February 2013

29 Nisan

“İman umut edilenlere güvenmek,
görünmeyen şeylerin varlığından emin olmaktır.”
(İbraniler 11:1)

İman, Tanrının Sözüne tam güvenmektir. Tanrının güvenilirliğinden emin olmaktır. Tanrı ne söyledi ise onun doğru olduğuna ve O’nun vaatlerinin gerçekleşeceğine duyulan kanaattir. İman, öncelikle, gelecek alanında (“umut edilenler”) ve görünmeyen alanda (“görünmeyen şeyler”) iş yapar.

Whitter, “iman adımları boşluk gibi görünen yere atılırlar ve aylında kayayı buluruz” demiştir. Ama öyle değildir! İman, karanlıkta sıçramak değildir. İman en kesin kanıtı talep eder ve bu kanıtı Tanrının sözünde bulur.

Bazı kişiler bir şeye yeterince güçlü bir şekilde inandığın takdirde o şeyin gerçekleşeceğine inanmak gibi yanlış bir tutuma sahiptirler. Ama bu iman değil, safdilliktir. İmanın temel aldığı ve dayandığı bir Tanrı açıklamasının, ya da yapışacağımız bir Tanrı vaadinin bulunması gerekir. Eğer Tanrı bir konuda söz verir ise, o zaman bu konu sanki zaten gerçekleşmiş kadar kesindir. Eğer Tanrı geleceği önceden bildirir ise, o zaman bunun gerçekleşeceği kesindir. Başka bir deyiş ile iman geleceği bu güne getirir ve görülmeyeni görünür yapar.

Tanrıya inanma konusunda hiç bir riziko mevcut değildir. Tanrı yalan söyleyemez. Tanrı aldatmaz ve aldatılamaz. Tanrıya inanmak, bir kişinin yapabileceği en akıllı, en sağduyulu ve en makul şeydir. Yaratığın Yaratana inanması gerekir; bundan daha mantıklı ne olabilir?

İman, mümkün olan şeyler ile sınırlı değildir ve imkansızlık alanını istila eder. Biri şöyle demiştir: “İman, mümkün olan durumların sona erdiği yerde başlar. Eğer bir durum mümkün olsa idi, o zaman bu durumda Tanrı için yücelik mevcut olmazdı. Eğer bir durum imkansız ise, o zaman gerçekleşebilir.”

Vaadi gören iman, güçlü iman yalnızca Tanrıya bakar;
İmkansızlıklara güler ve, “Yerine gelecek” diye bağırır.

İman yaşamında zorlukların ve sorunların var olduğunu itiraf etmek gerekir. Tanrı imanımızın içten olup olmadığını görmek için denemeler sonucu acı çekmemize izin vererek imanımızı test eder (1.Petrus 1:7). Tanrının vaatlerinin yerine geldiğini görmek için genellikle uzun yıllar beklememiz gerekir ve bazen diğer tarafa ulaşıncaya kadar beklememiz gerekebilir. Ama “zorluklar imanın beslenmesi için gelen yiyecektir.” (George Müller)

“İman olmadan Tanrıyı hoşnut etmek imkansızdır” (İbraniler 11:6). O’na inanmayı reddettiğimiz zaman, O’nun bir yalancı olduğunu söylemiş oluruz (1.Yuhanna 5:10) ve Tanrı, Kendisini bir yalancı olarak adlandıran kişiler tarafından nasıl hoşnut edilebilir?

30 Nisan

“Eğer beni seviyor iseniz,
buyruklarımı yerine getirirsiniz.” (Yuhanna 14:15)

Buyruklar? Yeni Antlaşma’da? İnsanlar ne zaman buyruklar sözünü işitseler, akıllarına hemen yasacılık gelir. Ancak iki sözcük eş anlamlı değildir. Buyruklar konusunda en çok konuşan Kişi, Rab İsa’nın Kendisidir, ancak dindar olmayan tek Kişi yine de O’dur.

Yasacılık ne demektir? Bu sözcük, Yeni Antlaşma’da bulunmamaktadır, ama buna rağmen insanın Tanrının iyiliğini kazanmak ya da hak etmek için durmak bilmeyen çabasını tanımlar. Yasacılık, temelde yasayı yerine getirerek aklanmayı ya da kutsallaşmayı kazanmak için bulunulan girişimi tanımlar. Yasacılığın gerçek anlamı budur.

