February 2013

9 Mart

“Ruhun ürünü yumuşak huyluluktur…”  (Galatyalılar 5:22)

Yumuşak huyluluk özelliği üzerinde düşündüğümüz zaman, korkak ve zayıf bir karakteri canlandıran Caspar Milquetoast adlı çizgi film kahramanı aklımıza gelir. Ama Ruhun bu ürünü oldukça farklı bir şeydir. Zayıflık ya da güçsüzlükten değil, doğaüstü bir güçten kaynaklanır.

Yumuşak huyluluk, her şeyden önce imanlı bir kişinin Tanrının, yaşamı ile ilgili tüm planlarına severek teslim olmasına işaret eder. Yumuşak huylu adam Tanrının isteğine isyan etmeden, sorgulamadan ya da şikayet etmeden boyun eğer. “Tanrının hata yapmayacak kadar bilge ve kaba olmayacak kadar sevecen olduğunu bilir.” Şans ya da tesadüf gibi şeylerin mevcut olmadığının farkında olduğu için Tanrının yaşamında gerçekleşen her şeyi iyilik için işlediğine inanır.

Yumuşak huyluluk aynı zamanda imanlının diğer kişiler ile olan ilişkisini de kapsar. Yumuşak huylu kişi bu ilişkilerde kendini geri planda tutar, kendi fikrinde ısrar etmez ve alçakgönüllüdür, asla kibirli değildir. Yumuşak huylu kişi terbiyeli davranan kişidir. Yanlış bir şey söylediği ya da yaptığı zaman, “özür dilerim, lütfen beni affet” diyerek kibir karşısında zafer kazanmış kişidir. İtibarını kaybetmektense öz saygısını kaybetmeyi tercih eder. Doğruyu yaptığı için acı çektiği zaman, karşılık vermeyi aklına bile getirmeden bu duruma sabır ile katlanır. Yalan yere suçlandığı zaman, kendini savunmaz. Trench’in de söylemiş olduğu gibi, yumuşak huylu kişi diğer kişiler kendisini incittiği ve ona hakaret ettikleri zaman, Tanrının bu durumlara kendisini terbiye etmek ve arıtmak amacı ile izin verdiğini düşünür.

Biri yumuşak huylu bir kişiyi şöyle tanımlamıştır: “Tanrının isteğini güceniklik duymadan kabul eden ve içsel gücü sayesinde nazik ve yumuşak olmayı başarabilen ve Tanrının mükemmel kontrolü altında olan kişi.” Bir kilise cemiyetinin üyesi, Dr. Alexanander Whyte’a toplulukta bulunan birinin imansız biri olarak kınandığını söylediği zaman, Dr. Whyte çok kızdı. Aynı kişi, bu iddiada bulunan cemiyet üyesinin aynı zamanda Dr. Whyte’ın da gerçek bir imanlı olmadığını söylediğini sözlerine ekledi. Dr.Whyte ona şu karşılığı verdi:” Lütfen hemen bürodan ayrıl ki, ben tek başıma kalabileyim ve Rabbin önünde yüreğimi sınayabileyim.” İŞTE BU yumuşak huylu olmaktır.

Hepimiz “yumuşak huylu ve yüreği alçakgönüllü Olan’ın boyunduruğunu takınmaya çağrıldık. Bunu yaptığımız zaman, canlarımız huzur bulur ve yeryüzünü nihai olarak miras alırız.

10 Mart

“Ruhun ürünü özdenetimdir..” (Galatyalılar 5:23)

Ruhun bu son ürünü, “kendine hakim olma” ifadesi ile de belirtilir. Kendine hakim olma, özellikle sarhoş eden içkilerin kullanımı ile ilgili olarak anlam kazanmıştır. Özdenetim, yaşamın her alanındaki itidalli düşünceyi ya da kendini geri tutmayı ifade eder.

İmanlı, Kutsal Ruhun gücü ile düşünce yaşamı, yiyecek ve içeceğe duyduğu ihtiyaç, konuşması, cinsel yaşamı, mizacı ve Tanrının ona vermiş olduğu her diğer gücü uygulamak için muktedir kılınmıştır. Herhangi bir tutku ya da arzu tarafından tutsak edilmesi gerekmez.

