February 2013

18 Nisan

“Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz..”
 (1.Korintliler 13:12)

Hıristiyan tecrübemizde birçok defalar Rabbin sofrasına O’nun bizim yerimize geçerek öldüğünü hatırlamak için geldiğimiz zaman, bu yukarıdaki ifade çok belirgin hale gelir. “Aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz.”

Burada kalın, içine nüfuz edilemez bir peçe var gibi görünür. Bizler, sonu olmayan sınırlamalarımızın tümü ile bu peçenin bir tarafında yer alırız. Peçenin öbür yanında kurtuluşumuzun büyük dramasının tamamı – Beytlehem, Getsemani, Gabatha, Golgotha, boş mezar, Tanrının sağında oturan yüceltilmiş Mesih – bulunmaktadır. Orada muazzam bir boşluğun var olduğunun farkına varırız ve onu içimize almaya gayret ederiz, ama bunu yaptığımız zaman kendimizi yaşayan varlıklardan çok budala ya da ahmak kişiler gibi hissederiz.

Kurtarıcının günahlarımız uğruna çektiği acıları anlamaya çalışırız. Zihinlerimiz O’nun Tanrı tarafından terk edildiğine ilişkin dehşeti, kavrayabilmek için gerginlik yaşarlar. Tüm sonsuzluk boyunca bizim katlanmamız gereken işkenceye O’nun katlandığını biliriz. Ancak bunun da ötesinde çok daha fazla şeyin mevcut olduğunun farkına varamayacak kadar cesaretimiz kırılır. Keşfedilmemiş bir denizin kenarında ayakta dururuz!

Cennetin en iyisini, yeryüzünün en kötüsü için gönderen sevgiyi düşünürüz. Tanrının kaybolanı aramak ve kurtarmak için bu vahşi günah ormanına biricik Oğlunu gönderdiğini hatırladığımız zaman, yüreğimiz burkulur. Ama burada sözü edilen, bilgiyi çok aşan bir sevginin varlığıdır. Bunu yalnızca kısmen bilebiliriz.

Zengin olmasına rağmen, O’nun yoksulluğu ile bizler zengin kılınabilelim diye bizim uğrumuza yoksul olan Kurtarıcımızın lütfu ile ilgili şarkılar söyleriz. Bu gerçek, meleklerin soluklarını tutmaları için yeterlidir. Gözlerimiz böylesine zengin bir lütfun engin boyutlarını görmek için çaba sarf ederler. Ama bu çaba boştur.  İnsani görüşümüz bunu göremeyecek kadar sınırlıdır.

O’nun Golgota’da yaptığı fedakarlığı düşünerek soluğumuzun kesilmesi gerektiğini biliriz, ama ne gariptir ki, genellikle bundan etkilenmeyiz. Eğer peçenin arkasındaki yere gerçekten girebilse idik, gözyaşlarına boğulurduk. Yine de aşağıda yazılı olan şu ifadeleri itiraf etmemiz gerekir…

Ah, ben kendimin nasıl biri olduğuna şaşırıyorum;
Sen, seven, kanını döken, ölen Kuzu,

Bu gizemi defalarca inceleyebilirim, ama bu,
seni daha çok sevmem için beni yine de harekete geçirmez.

Ya da bir başka kişinin sözleri ile kendimize şunu sormamız gerekir:

Ey Mesih, ben bir insan değil bir taş mıyım ki,
Senin çarmıhının yanında durabileyim

Ve kaybettiğin kanının damlalarını teker teker sayıp da ağlamayayım?

Emmaus yolundaki iki öğrenci gibi, gözlerimiz kapalıdır. Peçenin kaldırılacağı ve kırılmış ekmeğin ve dökülmüş şarabın müthiş anlamını göreceğimiz o zamanı yüreklerimizi yakan bir arzu ile özleriz.

20 Nisan

“Eğer bu lütuf ile olmuş ise, iyi işler ile olmamış demektir.
Yoksa lütuf artık lütuf olmaktan çıkar.” (Romalılar 11:6)

Eğer bir kişi iman eder etmez hemen lütuf öğretişinde köklenir ise, kendisini daha sonraki yaşamda karşılaşacağı pek çok sorundan kurtarmış olur. Kurtuluşun Tanrı lütfunun karşılıksız bir armağanı olduğunu ve bu lütfun yalnızca onu hak etmeyenlere değil, ama aynı zamanda aslında lütfun tam aksini hak edenlere verildiğini anlamak çok önemli bir temel noktadır. Bir insanın sonsuz yaşamı kazanmak için yapabileceği hiç bir çaba mevcut değildir. Lütuf, kişisel çaba gayretlerini ve düşüncelerini tamamen terk etmiş olan ve doğru olma konusundaki istekleri için yalnızca Kurtarıcının doğruluğuna güvenenlere verilir.

