March 2013

10 Ekim

“Her kötü niyet ile birlikte her türlü kin,
öfke, kızgınlık ve bağrışma ve iftira sizden uzak olsun.” (Efesliler 4:31)

Yaşam bir kişinin kendisini kaybetmesine neden olacak pek çok tahrik edici durum ile doludur. Belki de aşağıdaki senaryolardan bazılarını kendiniz ile özdeşleştirebilirsiniz. Bir garson üzerinize kızgın kahve döker ya da yemeğinizin gelmesini çok uzun bir süre beklersiniz. Kendinize bir şey satın alırsınız ve eve geldiğiniz zaman, satın aldığınız şeyin kusurlu olduğunun farkına varırsınız. Alınmış bir şeyi geri vermeye çalıştığınız zaman, satıcının küstahlığı ile karşı karşıya kalırsınız. Ya da size, uçağınızı kaçırmanıza neden olan yanlış bir bilgi verilmiştir. Yeni arabanızı aldıktan bir hafta sonra, dikkatsiz bir sürücü arabanızın kapısını çizer. Sonra bir mağaza satın aldığınız bir şeyi size telim etmek için belirli bir tarih verir. Oturup evde beklersiniz, ama hiç kimse gelmez. Teslimat konusunda tekrar edilen vaatler hep ihlal edilir. Süpermarketteki eleman sizden fazla para alır ve sonra siz kendisini uyardığınız zaman sizinle kaba bir şekilde konuşur. Komşunuz sizin çocuğunuz ve kendi çocuğu arasındaki çok önemsiz bir çekişmeden abartarak bahsederek sizi rahatsız eder. Ve aslında hatalı olan çocuğun komşunuzun çocuğu olduğu aşikardır. Bir başka komşu, yüksek ses ile müzik dinler ya da çılgın partiler düzenler. Birlikte çalıştığınız bir iş arkadaşınız sözünüzü keser ya da sizi soru yağmuruna tutar ve bunu belki de bunu bir Hıristiyan olarak ettiğiniz tanıklıktan dolayı yapar. Bilgisayar aylık hesabınızda hata yapar ve sonra siz devamlı olarak telefon edip uyarıda bulunmanıza rağmen, aynı hata ileriki aylarda yeniden yapılmaya devam eder. En sevdiğiniz spor dalında bir hakem çok kötü bir çağrıda bulunur. Ya da evinizin oturma odasında televizyon izler iken, hangi kanalın izleneceği konusunda farklı seçimler ortaya çıkar.

İnsanın sinirini bozan böyle durumlardan bazılarından sakınmanız için hiç bir yol yoktur. Ama imanlı için önemli olan bu tür durumlara nasıl karşılık verdiğidir. Doğal olan yol öfkeye kapılmak ve sizi gücendiren kişiye iyi seçilmiş birkaç sözcük söylemektir. Ama bir Hıristiyan kendisini kaybettiği zaman, tanıklığını da kaybeder. O durumda öfke ile dolar, gözleri delici bir çeliğe benzer, dudakları titreyip durur. Rab İsa hakkında söyleyebileceği tek bir sözcük yoktur. Dünyaya ait bir kişi gibi davranmaktadır. Arık bir Kutsal Kitap değildir, onur kırıcı bir iftira gibidir.

Buradaki feci durum, belki de kendisine kötülük eden kişinin Müjdeye ihtiyacı olduğudur. Belki bu kişinin imanlıyı sinir eden davranışının nedeni özel hayatında yaşadığı bir krizden dolayıdır. Eğer kendisine yalnızca sevgi ve anlayış gösterilse, belki de Kurtarıcı için kazanılabilir.

Kişinin kendisini kontrol edemeyişi, bir imanlı olarak tanıklığını yok eden en önemli davranıştır. Ve bu tür davranışlar Rabbin adına leke sürerler. Çılgın bir imanlı, iman için çok zayıf bir reklamdır.

11 Ekim

“İnsanlar ile yarışa girip yoruldun ise, atlar ile nasıl yarışacaksın?
Güvenli bir ülkede sendeler isen, Şeria çalılıkları ile nasıl başa çıkacaksın?”
(Yeremya 12:5)

Gereğinden fazla çabuk ve gereğinden fazla kolay vazgeçmek için ayartıldığımız zaman, bize meydan okuma konusunda yararı çok olan bir ayettir bu. Eğer önemsiz güçlükler ile yüz yüze gelemiyor isek, büyük güçlükler ile yüzleşmeyi nasıl bekleyebiliriz? Eğer yaşamın küçük darbeleri altında eğilir isek, ağır darbelere nasıl katlanacağız? Biri kendilerini gücendirdiği için somurtan ve yüzünü ekşiten Hıristiyanlardan söz edildiğini işitiriz. Bazıları ise, biri onları eleştirdiği için üzülerek geri çekilirler. Yine de bazı kişiler gözde bir fikir seçilmiş olduğu için diğer fikirlerin pabucunu dama attırırlar.