Ama bu sözcük günümüzde katı, ahlak kuralları olarak düşünülen şeyi tanımlamak için daha geniş bir anlamda kullanılır. Belirli uygulamaları “tabu” olarak sınıflandırmak konusundaki herhangi bir girişim, “yasacı” bir girişimdir. Aslında “yasacılık” sözcüğü, Hıristiyan davranışı ya da her tür olumsuzluk hakkındaki neredeyse her sınırlamayı geri püskürtmek için ustaca kullanılan bir sopaya benzer.

O zaman, bir Hıristiyan’ın “yasacılık” ile bağlantılı olan tehlikeden kendisini sakınması için nasıl düşünmesi gerekir?

Her şeyden önce, bir Hıristiyan’ın yasadan özgür olduğu doğrudur, ama bu noktada onun yasasız biri olmadığını eklememiz gereklidir. Mesih’in yasası Hıristiyan’ın içindedir. Hıristiyan’ın kendisini hoşnut edeni değil, Mesih’i hoşnut edeni yapması gereklidir.

İkinci olarak, Yeni Antlaşmanın, oldukça fazla sayıda olumsuz olanın da dahil olduğu buyruklar ile dolu olduğunun da hatırlanması gerekir. Farklılığın nedeni, bu buyrukların cezanın eklenmiş olarak verildiği yasa olmadığıdır. Tanrı halkının doğru kişilerine talimat olarak verilmişlerdir.

Ayrıca, durumlar bir Hıristiyan için yasaya uygun olabilirler, ama yararlı olmayabilirler. Yasaya uygun olabilirler, ama aynı zamanda tutsak edici de olabilirler (1.Korintliler 6:12). Bir imanlının bir şey yapmak için özgürlüğe sahip olması mümkündür ve buna rağmen imanlı yine de başka birinin bunu yapmasına köstek olabilir. Böyle bir durumda bu özgürlüğünü kullanmaması doğrudur. Yalnızca biri bir yasaklamayı “yasacılık” olarak adlandırdığı için, bu yasaklamanın kötü olduğu anlamına gelmez. İnsanlar aynı zamanda davranışın belirli özelliklerini tanıtmak için “sofu” sözcüğünü de kullanırlar. Ama Puritanlar’ın (Sofular’ın) davranışı onları eleştiren pek çok kişininkinden daha fazla Mesih’i onurlandıran bir davranıştır.

Hıristiyanlar çok sık olarak tanrısayar davranış modellerini “yasacılık” olarak kınadıkları zaman, bu durum onların giderek daha izin veren kişiler haline geldiklerini ve ahlak bağlarından koptuklarını gösteren bir işaret olabilir. Sözde yasacılara ya da Sofular’a çamur atmak ile kendilerinin daha iyi kişiler olarak görüneceklerini safiyane bir şekilde hayal ederler. Bizim güvenliğimiz, elimizden geldiğince Kutsal Yazıların öğretişlerine yakın kalmamız ile mümkün olur; uçurumun kenarına ne kadar yakın gelebileceğimizi görmeye çalışmamalıyız.

1 Mayıs

“Benim adım ile benden ne dilerseniz yapacağım.” (Yuhanna 14:14)

Tanrı duaları yanıtlar. Eğer biz sınırsız bilgeliğe, sevgiye ve güce sahip olsa idik, duaları nasıl yanıtlardık? İşte Tanrı da aynı tam bu şekilde duaları yanıtlar. Bazen bize ne istiyor isek onu verir, bazen bize istediğimizden daha iyisini verir, ama her zaman ihtiyacımız olan ne ise onu verir. Bazen dualarımızı çabucak yanıtlar; bazen ise bize sabırla beklemeyi öğretir.

Tanrı duaları yanıtlar; bazen yürekler zayıf olduğu zaman,
Çocuklarına, tam istedikleri armağanları verir.
Ama imanın genellikle daha derin bir dinlenmeyi öğrenmesi gerekir.
Ve Tanrı konuşamadığı zaman O’nun sessizliğine güvenmelidir.
Çünkü adı sevgi olan Tanrı en iyisini gönderecektir.
Yıldızlar yanıp yok olabilir, dağ duvarları ayakta kalamazlar,
Ama Tanrı güvenilirdir, O’nun vaatleri dileyenler için kesindir.