Eğer kurtuluşun tamamen lütuf olduğunu anlar isek, o zaman tam güvenceye sahip olabiliriz. Kurtarılmış olduğumuzu bilebiliriz. Eğer kurtuluş çok az bir derece de olsa bize ve sefil çabalara bağımlı olsa idi, o zaman kurtulduğumuzdan asla emin olamazdık. Yeterince iyi ya da doğru işler yapıp yapmadığımızı bilemezdik. Ama kurtuluş Mesih’in tamamladığı işe bağlı olduğu zaman, bizi rahatsız edecek herhangi hiç bir kuşku olamaz.

Aynı şey sonsuz güvenliğimiz için de geçerlidir. Eğer devam eden güvencemiz, dayanmak için herhangi bir şekilde bizim gücümüze bağlı olmuş olsa idi, o zaman bu gün kurtulup yarın yine kaybolabilirdik. Ama güvenliğimiz Kurtarıcımızın bizi kurtarma gücüne bağlı olduğu sürece, sonsuza kadar güvenlik içinde olduğumuzu bilebiliriz.

Lütuf altında yaşayan kişiler asla günahın çaresiz piyonları değildirler. Günah, yasa altında olan kişiler üzerinde egemenlik sürer, çünkü yasa onlara ne yapmaları gerektiğini söyler, ama söylediğini yapmaları için onlara güç vermez. Lütuf, kişiye, Tanrının önünde mükemmel bir duruş sağlar ve ona çağrıldığı şekle uygun olarak yürümesini öğretir. Söylediği şeyi yapabilmesi için içinde konut kurmuş olan Kutsal Ruh ona gerekli gücü sağlar ve bunu yaptığı için onu ödüllendirir.

Lütuf altında yaşayan biri için hizmet etmek, yasal bir esaret değil, sevinçli bir ayrıcalık haline gelir. İmanlı korku aracılığı ile değil sevgi ile teşvik edilerek yönlendirilir. Kurtarıcının kurtuluş sağlamak için ne gibi acılar çektiğini hatırlamak, kurtarılmış günahkara yaşamını adanmış bir hizmete dökmesi için esin verir.

Lütuf aynı zamanda şükretme, tapınma, övgü ve hayranlık esinleyerek yaşamı da zenginleştirir. Kurtarıcının kim olduğu hakkındaki bilgi, doğamız ve davranışlarımız itibarı ile günahkar olduğumuzu bilmek ve O’nun bizim uğrumuza yaptığı her şey yüreklerimizin O’na sevgi dolu bir hayranlık ile akmasına neden olur.

Tanrının lütfu gibi önemli olan başka hiç bir şey yoktur. Tanrının lütfu O’nun tüm niteliklerinin tacındaki en değerli mücevherdir. Tanrının egemen lütfunun gerçeğinde temellenin ve o zaman bu lütuf tüm yaşamınızı değiştirecektir.

21 Nisan

“Öğrenci öğretmeninden üstün değildir,
ama eğitimini tamamlayan her öğrenci öğretmeni gibi olacaktır.”
(Luka 6:40)

Rab İsa bu bölümde Onikiler’e şu önemli noktayı hatırlattı: diğer kişileri öğrencileri olarak yetiştirmek üzere gittikleri zaman, öğrencilerinin ruhsal yaşamlarında kendilerinin elde ettiklerinden daha büyük bir ilerleme bekleyemezler. Başka bir deyişle, diğer kişiler üzerindeki olumlu etkimizin derecesi, bizlerin ne olduğumuz ile sınırlıdır. Ya da O.L.Clark’ın dediği gibi:

Bilmediğinizi öğretemezsiniz;
Gitmediğiniz yere götüremezsiniz.