Çok önemsiz bazı fiziksel sorunları olan kişiler genellikle yaralı bir ayının ulumasına benzer şekilde tepki verirler. İnsan onların korkunç bir hastalık ile karşılaştıkları zaman ne yapacaklarını elinde olmadan merak eder. Eğer bir iş adamı günlük sorunlar ile başa çıkamıyor ise büyük sorunlar ile karşılaştığı zaman onlarla başa çıkamayacağı bellidir.

Hepimizin belli ölçüde katı bir zihniyete sahip olması gerekir. Bu sözler ile anlatmak istediğimiz kaba ya da duyarsız olmamız gerektiği değildir elbette. Aksine, söylemek istediğimiz şudur: darbeler geldiği zaman eğilmeyi bilmemiz gerekir. Geri sıçrayan ve devam eden bir esnekliğe sahip olmamız gerekir.

Belki bu gün bir kriz ile karşı karşıya bulunuyor olabilirsiniz. Kriz, o anda çok heybetli gibi görünebilir. Vazgeçmek için ayartılıyor olabilirsiniz. Ama yine de bu kriz, üzerinden bir yıl geçtikten sonra size hiç önemli görünmeyecektir. İşte o zaman mezmur yazarı ile birlikte şu sözleri söylemeniz gerekir: “Desteğinle akıncılara saldırır, seninle surları aşarım, Tanrım” (Mezmur 18:29)

İbranilere Mektubun adı bilinmeyen yazarı sonuna kadar dayanmaları için meydan okumada bulunduğu İbranilere ilginç bir gözlemini aktarır. “Verdiğiniz mücadelede henüz kanınızı akıtacak kadar dayanmış değilsiniz.” (İbraniler 12:4) Başka bir deyiş ile, nihai bedeli – şehitlik – ödemediniz. Eğer imanlılar kırılan bir tabak ya da kaybolan bir kedi ya da hayal kırıklığı ile sonuçlanmış bir aşk ilişkisi nedeni ile paramparça olurlar ise, şehit olmak ile yüz yüze geldikleri takdirde, o zaman ne yapacaklar?

Çoğumuz eğer duygularımıza teslim olsa idik, çoktan vazgeçmiş olurduk. Ama Hıristiyan savaşında vazgeçmezsiniz. Düştüğünüz yerden kendinizi kaldırır, üzerinizdeki tozu silkeler ve çatışmanın üzerine doğru harekete geçersiniz. Küçük ve önemsiz çatışmalarda elde edeceğimiz zafer bize büyük ve önemli savaşları kazanmamız için yardımcı olacaktır.

12 Ekim

“Ama ateş yakan, alevli oklar kuşanan sizler, hepiniz, ateşinizin aydınlığında,
tutuşturduğunuz alevli okların arasında yürüyün.
Benden alacağınız şudur: azap içinde yatacaksınız.” (Yeşaya 50:11)

Yapılan her şeyin bir doğru bir de yanlış yapılma şekli vardır. Ve hiç kuşkusuz bu konu rehberlik elde etme konusu için de geçerlidir. Bu günkü ayet yanlış yapılma şeklinden söz eder. Örnek olarak açık havada ateş yakan ve sonra yaktığı bu ateşi ve kıvılcımlarını yürüdüğü yola ışık sağlaması için kullanan bir kişiyi verir.

Dikkat ederseniz burada Rabbe danışmaktan söz edilmez. Örnek verilen kişinin rehberlik konusunu bir dua konusu haline getirdiğine dair bir öneriden hiç bahis yoktur. Örnekteki kişi kendisinin en iyi yolu bildiğine dair sınırsız bir güvene sahiptir; kibirli bağımsızlığı içinde kendi anlayışına güvenir. Henley’in sözlerine göre, kendi yazgısının efendisi ve kendi canının kaptanıdır.

Ama kötü sonuca dikkat edin lütfen! “Benim elimden alacağınız şudur: azap içinde yatacaksınız.” Kendi rehberliğini kendi üreten kişi sıkıntıya doğru yol almaktadır. Bu şekilde dik başlı ve kendi iradesine göre hareket eden kişi, bu yüzden yaşadığı sürece pişmanlık duyacaktır. Yaşadığı deneyimlerin sonucunda Tanrının yolunun en iyi yol olduğunu öğrenecektir.