Dua etmenin koşulları vardır. Genellikle boş bir çek gibi görünen bir şeye (“her ne dilerseniz”) bazı koşullar eklenmiştir (“Benim Adım ile”). Bireysel dua vaatlerinin, konu ile ilgili tüm diğer Kutsal Yazıların ışığında gözden geçirilmeleri gerekir.

Dua ile ilgili gizemler mevcuttur. “Nedenler” ve “Niçinler” ile ilgili tüm sorular hakkında düşünmek kolaydır. Ama, genellikle çoğu zaman bunlar eğitici değildirler. Dua etmek ve Tanrının dua etmek ile bağlantısı olan tüm gizemleri çözmek için çalıştığını görmek daha iyidir. Başpiskopos Temple’ın şu sözlerini çok beğenirim: “Dua ettiğim zaman, tesadüfler meydana gelir. Dua etmediğim zaman, tesadüfler meydana gelmez.”

Tanrıya Rab İsa’nın adı ile dua ettiğimiz zaman, sanki Rab İsa bizim dileklerimizi Tanrıya bildiriyor gibi olur. İşte, dualarımızın önem kazanmasını ve güçlenmesini sağlayan budur. İşte yine bu yüzden dua ettiğimiz zaman, Gücü Her Şeye Yeten’e en çok yaklaştığımız zamandır. Elbette, bizim gücümüz her şeye asla yetmeyecektir, sonsuzlukta bile gücümüz asla her şeye yetmez. Ama Rab İsa’nın adı ile dua ettiğimiz zaman, bu sınırsız güce tutunmuş oluruz.

En iyi dua, güçlü bir içsel ihtiyaçtan ortaya çıkar. Bunun anlamı şudur: Rabbe ne kadar çok bağımlı olur isek, dua yaşamımız o kadar etkin olacaktır.

Dua ettiğimiz zaman, asla şans ve olasılık yasalarına göre meydana gelmeyecek olan durumların gerçekleştiğini görürüz. Yaşamlarımız doğaüstü olan ile çatırdar. Yaşamlarımız Kutsal Ruh ile birlikte radyoaktif hale gelirler. Ve bizler diğer yaşamlara dokunduğumuz zaman, Tanrı için bir şey meydana gelir.

“Bıraktığım etkiyi dua etmemi isteyen ve benim için dua eden kişilerin sayısına göre ölçerim.”

2 Mayıs

Ve İsa Celile bölgesinin her tarafını dolaştı. Buralardaki havralarda öğretiyor,
göksel egemenliğin Müjdesini duyuruyor, halk arasında rastlanan her hastalığı, her illeti iyileştiriyordu.”
(Matta 4:23)

Hıristiyanlar arasında sık sık ortaya çıkan sorun, müjde yayma ve sosyal açıdan müdahil olma arasındaki uygun dengeyi elde etme konusundadır. Müjde duyuran kişiler genellikle insanların canları ile gereğinden fazla ve bedenleri ile yeterince ilgilenmedikleri konusunda eleştiri alırlar. Başka bir deyiş ile, açları beslemek, çıplakları giydirmek, hastaları iyileştirmek ve eğitimsiz kişileri eğitmek gibi konular ile yeterince ilgilenmezler.

Bu hizmetlerin her birine karşı herhangi bir şey söylemek anneliği eleştirmek gibi bir şey olacaktır. Rab İsa’nın insanların fiziksel ihtiyaçları ile yakından ilgilendiği kesindir. Ve o, öğrencilerine de bu konulara aynı şekilde ilgi göstermeleri gerektiğini öğretti. Tarihi açıdan bakıldığı zaman Hıristiyanların her zaman sevgi konusunda önceliğe sahip oldukları görülür.

Ama yaşamın pek çok başka alanında olduğu gibi, burada da mesele, önceliklerdir. Hangisi daha önemlidir? Geçici olan mı, kalıcı olan mı? Bu temel üzerinde bir karar alındığı zaman, Müjde temel konudur. İsa, şu sözleri ile bunu doğruladı: “Siz iman edesiniz diye, bu, Tanrının işidir…” Öğretiş, sosyal müdahil olmaktan önce gelir.

İnsanın en fazla baskı gördüğü sosyal sorunların bazıları, sahte dinin sonucudur. Örneğin, bir inekte akrabasının ruhunun bulunduğuna inandığı için ineği kesmeyen ve bu yüzden açlıktan ölen insanlar bulunmaktadır. Diğer ülkeler, çok miktarda buğdayı gemilere yükleyip gönderdikleri zaman, bu buğdayın çoğunu insanlardan çok sıçanlar yer, çünkü hiç kimse sıçanları öldürmez. Bu tür kişiler sahte din tarafından zincire vurulmuşlardır ve sorunlarının yanıtı, Mesih’tir.

