February 2013

11 Şubat

“… can ve ruhu birbirinden ayırır..”  (İbraniler 4:12)

Kutsal Kitap insanın üç kısımdan ibaret varlığından söz ettiği zaman, bu varlıktaki düzen her zaman şöyledir: ruh, can ve beden. İnsanlar bu ifadeleri birlikte kullandıkları zaman, düzen, hemen her zaman beden, can ve ruh şeklinde yer alır. Günah, Tanrı’nın bu konudaki düzenini alt üst etmiştir. Şimdi insan bedeni ilk sıraya, canı ikinci sıraya koyar ve ruhu en sona bırakır.

İnsan varlığının maddesel olmayan iki kısmı onun ruhu ve canıdır. Ruh, insanın Tanrı ile paydaşlığa sahip olmasını mümkün kılar. Canın duygular ve tutkular ile ilişkisi vardır. Ruhu ve canı anlık detayları ile birbirlerinden ayırmak bizim için mümkün olmasa bile, ruhsal ve cansal olanın aralarındaki farkı ayırt etmeyi öğrenebiliriz ve öğrenmemiz de gerekir.

O zaman ruhsal olan nedir? Mesih’i yücelten şeyler duyurmak ruhsaldır. Tanrıya İsa Mesih aracılığı ile Kutsal Ruh’un gücünde dua etmek, ruhsaldır. Rabbe sevgi tarafından motive edilen ve Kutsal Ruh tarafından güçlendirilerek verilen hizmet, ruhsaldır. Ruhta ve gerçekte yapılan tapınma, kutsaldır.

Ve cansal olan nedir? Dikkati insan üzerine, insanın söz söyleme yeteneğine, üstün duruş ve zeka hakimiyetine çekmek, cansaldır. İçten olmayan yürekten çıkan mekanik dualar, yalnızca insanları etkilemek için düzenlenmiştir. İnsan tarafından atanan, para ile ilgili ödüller için devam ettirilen y ada dünyasal yöntemler ile ilgilenen hizmet, cansaldır. Görünmeyen ruhsal gerçekliklerden çok göz ile görünen maddesel yardımlar etrafında mütalaa edilen tapınma, cansaldır.

Tanrının Kilisesinin adanmış binalar, renkli cam pencereler, kiliseye ya da kilise örgütüne ait resmi giysiler, şeref payesi ünvanları, mumlar, buhurlar ve süslü takımlar ile ne işi olabilir? Ya da, daha yakın çevreden örnekler verecek olur isek, Tanrının Kilisesinin, Madison Avenue’nun  terfi ya da satış artışı sağlamak için yaptığı çabalar, ücret ödeyerek vakıf kurmak, hileli tarafları çok olan müjde duyurma çabaları, şahıslara ait mezhepler ve hayal gücüne dayanan müzik fantezileri ile ne ilgisi olabilir?

Sıradan bir Hıristiyan dergisinde verilen reklam, ne kadar cansal hale geldiğimizi göstermek için yeterlidir.

Pavlus, altın, gümüş ve değerli taşlar ile tahta, ot ya da kamış arasındaki farka dikkat çeker (1.Korintliler 3:12). Ruhsal olan her şey Tanrının nitelikleri sınayan yargısının ateşine dayanacaktır. Cansal olan her şey yanacaktır.

12 Şubat

“… ne bu dağda, ne de Yeruşalim’de….”  (Yuhanna 4:21)

Samiriyeliler için tapınma yerinin merkezi Gerizim dağı idi. Yahudiler için ise Yeruşalim, yeryüzünde Tanrının adını vermiş olduğu yerdi. Ama İsa Samiriyeli bir kadına yeni bir düzen ile ilgili duyuruda bulundu. “… içtenlikle tapınanların Baba’ya ruhta ve gerçekte tapınacakları saat geliyor. İşte o saat şimdidir. Baba da kendisine böyle tapınanları arıyor.”

