March 2013

20 Eylül

“Böbürlenmeyin. Aksine, hor görülenler ile arkadaşlık edin.
Bilgiçlik taslamayın.” (Romalılar 12:16)

İnsandaki doğal eğilim üst sınıftaki kişiler ile arkadaşlık etmektir. Her insan yüreğinde seçkin, varlıklı ve aristokrat kişiler ile zaman geçirme tutkusu yer alır. Bu nedenle Pavlus’un Romalılar 12:16 ayetindeki öğüdü, insan doğası ile tam bir çelişki teşkil eder. Pavlus şöyle der: “Böbürlenmeyin, hor görülenler ile arkadaşlık etmek için istekli olun.” Kilisede sınıf farkı mevcut değildir. Hıristiyanların sınıf ayrımı gibi bir kavramın çok ötesinde yaşamaları gerekir.

Fred Elliot bu konuyu resmeden bir öykü anlatır. Bir sabah kahvaltı masasında ailesi ile birlikte kutsal Kitap paylaşmaktadır. Avludan gelen gürültülü bir patırtı sesi duyar. Çöp toplayıcısının geldiğinin farkına varır. Ve Kutsal Kitap’ını kapatmadan masanın üstüne koyar, pencereye doğru gider ve pencereyi açar ve neşeli bir şekilde çöpçüye selam verir ve sonra paylaşıma devam etmek için kahvaltı masasına geri döner. Fred Elliot için çöpçüye selam vermek, Kutsal Kitap okumak ile aynı derecede kutsal bir davranıştır.

Rabbin bir başka hizmetkarı daha metnimizin içeriğini hemen hemen birebir şekilde uygulamıştır. Jack Wyrtzen her yaz New york’taki Schroon gölü kenarında bir Kutsal Kitap kampı düzenler idi. Yetişkinlerin düzenlediği konferanslardan birine, ciddi bir fiziksel sakatlığa sahip biri geldi. Bu kişi, ağız kaslarını kontrol edemediği için yiyeceklerin tamamını yutacak güce sahip değildi. Yediklerinin çoğu ağzından geri çıkıyor ve göğsüne ve kucağına koyduğu gazetelerin üzerine dökülüyordu. Bu görüntü hiç de hoş değildi ve bu yüzden bu konuk genellikle masada tek başına yemek yiyordu.

Jack Wyrtzen, işlerinin yoğunluğu nedeni ile yemek salonuna genellikle geç gelirdi. Ne zaman yemek salonunun kapısında görünse, içerdekiler coşkulu bir şekilde ona el sallar ve gelip masalarına oturması için onu davet ederler idi. Ama Jack, hiç bir zaman onların masalarına gitmezdi. Her zaman masasında tek başına oturan bu konuğun yanına giderdi. Hor görülen bu kişiye alçakgönüllü davranmış olurdu.

“Bir defasında Hıristiyan bir komutan yaşlı ve yoksul bir kadın ile konuşur iken görüldü. Yanında bulunan dostları onu şu sözler ile uyardılar: “Rütbenize uygun davranmanız gerekir.” Komutan yanındakilere şu karşılığı verdi: “Eğer Rabbim rütbesine uygun davransa idi ne olurdu?” (Choice Gleanings)

Robert Burns “En iyi not” adlı şiirinde yaşamı alçak bir konumda dahi olsa bir kişinin Rab İsa’nın tamamladığı iş sayesinde en iyi nota sahip olduğunu anlatır. Rab’de özgür zihinli bir kişinin ipekler içindeki akılsızların cicili bicili kumaş gösterisine gülebileceğini söyler.

Kurtarıcımızın alçak konumdaki bizlere nasıl lütfettiğini düşündüğümüz zaman, bizim de diğer kişilere böyle davranmak konusunda başarısız olmamızın saçmalık olduğunu anlarız.

21 Eylül

“Bundan böyle doğruluk tacı benim için hazır duruyor.
Adil yargıç olan Rab o gün bu tacı bana, yalnız bana değil,
O’nun gelişini özlem ile beklemiş olanların hepsine verecektir.”
(2.Timoteos 4:8)

“.. O’nun gelişini özlem ile beklemiş olanların hepsine..” Ben uzun yıllar boyunca bu ifadenin Rabbin gelişine ilişkin iyi ve duygusal hisler bekleyen imanlılara işaret ettiğini düşündüm. Bu tür kişiler bir doğruluk tacı ile ödüllendirilecekler idi, çünkü Göğe Alınış’ı düşündükleri zaman yürekleri sıcacık oluyordu.

Ama bu ayetin anlamı kesinlikle bundan daha fazlasıdır. O’nun gelişini özlem ile beklemek demek, O’nun gelişinin ışığında ve O sanki bu gün gelecekmiş gibi düşünerek yaşamak anlamına gelir.

Bu nedenle, O’nun gelişini özlem ile beklemek ahlak saflığı içinde yaşamak anlamına gelir. Çünkü, Yuhanna’nın da bize hatırlattığı gibi, “Mesih’te bu umuda sahip olan, Mesih pak olduğu gibi kendini pak kılar.” (1.Yuhanna 3:3)

O’nun gelişini özlem ile beklemek, bu yaşamın değerlerinden uzak durmak anlamına gelir. Yeryüzündeki değil, gökyüzündeki değerleri düşünmemiz gerekir. (Koloseliler 3.2)

O’nun gelişini özlem ile beklemek, Tanrının halkına “onlara vaktinde yiyecek vererek” hizmet etmek anlamına gelir. (Matta 24:45) Rab, böyle yapan kişilere, geldiği zaman, özel bir bereket vereceğini duyurur.