Müjde duyurma ve sosyal hizmet verme arasındaki uygun dengeyi sağlamak için çaba sarf eder iken, her zaman şöyle bir tehlike mevcuttur: “kahve ve kekler ile” çok meşgul hale gelindiği zaman, Müjdeye yer kalmaz. Hıristiyan kurumlarının tarihçesi iyinin, en iyinin düşmanı haline geldiği bu tür örnekler ile doludur.

Eğer tamamen “dışarıda” bırakılmıyorlar ise, sosyal müdahil olmanın bazı biçimleri sorgulanabilir hale gelirler. Bir Hıristiyan asla yönetimi devirmek için devrimsel nitelikli girişimlere katılmamalıdır. Sosyal adaletsizlikleri düzeltmek için politik süreçlere başvurmasının gerekmesi kuşkulu bir davranış olacaktır. Ne Rab ne de öğrencileri bu şekilde hareket etmediler. Yasalara başvurmak yerine Müjde yayma aracılığı ile çok daha fazlası başarılabilir.

Mesih’i izlemek için her şeyden vazgeçen, yoksullara vermek için her şeyini satan, ne zaman gerçekten gerekli olan bir ihtiyacın karşılanması gerekse, yüreğini ve cüzdanını açan bir Hıristiyan’ın sosyal konularda ilgisiz kaldığına dair suçlu bir vicdana sahip olması gerekmez.

3 Mayıs

“Kendi benliğine eken, benlikten ölüm biçecektir.”  (Galatyalılar 6:8)

Günah işleyen birinin işlediği günah yanına kalmaz. Günahın sonuçları yalnızca kaçınılmaz değil, ama aynı zamanda çok da acıdır. Günah, zararsız bir kedicik gibi görünebilir, ama sonunda günah işleyen kişiyi acımasız bir aslan gibi yutabilir.

Günahın sözde parlaklığı büyük ilgi çeker. Günahın öte yanında olanları çok ender olarak işitiriz. Çok az kişi düşüşünü ve bunu izleyen sefaleti tanımlar.

İrlanda’nın en gözde yazarlarından biri bunu yaptı. Bu adam doğal olmayan bir kötü oyun ile uğraşmaya başladı. Bir olay başka bir olayı izledi ve sonunda durum mahkeme davalarında konu haline geldi ve bu adam sonunda aşağıdaki satırları yazdığı bir hapishaneye atıldı:
“Tanrılar bana hemen hemen her şeyi vermişlerdi. Zeki idim, ünlü bir ada sahip idim, yüksek bir sosyal konumum, ihtişamım ve zihinsel cesaretim vardı. Sanatı bir felsefe, felsefeyi ise bir sanat haline getirmiş idim; insanların zihinlerini ve var olan şeylerin renklerini değiştirdim. Söylediğim ya da yaptığım her şey insanları şaşırtıyordu. Sanat, bana göre en üstün gerçeklik idi ve yaşam ise yalnızca bir kurgu modundan ibaret idi. Yüzyılımın hayal gücünü uyandırdım, öyle ki, bu durum benim çevremde bir mit ve efsane yarattı: tüm sistemleri tek bir ifade ile özetledim ve tüm varoluşu bir nükteli söz halinde toparladım.

“Tüm bu şeyler ile birlikte farklı durumlar ile de karşılaştım. Duyumsal olmayan ve aynı zamanda duyusal rahatlığın da sürekli tılsımları tarafından cezbedilmeme izin verdim. Kentin caddelerinde bir yere varmayı hedeflemeden gezinerek, çıtkırıldım ve modaya uygun giyinen bir kişi olmam ile kendimi eğlendirdim. Çevreme benim seviyemin altında ve daha kötü düşüncelere sahip kişileri topladım. Kendi zekamın mirasyedisi haline geldim ve sonsuz bir gençliği harcamak bana garip bir sevinç verdi. Yükseklerde dolaşmaktan yoruldum ve kasti olarak yeni duyular arayışı içinde derinliklere girdim. Düşünce alanında benim için paradoks olan şey, tutku alanında benim için ahlaksızlık haline geldi. Arzu, sonunda ya bir hastalık, ya da bir çılgınlık ya da her ikisi birden oldu. Diğer insanların yaşamları beni ilgilendirmemeye başladı. Hoşuma giden yerde eğlendim ve bu şekilde devam ettim. Sıradan bir günün her küçük eyleminin bir karakter oluşturduğunu ya da oluşturmadığını unuttum ve bu yüzden birinin gizli odasında yaptığı şeyi bir gün başka birinin evlerin damlarından bağıracağını hatırlamadım …. Böylece sonunda dehşet verici bir utanç ile yüz yüze kaldım.”