Kurtarıcı verdiği öğretişi çöp ve mertek öyküsü ile güçlendirmeye devam eder. Bir adam, rüzgarın aniden savurduğu minik bir çöp parçasının gözüne kaçtığı sırada bir harman yerinde yürümektedir. Gözünü ovuşturur, üst göz kapağını çekerek alt göz kapağının üstüne getirir ve arkadaşlarının verdiği tüm iyi niyetli öğütleri yerine getirerek gözüne kaçan çöpü çıkartmaya uğraşır. O sırada ben gözümden çıkıntı halinde dışarı fırlamış bir telefon direği ile onun yanına gelir ve şöyle derim: “Dostum, bak işte geldim, gözündeki küçük çöpü çıkartmam için sana yardım etmeme izin ver.” Belli bir açıda duran başını kaldırarak bana görebildiği gözü ile bakar ve “Sence önce senin gözündeki direği çıkartman gerektiğini düşünmüyor musun?”

Elbette! Bir günahtan kurtulmak için mücadele veren birine ben, eğer benzeri bir günaha zincirler ile daha fazla bağlı bir durumda isem, yardımcı olmam mümkün değildir. Eğer ben kendim Kutsal Yazılara itaat etmedi isem, ona, aynı Kutsal Yazıların buyruğuna itaat etmesi için baskı yapamam. Yaşamımdaki herhangi bir ruhsal başarısızlık, bu belirli konuda konuşmamı engel olarak dudaklarımı mühürler.

Öğrencim mükemmel hale geldiği zaman, yani, ben onun eğitimini tamamladığımda, onun benim ruhsal konumumun bir santimetre dahi yükseğinde olmasını bekleyemem. Benim uzunluğuma gelerek gelişme göstermiş olabilir, ama ben onu bunun ötesine götüremem.

Burada vurgulananlar ile belirtilen, kendimize dikkat etmemiz gerektiğidir. Hizmetimiz, bir karakter hizmetidir. Önemli olan, içerde bulunandır. Güzel ve hızlı konuşabilir ve akıllı olabiliriz, ama eğer yaşamlarımızda ihmal ve itaatsizlik gibi kör noktalar mevcut ise, o zaman diğer kişileri öğrenci olarak yetiştirmek bir körün bir başka köre kılavuzluk etmesine benzer.

22 Nisan

“İsa’nın Rab olduğunu ağzın ile açıkça söyler ve Tanrının
O’nu ölümden dirilttiğine yürekten iman edersen, kurtulacaksın.”  (Romalılar 10:9)

Bu çok rağbet gören Müjde ayeti, düşmüş bir insanın kabul etmesi çok zor olan iki temel gerçeği – beden alma ve diriliş – tek bir noktada toplar. Bu öğretişleri ve vurguladıkları her şeyi kabul etmeden kurtuluş gerçekleşemez.

Önce İsa’nın Rab olduğunu açıkça söylememiz gerekir, yani, Beytlehem’deki yemlikte doğan bu Kişi’nin beden alan Tanrı olduğunu kabul etmeli ve bunu ağzımız ile söylemeliyiz. Rab İsa’nın Tanrı olduğu, tüm kurtuluş planındaki en önemli gerçektir.

İkinci olarak, yüreğimizde Tanrının O’nu ölümden dirilttiğine inanmamız gerekir. Ancak, bu gerçek, diriliş gibi basit bir gerçekten çok daha büyük bir anlama sahiptir. Bu gerçeğe, Rab İsa’nın çarmıhta Yerimize Geçen Kişi olarak öldüğü gerçeği de dahildir. Bizim günahlarımızın hak ettiği cezayı O ödedi. Bizim sonsuza kadar katlanmamız gereken Tanrının gazabına O katlandı. Sonra Tanrı O’nu üçüncü gün Mesih’in bizim tüm günahlarımız için kurban oluşuna ilişkin Tanrının tam olarak tatmin olduğu ile ilgili bir kanıt olarak ölümden diriltti.

O’nu Rab ve Kurtarıcı olarak kabul ettiğimiz zaman, Kutsal Kitap kurtulduğumuzu söyler.

Ama biri şöyle bir soru sorabilir: “Ağız ile açıkça söylemek neden inanmaktan önce gelir? Önce inanıp sonra ağzımız ile açıkça söylemez miyiz?”

Pavlus, 9. Ayette beden alma ve dirilişi vurgular ve bunların ne şekilde oluştuklarına dair tarihsel düzeni ortaya koyar – önce beden alma ve otuz üç yıl sonra dirilme.