Bir önceki ayet (ayet 10), bize rehberlik konusundaki doğru yolu anlatır. Ve şöyle der: “Aranızda Rabden korkan, kulunun sözünü dinleyen kim var? Karanlıkta yürüyen, ışığı olmayan, Rabbin adına güvensin, Tanrısına dayansın.” Örnekteki kişi ile ilgili üç şeye dikkat edin: Bu kişi, her şeyden önce, Rabden korkar, şöyle ki, korkusu O’nu hoşnut etmemek ve O’ndan bağımsız yürümektir. İkinci olarak, Tanrının Kulu, Rab İsa’nın sesine itaat eder. Üçüncü nokta, bu kişinin karanlıkta yürüdüğünü ve ışığa sahip olmadığını kabul etme konusunda istekli olmasıdır. Hangi yoldan gitmesi gerektiğini bilmediğini itiraf eder.

Böyle bir kişinin ne yapması gerekir? Rabbin adına güvenmesi ve Tanrısına dayanması gerekir. Başka bir deyişle, kendi bilgisizliğini kabul etmesi, Rabden kendisine rehberlik etmesini istemesi ve tanrısal rehberliğe tamamen bağımlı olması gerekir.

Tanrımız sınırsız bir bilgelik ve sevgi Tanrısı’dır. O, bizim için neyin en iyi olduğunu bilir ve yalnızca bizim için en iyi olanı tasarlamıştır.

O bilir, O sever, O ilgilenir.
Bu gerçeği gölgeleyebilecek hiç bir şey yoktur.
Seçimi O’na bırakan kişiler için
En iyi olanı yapar.

13 Ekim

“Hanginiz kendisinden ekmek isteyen oğluna taş verir?” (Matta 7:9)

Bu soru olumsuz bir yanıtı gerektirir. Normalde hiç bir baba oğluna ekmek yerine taş vermez. O zaman böyle bir şeyi Göksel Babanın asla yapmayacağı çok daha kesindir.

Ama üzücü gerçek şudur ki, bizler bunu bazen yaparız. İnsanlar bize derin ruhsal ihtiyaçlar içinde gelirler. Belki de biz onlara gerçekten neyin sıkıntı verdiği konusunda duyarsız davranmaktayızdır. Ya da onlarla Rab İsa’yı paylaşmak yerine, onlara yüzeysel, her derde dav cinsinden bir çözüm ile başımızdan savarız.

E.Stanley Jones, bu konuyu kendisi hakkında anlattığı bir öykü ile resmeder.(bir kişinin kendisi hakkında bir başarısızlığı ortaya koyan bir öykü anlatması, cesaret isteyen bir konudur.) “(Hint) Kongresi üyelerinin yeni elde ettikleri güçlerini ülkenin yararı yerine kendi çıkarları için kullandıkları bazı zamanlar Jawaharlal Nehru’nun buna katlanması zor oldu. Başbakanlıktan istifa etmeyi ve kendi içsel ruhunu tekrar kazanmak için bir kenara çekilmeyi istediğini söyledi. Ben kendisi ile o tarihlerde bir görüşme yaptım ve görüşmemizin sonunda kendisine içinde bilinen tüm vitaminleri içeren tahıl türü otlar ile yapılmış bir tablet şişesi sundum. Bana teşekkür ederek vitamin şişesini aldı ama bana şu sözleri söyledi: “Benim sorunum fiziksel değil, (bu sözleri ile sorununun ruhsal olduğunu ima ediyor idi).” Ona lütuftan söz etmek ve lütuf önermek yerine çözüm olarak otlar sunmuştum. O, ekmek istemiş idi ve ben ona bir taş vermiştim. Yanıta sahip olduğumu biliyordum, ama bunu nasıl söyleyeceğimi bilememiş idim. Bu önemli kişiyi gücendirmekten korkmuştum. Sat Tal Aşram duvarındaki yazıyı hatırlamam gerekirdi: “İçinde İsa2nın bulunmadığı hiç bir yer mevcut değildir.” Ama ben bu yazıyı hatırlamadım. Tereddütlerimi hatırladım ve onlar üstün geldiler.

O aslında lütfa ihtiyaç duyuyordu ve ben ona vitamin tabletleri teklif ettim. Oysa onun yüreğine şifa olacak olan lütuf ve lütufun gücü idi. O zaman şu sözleri söyleyebilirdi: “yüreğim şifa buldu. Şimdi dünya, çözülmesi imkansız sorunlar ile dolu o dünya karşıma çıksın. Ben hazırım.”

