi kurbanlarını tedavi edecek bir program planladığını düşündü. Ancak Corrie, çok sonraları Betsie’nin kendilerine zulmeden kişilere yardım etmek istediğini söylediğinin farkına vardı. Kız kardeşi bu zalim kişilere sevmeyi öğretmek için bir yol bulmak istemişti. Corrie’nin bu konudaki yorumu şöyle oldu: “Kız kardeşimin nasıl biri olduğunun, ilk kez olmasa da farkına varıp şaşırdım. Ben onun yanında ayaklarımı yere sağlam basıp yürürken, o nasıl da farklı bir yoldan yürüyordu.” (The Hiding Place, sayfa 175.)

Betsie’nin izlediği yol, katlanış yolu idi. Ve Corrie de alçakgönüllü, hakkından vazgeçmiş kız kardeşine rağmen,  sonradan aynı yoldan yürüdü.

6 Mart

“Ruhun ürünü şefkattir..” (Galatyalılar 5:22)

King James çevirisi, buradaki bu sözcüğü ‘nezaket’ olarak tercüme etmiştir, ama hemen hemen tüm modern çevirilerde bu sözcüğün ‘şefkat’ olarak tercüme edildiğini okuruz. “Ruhun ürünü, şefkattir.”

Şefkat sözcüğünü şöyle tanımlayabiliriz: iyilik yapmak, merhamet göstermek ve diğer kişiler için yararlı olacak davranışlarda bulunmak gibi sonuçlar veren nazik, lütufkar ve cömert tutum içinde olmak. Şefkatli kişi lütufkardır, sert değildir; sempati gösteriri; kayıtsız kalmaz; ve yardımcı olur, ancak müdahale etmez. Düşüncelidir, yumuşak davranır ve karşılık beklemeden iyilik eder.

Dünyadan olan insanların bile birbirlerine gösterdikleri doğal bir şefkat vardır. Ama kutsal Ruh tarafından üretilen şefkat doğaüstüdür. İnsanın kendi gücü ile yapabileceğinin çok üstüne çıkar ve her şeyin ötesine geçer. Bir imanlının parasını geriye alacağı umudunu taşımadan borç vermesini sağlar. Ona geri ödemeyen kişilere düşmanlık duyguları beslememesini mümkün kılar. Kendisine edilen her hakareti bir nezaket ile ödüllendirmesi için güç verir. Hıristiyan bir üniversite öğrencisi bu doğaüstü şefkati alkolik olan bir başka öğrenciye gösterdi. Alkolik öğrenci çevresinde öylesine tiksinti uyandırıyordu ki, sınıf arkadaşları tarafından reddedilmiş ve yatakhaneden uzaklaştırılmıştı. Hıristiyan öğrencinin odasında fazladan bir yatak vardı ve böylece alkolik öğrenciyi kendisi ile birlikte aynı odada yaşamaya davet etti. İmanlı öğrencinin pek çok gece oda arkadaşının kusmuklarını temizlemesi, giysilerini çıkarması, ona banyo yaptırması ve onu yatağına yatırması gerekti. Bu yaptıkları Hıristiyan şefkatinin harika bir örneğini oluşturdu.

Ve öyküyü tamamlayalım – imanlı öğrencinin tüm bu yaptıkları işe yaradı. Bir kez, alkolik öğrenci içki içmediği bir zamanda şaşkınlık ve biraz da gerginlik hissederek, “Bana baksana sen, neden benim için tüm bu şeyleri yapıyorsun? Neyin peşindesin sen?” diye sordu. İmanlı, “Canının peşindeyim” yanıtını verdi – ve kayıp can kurtuldu.

Dr. Ironside bir gün bodrumunu temizliyordu; eski eşyalar alan bir Yahudi çağırdı; gazeteleri, dergileri, kilimleri ve bazı metal artıklarını satmak istiyordu. Dr.Ironside atılacak bu eşya yığını için iyi bir fiyat almak amacıyla ciddi bir pazarlık yapma niyetinde gibi göründü, ama elbette Yahudi eskici kazandı; son parça eşyayı kamyonuna yüklerken Dr. Ironside onu nazikçe geri çağırdı ve şöyle dedi: “ah, bir şey unuttum. Bunu sana Rab İsa’nın adıyla vermek istiyorum. “ Ve ona elli sent uzattı.

Eskici oradan ayrılırken şunları söyledi: “Daha önce bana hiç kimse Rab İsa’nın adıyla hiç bir şey vermemişti.”

“Ruhun ürünü şefkattir.”

7 Mart

“Ruhun ürünü iyiliktir..” (Galatyalılar 5:22)

İyilik, karakter harikalığı anlamına gelir. Biri iyilik sözcüğünü şöyle tanımlamıştır: “Her düşüncede donanımlı erdem”; basit olarak şöyle açıklayalım: iyilik ürününe sahip olan bir kişi, şefkatlidir, erdemlidir ve yaşamın her alanında doğru ve adildir.

İyilik, kötülüğün karşıtıdır. Kötü bir insan hilekar, ahlaksız, hain, adaletsiz, zalim, bencil, nefret eden, kıskanç ve /veya sert olabilir. İyi bir insan, mükemmel olmamasına rağmen, gerçekten, adaletten, saflıktan ve diğer benzer arzu edilen kişilik özelliklerine sahip biridir.