Pavlus Korintlilere’e, yarışa katılan her atletin kendisini her yönden denetlediğini yazar (1.Korintliler 9:25). Pavlus’un kendisi hiçbir şeye tutsak olmayacağı konusunda kararlı idi (1.Korintliler 6:12) ve bu yüzden diğer kişilere vaaz ettikten sonra reddedilmemek için bedenini yumruklayıp onu köle etti. (Bakınız 1. Korintliler 9:27)

Terbiye edilmiş Hıristiyan aşırı yemekten sakınır. Eğer kahve, çay ya da kola onu tutsak etti ise, bu alışkanlığı tekme ile kovar. Tütünün herhangi bir türünün kendisine efendilik etmesini reddeder. Doktor tarafından reçete ile yazılmış olan ilaçlar dışındaki yatıştırıcı, uyku hapı ya da diğer kimyevi ilaçları kullanmaktan özenle sakınır. Uyku uyumak için verilen zamanı kontrol altında tutar. Eğer şehvet sorunu tarafından rahatsız ediliyor ise, saf olmayan düşünceleri kovmayı öğrenir ve temiz bir düşünce yaşamı üzerinde odaklanır ve yapıcı eylemler ile meşgul olur. Her tür bağımlılık ya da yerleşmiş günah onun için fethedilmesi gereken bir Golyat’tır.

Hıristiyanlardan genellikle belirli bir alışkanlıktan vazgeçemedikleri için şikayetler işitiriz. Bu tür bir yenilgi başarısızlığı garantiler. Başka bir deyişle böyle bir durum, Kutsal Ruhun ihtiyaç duyulan zaferi sağlayamayacağı anlamına gelir. Gerçek şudur ki, Kutsal Ruha sahip olmayan yeniden doğmamış kişiler sigara ya da içki içmeyi ya da kumar oynamayı ya da küfretmeyi terk edebilirler. Hıristiyanların, içlerinde konut kurmuş olan Kutsal Ruh aracılığı ile tüm bu bağımlılıklardan kolayca kurtulmaları daha kolay olması gerekmez mi!

Özdenetim, Ruhun diğer ürünleri gibi, doğaüstüdür. Özdenetim imanlılara diğer kişilerin ulaşamayacağı yollar ile kendi üzerlerinde disiplin uygulamalarını sağlar.

11 Mart

“Senden davacı olan ile daha yolda iken çabucak anlaş. Yoksa o seni yargıca,
yargıç da gardiyana teslim edebilir; sonunda da hapse atılabilirsin.”
Matta 5:25)

Bu bölümden yüzeysel olarak öğrendiğimiz derslerden biri, Hıristiyanların dava ile ilgili konulara karışmak için eğilim göstermemeleri gerektiğidir. Üzüntüler ve uğranan zararlar konusunda hakkını almak için mahkemeye koşmak doğal bir karşılıktır. Ancak imanlı doğal tepkilerden daha yüksek ilkeler tarafından rehberlik alır. Tanrının isteği genellikle doğanın mizacına göre daha kestirme yoldan gider ve ondan üstündür.

Günümüzdeki yasal mahkemeler kaza iddiaları, kötülüğe karşı açılmış davalar, boşanma davaları ve miras haklarını arama gibi konular ile dolup taşmaktadır. Pek çok olayda kişiler çabuk zengin olmayı umarak avukata koşarlar. Ama Hıristiyan sorunları, yasanın süreçleri aracılığı ile değil, sevginin gücü aracılığı ile halletmelidir. Birinin söylemiş olduğu gibi: “Eğer yasal yollara başvurmayı tercih edersen, o zaman yasal yollar seni teslim alırlar ve son kuruşuna kadar harcamak zorunda kalırsın.”

Kazanacağı kesin olan tek kişi avukattır; onun ücreti garantilenmiştir. Bir karikatürde bu süreç şöyle resmedilir. Bir davacı bir ineğin başını çekmektedir, davalı ise ineğin kuyruğunu çeker ve avukat ise ineğin sütünü sağar.