Yukarıdaki itiraf dolu satırları yazmış olduğu öykü, içeriği ile uyumlu bir başlık taşır; De Profundis – derinlerden sana seslendim Ya Rab.

4 Mayıs

“Öyle yol var ki, insana düz gibi görünür,
ama sonu ölümdür.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 14:12)

Süleyman’ın Özdeyişleri kitabında iki kez (14:12 ve 16:25) insanın doğru yolu bulma konusunda güvenilir karar veremediğini öğreniriz. İnsana doğru gibi görünen şey felaket ve ölüm ile son bulur.

II. Dünya Savaşı sırasında Donanma uçuş personeline bu konuda canlı bir örnek verdi. Bu örnek ile onları etkilemeye çalıştıkları nokta, yüksek irtifalarda uçtukları zaman, oksijen kullanmadıkları takdirde, duyularına güvenemeyecekleri idi. Bir pilot, uçuşa hazırlık için normal basıncı azaltan kapalı hücreye girmesi için eğitildi ve bu pilottan üzerinde bir çok matematik probleminin yazılı olduğu bir sayfa bulunan bir masaya oturması istendi. Odanın içinden yüksek irtifaları taklit etmek amacı ile oksijen çekildi. Hava daha az kesifleştiği zaman, pilota matematik problemlerini çözmesi söylendi. Pilota aynı zamanda bu problemleri şimdiye kadar hiç kimsenin çözememiş olduğu da söylendi.

Pilot bu sistemde başarılı olacağına dair tam güvene sahip olarak problemleri kolaylıkla bitirecek idi. Problemlerin çözümü kolay görünüyordu ve pilot mükemmel bir sonuç alacağından kesinlikle emin idi. Bu konu ile ilgili olarak zihninde hiç bir kuşku duymuyordu.

Ama odadan oksijen çekildiği zaman ve kendisinden kağıdın üzerindeki hatalarını düzeltmesi istendiğinde, pilot problemleri çözme konusundaki gücünün beynine giden oksijen eksikliği nedeni ile ciddi şekilde bozulduğunun farkına vardı. Buradaki ders elbette, yüksek irtifalarda oksijen kullanmadan uçtuğu takdirde, kendi kararlarına güvenemeyeceği ve bir uçak kazasını davet edeceği idi.

İnsanların kararları günah nedeni ile ciddi şekilde bozulmuştur. İnsan, cennete gitme yolunun elinden gelenin en iyisini yapmak olduğu konusunda kesin duygulara sahiptir. Eğer ona şimdiye kadar iyi işler ile hiç kimsenin kurtulmadığını söyleyecek olur iseniz, kendisinin bu sistemi yenecek olan ilk kişi olduğuna dair hala her türlü güven duygusuna sahiptir. Tanrının onu cennetin kapılarından geri çevirmeyeceğinden emindir.

Ama yanlış düşünmektedir ve eğer “ruhsal oksijen” eksikliği konusunda ısrarlı davranır ise, mahvolacaktır. Güvenliği, kendi kararından çok Tanrının Sözüne güvenmesine bağlıdır. Eğer Tanrının Sözüne güvenir ise, günahlarından tövbe edecek ve Rab İsa Mesih’i Rabbi ve Kurtarıcısı olarak kabul edecektir. Tanrının Sözü gerçek olduğu için, Tanrının Sözüne inananlar doğru yolu izlediklerinden emin olabilirler.

5 Mayıs

“İlk oğulluk hakkını bir yemeğe karşılık satan Esav gibi..” (İbraniler 12:16)

Fiziksel bir iştahın anlık zevkini yaşamın en iyi değerleri ile takas etmek genellikle mümkün olmaktadır.