Bir sonraki ayette inanma konusuna ağızla açıkça söyleme konusundan önce yer verir. “Çünkü insan yürekten iman ederek aklanır, imanını ağzı ile açıklayarak kurtulur.” Buradaki sıralama yeniden doğduğumuz zaman gerçekleşir. Önce Kurtarıcıya iman ederiz ve sonra aklanırız. Ve sonra gider zaten elde etmiş olduğumuz kurtuluşu ağzımız ile açıkça söyleriz.

Ayetimiz, saf ve açık sözlü bir sadeliğe sahiptir ve bu konuda uzun süreli bir tazeliği vardır. Bu nedenle şu çocuk şarkısındaki sözlere şaşırmamak gerekir:

Romalılar on ve dokuz
Benim en sevdiğim ayettir;
Mesih’in Rab olduğunu açıkça söylersem,
Tanrısal lütuf aracılığı ile kurtulurum;
Çünkü oradaki vaat sözleri
Altın harfler ile parlarlar:
Romalılar on ve dokuz.

23 Nisan

“Öyle ise biz de O’nun uğradığı gibi aşağılanmaya katlanarak
ordugahtan dışarı çıkıp yanına gidelim.” (İbraniler 13:13)

Bu ayetten ilk öğrendiğimiz, Mesih’in, halkı için bir toplanma merkezi olduğudur. Bir mezhepte, bir kilisede, bir binada ya da ünlü bir vaizde değil, yalnızca Mesih’te toplanıyoruz. “Yönetim hep O’nun soyunda kalacak” (Yaratılış 49:10). “Toplayın önüme sadık kullarımı, kurban keserek benimle antlaşma yapanları” (Mezmur 50:5).

İkinci olarak verilen ders, ordugahtan çıkıp O’nun yanına gitmemiz gerektiğidir. Ordugah burada, “doğal insana uyarlanmış olan tüm yersel din sistemi” olarak tanımlanır. Bu yer, Mesih’in aşağılandığı ve küçümsendiği dini alandır. Bu gün Hıristiyanlık adı altında maskelenen putperest canavarlıktır; “tanrısayar bir görünüşe sahiptir, ama onun gücünü inkar eder.” Mesih dışarıdadır ve bizim de O’nun yanına gitmemiz gerekir.

Aynı zamanda yalnızca ordugahın dışına giderek Mesih ile karşılaşma gerçeğimize azarlanmanın da dahil olduğunu öğreniriz. Kilise paydaşlığı konusunda Rabbe itaat etmek ile bağlantılı olarak bir azarlanma mevcut olması Hıristiyanlar tarafından çok ender yaşanan bir durumdur. Kilise kurumlarında genellikle daha çok ayrıcalığa ve konuma göre değerlendirme yapılır. Ama Yeni Antlaşma idealine ne kadar çok yaklaşır isek, O’nun azarlanmasına paydaş olmak durumunda kalacağımız o kadar olasıdır. Bu bedeli ödemek için istekli miyiz?

Giysileri paylaşılan Adam beni ordugahın dışına çağırdı.
O’nun sesini tanıyordum – çarmıha gerilen Rabbim;
O kendisini bana gösterdi ve oh, yerimde duramadım.
O’nu izlemem – O’na itaat etmem gerekiyordu.

Dünya beni dışarı attı – çünkü bu isyankar yüreğimin içinde
Taçlandırmış olduğum Adamı dünya reddetti,
Onunla alay etti ve onu öldürdü, Tanrı ise
Harika gücü ile bu Adamı, egemenlik sürmesi için ölümden diriltti.

Ve böylece Rabbim ve ben şimdi ordugahın dışındayız.
Ama ah, O’nun varlığı yersel herhangi bir bağdan çok daha tatlıdır;
Bir zamanlar ben O’nun varlığından haberdar bile değildim;
Ben O’nun adı uğruna dünyanın dışındayım. — Seçme

24 Nisan

“Kim Tanrının tapınağını yıkarsa, Tanrı da onu yıkacak.
Çünkü Tanrının tapınağı kutsaldır ve o tapınak sizsiniz.”
 (1.Korintliler 3:17)

Bu ayette, Tanrının tapınağı yersel topluluğa işaret eder. Pavlus, bireysel Hıristiyanlara değil, toplu olarak imanlılara şu sözler ile konuşur: “O tapınak siz(çoğul)siniz.” Korint’teki kutsallar bir Tanrı tapınağı oluşturdular.