1.Korintliler 6.bölümde Hıristiyanlara, diğer Hıristiyanlara karşı dava açmaları kesinlikle yasaklanır. Çözülemeyen sorunları kilisedeki bazı bilge kişilere götürmeleri doğru olur. Ama bunun dahi ötesinde, bu dünyanın sisteminin yargıçlarının önündeki yasalara başvurmaktansa, kendilerine yanlış yapılmasına ve aldatılmaya istekli olmaları daha doğrudur. Aklıma gelmişken söyleyeyim, böyle yapmak, imanlı eşleri kapsayan tüm boşanma davalarını ortadan kaldırabilir.

Ama bir imanlı ve bir imansız arasındaki davalar için ne söylenebilir? Hıristiyan’ın haklarını koruması gerekmez mi? Yanıt şudur: Mesih’in bir kişinin yaşamında bir farklılık yarattığını göstermek için Hıristiyan’ın haklarından vazgeçmesi daha iyidir. Kendisine haksızlık eden bir kişiye karşı dava açmak tanrısal yaşam gerektirmez. Ama davayı Tanrının eline bırakmak ve bu durumu Mesih’in kurtaran ve değiştiren gücüne tanıklık etmesi için kullanmak tanrısal yaşam gerektirir. Hıristiyan, elinden geldiğince tüm insanlar ile barış içinde yaşamaya gayret etmelidir (Romalılar 12:18)

“Bir adam, kendisi ve komşusu arasında bir çit inşa etmeye başladı. Komşu adama geldi ve ona şöyle dedi: ‘Sen bu araziyi satın aldığın zaman, bu arazi ile birlikte bir mahkeme davası da satın aldın. Bu çit benim arazimde iki buçuk metre uzunluğunda olacak.’ Adam ona şu yanıtı verdi: ‘Yanımda iyi bir komşu olacağını her zaman biliyordum. Sana bu konudaki önerimi söyleyeyim: çitin nereye kadar gideceğini sen düşün ve çiti inşa et, faturayı da bana yolla, masrafını ben öderim.’Çit hiçbir zaman inşa edilmedi. İhtiyaç kalmadı!” (E.Stanley Jones).

12 Mart

“Size doğrusunu söyleyeyim,
bu en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı,
benim için yapmış oldunuz.” (Matta 25:40)

Burada hem ödüllendiren bir teşvik hem de öğretici bir uyarı bulunmaktadır. Mesih’in kardeşlerinden birine her ne yapar isek, bu yaptığımız Mesih’in Kendisine yapılmış sayılır. Her gün imanlı bir kardeşimize nazik davranarak Rab İsa’ya nezaket göstermiş oluruz. Tanrı halkına konukseverlik sunduğumuz zaman, Rab İsa’yı evlerimizde ağırlamış gibi oluruz. Eğer Tanrı halkına en iyi yatak odamızı verirsek, bu odayı Rab İsa’ya vermiş oluruz.

Eğer Rab İsa kralların Kralı ve rablerin Rabbi olarak gelmiş olsa idi, o zaman herkes Kurtarıcı için elinden gelen her şeyi yapma konusunda hızlı davranırdı. Ama Rab İsa kapımıza genellikle çok alçakgönüllü bir görünüm içinde gelir ve zaten bizim denenmemize neden olan durum da budur. O’nun en basit kardeşlerine davranış şeklimiz, O’na davranış şeklimiz demektir.

Tanrısayar yaşlı bir vaiz kutsallar ile Söz’ü paylaşma amacı ile bir topluluğu ziyaret etti. Bu vaizin kişisel bir karizması yoktu ve dinamik bir kürsü konuşmacısının tarzına da sahip değildi. Ama Tanrının bir hizmetkarı idi ve Rab’den aldığı ve topluluğa aktaracağı bir mesajı vardı. Kilise ihtiyarları ondan toplantılar için kalmasını isteyemeyeceklerini bildirdiler ve ona siyahların yaşadığı bir kenar mahalledeki toplantıya gitmesini önerdiler. O da söyleneni yaptı ve gittiği toplantıdaki kardeşler tarafından sıcak bir sevgi ile karşılandı. Toplantılarının devam ettiği o hafta sırasında, yaşlı vaiz bir kalp krizi geçirdi ve öldü. Rab sanki kibar kişilerin bulunduğu revaç gören topluluktaki kardeşlere şunu söylemek istiyordu: “Siz onu istememiş olabilirsiniz, ama ben istemiştim. Onu reddetmek ile Beni reddetmiş oldunuz.”