Dr.Jones’un sorunları, korkarım ki, çoğumuz için gereğinden fazla bilinen sorunlardır. Derin ruhsal ihtiyaçlara sahip insanlar ile karşılaşırız. Onlara Mesih’in hizmetini sunmak için bizlere ardına kadar açılmış bir kapı sağlayan birkaç sözcük söylerler. Ama biz bu fırsattan yararlanma konusunda başarısız oluruz. Onlara ya ruhsal bir yaranın üzerine bir yara bandı koymalarını teklif ederiz ya da önemsiz bir değere sahip bir başka konu ile asıl konuyu geçiştiririz.

Dua: Rab, bana her fırsatı tanıklık etmek için değerlendirmek ve her açık kapıdan içeri girmek için yardım et. Tereddütlerimin üstesinden gelmek ve ihtiyaç duyulan yerde ekmek ve lütuf vermem için yardımcı ol.

14 Ekim

“Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak.” (Yuhanna 8:32)

Kişiler genellikle bu ayetin koşulu olan bir vaadin bir kısmı olduğunu unutarak bu ayeti alıntı olarak kullanırlar. Bir önceki ayette şunlar yazılıdır: “Eğer Benim sözüme bağlı kalırsanız, gerçekten öğrencilerim olursunuz.” Ve bu sözlerden sonra vaat gelir: “Ve gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak.” Başka bir deyiş ile, gerçeğin özgür kılan gücü, bizim O’nun sözüne bağlı kalmamıza dayanır.

Gerçeği yalnızca zihinsel bir anlayış içinde bilmek yeterli değildir. Gerçeğe itaat etmemiz ve onu uygulamamız da gerekir. Kutsal Kitap’ın söylediklerine uygun bir şekilde yaşar isek, kendimizi sayısız kötülükten özgür kılmış oluruz.

Müjde çağrısına itaat etmeye başlar başlamaz, suçluluk ve mahkumiyetten özgür kılınırız ve Tanrı çocuklarının özgürlüğüne kavuşuruz.

Daha sonra günahın üzerimizdeki efendiliğinden özgür kılınırız. Günah artık yaşamlarımızın ilk sırasında yer alamaz.

Biz yasadan özgürüz. Bunun anlamı yasasız kişiler olduğumuz değildir, bunun anlamı, artık Mesih’in yasasına bağlı olduğumuzdur. Bu nedenle kutsallık konusundaki motivasyonumuz ceza alma korkusu değil, Kurtarıcımızın bize olan sevgisidir.

Korkudan özgürlüğün tadını çıkartırız, çünkü mükemmel sevgi korkuyu dışarı atar. Tanrı artık bizim için sert bir Yargıç değil, bizi seven göksel Babamızdır.

Şeytanın esaretinden de özgürüz. O artık bizim irademizi yönlendiremez.

Şehvet aracılığı ile dünyayı bozan cinsel ahlaksızlıktan ve onun çürümüşlüğünden de özgürüz.

Yanlış öğretişlerden de özgürüz. Tanrının Sözü gerçektir. Ve Kutsal Ruh Tanrının halkını tüm gerçeğe yönlendirir ve onların gerçeği hatadan ayırmalarına yardımcı olur. O’nun sözüne bağlı kalanlar batıl itikatlardan ve kötü ruhların egemenliğinden özgürdürler. Bu ne kadar büyük bir özgürlüktür – şeytani güçlerin gücünden özgür kılınmak!

Bizler ölüm korkusundan da özgür kılındık. Dehşet kralı artık insanın canını Rabbin huzurundan ayıramaz. Ölmek, kazançtır.

Bizi tutsak almış alışkanlıklardan, para sevgisinden ve hayal kırıklığından ve umutsuzluktan özgür kılındık. Bu nedenle yüreğimiz şu dilde konuşur:

Rab İsa, senin ayaklarının dibinde alçalmak; benim için en iyi yer burasıdır.
Ben burada tatlı dersler aldım, gerçek beni özgür kıldı.
Rab İsa, sen beni benden ve insanların yollarından özgür kıldın;
Bir zamanlar beni bağlayan düşünce zincirleri beni bir daha asla bağlayamayacaklar.

15 Ekim

“Ey Yeruşalim! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalim!
Tavuğun civcivlerini kanatları altına topladığı gibi ben de kaç kez senin çocuklarını
toplamak istedim, ama siz istemediniz.” (Matta 23:37)

İnsanlar kendilerine verilen dini fırsatları kötü değerlendirdiler. Yani, harika bir ziyareti, görkemli bir fırsatı iyi kullanamadılar ve ona sahip olma konusunda başarısızlığa uğradılar.