Elbette aynı zamanda, Hıristiyanların bireysel olarak da Kutsal Ruhun bir tapınağı oldukları doğrudur. Elçi, bu konudan 1.Korintliler 6:19 ayetinde söz eder: “Bedeninizin Tanrıdan aldığınız ve içinizdeki Kutsal Ruhun tapınağı olduğunu bilmiyor musunuz? Kendinize ait değilsiniz.” Tanrının Kutsal Ruhu, Tanrının çocuklarının her birinin bedeninde konut kurar.

Ama bu güne ait metnimizde üzerinde durulan konu topluluktur. Pavlus, eğer biri bu tapınağı yıkarsa Tanrının da onu yıkacağını söylemektedir. Bu ayette “kirletmek” ile “yok etmek” anlamında kullanılan iki sözcük birbirinin aynıdır. Yerel bir kiliseyi kutsal bir yaşam ve saf bir öğretişin koşullarından ayırarak lekelemek anlamında kullanılır. Yerel kilisenin kutsal ve saf koşullarda kalması gerekir ve bunun aksi davranarak günah işleyen suçlu kişi Tanrının yıkımına maruz kalacaktır. (W.E.Vine)

Ayetimiz bu nedenle bizi şu konuda uyarır: yerel bir kilisenin paydaşlığına hile karıştırmak ciddi bir meseledir. Aslına bakılacak olur ise, bu tür bir davranış öz yıkım demektir. Ancak insanlar bu önemli konuda ne kadar da farklı davranırlar. Toplulukta yapılması gerekeni yerine getirmeyen bir adam düşünelim, ya da bu adamın bir başka kardeş ile vahşice bir kişilik çatışmasına girdiğini varsayalım. Olup bitenleri Kutsal Yazılar ile uyumlu bir şekilde düzeltmek yerine topluluktaki diğer kişileri de kendi tarafına alır ve böylece kilisede bir hizipleşme meydana getirir. Durumlar kötüden daha kötüye gider ve çok geçmeden büyük bir yarık ortaya çıkar.

Ya da belki de bir dedikodu kampanyası başlatan ve buna karşı gelen kişilere diş bileyen dünyevi bir kız kardeş sorun çıkartır. Hakaret ile dolu dili kilise acılık ve çekişme ile doluncaya kadar susmak bilmez. Bu kız kardeş bir zamanlar düzenli işleyen bir topluluk harabe haline dönüşünceye kadar dedikodudan vazgeçmeyecektir.

Bu tür kişiler çok tehlikeli bir oyun oynamaktadırlar. Bu oyunlarının sonuçlarından kurtulamazlar. Evrenin Yüce Tanrısı, Kendisini, topluluğunu enkaz haline getirenleri, enkaz haline getirmeye adamıştır. Hizipleşme eğilimi gösteren herkese karşı ayık ve uyanık kalınmalıdır!

25 Nisan

“Bizi her zaman Mesih’in zafer alayında yürüten,
O’nu tanımanın güzel kokusunu aracılığımız ile her yerde yayan
Tanrıya şükürler olsun.” (2.Korintliler 2:14)

Genellikle Pavlus’un burada, yabancı bir ülkeyi fethettikten sonra geri dönmüş bir askeri önderin zafer alayını örnek olarak kullandığı anlaşılır. Komutan zafer alayının başındadır ve zaferinden aldığı doyumun tatlı kokusunu koklamaktadır. Komutanın arkasından zafer sevinci ile dolu askeri birlikler yürümektedirler. Onların arkasından ise ceza görecek ya da öldürülecek olan savaş esirleri gelmektedirler. Zafer alayı boyunca ilerleyen kişiler buhur yakmakta ve havayı buhurların hoş kokusu ile doldurmaktadırlar. Ancak bu koku farklı kişiler için, yenmiş ya da yenilmiş olmalarına bağlı olarak farklı anlamlar ifade etmektedir. Komutana sadık kalan yandaşları için koku, bir zafer kokusunu ifade eder. Ama savaş esirleri için bu koku bir yenilgi ve aşağılanmış olmanın bildirisidir.

Rabbe hizmet eden birinin yolu, pek çok açıdan bu örnek ile benzerlik taşır. Rab, hizmetkarını daima zafer alayında yürütür. Bu durum her zaman zafer gibi görünmeyebilir, ama yine de buna rağmen asıl olan, Rabbin hizmetkarının kazanan tarafta olması ve Tanrının davasının asla başarısızlığa uğramayacağıdır.