Esav böyle bir davranışta bulundu. Tarladan yorgun ve aç olarak eve dönmüş idi. Yakup ise tam o anda bir kırmızı mercimek çorbası pişiriyordu. Esav, pişen çorbadan bir tabak istediği zaman, Yakup ona şu sözleri söyledi: “Elbette veririm, ancak bu çorba karşılığında bana ilk oğulluk hakkını satarsan.”

Belirtmemiz gereken, bu ilk oğulluk hakkının ailenin en büyük oğluna ait olan değerli bir ayrıcalık olduğudur. İlk oğulluk hakkı değerli idi, çünkü bu hak en büyük oğula ailedeki ya da oymaktaki baş olma konumunu sağlıyor ve ona mirastan çift pay alma ayrıcalığı veriyordu.

Ama Esav o anda ilk oğulluk hakkının değersiz olduğunu düşündü. Benim gibi açlıktan ölmek üzere olan bir adam için ilk oğulluk hakkının ne yararı olacak diye düşündü. Duyduğu fiziksel açlık görünürde öylesine güçlü idi ki, bu açlığını gidermek için neredeyse her şeyini vermeye razı idi. Bir anlık bir iştahı yatıştırmak için kalıcı bir değere sahip olan bir şeyden vazgeçmeye istekli idi. Ve böylece korkunç bir pazarlığa alet oldu!

Buna benzer dramlar hemen hemen her gün tekrarlanmaktadırlar. Size burada, yıllarca iyi bir tanıklık sürdürmüş olan bir adamdan söz edelim. Harika ailesinin sevgisine ve Hıristiyan paydaşlığının saygısına sahiptir. Konuştuğu zaman, sözlerinde ruhsal yetkiye sahiptir ve Tanrının bereketi hizmetinin üzerindedir. Sözünü ettiğimiz bu kişi örnek bir modeldir.

Ancak daha sonra ateşli bir tutku anı gelir. Sanki cinsel ayartmanın ateşleri tarafından tüketiliyor gibi görünmektedir. Ve aniden bu fiziksel dürtünün tatmin edilmesi her şeyden daha önemli hale gelmiş gibidir. Bu kişi akılcı düşüncenin gücünü terk eder. Bu caiz olmayan beraberlik için her şeyi feda etmeye istekli hale gelir.

Ve böylece bu çılgın adımı atar! O tutku anını, tanrının onuru, kişisel tanıklığı, ailesinin değerliliği, dostlarının saygısı ve harika bir Hıristiyan karakterinin gücü ile takas eder. Ya da Alexander Maclaren’in dediği gibi, “doğruluk için duyduğu özlemleri unutur, tanrısal paydaşlığın sevinçlerinden vazgeçer, canını karartır, refahını sona erdirir, yaşamının geri kalan yıllarında başı aşağı düşer ve adını ve dinini kendisinden sonra gelecek olan alaycı kuşağın hain alayları için bir hedef haline getirmiş olur.”

Kutsal Yazılara özgü klasik sözleri kullanacak olur isek, ilk oğulluk hakkını bir kap çorba için satmış olur.

6 Mayıs

“Ben Saul’un İsrail kralı olmasını reddettim diye sen
daha ne zamana dek onun için üzüleceksin?” (1.Samuel 16:1)

Yaşamda geçmiş ile ilgili yas tutmaktan vazgeçmemiz ve bu günün işine devam etmemiz gereken bir zaman gelir.

Tanrı, Saul’ü krallıktan reddetmişti. Ve bu kararı nihai ve geri dönülmez idi. Ancak Samuel bu durumu kabul etmekte güçlük çekiyordu.Saul ile yakın bir ilişki kurmuştu ve şimdi onun umutlarının yerine gelmediğini görerek ağlıyordu. Asla tazmin edilemeyecek olan bir kayıp için yas tutmaya devam etti. Ve Tanrı ona şu sözleri söyledi: “Yas tutup üzülmekten vazgeç. Git ve Saul’den sonra kral olacak kişiyi meshet. Benim planım başarısızlığa uğramadı. Ben, İsrail’in tarih sahnesine adım atacak olan Saul’den daha iyi bir adama sahibim.”