Edwin Markham, “Büyük Konuk Nasıl Geldi” adlı şiirinde, Rabbin kendisini ziyaret ettiğini hayal ederek özenli hazırlıklar yapan yaşlı bir ayakkabı tamircisinden söz eder. Rab onu ziyarete hiç bir zaman gelmedi. Ama kapısına bir dilenci geldiği zaman ayakkabı tamircisi ona ayakkabı verdi. Yaşlı bir hanım geldiği zaman onun dinlenmesini sağladı ve ve ona yiyecek verdi. Kaybolmuş bir çocuk geldiği zaman, ayakkabı tamircisi onu annesine geri götürdü.

Sonra sessizlik içinde yumuşak bir ses duydu:

Yüreğini kaldır, çünkü ben sözümü tuttum.
Senin dostane kapına üç kez geldim;
Gölgem üç kez senin evindeydi.
Yaralı ayakları olan dilenci Ben’dim,
yiyecek verdiğin kadın Ben’dim,
Yolda kaybolmuş, evini arayan çocuk Ben’dim.

13 Mart

“İşittiklerinize dikkat edin.” (Markos 4:24)

Rab İsa duyduklarımıza dikkat etmemiz konusunda bizi uyarır. Kulak kapımızdan içeri nelerin gireceğini kontrol etmekten biz sorumluyuz ve aynı şekilde işittiklerimizi uygun şekilde kullanmaktan da yine bizler sorumluyuz.

Yanlış olduğu aşikar olan şeyi dinlemememiz gerekir. Mezhepler, propagandalarını çok yüksek ses ile haykırırlar. Her zaman dinlemeye istekli olan birini ararlar. Yuhanna, mezhep yanlısı olan kişileri evimize sokmamamız ve hatta onlara selam dahi vermememiz gerektiğini söyler. Mezhep yanlısı kişiler Mesih’e karşıdırlar.

Aldatıcı bir şekilde altüst eden şeyi dinlememiz yanlıştır. Kolejler, üniversiteler ve seminerlerdeki genç insanlar her gün genellikle Tanrının Sözü ile ilgili bir kuşkular ve inkarlar engeli ile karşılaşırlar. Mucizelere karşı konuşmalar işitirler, Rab İsa’ya sahte övgülerin sunulması ile yüz yüze gelirler ve Kutsal Yazılardaki sade anlamın sulandırıldığını görürler. Oturup yıkıcı öğretiş dinlemek ve bundan etkilenmemek imkansızdır. Öğrencinin imanı mahvolmasa bile zihni kirlenir. “İnsan koynuna ateş alır da giysisi yanmaz mı? Korlar üzerinde yürür de ayakları kavrulmaz mı?” (Süleyman’ın Özdeyişleri 6:27,28) Aşikar yanıt, ‘Hayır’dır.

Saf olmayan ya da imalı sözü dinlemememiz gerekir. Bu günün toplumundaki kirliliğin en kötü şekli, zihin kirliliğidir. Pek çok gazeteyi, dergiyi, kitabı, radyoyu ve televizyon programlarını, filmleri ve insan sohbetlerini tanımlayan tek bir sözcük vardır: iğrenç. Hıristiyan sürekli olarak bunlara maruz kaldığı için günahın günahlılığı duyumunu kaybetme tehlikesi içindedir. Ve tek tehlike yalnızca bu değildir! Zihinlerimize kötü ve imalı sözlerden oluşan öyküleri kabul ettiğimiz zaman, en kutsal anlarımız sırasında gelip bizi rahatsız edecek bir yol bulmuş olurlar.

Zihinlerimizi değersiz ya da önemsiz şeyler ile doldurmamamız gerekir. Yaşam gereğinden fazla kısadır ve görev bu konuda yeterinden fazla acildir. “Bizimki gibi bir dünyada her şeyin içten olması gerekir.”