Rabbin hizmetkarı gittiği her yerde, beraberinde Mesih’in hoş kokusunu taşır. Ama bu koku farklı kişiler için farklı durumlar anlamına gelir. Rab İsa’nın önünde eğilenler için bu kokunun anlamı, sonsuz yaşam kokusu olmasıdır. Öte yandan Müjdeyi reddedenler için bu koku, ölümün ve yıkımın kokusu anlamına gelir.

Ancak her iki durumda da Tanrı yüceltilmiş olur. Tanrı, tövbe eden kişinin kurtuluşunda yücelir ve aynı zamanda mahvolmakta olan kişilerin kurtuluşu reddetmeleri ile de haklı çıkar. Mahvolmakta olan kişiler Büyük Beyaz Tahtın Yargısında Mesih’in önünde durdukları zaman, içine düştükleri durumdan ötürü Tanrıyı suçlayamayacaklardır. Kurtarılmak için kendilerine fırsat verilmiş, ama onlar bunu reddetmişlerdi.

Bizler Hıristiyan hizmetinin etkinliğini genellikle kurtulan kişilerin sayısına göre değerlendiririz. Belki de bu bölümde şöyle bir öneri de yer almaktadır: Müjdenin net bir sunumunu kabul ettikten sonra kaç kişinin Müjdeyi reddedip cehenneme gittiği konusunda bir hüküm vermek eşit derecede geçerli olurdu.

Her iki durumda da Tanrı yüceltilmiş olur. İlk örnekte lütfun hoş kokusu ve ikinci örnekte adaletin hoş kokusu Tanrıyı yüceltmiş olur.

Ciddi konular! Elçinin bölümün sonunda şu soruyu sormasına şaşırmamak gerekir: “Böylesi bir işe kim yeterlidir?”

26 Nisan

“Benim ayaklarımı asla yıkamayacaksın!”  (Yuhanna 13:8)

Rab İsa biraz önce beline bir havlu bağlamış ve bir leğene su doldurmuştu; öğrencilerinin ayaklarını yıkamak için hazırlık yapıyordu. Petrus’un yanına geldiği zaman, ondan ayaklarını yıkamasını istemediğini ifade eden şu karşılığı aldı: “Benim ayaklarımı asla yıkamayacaksın.”

Neden? Petrus neden Rabbin bu lütufkar hizmetine boyun eğmeyi istemedi? Bir açıdan bakıldığında Petrus bir değersizlik duygusu ile bu tepkiyi vermiş olabilirdi; kendisini Rab tarafından hizmet görmeye layık bulmuyordu. Ama aynı zamanda Petrus’un bu davranışının bir kibir ve bağımsızlık ifadesi olabileceğine dair gerçek bir olasılık da mevcut idi. Alan kişi konumunda olmak istemedi. Yardım almak için başkalarına bağımlı kalmak istemedi.

Bu davranışın aynısı pek çok insanın kurtulmasına engel olur. Kurtuluşu kazanmak ya da hak etmek isterler, ama Kurtuluşu lütfun karşılıksız bir armağanı olarak almak saygınlıklarına leke sürer. Tanrıya borçlu kalmak istemezler. Ama “borçlu kalmayı istemeyecek kadar gururlu olanlar hiç bir zaman Hıristiyan olmayacaklardır. (James S.Stewart)

Aynı zamanda burada zaten Hıristiyan olan kişiler için de bir ders yer almaktadır. Hepimiz her zaman vermek isteyen Hıristiyanlar ile karşılaşmışızdır. Her zaman başkaları için bir şeyler yaparlar. Yaşamları, akrabaları ve komşuları için hizmet etmeye dönüşmüştür. Cömert tutumları büyük övgüyü hak eder. Ancak bu durumda keyfe keder veren bir şey mevcuttur! Bu kişiler asla alan tarafta olmak istemezler. Hiç kimsenin onlar için bir şey yapmasına izin vermek istemezler. Cömertçe vermenin ne demek olduğunu öğrenmişlerdir, ama lütuf ile sunulan bir şeyi almayı asla öğrenmemişlerdir. Başkalarına hizmet etme bereketinin tadını çıkartırlar, ancak başkalarına aynı bereketi sunmayı inkar ederler.