Artık yeryüzünde tapınma için belirlenmiş olan tek bir yer bile yoktur. Bizim düzenimizde kutsal bir mevkiin yerini Kutsal bir Kişi almıştır. Rab İsa Mesih, şimdi halkının toplandığı merkezdir. Yakup’un söylediği sözler yerine gelmiştir. (Yaratılış 49:10)

Biz O’nda toplanırız. Biz, renkli cam pencereleri olan ve org çalınan adanmış bir bina var diye bir araya gelmiyoruz. Ne kadar yetenekli olursa olsun ve ne kadar etkili ve güzel konuşursa konuşsun bir insan için bir araya gelmeyiz. Rab İsa, tanrısal mıknatıstır.

Yeryüzündeki yer önemli değildir; küçük bir kilisede, bir evde, bir tarlada ya da bir mağarada da toplanabiliriz. Gerçek tapınmada, göksel tapınağa iman aracılığı ile gireriz. Baba Tanrı oradadır. Rab İsa oradadır. Melekler, şenlik alayında yer almışlardır ve oradadırlar. Eski Antlaşma döneminin kutsalları oradadırlar. Ve ölmüş olan Kilise çağı kutsalları da oradadırlar. Bizler işte böyle bir muhterem topluluk ile Kutsal Ruh’un gücünde Rab İsa aracılığı ile Tanrının önünde tapınırken yüreklerimizi dökmek ayrıcalığına sahibiz. Bedenlerimiz hala burada yeryüzünde olsa da, ruhlarımız “aşağıda savaşan huzursuz dünyanın çok çok ötesine geçmiştir.”

Bu sözler, Kurtarıcının sözleri ile çelişki içinde midir? “Nerede iki ya da üç kişi benim adım ile toplanır ise, ben de orada, aralarındayım.” (Matta 18:20) Hayır, aynı zamanda bu da gerçektir. Halkı O’nun adı ile bir araya geldiği zaman, O da özel bir şekilde aralarındadır. Rab İsa, dualarımızı ve övgülerimizi alır ve onları Baba’ya sunar. Rab İsa’nın aramızda olması bizim için ne kadar büyük bir ayrıcalık.

13 Şubat

“Birbirinizi sevmekten başka hiç kimseye bir şey borçlu olmayın”  (Romalılar 13:8)

Bu ayeti herhangi ve her tür bir borca karşı bir yasak olarak düşünmemiz gerekmez. Yaşadığımız toplumda telefon, gaz, elektrik ve su faturalarından kaçmamız mümkün değildir. Aynı zamanda belirli koşullar altında kira için her ay aynı miktarı ödemektense, bir evi ipotekle almak daha iyi bir yol olabilir; böylelikle ipotek bittikten sonra ev üzerinde hak kazanılmış olunur. Ve bu gün bir iş sahibi olmak, bazı borçlar için anlaşmaya girmeden mümkün değildir.

Ama buradaki ayet diğer uygulamaları kesinlikle yasaklar. Borcun ödenmesi için en küçük bir fırsat bile yok ise, o zaman bu ayet borcu yasaklar; değerini kaybeden bir ürünün satın alınması için borç alınmasını yasaklar; borcun zamanında ödenmemesini yasaklar. Gerekli olmayan konular için borca girilmesini yasaklar. Boyumuzu aşan borçlar altına girilmesini yasaklar. Kredi kartımız olduğu için anlık bir dürtü ile alış verişler yapmak bir ayartmadır. Had derecede fahiş dengeler üzerinde aşırı faiz ücretleri ödeyerek Rabbin parasını boş yere harcamayı yasaklar.

Bu ayetin amacı, bizi borçluyu sıkıştıran alacaklılardan, aşırı harcamalar sonucu ortaya çıkan evlilik sorunlarından ve Hıristiyan tanıklığına zarar verecek olan iflas davaları gibi sıkıntılı durumlardan korumak içindir.