Tanrının Sözünü işitme konusunda özenli davranmamız kesinlikle gereklidir. Zihnimizi Tanrının Sözü ile ne kadar çok doldurur ve onun kutsal buyruklarına ne kadar çok itaat eder isek, o kadar çok Tanrının düşünceleri ile düşüneceğiz ve çevremizdeki ahlak kirliliğinden o kadar çok uzaklaşmış olacağız.

14 Mart

“Nasıl dinlediğinize dikkat edin.” (Luka 8:18)

Hıristiyan yaşamında yalnızca ne işittiğimize değil, ama nasıl işittiğimize dair bir soru da vardır.

Tanrının Sözünü kayıtsız bir tutum ile işitmek de mümkündür. Kutsal Kitap’ı, bu kitapta Gücü Her Şeye Yeten Tanrının bize konuştuğu gerçeği ile ilgilenmeden başka herhangi bir kitabı okurmuş gibi okuyabiliriz.

Tanrının Sözünü eleştiren bir tutum içinde dinleyebiliriz. O zaman insan zekasını Kutsal Yazılardan üstün tutmuş oluruz. Kutsal Kitap’ın bizi yargılamasına izin vermek yerine Kutsal Kitap’ı yargılamaya kalkışmış oluruz.

Tanrının sözünü isyankar bir tutum ile dinleyebiliriz. Öğrenciliğin katı talepleri ya da kadınların boyun eğmeleri ve başlarını örtmeleri gerektiği hakkındaki konular ile ilgili bölümlere geldiğimiz zaman, kızar ve itaat etmeyi tamamen reddederiz.

Yakup kitabındaki kişi gibi sözü unutanlardan olabiliriz: “Sözün dinleyicisi olup da uygulayıcısı olmayan kişi, aynada kendi doğal yüzüne bakan kişiye benzer. Kendini görür, sonra gider ve nasıl bir kişi olduğunu unutur.” (Yakup 1:23,24)

Belki de en çok görülen grup, bu umursamaz dinleyicilerdir. Bu kişiler Sözü öylesine çok duymuşlardır ki, Söze karşı duyarsızlaşmışlardır. Bir vaazı mekanik olarak dinlerler. Vaaz can sıkıcı bir rutine dönüşmüştür. Bu kişilerin kulakları yorulmuş ve bitkin hale gelmiştir. “Bana daha önce duymamış olduğum ne söyleyebilirsin?” şeklinde bir tutum içindedirler.

Tanrı Sözünü dinlediğimize itaat etmeden ne kadar çok dinler isek, giderek o kadar çok sağır hale geliriz. İşitmeyi reddettiğimiz takdirde işitme kapasitemizi kaybederiz.

Dinlemenin en iyi şekli saygı ile, itaat ederek ve ciddi bir tutum içinde dinlemektir. Bizden başka hiç kimse yerine getirmiyor olsa dahi, Kutsal Kitap’a söylediğini yapmaya kararlı olarak yaklaşmamız gerekir. Bilge kişi, Sözü yalnızca işiten değil ama aynı zamanda yerine de getirendir. Tanrı, Sözünden titreyen kişileri aramaktadır (Yeşaya 66:2).

Pavlus Selanikliler’e öğütte bulundu, çünkü onlar Sözü işittikleri zaman, onu “insan sözü olarak değil, gerçekte olduğu gibi, Tanrı sözü olarak benimsediler” (1.Selanikliler 2:13). Bizler de aynı şekilde işittiklerimize dikkat etmeliyiz.

15 Mart

“Canını kurtarmak isteyen onu yitirecek,
canını Benim uğruma yitiren ise onu kazanacaktır.” (Luka 9:24)

Biz imanlıların temelde yaşamlarımız ile ilgili sahip olabileceğimiz iki tür tutum bulunur. Ya yaşamımızı kurtarmaya çalışır ya da onu Mesih’in uğruna amaca sahip bir şekilde kaybedebiliriz.