Pavlus, Filipelilerin lütufkar armağanlarını kabul ederek bu konuda kendisini kanıtlamıştır. Onlara teşekkür ederek şu sözleri söyledi: “Armağan peşinde değilim, ama ruhsal kazancın hesabınızda birikmesini istiyorum.” (Filipeliler 4:17) Pavlus, kendi ihtiyacından çok onların alacakları ödülü düşündü.

Piskopos Westcott hakkında şunlar anlatılır: Kendisi, yaşamının sonunda büyük bir hata yaptığını söyledi; diğer insanlar için her zaman gücünün yettiğince iyilik yapmış idi, ama başkalarının ona iyilik yapmaları konusunda izin vermeye hiç bir zaman istekli olmamıştı. Ve bunun sonucu olarak bazı tatlılık ve bütünlük unsurlarından yoksun kalmış idi. Geri ödenmesi mümkün olmayan pek çok iyiliği kabul etmenin disiplininden kurtulması için kendisine izin vermemişti.” (Q.O.Sanders)

Sevgi uğruna cömertlik ile, gayretli irade ile
Vereni üstün tuttum,
Ama sevginin tatlılığı uğruna alanı
Sanırım daha da cömert buldum.

27 Nisan

“Herkesi candan ve yürekten Rabbe bağlı kalmaya özendirdi.”
(Elçilerin İşleri 11:23)

Bazı Hıristiyan çevrelerinde Mesih’in kişiliğine sadakatsizlik göstermelerine rağmen, sırf bilim adamı oldukları için bazı kişilere dalkavukluk etmek gibi tehlikeli bir eğilim mevcuttur.

Örnek olarak çok başarılı bir yazarı ele alalım; bu kişi mecaz kullanımlarında ustadır, kelime incelemelerinde üstün bir yorumcudur. Ancak bu kişi Bakireden Doğma gerçeğini inkar eder. Rabbin mucizelerini ciddiye almaz. Kurtarıcının birebir, bedensel dirilişini reddeder. İsa’dan söz ettiği zaman, O’nu dünya galerilerinden birinde yer alması gereken biri olarak görür ve O’ndan bahseder iken kendisini büyük gören bir tavır ile konuşur. Onun gözünde İsa, yalnızca diğer büyük kahramanlardan bir tanesidir. Böyle bir davranış elbette Tanrının Oğlunun övgüsüne gölge düşürmektedir. Böyle birinin Rabbe gerçekten sadık olmadığı aşikardır.

Bu durumda Hıristiyanların böyle bir adamı yalnızca harika bir bilgin oldukları için savunmaları şok edicidir. Samimi davranmayarak, onun cesaret isteyen zihinsel işini yüceltir ve Mesih konusundaki sapkın davranışının üzerinde durmazlar. Ondan saygı gören bir otorite olarak söz etmeyi severler ve onun bulunduğu bilimsel çevrelere girmekten hoşlanırlar. Eğer Mesih’in çarmıhının düşmanı olan bir kişi ile arkadaşlık etme konusunda kendilerine meydan okunacak olur ise, yaptıkları hatanın ciddiyetini azaltmak için kaçamak sözler kullanırlar. Kutsal Kitap’a inanan önemli Hıristiyanlara böylesine bilgili bir otoriteye karşı konuşmaya cesaret ettikleri için saldırmaları dahi rastlanılan olaylardandır.

Kurtarıcıları bilim adamlarının çevrelerince ihanete uğradığı zaman, Hıristiyanların artık haklı bir öfkeye kapılmalarının zamanı gelmiştir. Bu konuda ödün verilecek bir zaman yoktur. O’nun Kişiliği ve işi ile ilgili gerçek pazarlık edilecek bir konu değildir. Bu duruma karşı koymalıyız ve aldığımız tavır hesaba katılması gereken bir tavır olmalıdır.

Tanrı ile ilgili gerçek tehlike ile karşılaştığı zaman, peygamberler tavırlarından ödün vermediler. Onlar ateşli bir şekilde Rabbe sadık kaldılar ve O’nu inkar etmeye ya da aşağılamaya cüret eden kişilere gerekeni söylemekten kaçınmadılar.

Elçiler, Rabbin yüceliğini çalma konusundaki herhangi bir çabaya çok büyük öfke gösterdiler. Teoloji dünyasının ünlü kişilerine karşı çıkarak Mesih’e sadık kalmayı seçtiler.