Yeruşalim’in yaşadığı durum işte böyle bir durumdur. Tanrının beden almış Oğlu Yeruşalim’in tozlu sokaklarında yürüdü. Kentin aşı boyalı binaları Yaratıcıyı ve evrenin varlığını Sürdüren’i gördüler.Halk, O’nun eşsiz sözlerini işitti ve O’nun o güne kadar hiç kimsenin yapmadığı mucizeleri yaptığını gördüler. Ama O’nu takdir etme konusunda başarısız oldular. O’nu kabul etmediler.

Ama eğer O’nu kabul etmiş olsalardı her şey onlar için çok farklı olacaktı. Koşullar aynen Mezmur 81:13-16 ayetlerinde söylenen şu sözler gibi olacak idi: “Keşke halkım beni dinlese idi, İsrail benim yollarımda yürüse idi, düşmanlarını hemen yere serer, hasımlarına el kaldırırdım! Benden nefret edenler bana boyun eğerdi, bu böyle sonsuza dek sürerdi. Oysa sizleri en iyi buğday ile besler ve kayadan akan bal ile doyururdum.”

Yeşaya da aynı şekilde bu konudan söz eder: “Keşke buyruklarıma dikkat etseydiniz. O zaman esenliğiniz ırmak gibi, doğruluğunuz denizin dalgaları gibi olurdu.” (Yeşaya 48:18)

Bret Harte, şunları yazdı: “Dilin ya da kalemin tüm sözcükleri arasında en üzücü olan sözler şunlardır: “ Yapmak isterdim!”

Müjde çağrısını reddetmiş olan o kişileri düşünün. Nasıralı İsa, yanlarından geçti, ama onlar O’nu kaçırdılar. Ve şimdi boş yaşamlar sürüyorlar ve feci bir sonsuzluk ile karşı karşıyalar.

Ya da Mesih’in belli alanda bir hizmete çağırdığı ama bu hizmete gitmeyen bazı imanlıları aklınıza getirin. Bu kişilerin mevcut bereketler ve kaçırdıkları sonsuz ödüller konusunda en ufak bir fikirleri dahi yoktur.

Fırsatın kapıyı yalnızca bir kez çaldığı bazen doğrudur. Fırsat her ne kadar en seçkin hazineler ile dolu olsa da o anda kişisel planlar ya da kişisel fedakarlık yapma gibi konulardan feragat edilmez; çünkü o anda onlarla çelişkide imiş gibi görünür. Fırsat, Tanrının bizim için en iyisini temsil eder, ama kendimize özgü nedenler yüzünden fırsatın elimizden kaçıp gitmesine izin veririz. Tanrının en iyisini reddederiz ve O’nun ikinci en iyisi ile idare ederiz. O her zaman şu sözleri söyler: “Ben istedim, ama siz istemediniz.”

16 Ekim

“Haksızlık ile gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlığına ve
haksızlığına karşı Tanrının gazabı gökten açıkça gösterilmektedir.”
(Romalılar 1:18)

Tanrı, insanlık tarihinin seçilmiş zamanlarında insanların işlediği belirli günahlara karşı duyduğu had safhadaki hoşnutsuzluğu göstermek için yargılarda bulunmuştur. Elbette, bu günahların işlendiği her seferinde insanları öldürmedi. Eğer öldürmüş olsa idi, o zaman dünya nüfusu korkunç bir şekilde azalırdı. Ama yine de Tanrı böyle zamanlarda, bu tür bir tanrısızlığın ve kötülüğün cezasız kalmayacağını bildirmek ve insanlığı uyarmak için yapılan kötülükleri kaydetti. Eğer insanlığın bu kötülükleri ile şimdi ilgilenmiyor ise de, sonsuzlukta ilgileneceği kesindir. Tanrı yeryüzüne baktığı zaman insanın kötülüklerini ve yeryüzünün çürümüşlük ve vahşet ile dolduğunu gördüğü zaman, dünyayı mahveden insanlığa son veren korkunç bir tufan gönderdi. (Yaratılış 6:13) Bu tufandan yalnızca sekiz kişinin yaşamı kurtuldu.

Daha sonra Sodom ve Gomora kentleri homoseksüelliğin merkezi haline geldiler (Yaratılış 19:1-13). Sodom aynı zamanda, gurur günahından, ekmeğe doymuşluğundan ve umursamazlıktan suçlu idi (Hezekiel 16:49). Tanrı, bu kentlerde  olup bitenlere karşı gazabını gökten ateş ve kükürt yağdırarak onları sonsuza kadar ortadan kaldırdı.