Elçi Pavlus Romalılar 5:7 ayetinde doğru ve iyi bir insan arasındaki farkı belirtir; doğru kişi adildir, içtendir ve davranışlarında nettir, ama diğer kişilerden soğuk bir tavır ile uzaklaşabilir. Öte yandan, iyi bir insan nazik ve sevecendir. Doğru bir kişi için biri çok ender olarak ölür, ama iyi bir kişi için biri ölebilir.

Ama yine de iyiliğin sabit olduğunu hatırlamamız gerekir. Günah konusunda ödün vermek ya da günahı görmezden gelmek iyi bir tutum değildir. Ve bu yüzden iyilik, azarlayabilir, düzeltebilir ve disiplin edebilir. Bu gerçeği, beden almış iyilik olan Rab İsa Tapınakta temizlik yaptığı zaman görebiliyoruz.

İyiliğin eşsiz bir özelliği, kötülüğün üstesinden gelebilmesidir. Pavlus Romalı imanlılara bu konuda şunları yazdı: “Kötülüğe yenilmeyin, ama kötülüğü iyilik ile yenin.” (Romalılar 12:21) Başka birinin nefretinin huyumuzu mahvetmesine izin verdiğimiz zaman, onun kötülüğü tarafından yenilmiş oluruz. Ama bize yapılan kötülüğün üzerine çıkabildiğimiz ve lütuf, sevgi ve merhamet gösterdiğimiz zaman, kötülüğü iyilik ile yenmiş oluruz.

Murdoch Campbell, yaşamını mahvetmeye uğraşan bir karısı olan Kuzey İskoçyalı tanrısayar bir bakandan söz eder; bu bakan bir gün Kutsal Kitap’ını okurken, karısı Kutsal Kitap’ı kocasının elinden kaparak şöminede yanan ateşin içine attı! Bakan karısının yüzüne bakıp sakin bir şekilde şöyle dedi: “Hiç bir zaman bundan daha sıcak bir şömine ateşinin yanında oturduğumu sanmıyorum.” Onun iyiliği karısının kötülüğüne üstün gelmişti. Karısı sevecen, lütuf ile dolu bir eş haline geldi. Campbell  bu konuda şu yorumu yapar: “Kuzey İskoçyalı be bakanın Jezebel’i bir Lydia’ya dönüştü. Dikeni bir kır zambağı haline geldi.” İyilik galip gelmişti!

8 Mart

“Ruhun ürünü bağlılıktır..”  (Galatyalılar 5:22)

Ruhun bu ürünü genellikle sadakat olarak anlaşılır. Bizi kurtaran iman ya da gün be gün (aslında bu konuyu kapsamasına rağmen) Tanrıya duyduğumuz güven değildir; Rab ile ve birbirimiz ile olan ilişkilerimizdeki sadakat ve güvenilirliktir. Biri bu sözcüğü “kişinin kendisine, doğasına, vermiş olduğu herhangi bir söze ve adanmış olan herhangi bir güvene sadık olması” olarak tanımlamıştır.

Bir insanın sözünün onun kefaleti olduğunu söyleyecek olur isek, bu kişi ile olan ilişkimizde herhangi yazılı bir antlaşmanın gerekli olmadığını kastetmiş oluruz. Eğer bu kişi bir şeyi yapmayı kabul etti ise, o zaman bu söylediğini yapacağı konusunda kendisine güvenilebilir.

Sadık kişi randevularına zamanında gelir, faturalarını gecikmeden öder, yerel paydaşlık toplantılarına düzenli olarak katılır, kendisine verilmiş olan görevlerin bu kişiye sürekli olarak hatırlatılması gerekmez. Evlilik yeminine değişmez bir şekilde bağlı kalır ve aile sorumluluklarını üstlenme konusunda başarılıdır. Rabbin işi için bir kenara para ayırma konusunda bilinç sahibidir ve aynı zamanda zaman ve armağanlar ile ilgili kahyalığında da özenli davranır.

Sadakat, kişinin kendisine pahalıya mal olmasına rağmen verdiği söze bağlı kalmasıdır. Sadık kişi, “kendi zararına ant içse bile, dönmez andından” (Mezmur 15:4c) Başka bir deyişle, daha iyi bir menü ya da daha çekici bir refakat vaadi aldığı zaman bile vermiş olduğu bir akşam yemeği sözünü iptal etmez. Eğlence amaçlı bir seyahate gitmek için (en azından yerine bakacak tatmin edici birini bulmadığı sürece) yapacağı bir iş görüşmesi sözünü geri almaz. Biri daha sonra ona on bin dolar daha fazla para teklif etse bile, evini daha önceden kabul etmiş olduğu fiyattan satar.

Sadakatin en nihai şekli Mesih’e olan sadakatten vazgeçmektense, ölmeye dahi istekli olmaktır. Kral, sadık bir Hıristiyan’dan Mesih’i inkar etmesini talep ettiği zaman, adam şu yanıtı verdi: “Bunu yürek düşündü; ağız konuştu, el imzaladı ve eğer gerekir ise, Tanrının lütfu aracılığıyla da kan mühürleyecektir.” Polycarp’a Rabbi inkar ettiği takdirde kendisine yaşamının bağışlanacağı söylendiği zaman, o şu sözler ile yakılarak öldürülmeyi tercih ettiğini bildirdi: “Ben seksen altı yıl boyunca Rabbime hizmet ettim. O bana hiç bir zarar vermedi, ben şimdi Rabbimi ve Efendimi inkar edemem.”

Şehitler ölüm derecesinde sadık kaldılar ve yaşam tacını alacaklardır (Vahiy 2:10)

Pages