Genelde alçakgönüllü bir yaşam sürerek ve elimizde bulunanlar ile yaşamak için ekonomik sorumluluk üstlenmemiz gerekir. Bir borçlunun alacaklısına her zaman köle olduğunu hatırlamamız gerekir (Süleyman’ın Özdeyişleri 22:7)

Hıristiyanların tek borcu her zaman birbirlerini sevme konusundaki zorunluluklarıdır. Henüz kurtulmamış olanları sevmeye ve Müjdeyi onlarla paylaşmaya borçluyuz (Romalılar 1:14). Kardeşlerimizi sevmeye ve onlar için canlarımızı vermeye hazır olmaya borçluyuz (1.Yuhanna 3:16). Bu tür bir borcumuz olmadıkça başımız yasa ile asla derde girmeyecektir. Pavlus’un da söylediği gibi, sevgi, yasanın yerine getirilmesidir.

14 Şubat

“Ve şimdi ya Rab, onların savurduğu tehditlere bak!
Senin sözünü tam bir yüreklilik ile duyurmak için biz kullarına güç ver.”
(Elçilerin İşleri 4:29)

İlk Hıristiyanlar zulüm ve işkence gördükleri zaman, koşullarının değişmesini beklemediler. Aksine, içinde bulundukları koşullar içinde iken de Tanrıyı yücelttiler.

Biz neredeyse her zaman onların örneklerini izlemek konusunda başarısız oluyoruz. Koşullar daha iyi bir hale gelinceye kadar eyleme geçmeyi erteliyoruz. Yolumuza çıkan terslikleri sıçrama taşları olarak görmek yerine engeller olarak görüyoruz. Engeller karşısında geri çekilmek isteğimizi koşulların ideal olmadığı bahanesi ile uyguluyoruz.

Öğrenci, okulundan mezun olana kadar Hıristiyan hizmetine katılmaktan uzak duruyor. Sonra aşk ve evlilik konularına öncelik vererek onlarla meşgul oluyor. Daha sonra ise çalışma koşulları ve ailevi durumlarının baskıları onu hizmete başlamaktan alıkoyuyor. Emekli olana kadar beklemeye karar veriyor, sonra yaşamının geri kalanını Rabbe vermek için özgür olacağını düşünüyor. Emekli olduğu zaman enerjisi ve vizyonu yok oluyor ve işsiz ve boş yaşamı bol olan bir zamana yeniliyor.

Ya da kendimizi bizim yanlış yolda yürümemize neden olan kişiler ile çalışmak zorunda kalmış olarak buluyor olabiliriz. Bu tür kişiler belki yerel kilisede önderlik konumunda bulunan kişiler olabiliyorlar. Bu kişiler sadık ve çok çalışan kişiler olmalarına rağmen, onları itiraz edilebilir kişiler olarak görüyoruz. Ve bu nedenle ne yapıyoruz? Asıl işten ayrı olan bir meşguliyet sahasında somurtarak kalıyor ve bu arada birinci sınıf bir kaç cenaze törenini bekliyoruz. Ama işe yaramıyor. Bu tür insanlar her zaman şaşırtıcı bir ömür uzunluğuna sahiptirler. Cenaze törenlerini beklemek üretken bir eylem değildir.

Yusuf, yaşamını anlamlı hale getirmek için hapishaneden çıkmayı beklemedi; hapishanede iken Tanrı için bir hizmeti vardı. Daniel, Babil’deki sürgünlüğü sırasında Tanrı için bir güç haline geldi. Eğer Daniel sürgünlüğünün bitmesini beklemiş olsa idi, o zaman iş işten geçmiş olacaktı. Pavlus Efeslilere, Filipelilere, Koloselilere ve Filimon’a hapishanede bulunduğu zaman içinde mektuplar yazdı. Bunu yapmak için koşullarının değişmesini beklemedi.

Bu konudaki basit gerçek, bu dünyadaki koşulların asla ideal olmadıklarıdır. Ve Hıristiyan için de koşulların gelişeceğine ilişkin hiç bir vaat yoktur. Kurtuluş konusunda olduğu gibi, hizmet konusunda da kabul edilmiş olan zaman şimdi’dir.