Nadav ile Avihu Sina Çölünde Rabbin önünde yabancı (kurallara aykırı) bir ateş sunar iken öldüler. (Çölde Sayım 3:4) Sunaktaki ateşi kullanmaları gerekir idi (Levililer 16:12). Ama onlar Tanrıya başka bir şekilde yaklaşmaya karar verdiler. Rab onları o anda öldürmek ile gelecek kuşakları şu konuda uyarmış oldu: Tanrıya yaklaşırken, Tanrının belirlemiş olduğu yolun dışında başka herhangi bir yol ile Tanrıya yaklaşma girişiminde bulunmamaları.

Babil kralı Nebukadnezar insanların yaşadıkları olaylarda egemen olan EN YÜCE OLAN’ı kabul etme konusunda başarısız oldu. Ve Babil’in görkemi konusundaki tüm itibarı kendisi üstlendi. Tanrı kral Nebukadnezar’ı delilik ile cezalandırdı. Kral, insanlar arasından kovuldu. Öküz gibi ot ile beslendi. Bedeni göğün çiyiyle ıslandı. Saçı kartal tüyü ve tırnakları kuş pençesi gibi uzadı. (Daniel 4:33)

Hananya ve karısı Safira Rabbe bir sunu olarak bir mülk sattılar, ama paranın bir kısmını kendilerine saklayarak gerisini getirip elçilerin buyruğuna verdiler. (Elçilerin İşleri 5:1-11) Her ikisi de tapınma ve hizmet konusunda samimi davranmadıkları için yaptıkları hata için bir uyarı olarak aniden öldüler.

Bir süre sonra Herod yüceliği Tanrı’ya vermek yerine kendisine tapınılmasını kabul etti. Herod içi kurtlar tarafından kemirilerek can verdi. (Elçilerin İşleri 12:22-23)

Günahkar insanlar Tanrının görünürdeki sessizliği ve eylemsizliğine bakıp da günah işleme cüretinde bulunmamalıdırlar. Tanrı, günahı anında cezalandırmadığı için, bu O’nun günahı hiç bir zaman cezalandırmayacağı anlamına gelmez. Yıllar boyunca, gözden uzak olaylar ile ilgili olarak Tanrı Kendi hükmünü vermiştir ve bu hükmünü izleyen cezalarını açıklamıştır.

17 Ekim

“Gerçeği satın al ve satma.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 23:23)

Tanrının gerçeğini elde etmek için her zaman genellikle ödenmesi gereken bir bedel vardır. Ve bizler bu bedel her ne olur ise olsun bedeli ödeme konusunda istekli olmalıyız. Gerçeği bir kez elde ettiğimiz zaman, ondan bir daha asla vazgeçmememiz gerekir. Bu ayetin, Kutsal Kitap ve Hıristiyan edebiyatı satın alabileceğimiz, ama hiç bir koşulda onları satamayacağımız şeklinde birebir ifade ile anlaşılması gerektiği anlamına gelmez. Gerçeği satın alma ifadesinin anlamı burada tanrısal ilkelerin bilgisine ulaşmak için büyük fedakarlıklarda bulunmak anlamına gelir. Bir kişinin, ailesinden düşmanlık görmesi, işini kaybetmesi, dini bağlardan ayrılması, ekonomik kayıplar, ya da hatta fiziksel taciz anlamlarına da gelebilir.

Gerçeği satmak, gerçekten ödün vermek ya da ondan tamamen vazgeçmek anlamına gelir. Bunu yapma konusunda asla istekli olmamamız gerekir.

Arnot, Evde Kilise adlı kitabında şunları yazdı: “Kolay gelen bir şeyin yine kolay gittiği” ifadesi insan doğasının genel bir yasasıdır. Zorlu bir mücadele vererek kazandığımız bir şeyi, bu şey şansımız ya da imanımız olsun, elimizde daha sıkı tutarız. Kendi çaba ya da zahmetleri olmaksızın büyük bir servet elde eden kişiler genellikle bu serveti ellerinde tutamazlar ve yoksulluk içinde ölürler. Büyük çabalar sonucu bir servet kazanan kişinin kazandığı bu serveti boşuna harcadığı çok ender görülen bir durumdur. Aynı şekilde, Hıristiyanlığa giden yolda emek veren ya da savaşan bir Hıristiyan’ı örnek alalım; eğer varlıklı yere ateş ve sudan geçerek ulaştı ise, o zaman bu zengin mirasından kolay kolay vazgeçmeyecektir.”