Doğal tutum yaşamımızı kurtarmaya çalışmaktır. Benlik merkezli bir yaşam sürebilir, kendimizi çaba ve rahatsızlıklardan korumaya çalışabiliriz. Kendimizi şoklardan korumak, kayıplara karşı güvenlikte tutmak ve rahatsızlığın her türünden sakınmak için özenli planlar yapabiliriz. Evimiz, ön tarafına “Giriş yasaktır” levhaları konulan özel bir mülk haline gelir. Evimiz yalnızca ailemiz içindir – diğer kişilere en az düzeyde konukseverlik gösterilir. Kararlarımız, durumların bizi nasıl etkileyeceği temel alınarak verilir hale gelmiştir. Eğer diğer kişiler planlarımızı bozar ya da bu planlara pek çok iş dahil ederler ise ya da başkalarına yardım etmek için vakıflar kurulmasını talep ederler ise, o zaman kabul etmez ve geri çekiliriz. Kişisel sağlığımıza büyük bir dikkat ile adanmaya eğilimli hale geliriz, bizim için uykusuz gecelere neden olabilecek herhangi bir hizmeti reddederiz, fiziksel risk almamak için hastalık ya da ölüm ile temas kurmayı reddederiz. Aynı zamanda çevremizdeki kişilerin ihtiyaçlarından çok kendi kişisel görünümümüze daha büyük bir ayrıcalık da tanırız. Kısaca, eğer Rab gelmez ise, bir kaç yıl sonra solucanlar tarafından yenecek olan bedenimize özen göstermek için yaşar hale geliriz.

Yaşamımızı kurtarmak için çaba gösterdiğimiz zaman, onu kaybederiz. Bencil bir varoluşun bütün sefaletlerinin acısını çeker ve diğer kişiler için yaşamanın sağladığı tüm bereketlerden yoksun kalırız.

Buradaki seçenek, yaşamımızı Mesih uğruna gözden çıkarmaktır. Bu seçenek bir hizmet ve fedakarlık yaşamıdır. Gereksiz riskler almadan ya da şehitliği davet etmeden tüm bedellere göze alarak yaşamamız gerektiği düşüncesi ile görevden ayrılmayız. “canımızı ve bedenimizi Tanrı için feda etmek ve onları gömmek” eylemimizin bir anlamı vardır. O’nun uğruna harcamayı ve harcanmayı en büyük sevincimizi sayarız.  Evimiz açıktır, sahip olduklarımızı ve zamanımızı ihtiyaç içinde olanlar ile paylaşmaya hazırız.

Mesih ve diğer kişiler uğruna yaşamlarımızı bu şekilde ortaya dökmek ile gerçek yaşam olan yaşamı bulmuş oluruz. Yaşamlarımızı kaybetmek ile, aslında yaşamlarımızı kurtarmış oluruz.

16 Mart

“Size şunu söyleyeyim, kimde var ise, ona daha çok verilecek.
Ama kimde yok ise, kendisinde olan da elinden alınacak.” (Luka 19:26)

Bu ayetin başlangıcındaki “var” sözcüğü, yalnızca mal mülkten daha fazlasını ifade eder. Bu sözcükte, bize öğretilmiş olanın ve bize verilmiş olanın kullanımı ile ilgili düşünce mevcuttur. Başka bir deyişle, önemli olan neye sahip olduğumuz değil, bize verilmiş olan ile ne yaptığımızdır.

O zaman burada Kutsal Kitap’ı çalışan bizler için büyük bir ilke yer alır. Almış olduğumuz ışığı izlediğimiz zaman, Tanrı bize daha çok ışık sağlar. Hıristiyan yaşamında en büyük ilerlemeyi gösteren kişi, çevresinde aynı şekilde hareket eden hiç kimse görmese bile, Kutsal Kitap’ın söylediğini yapmaya kararlıdır. Başka bir deyişle bu konu, kişinin zihinsel yeteneği ile ilgili bir konu değildir. Gerçekten önemli olan şey onun itaat etmesidir. Kutsal Yazılar, içlerinde barındırdıkları hazineleri itaatkar bir yüreğe hemen açarlar. “rabbi tanıyalım, Rabbi tanımaya gayret edelim” (6:3) diyen Hoşea doğru söylemiştir. Bize öğretileni ne kadar çok uygular isek, Rabbini bize yapacağı açıklamalar o kadar çok olacaktır. Bilgiye uygulama eklendiği zaman, bilgi çoğalır. Uygulaması yapılmayan bilgi çürüyüp kokacaktır.