Luther, şöyle dedi: “İşini yapmak için koşulların en iyi hale gelmesi için beklemeyi arzu eden kişi, uygun koşulu asla bulmayacaktır.” Ve Süleyman da bu konuda şöyle bir uyarıda bulundu: “Rüzgarı gözeten ekmez; bulutlara bakan biçmez.” (Vaiz 11:4)

15 Şubat

“Ekmeğini suya at, çünkü günler sonra onu bulursun.” (Vaiz 11:1)

Ekmek, burada büyük olasılıkla, yapıldığı tahıl nedeni ile mecazi anlamda kullanılıyor. Tohum, Mısır’sa üstüne su salıverilen alanlara ekilirdi. Sular geri çekildiği zaman, ürün ortaya çıkardı. Ama ürün hemen yetişmezdi. Hasat, aradan “pek çok gün geçtikten sonra” yapılırdı.

Bizler bu gün her şeyin “hemen” olmasını ve çabuk sonuçlar görmek isteyen bir toplumda yaşıyoruz. Anında patates püresi, anında çay, kahve ve kakao, anında çorba ve anında yulaf ezmesi. Aynı zamanda bankadan da ani kredi alıyor ve televizyonda da ani oyun tekrarları.

Ama Hıristiyan yaşamında ve hizmetinde durum böyle değildir. Yaptığımız iyiliklerin ödülünü hemen almayız. Dualarımız her zaman hemen o anda yanıtlanmaz. Ve hizmetimiz de genellikle ani sonuçlar üretmez.

Kutsal Kitap ruhsal hizmeti resmetmek için sürekli olarak zirai döngüyü kullanır. “Bir çiftçi tohum ekmeye çıktı…” Ben ektim, Apollos suladı ve Tanrı büyümeyi sağladı.” Önce kürek palası, sonra başak, ve sonra başakta büyüyen tahıl.” Bu zirai döngü geniş bir zaman dönemi içindeki aşamalı bir süreçtir. Bir balkabağı bir meşe ağacından çok daha çabuk büyür, ama yine de büyümesi zaman alır.

Bu yüzden çıkar düşünmeden yaptığımız bir iyilikten ani sonuçlar beklememiz gerçekçi olmaz. Edilen bir duaya hemen yanıt almayı beklemek olgun bir düşünce değildir. Müjdeyi ilk kez duyan bir kişiye bir karar vermesi için baskı yapmak bilgece değildir. Olağan deneyimin, vermek, dua etmek ve uzayan bir zaman dönemi içinde yorulmadan hizmet etmek olduğu kesindir. Rab için yaptığınız işin boşuna olmadığını bilerek güvenle böyle hareket edersiniz. Bir süre sonra sonuçlar görürsünüz; bu sonuçlar sizin kibirden kabarmanıza değil, dayanmaya devam etmek için teşvik edilmeniz açısından yeterlidir. Tam sonuçlar bizler cennete ulaşıncaya kadar bilinmeyecektir, çünkü ne de olsa cennet, işlerimizin ürünlerini görmemiz için var olan en iyi ve en güvenilir yerdir.

16 Şubat

“Gülerken bile yürek sızlayabilir.”

 (Süleyman’ın Özdeyişleri 14:13)

Bu yaşamda hiç bir şey mükemmel değildir. Her kahkahanın içinde bir acı mevcuttur. Her pırlanta bir kusura sahiptir. Her kişide bir karakter kusuru vardır. Yaşamın her alanında, elmanın içinde bir kurtçuk bulunur.

İdealist olmak iyi bir şeydir; Tanrı içimize bir mükemmellik özlemi koymuştur. Ama aynı zamanda gerçekçi olmak da iyidir. Güneşin altında mutlak mükemmellik asla bulmayacağız.

Genç insanlar için ailelerinin tek kusur bulan kişiler olduklarını ya da yalnızca kendi anne ve babalarının televizyon kişilikleri gibi zeki, akıllı, gösterişli ve pırıl pırıl kişiler olmadıklarını düşünmek çok kolaydır.

Yerel topluluk ile olan paydaşlığımızda toplulukta her şeyin pembe renkte olduğunu varsaydığımız takdirde hayal kırıklığı yaşamamız çok kolay olur.