Samuel’in bu dersi yalnızca kendisi için öğrenmediğini ama aynı zamanda kral olarak  Saul’ün yerine geçen Davut’a da bu aynı dersi verdiğini düşünmekten hoşlanırız. Davut, her durumda bu dersi iyi öğrendiğini gösterdi. Bebeği ölmek üzere olduğu sırada oruç tuttu ve yasa büründü; böyle yaptığı zaman Tanrının, oğlunu esirgeyeceğini düşünüyordu. Ama bebek öldüğü zaman banyo yaptı, giysilerini değiştirdi, tapınmak için tapınağa gitti ve sonra da yemek yedi. Onun gerçekçiliğini sorgulayan kişilere ise şöyle dedi: “Ama şimdi çocuk öldü. Artık neden oruç tutayım? Onu geri getirebilir miyim ki? Ben onun yanına gideceğim,ama o bana geri dönmeyecek.” (2.Samuel 12:23)

Bu sözler Hıristiyan yaşam ve hizmetimiz için işitmemiz gereken önemli sözlerdir. Bazen bir hizmet bizden geri alınabilir ve bir başkasına verilebilir. Bir hizmetin giriş ya da çıkış yolu nedeni ile keder duyabiliriz.

Bir dostluk ya da bir ortaklık bozulabilir ve böyle bir olayın sonucu olarak yaşam boş ve dümdüz görünebilir. Ya da çok sevdiğimiz biri bizi çok zalim bir şekilde hayal kırıklığına uğratmış olabilir. Böyle değer verdiğimiz bir ilişkinin ölmesinin yasını tutabiliriz.

Ya da ömür boyu hayalini kurduğumuz bir şey paramparça olmuş olabilir ya da bazı isteklerimiz yerine gelmeyebilir. Soylu bir amaç ya da vizyonun ölümünün yasını tutabiliriz.

Yas tutmak konusunda hatalı ya da yanlış olan hiç bir şey yoktur. Ama bu yasın yaşadığımız günün meydan okumalarına karşı etkin olmamızı sakatlayacak derecede uzatılmaması gerekir. E.Stanley Jones yaşamın kederlerinden ve darbelerinden “bir saat içinde” kurtulmak için kararlı olduğunu söyledi. Çoğumuz için bir saat yeterli olmayabilir, ama değiştirilemeyecek olan koşullar için sonsuza kadar teselli kabul etmez bir şekilde davranmamamız gerekir.

7 Mayıs

“O sizi kayırır.” (1. Petrus 5:7)

Kutsal Kitap, Tanrının, halkına gösterdiği harika bakım ile ilgili belirtiler ile doludur. İsrail, çölde güçlük ile geçirdiği kırk yıl sırasında gökten inen ekmekten yedi (Mısır’dan Çıkış 16:4), asla son bulmayan bir su kaynağına sahip oldu (1.Korintliler 10:4) ve İsrail’e asla eskimeyen ayakkabılar sağlandı (Yasa’nın Tekrarı 29:5).

Bizim çöl yolculuğumuz için de aynı şey geçerlidir. Rabbimiz bunu kanıtlamak için bize kuşlardan, çiçeklerden ve hayvanlardan daha büyük ilgi duyduğunu ve daha iyi baktığını hatırlatır. Örneğin, serçelerden söz eder. Serçeler için yiyecek sağlar (Matta 6:26). Tanrının önünde serçelerden bir tanesi dahi unutulmamıştır (Luka 12:6). O’nun haberi olmadan tek bir serçe dahi yere düşmez (Matta 10:29), ya da H.A.Ironside’ın söylediği gibi, “Tanrı, her serçenin cenaze törenine katılır.” Öyküde anlatılmak istenen elbette, bizim O’nun gözünde serçelerden daha değerli olduğumuzdur (Matta 10:31).

Eğer Tanrı kır zambaklarını kral Süleyman’ı giydirdiğinden daha güzel giydiriyor ise, o zaman bizi de giydireceği çok daha kesindir (Matta 6:30). Eğer öküzlerin bakımı için sağlayışta bulunuyor ise, o zaman bizim ihtiyaçlarımız ile ilgileneceği çok daha kesindir (1.Korintliler 9:9).

Rab İsa, Başkahinimiz olarak adlarımızı omuzlarının – güç yeri - üzerinde ve göğsünün –sevginin yeri - üzerinde taşır (Mısır’dan Çıkış 28:9-12 ve 28:15-21). Aynı zamanda adlarımız O’nun avuçlarının içine de kazınmıştır (Yeşaya 49:16); bu gerçek bize kaçınılmaz olarak O’nun Golgota’da bizim için çivilenen ellerindeki yaraları hatırlatır.