Tüm çağlarda, kutsallar, doğru kapıdan geçmek ve dar kapıda yürümek için ailelerine, ünlerine ve servetlerine sırt çevirmişlerdir. Elçi Pavlus gibi, onlar da Rab İsa Mesih’i tanımanın üstün bilgisini kazanmanın yanında diğer tüm şeyleri sadece kayıp saymışlardır. Rahav gibi onlar da putperestliğin tanrılarını reddetmişler ve Yahve’yi , bu davranışları kendi halklarına ihanet olarak görülse bile, tek gerçek Tanrı olarak kabul etmişlerdir. Daniel gibi onlar da kana susamış aslanların inine atılma pahasına gerçeği satmayı reddetmişlerdir.

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, şehitlik ruhu ortadan kalkmış gibidir. İnsanlar imanları adına acı çekmek yerine imanlarından ödün verir hale gelmişlerdir. Peygamber sesi duyulmamaktadır ve iman zayıflamıştır. Gerçek ile ilgili kanaatler dogmatizm olarak mahkum edilirler. Bir birlik beraberlik gösterisi elde etmek için insanlar temel öğretişlerden fedakarlık etmeye isteklidirler. Gerçeği satarlar ve satın almazlar.

Ama Tanrı gerçeğin gizli hazinesine değer veren bu seçkin canlara her zaman sahip olacaktır; bu canlar gerçeği satın almak için sahip oldukları her şeyi satmaya hazır ve istekli olacaklardır ve bir kez gerçeği satın aldıkları zaman, onu ne fiyata olur ise olsun satmaya istekli olmayacaklardır.

18 Ekim

“bütün öğretmenlerimden daha akıllıyım, çünkü öğütlerin üzerinde düşünüyorum.
Yaşlılardan daha bilgeyim, çünkü senin koşullarına uyuyorum.” (Mezmur 119:99, 100)

Bu ayetleri ilk kez okuduğumuz zaman, bunların olgun olmayan övüngen bir kişinin ya da tam bir egoistin sözcüklerini işitir gibi oluruz. Aslında, bu tür övüngen ifadeleri Kutsal Kitap’ta bulmak çok şaşırtıcı olur idi. Bu ifadeler, daha çok ikincil Hıristiyan ifadelerini andırırlar.

Ama yine de, bu ayetleri daha yakından incelediğimiz zaman, güçlüğü ortadan kaldıran bir anahtar bulmuş oluruz. Mezmur yazarı üstün bir anlayışa sahip olmasının nedenini bize açıklar ve şöyle der:”.. çünkü senin koşullarına uyuyorum (çünkü senin tanıklıkların üzerinde derin düşünüyorum).” Başka bir deyişle mezmur yazarı şöyle söylemektedir: kendisi, Kutsal Yazıları bilmeyen öğretmenlerinden daha fazla anlayışa sahiptir. Yalnızca dünyevi bilgiye sahip olan atalarından daha fazla şey anlamaktadır. Mezmur yazarı kendisini diğer imanlılar ile karşıt düşüncelere sahip biri olarak bildirmez, o, yalnızca bu dünyanın insanları ile karşıt düşüncelere sahiptir.

Ve elbette ki bu konuda haklıdır! Dizlerinin üstündeki en alçakgönüllü imanlı, ayak parmaklarının ucunda yükselmiş en bilgili imansızdan çok daha fazla şey anlayabilir. Bu konu ile ilgili birkaç örnek verelim:

Belirli bir yöntem yönünde hareket edildiği takdirde dünyada barış sağlanacağını garanti eden bir önderi örnek verelim. Uzak bir köyde yaşayan Hıristiyan bir çiftçi bu önderin radyodan yaptığı konuşmayı işitir. Çiftçi, Esenlik Prensi yeryüzünde krallığını kuruncaya dek barışın asla sağlanamayacağını bilmektedir. Esenlik Prensi krallığını kurmadıkça insanlar kılıçlarını kınlarına sokmayacaklardır ve savaştan vazgeçmeyi öğrenmeyeceklerdir. Çiftçi, diplomattan daha fazla anlayışa sahiptir.

Şimdi de ünlü bir bilim adamını örnek verelim: bu bilim adamı, evrenin Tanrı olmadan var olduğunu öğretmektedir. Ders verdiği sınıfta Mesih’e yeni iman etmiş bir imanlı da bulunmaktadır. Bu öğrenci iman aracılığı ile evrenin Tanrının buyruğu ile yaratıldığını, böylece görülenlerin görünmeyenlerden oluştuğunu anlamaktadır.(İbraniler 11:3) Öğrenci, bilim adamının sahip olmadığı anlayışa sahiptir.