Ya da bu dünyada yaşarken mutlak ideal olan dostlar aramamız da çok kolaydır. Biz kendimiz mükemmelliği üretemez iken, diğer kişilerin mükemmel olmalarını bekleriz.

Herkesin kişilik hatalarına sahip olduğu, bazen başkalarının diğerlerinden daha göz kamaştırıcı olabilmelerine rağmen, yine de kusurlu oldukları gerçeğini dürüstçe kabul etmemiz gerekir. Genellikle, bir kişi ne kadar göze çarpıyor ise, kusurları da o kadar aşikar olur. Kusurlar yerine hayal kırıklığına uğramak yerine diğer imanlılardaki iyi özellikleri vurgulamak ile yerinde davranmış oluruz. Herkes kusurlu olsa da, herkeste yine de bazı iyi özellikler bulunur. Ancak tüm iyi özelliklere sahip, mutlak iyi olan tek Kişi, Rab İsa’dır.

Ben sık sık şöyle düşünürüm; Rab bize, bu dünyada kasti olarak mükemmellik ile ilgili tatmin olmayan bir istek vermiştir, öyle ki, yalnızca hiç bir kusuru ve lekesi olmayan O’na bakalım. O, tüm ahlak güzelliklerinin toplamını temsil eder. O’nda hayal kırıklığına uğramak imkansızdır.

17 Şubat

“Sıkıntıya düştüğümde beni ferahlattın.”  (Mezmur 4:1)

“Bir gemicinin sakin denizlerde yetişmeyeceği” doğrudur. Sabır, sıkıntılar aracılığı ile gelişir. Sıkıntılar aracılığı ile büyürüz.

Dünya insanları bile zorlukların eğitici ve değerleri geliştirici sonuçlarının farkına varmışlardır. Charles Kettering bir kez şöyle demişti: “Sorunlar, ilerlemenin bedelidirler. Bana yalnızca sorun getirin. İyi haberler beni zayıflatırlar.”

Ama özellikle Hıristiyan dünyasından denemelerden elde edilen yararlar ile ilgili tanıklıklar gelir.

Örneğin, şu tanıklığı okuruz: “Acılar geçicidir, ama acı çekmiş olmak sonsuzluk boyunca devam eder.”

Şair bu konu ile ilgili şu onayını ekler:

Bu ışık çocukları arasındaki kendinden geçmiş
Pek çok ortaçağ halk şairi, müziklerin en tatlısı olan şunu söyleyeceklerdir:
“Bunu gece öğrendim.”;
Ve babanın evini dolduran ağır ağır çalan pek çok şükran ve sevinç ilahisi
İlk provalarını karanlık bir odanın gölgesinde içlerini çekerek ve hıçkırarak yapmıştır.

Spurgeon eşi bulunmayan üslubu ile şunları yazmıştır:

“Rahat ve kolay zamanlarımdan ve mutlu saatlerimden elde ettiğim tüm lütfun bir kuruş değeri olmamasından korkarım. Ama üzüntü, acı ve kederlerimden aldıklarımın hiç birinin hesabı dahi yapılamaz. Çekice ve dolaplara neler borçluyum? Evimdeki mobilyanın en iyi matkabı sıkıntıdır.”

O zaman neden şaşırmamız gereksin? İbranilere mektubu yazan adı bilinmeyen kişi bize şu sözleri söylemez mi? “’Terbiye dilmek’ başlangıçta hiç tatlı gelmez, acı gelir. Ne var ki, böyle eğitilenler için bu sonradan esenlik veren doğruluğu üretir.” (İbraniler 12:11)

18 Şubat

“Bütün dünyayı yargılayan adil olmalı.” (Yaratılış 18:25)

Yaşamda bizim kavrayamayacağımız kadar derin gizemler ile karşılaştığımız zaman, tüm yeryüzünün Yargıç’ının mutlak ve sınırsız doğruluğunun güvencesinde rahat bulabiliriz.