Aynı ilke, armağanlarımız ve yeteneklerimiz için de geçerlidir. Beş talantı alan ve hemen gidip bu parayı işleterek on talant haline getiren kişiye on kent üzerinde yönetici olma yetkisi verildi ve elindeki talant ile beş talant daha kazanan kişi beş kent üzerine yönetici yapıldı (Matta 25:16-19).

Bu ayetler gösteriyor ki, sorumluluklarımızı uygun bir şekilde yüklendiğimiz zaman, daha büyük ayrıcalıklar ve sorumluluklar ile ödüllendiriliriz. Talantını işletmeyen kişi, onu kaybetti. Bu nedenle, sahip olduklarını Rab uğruna kullanmayı reddedenler, sonunda talantlarını kullanma yeteneklerini kaybederler, bu nedenle, “eğer kullanmazsanız, kaybedersiniz.”

Bedenin bir bölümünü kullanmakta başarısız olduğumuz zaman, bedenin dumura uğrayıp zarar gördüğünü biliriz. Normal gelişmenin gerçekleşmesi ancak sürekli kullanım ile mümkün olur. Ruhsal yaşam için de aynı şey geçerlidir. Eğer korkaklık ya da tembellik nedeni ile armağanımızı gömer isek, çok geçmeden Tanrının bizi rafa kaldırdığını ve bizim yerimize başka kişiler aracılığı ile çalışmaya başladığını görürüz.

Bu yüzden Kutsal Kitap’ın buyruklarına itaat etmemiz, vaatlere sahip çıkmamız ve Tanrının bize vermiş olduğu her armağanı kullanmamız çok büyük önem taşır.

17 Mart

“At ya da katır gibi anlayışsız olmayın.”  (Mezmur 32:9)

Bana göre, at ve katır, Rabbin rehberliğini aradığımız zaman, sahip olabileceğimiz iki yanlış tutumu resmeden örnekler gibidirler. At önde olmak, katır ise arkada kalmak ister. At sabırsız, heyecanlı ve yerinde duramayan bir hayvandır; katır ise, inatçıdır, söz dinlemez ve tembeldir. Mezmur yazarı her iki hayvanın da anlayışlarının olmadığını söyler. Her ikisinin de gem ve dizgin ile kontrol edilmeleri gerekir, aksi takdirde efendilerinin yanına yaklaşmayacaklardır.

Tanrının arzusu, O’nun yönlendirişine duyarlı olmamız, O isteğinin ne olduğunu gösterdiği zaman, kendi bilgeliğimiz ile öne çıkmamamız ya da geride kalmamamızdır.

Aşağıda bu konuya yardımcı olacağını düşündüğümüz bir kaç kurala yer veriyoruz:

Tanrının, bize verdiği yönü, iki ya da üç tanığın ağzından onaylamasını isteyin. Tanrı, “Söylenen her söz iki ya da üç tanığın sözü ile doğrulansın.” (Matta 18:16) Bu tanıklar, Kutsal Yazılardaki bir ayet, diğer Hıristiyanların öğüdü ve koşulların bir noktada harika bir şekilde birleşmeleri gibi durumlar ile ortaya çıkabilir ve bize konuşabilirler. Eğer O’nun isteği ile ilgili iki ya üç kesin ima alırsanız, o zaman hiç bir kuşkunuz ya da korkunuz kalmayacaktır.

Eğer Tanrının rehberliğini arıyor iseniz ve bu rehberlik gelmiyor ise, o zaman Tanrının size verdiği rehberlik, bulunduğunuz yerde durmanızdır. “Gitmek ile ilgili karanlık, kalmak ile ilgili ışıktır.”

Rehberliğin çok net hale gelmesi için bekleyin, öyle ki, bu rehberliği reddetmek, kesin itaatsizlik haline gelsin. İsrailoğullarına  bulut ve ateş sütunu hareket edene kadar harekete geçmeleri yasaklanmıştı. Kendi düşüncelerinin ürünü olan bir mantık ile bağımsız hareket etme eylemlerine bahane bulamazlardı. Onların sorumluluğu bulut harekete geçtiği zaman hareket etmeleri idi – daha erken ya da daha geç değil.