Başımızdaki saçların sayısını tam olarak bilir (Matta 10:30). Geceleri uyuyamadığımız zaman sağa sola dönüşlerimizin sayısını bilir ve gözyaşlarımızı bir şişe içinde biriktirir (Mezmur 56:8).

Bize dokunan O’nun gözbebeğine dokunmuş olur (Zekeriya 2:8). Bize karşı kalkan hiç bir silah işe yaramayacaktır (Yeşaya 54:17). Putperestler putlarını omuzlayıp taşırlar iken (Yeşaya 43:2) bizim Tanrımız biz halkını yüklenerek taşır (Yeşaya 46:4).

Suların içinden geçerken ve ateşin içinden yürür iken, O bizimledir (Yeşaya 43:2) Çektiğimiz sıkıntılarda O da bizimle birlikte sıkıntı çeker (Yeşaya 63:9).

Bizi koruyan ne uyur ne de uyuklar (Mezmur 121:3,4). Biri tanrının bu özelliği ile ilgili olarak “tanrısal uykusuzluk” ifadesini kullanmıştır.

Bizim için yaşamını feda eden İyi Çoban bizden iyi olan hiç bir şeyi esirgemeyecektir (Yuhanna 10:11; Mezmur 84:11; Romalılar 8:32).

Tanrı bizimle yılın başlangıcından sonuna kadar ilgilenir (Yasa’nın Tekrarı 11:12). Yaşlılığımızda da bizi taşıyan O’dur (Yeşaya 46:4). Gerçek odur ki, Tanrı bizi asla terk etmez ve bizden asla vazgeçmez (İbraniler 13:5). Tanrı bizimle gerçekten ilgilenir!

8 Mayıs

“Ve karanlıkta kalmış hazineleri sana vereceğim.” (Yeşaya 45:3)

Tanrı Koreş’e bu vaatte bulunduğu zaman, Koreş’in fethedeceği karanlıktaki ülkelerin maddesel hazinelerinden söz ediyordu. Ancak eğer biz bu ayeti alır ve ruhsal bir anlamda uygular isek, ayeti ihlal etmiş olmayız.

Yaşamda, güneşli günlerde asla bulunmayan ama yaşamın karanlık gecelerinde keşfedilen hazineler mevcuttur.

Örneğin, Tanrı bize koyu karanlık gecelerde ezgiler verebilir (Eyüp 35:10) ve bu ezgiler, denenmelerin hiç bulunmadığı bir yaşamda hiç bir zaman söylenemezler. Şair bu nedenle şu satırları yazmıştır:

Ve bu ışık oğulları
Arasındaki kendinden geçmiş pek çok aşıktan biri,
En tatlı şarkılarından birini söyleyecektir,
“Bu şarkıyı gece öğrendim.”
Ve Baba’nın evini dolduran pek çok şükran ve hamt ilahisinden biri
Karanlık bir odanın gölgesinde hıçkırıklara boğularak ilk provasını yaptı.

J.Stuart Holden’in sözünü ettiği bir karanlık vardır, “yaşamın nedeni izah edilemez gizemleri – afetler, felaketler, yaşamın içine aniden giriveren beklenmedik tecrübeler ve önceden düşünerek kaçınmamızın mümkün olmadığı her şey; ve yaşam üzüntü, kayıp, hayal kırıklığı, haksızlık, güdünün yanlış yorumlanması ve atılan iftiralar nedeni ile kararır. Yaşamı karanlık hale getiren şeyler genellikle bunlardır.

İnsani açıdan konuşacak olur isek, hiç birimiz bu karanlığı seçmeyiz, ancak yine de bu karanlığın yararları sayılamayacak kadar çoktur. Leslie Weatherhead şunları yazdı: “Her insan gibi ben de sevinçli tecrübeler yaşamayı sever ve tercih ederim. Sağlık, mutluluk ve başarı bol olduğu zaman, güneş parlamaktadır, ama ben Tanrı ve yaşam ve kendim hakkında korku ve başarısızlığın karanlığı içinde iken, güneş ışığında öğrendiğimden çok daha fazlasını öğrendim. Karanlığın hazineleri diye adlandırılan şeyler de mevcuttur. Tanrıya şükürler olsun ki, karanlık kalıcı değildir, geçip gider. Ancak karanlıkta öğrenen biri, öğrendiklerine sonsuza kadar sahip olur.

Pages