Sorumluluk çağına ulaşmadan önce ölen çocukların konumları ile ilgili bir soru mevcuttur. Pek çoğumuz için bu çocukların “Tanrının egemenliğine sahip oldukları”nı bilmek yeterlidir. Onların Mesih’in kanı aracılığı ile güvende olduklarına inanıyoruz. Ama hala tatmin olmamış diğer kişiler için ayetimizde yer alan sözlerin Tanrının doğru olanı yapacağından emin olmak için yeterli olmaları gerekir.

Seçme ve önceden ilahi takdirde bulunma ile ilgili daimi bir sorun mevcuttur. Tanrı bazı kişileri kurtuluş için seçerken diğer bazı kişileri mahvolmaları için mi seçer? Kalvinistler ve Arminiyanlar ne derlerse desinler, bizler Tanrının adaletsiz olmadığına ilişkin tam bir güvenceye sahibiz.

Yine aynı şekilde genellikle kötüler refah içinde iken, doğruların derin vadilerden geçmeleri benzer bir adaletsizlik teşkil eder. Müjde’yi asla duymamış olan putperestlerin yazgısı hakkında sürekli sorulan bir soru vardır. İnsanlar, Tanrının, ilk günahın dünyaya neden girmesine izin verdiği konusunda zihinlerinde bir karışıklık yaşarlar. Genellikle trajediler, yoksulluk ve açlık, korkunç fiziksel ve zihinsel bozukluklar karşısında dilimiz tutulur, sessiz kalırız. Kuşku, sürekli olarak şikayette bulunur: “Eğer Tanrı kontrolü elinde tutuyor ise, o zaman tüm bu şeylere neden izin veriyor?”

İman bu soruya şu karşılığı verir: “ Son bölüm yazılana kadar bekleyin. Tanrı, ilk hatasını yapmamıştır. Durumları daha net bir bakış açısından görebildiğimiz zaman, tüm yeryüzünün Yargıç’ının her şeyi doğru yaptığının farkına varacağız.”

Az görüşe sahip olan bizlerin anlaması için Tanrı büyük harfler ile yazar.
Bizim görebildiğimiz yalnızca kırılmış çatlaklardır ve solmuş umutların, ölümün,
Yaşamın, son bulmayan savaşın, yararsız çabanın tüm gizemini kavramaya çalışırız.
Ama daha geniş bir görüşümüz olduğu zaman, O’nun yolunun doğru olduğunu göreceğiz. — John Oxenham

19 Şubat

“İnsanın ahmaklığı yaşamını yıkar, yine de içinden Rabbe öfkelenir.”
(Süleyman’ın Özdeyişleri 19:3)

Psikoloji konusunda Kutsal Kitap kadar başarılı başka hiç bir kitap yoktur.İnsan davranışı hakkında başka hiç bir yerde bulamayacağınız anlayışlar sağlar. Örneğin burada, kendi dik başlılığı yüzünden yaşamını enkaza çeviren bir insan tanımlanır, ancak bunun utancını kendisi yüklenmek yerine arkasını döner ve kendi hatasından dolayı ortaya çıkan öfkesini Rabbin üzerine yıkar.

Yaşam bu konuyla ilgili gerçekler ile doludur! Ağızları ile Hıristiyan olduklarını ikrar eden insanlar tanırız, ama sonradan cinsel ahlaksızlığın en kötü şekillerine bulaşmış kişiler haline gelirler. Bu akılsızlıkları onları utanca boğar, onurları lekelenir ve ekonomik açıdan mahvolurlar. Peki, tövbe ederler mi? Hayır, Mesih’e karşı tavır almışlar, imandan dönmüşler ve saldırgan ateistlere dönüşmüşlerdir.

Büyük olasılıkla bizim farkına vardığımızdan daha sık bir şekilde sapkınlığın kökleri ahlaki hatalarda bulunur. A.J.Pollock, Kutsal Yazılar ile ilgili her tür kuşku ve inkarlarını dışarı kusmaya başlayan genç bir adam ile karşılaştığını anlatır. Pollock bu genç adama şu soruyu sorar: “Hangi günahı işledin?” Genç adam patlar ve günah ve ahlaksızlık ile ilgili korkunç bir öykü anlatarak içini döker.