Sonunda, Mesih’in esenliği yüreklerinizde hakem olsun. Bu sözler, Koloseliler 3:15 ayetinin özgür bir çevirisidirler. Şu anlama gelirler: Tanrı gerçekten yön veriyor ise o zaman herhangi bir yol ile değil, yalnızca doğru yol ile ilgili esenliğe sahip olmamız için zihinlerimizi ve yüreklerimizi de benzer şekilde etkileyecektir.

Eğer tanrısal isteği bilmek için çok istekli isek ve bu isteğe hemen itaat edecek isek, o zaman Tanrının gem ve dizginine ihtiyaç duyulmayacaktır.

18 Mart

“Yalnız kendinizin değil, başkalarının yararını da gözetin.” (Filipeliler 2:4)

Filipeliler 2. Bölümde yer alan anahtar sözcük, “başkaları” sözcüğüdür. Rab İsa başkaları için yaşadı. Pavlus başkaları için yaşadı. Timoteos başkaları için yaşadı. Efafroditus, başkaları için yaşadı. Bizler de başkaları için yaşamalıyız.

Bize böyle yaşamamız, bu yalnızca doğru olduğu için değil, ama aynı zamanda bizim için de yararlı olduğu içindir. Eğer bazen başkaları için yaşamanın bedeli büyük ise, o zaman böyle yapmanın bedeli de daha ağır olur.

Toplumumuz yalnızca kendilerini ilgilendiren şeyler için yaşayan insanlar ile doludur. Diğer kişilere hizmet ederek dolu bir zaman geçirmek yerine evde canları sıkılarak otururlar. En küçük bir ağrı ya da sızı onları düşündürür ve çok geçmeden hastalık hastası kişiler haline gelirler. Yalnızlıkları içinde hiç kimsenin kendileri ile ilgilenmediklerinden şikayet eder ve kendilerine acıma çamuru içinde yuvarlanırlar. Kendileri hakkında düşünmek için ne kadar çok zamanları olur ise, o kadar çok bunalırlar. Yaşam, onlar için karanlığın büyük bir iç gözlem dehşeti haline gelir. Çok geçmeden doktora gitmeye başlarlar ve benlik merkezli olmaktan kaynaklanan rahatsızlıklarını asla tedavi edemeyecek olan çok sayıda haplar yutarlar. Sonra da sık sık bir psikiyatristin sofasına uzanır ve yaşamlarındaki can sıkıntısı ve bezginlikten kurtulmak için çözüm arayıp rahatlamaya çalışırlar.

Bu tür insanlar için en iyi tedavi, diğer kişilere sunacakları bir hizmet yaşamıdır. Eve kapanmış yaşlı ve hastalar ziyaret edilmeyi beklerler. Bir dosta ihtiyaç duyan yalnız kişiler vardır. Gönüllü yardımcılardan hoşnut olacak olan hastaneler mevcuttur. Bir mektup ya da kart ile teşvik edilerek sevindirilecek kişiler çoktur. Yuvalarından gelecek haberler ile sevinecek hizmetliler vardır. Kurtarılacak canlar ve öğretilecek imanlılar doludur. Özetleyecek olur isek, hiç kimsenin canının sıkılması için bir bahanesi yoktur. Kişinin yaşamını üretken eylemler ile doldurması için yapılacak yeterince çok iş mevcuttur. Ve başkaları için yaşama sürecinde dostluk çevremizi genişletir, kendi yaşamlarımızı daha ilginç hale getirir ve doyuma ulaşır ve tatmin buluruz. P. M.Derham şöyle der: “Başkaları için şefkat ile dolu bir yürek kendi üzüntülerinin içine dalıp kalamaz ve kendisine acıyarak kendisini zehirlememiş olur.”

Başkaları, evet Rab, başkaları,
Benim düsturum bu olsun.
Başkaları için yaşamama yardım et ki,
Ben de Senin gibi yaşayabileyim.

Pages