Bunlara ek olarak şimdi de bir psikologu örnek verelim: psikolog insan davranışını açıklamayı arzu eder, ama insanın günah içinde doğduğu gerçeğini kabul etme konusunda istekli değildir. Tanrının Sözünü bilen imanlı, her insanın bir kötülüğü miras aldığının farkındadır ve bu gerçeğin fakına varılması konusundaki başarısızlık, insanın içinde bulunduğu sorunlara yalnızca yararsız çözümler getirecektir.

Bu nedenle, görüyoruz ki, mezmur yazarı tüm öğretmenlerinden daha fazla anlayışa sahip olduğunu söylediği zaman, kibirli bir övüngenlik içinde değildi. İman ile yürüyen kişiler, göz ile görünene göre yürüyen kişilere kıyasla daha iyi bir görüşe sahiptirler. Tanrının tanıklıkları üzerinde derin düşünen kişiler bilge ve sağduyu sahibi imansız kişilerden gizlenmiş olan gerçekleri görebilirler.

19 Ekim

“Ne karşılık verebilirim Rabbe, bana yaptığı onca iyilik için?” (Mezmur 116:12,13)

Canımızın kurtuluşu ile ilgili konuda bu kurtuluşu kazanmak ya da hak etmek için yapabileceğimiz hiç bir şey yoktur. Tanrının borcumuz ile ilgisi yoktur, O’na geri ödeme yapamayız. Çünkü kurtuluş Tanrının bir lütuf armağanıdır.

Tanrının karşılıksız verdiği sonsuz yaşam armağanına verilecek en uygun karşılık bu kurtuluşu iman aracılığı ile kabul etmektir. Sonra, Rabbin adını çağırmamız gerekir, yani, söz ile anlatılamayan armağanı için O’na teşekkür etmemiz ve O’nu övmemiz gerekir.

Kurtulduktan sonra bile Rabbin bize sağladığı yararların karşılığı olarak O’na geri ödeyebileceğimiz hiç bir şey yoktur. “Eğer tüm doğa alanı bana ait olsa idi, bu bile gereğinden fazla küçük bir sunu olurdu.” Ama yine de, verebileceğimiz uygun bir karşılık vardır ve bu karşılık, yapabileceğimiz en uygun davranıştır. “Ah sevgi, böylesine şaşırtıcı, böylesine tanrısal. Canımı, yaşamımı, her şeyimi talep ediyor.”

Eğer Rab İsa bedenini bizim için verdi ise, bizler de en azından bedenlerimizi O’nun için verebiliriz.

Ugandalı Pilginkton şöyle dedi: “Eğer O Kral ise, her şey üzerinde hakka sahiptir.” C.T.Studd, şöyle dedi: “Ben İsa Mesih’in benim için öldüğünü anladığım zaman, O’nun uğruna her şeyden vazgeçmek bana zor görünmedi.”

Yale’li Burden şöyle dua etti: “Rab İsa, Yaşamım ile ilgili her alandan kendi ellerimi çekiyorum. Yüreğimdeki tahta Seni oturtuyorum.

Betty Scott Stam, ise şöyle dua etti: “Kendimi, yaşamımı, her şeyimi, sonsuza kadar Senin olmak üzere, tamamen Sana veriyorum.”

Charles Haddon Spurgeon şöyle dedi: “Kendimi, Kurtarıcıma teslim ettiğim o gün, O’na bedenimi, canımı ve ruhumu verdim; sahip olduğum ve zaman ve sonsuzluk boyunca sahip olacağım her şeyi O’na verdim. Tüm yeteneklerimi, tüm gücümü, tüm melekelerimi, gözlerimi, kulaklarımı, vicdanımı, uzuvlarımı, duygularımı, yargımı, insanlığımı ve insanlığımdan kaynaklanabilecek her şeyi, bana ihsan edilebilecek olan taze kapasite ya da yeni muktedirliği O’na verdim.”

Sonunda, Isaac Watts bize şunu hatırlatır: “Üzüntü gözyaşları, borçlu olduğum sevgiye asla geri ödeyemezler.” Sonra bu sözlerine şunu ekler: “Sevgili Rab, yapabileceğim tek şey kendimi Sana vermek.”

İsa’nın çektiği acılar – O’nun kanayan elleri ve ayakları, O’nun yaraları, O’nun gözyaşlarının talep ettiği tek uygun karşılık: Yaşamlarımızı O’nun uğrunda feda etmek.

Pages