En büyük adaletsizlik insanın kendi günahlarının sonucu için Rabbe öfke duyarak sapmasından kaynaklanır. W.F.Adeney, “Tanrının yasaklamış olduğu eylemlerin sonuçlarından Tanrının ilahi takdirini suçlu çıkartmak gaddarlıktır” demiştir.

“Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve yaptıkları açığa çıkmasın diye ışığa yaklaşmaz.” (Yunanna 3:20)! Bu sözler ne kadar da doğrudur. Elçi Petrus bize, alay eden kişilerin “kendi tutkularının ardından gittiklerini” ve “isteyerek bilgisiz” kaldıklarını hatırlatır. Pollock ise şu yorumda bulunur: “Ahlaka uygun olması nedeni ile Tanrının gerçeğini kabul etme konusunda yetersiz ve isteksiz olmak gibi çok önemli bir durumun gerçekliği ile karşı karşıyayız. Bir insan genellikle günahına devam etmek ister ya da benlik doğal hali ile Tanrıdan hoşlanmaz. Belki de ışığın araştıran özelliği ve Kutsal Kitap’ın sınırlayıcı etkisine karşı bir gücenme oluşur. Bu konuda hata yapan, baştan çok yürektir.”

20 Şubat

“Niçin geldiğimi anlatmadan yemek yemeyeceğim.” (Yaratılış 24:33)

İbrahim’in hizmetkarı nasıl görevi ile bağlantılı olarak acil bir sorumluluk duygusuna sahip ise, bizlerin de aynı şekilde davranmamız gerekir. Bu, aynı anda tüm yönlere birden koşmamız gerektiği anlamına gelmez. Her şeyi sinirli bir telaş ile yapmamız gerektiği anlamına da gelmez. Ama bu ayetin anlamı, önümüzdeki göreve en büyük önceliği tanıyarak kendimizi ona adamamız anlamına gelir.

Robert Frost’un şu satırlarında ifade edilen davranışı kendimiz için uyarlamamız gerekir:

Ormanlar sevimlidirler, koyu ve derindirler,
ama benim yerine getirmem
Gereken vaatler ve uyumadan önce kat etmem gereken kilometreler var.

Amy Carmichael yazdığı şu sözler ile ruhu ele geçirdi: “Tanrının antları üzerimdedir. İşimi tamamlayana ve hesabımı düzenleyene kadar gölgeler ile oynamak ya da yersel çiçekler kopartmak için zaman kaybedemem.”

Başka bir yerde ise şu sözleri yazar:

Yalnızca on iki kısa saat var — ey İyi Çoban,
İçimizdeki aciliyet duygusu ölmesin,
tepeleri Seninle birlikte araştıralım.

Charles Simeon’un, çalışma odasının duvarına Henry Martin’in bir resmini astığı ve odanın ne tarafında bulunsa, Martin’in sanki ona baktığını gördüğü ve şu sözleri söylediği anlatılır, “Gayretli ol, gayretli ol, oyalanma, oyalanma.” Ve Smeon bu sözlere şu yanıtı verir: “Evet, gayretli olacağım; olacağım, gayretli olacağım; oyalanmayacağım, çünkü canlar mahvoluyorlar ve İsa’nın yüceltilmesi gerek.”

Cesur elçi Pavlus’un sözlerindeki aciliyete kulak verin: “Kardeşler, kendimi bunu kazanmış saymıyorum. Ancak şunu yapıyorum: Geride kalan her şeyi unutup ileride olanlara uzanarak Tanrının Mesih İsa aracılığı ile yaptığı göksel çağrıda öngörülen ödülü kazanmak için hedefe doğru koşuyorum.” (Filipeliler 3:13,14)

Ve kutlu Kurtarıcımız da bir aciliyet duygusu ile yaşamadı mı? O, şöyle dedi: “Katlanmam gereken bir vaftiz (çarmıhtaki ölümü) var. Bu vaftiz gerçekleşinceye dek nasıl da sıkıntı çekiyorum!” (Luka 12:50)

Hıristiyanların bir süre dinlenmek gibi bir bahaneleri yoktur.

Pages