Şehitler Tanrının Oğluna olan sadakatlerinden ödün vermektense, ölmeyi tercih ettiler. Onlar insanlar tarafından onay görmek yerine Tanrı tarafından onay görmeyi daha ilgi çekici buldular.

Bize düşen sorumluluk, Rab İsa’ya her durumda sadık kalmak ve O’na üstünlüğü ile ilgili uygun yeri vermeyi başaramayan herhangi biri ya da herhangi bir şey ile dostane ilişkiler içinde bulunmamaktır.

28 Nisan

“Çocuklarım, babanızın uyarılarına kulak verin.
Dikkat edin ki, anlayışlı olasınız.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 4:1)

Süleyman’ın Özdeyişleri 4.bölümün ilk dört ayetinde Süleyman iyi öğüdün nasıl olacağını ve bir kuşaktan diğerine nasıl aktarılması gerektiğini tanımlar. Babasının kendisine nasıl öğrettiğini anlatır, sonra kendi oğluna aynı konuda ısrar eder ve iyi öğretişe ve doğru uyarılara dikkat etmelerini öğütler.

Genç insanların yaşamın pratikteki ilişkileri ile ilgili konuları yersel anne ve babalarından mümkün olan en fazla şekilde öğrenmeleri sağduyulu bir tutumdur. Ama aynı zamanda eşit derecede doğru olan bir başka önemli nokta daha vardır; her genç Hıristiyan’ın ruhsal bir öğreticisi olması gerekir; bu kişi, genç imanlının sorular sorabileceği, güvenebileceği, paylaşımlar ile geniş tecrübesinden yaralanabileceği ve ihtiyaç duyduğu alanlarda yardım alabileceği biri olmalıdır. Eğer bir anne ve baba bu rolü üstlenebiliyor ise, o zaman çok daha iyi olur. Ancak böyle bir anne ve baba yok ise, o zaman yukarıda belirtilen bir ruhsal öğreticinin bulunması gerekli hale gelir.

Tanrısayar ve olgun imanlılar çok engin bir pratik bilgi birikimine sahiptirler. Hiç kuşkusuz yenilgiler tecrübe etmişlerdir, ama bu yenilgilerden değerli dersler öğrenmişlerdir ve sonraki zamanlarda bu tür yenilgilerden kendilerini nasıl sakınabileceklerini de bilirler. Yaşça olgun olan Hıristiyanlar genellikle bir sorunun genç insanların gözden kaçırabilecekleri görünümlerini görebilirler. Ve dengeli olmayı ve makul olmayan aşırılıklardan uzak durmayı öğrenmişlerdir.

Bilge ve genç bir Timoteos onun bilgeliğinden ve tecrübesinden yararlanmaya çalışarak bir Pavlus yetiştirecektir. Kendisinden önce aynı durumlardan geçmiş olan birine danışarak, kendisini aşağılanmadan ve budalaca hareket etmekten korumuş olur. Bir kişinin yaşlılığını küçük görmek yerine, yaşlı kişileri çatışma anında savaşmış ve iyi bir sonuç elde etmiş olan kişiler olarak onurlandıracaktır.

Genel olarak konuştuğumuz takdirde, yaşlı kutsallar, gençler üzerinde baskı kurmayacaklardır. Onlar, talep edilmemiş bir öğüdün iyi bir öğüt olduğunu bilirler. Ancak, kendilerine danışıldığı zaman, tecrübeleri sonucu elde ettikleri anlayışı paylaşmaktan her zaman sevinç duyarlar.

Bu nedenle, eğer bir genç kişi şehvet ile mücadele ediyor ise, ya da Tanrının rehberliğini nasıl bulacağını bilmek istiyor ise, ya da Tanrının onu hizmet alanına çağırıp çağırmadığını merak ediyor ise, ya da ekonomik alandaki konularını düzenlemek için yardıma ihtiyaç duyuyor ise, ya da daha etkin bir dua yaşamına sahip olmayı özlüyor ise, belirli sorunun üzerine ışık tutabilecek olan ruhsal bir rehberin yardımını aramak ile bilgece davranmış olacaktır. Başın üzerindeki o gri saçların altında genellikle yarar sağlayacak olan bir bilgelik temeli yer almaktadır. Diğer kişilerin anlayışlarından ve geçmişteki tecrübelerinden yararlanmak durur iken, neden öğrenmek için zor yollar tercih edilsin?

Pages