Kısaca O’nun gelişini özlem ile beklemenin anlamı şudur: O geldiği zaman, O’nun hoşlanmadığı bir şeyi yapmak istemeyeceğiz. O geldiği zaman, utanç duyulmasına neden olacak bir yere gitmeyeceğiz. O’nun huzurunda O’nu gücendirecek hiç bir şey söylemeyeceğiz.

Eğer bir hafta sonra Mesih’in geleceğini biliyor olsa idiniz, bu kalan günleri nasıl geçirirdiniz? Yani, yaptığınız işi bir kenara bırakıp bir dağ tepesine çıkar ve orada tüm günü Kutsal Kitap okuyarak ve dua ederek mi geçirirdiniz? Ya da gece gündüz vaaz vererek ve öğreterek tam zamanlı bir Hıristiyan işine mi başlardınız?

Eğer bu gün gerçekten Rab ile birlikte yürüyor isek ve O’nun isteğinin merkezinde yaşıyor isek, O’nun gelişini özlem ile beklemenin anlamı, her zaman yaptığımız şeyleri yapmaya devam ediyor olmamızdır. Ama eğer kendimiz için yaşıyor isek, o zaman bazı devrimsel nitelikte değişimlerin yapılması gerekir.

Kurtarıcının dönüşü ile ilgili iyi düşüncelere sahip olmak yeterli değildir. Doğruluk tacı, gerçeği, onun yaşamlarını eritmesine izin verecek kadar çok seven kişiler için ayrılmıştır. O’nun gelişine ilişkin gerçeğe sahip çıkmak yeterli değildir; gerçeğin bize sahip olması gerekir.

22 Eylül

“…amin desin..”  (1.Korintliler 14:16)

“Amin” söylenen şeyin yürekten onaylandığını ifade etmek için kullanılan çok yararlı bir sözcüktür. Pek çok topluluk toplantılarında bu sözcüğü daha sık kullanmayı başarabilirlerdi.

Amin sözcüğü Kutsal Kitap’ta 68 kez bulunur. 1.Korintliler 14:15,16 ayetlerinden anlaşıldığına göre “amin” sözcüğünün ilk kilisenin toplantılarında kullanıldığı aşikardı. Bu nedenle, “amin” kelimesinin kullanımının Kutsal Kitap’a tamamen uygun olduğundan emin olabiliriz.

Yalnızca bu kadarı da değil, sözcük buyurgan bir anlam da taşır. İlgilendiğimiz gerçeklerin yüce doğası coşkulu bir takdirin zeki ifadesini talep eder. Bu tür gerçekleri işitmek ve onlara hiç bir zaman söz ile bir karşılık vermemek nankörlük gibi görünür.

Bir vaiz verdiği mesajda etkili bir nokta belirttiği zaman, mesajının bu noktalarında dinleyicileri “amin” dedikleri zaman, daima büyük teşvik alır. Bu “amin” sözcükleri vaize, dinleyicilerin kendisini dinledikleri ve onun ruhsal ve duygusal coşkunluğunu paylaştıklarını anlatır.

 Ve aynı durum “amin” diyen kişi için de geçerlidir. Paylaşımı dikkatli bir şekilde dinlemesini sağlar. Bu, onun hayret etmesi gerektiği zaman, kendisini duygusuz ve kayıtsız hale gelmekten korur.

“Amin” denmesinin başka iyi bir yanı da o anda toplulukta bulunan dışarıdan gelmiş kişilere sağladığı yarardır; Hıristiyanların coşkulu kişiler olduklarını, imanlarından keyif aldıklarını ve inandıkları şeye gerçekten inandıklarını sezerler. “Amin” kelimesinin kullanımı yaşam ve coşku ifade eder. Bu sözcük söylenmediği zaman, kasvet ve cansızlık kendini gösterir.

Kutsal Kitap’ta uluslar arası olan üç sözcükten bir tanesi de “Amin” sözcüğüdür. Dillerin çoğunda bu sözcükler aynıdır. Bu yüzden, gittiğiniz hemen hemen her yerde, “Maranata!Halleluya! Amin!” dediğiniz zaman, insanlar sizin, “Rab geliyor! Rabbe övgüler olsun! Söylendiği gibi olsun!” dediğinizi anlayacaklardır.

“Amin” sözcüğü, elbette, ayırım yaparak kullanılması gerekli olan bir sözcüktür. Bu sözcüğü kaza, felaket ya da üzüntü konularında coşku ifade etmek için kullanmak uygunsuz olacaktır. Bazı Hıristiyanların “Amin” sözcüğünü artık kullanmamaları aslında uyanılacak bir durumdur, çünkü bu sözcük aşırı duygusallığa yer veren toplantılarda taciz edilmiştir. Her iyi şey gibi, bu sözcük de ya kullanılır ya da aşırıya kaçılarak taciz edilir. Ama birkaç kişi bu sözcüğü ayırım yapmadan kullandığı için onun Kutsal Kitap’a uygun kullanılışının bizden çalınmaması gerekir.

23 Eylül

“Ey canım, onların gizli tasarılarına ortak olma.”  (Yaratılış 49:6)

Bu sözcükler, Yakup’un oğullarını bereketler iken kullandığı sözcüklerin bir kısmıdır; Şimon ve Levi’nin Şekem halkına yaptıkları zulmü düşündüğü zaman, Yakup şöyle dedi: “ey canım, onların gizli tasarılarına ortak olma.”

Ben bu sözcükleri ödünç almak ve onları daha geniş bir anlamda kullanmak isterdim. Asla bilinmemesi daha iyi olan günah ile bağlantılı sırlar mevcuttur.

Ayartma, yüzüne en iyi maskesini takar ve bize bu sırları bilene kadar hiç bir zaman mutlu olamayacağımızı iddia eder. Ayartmanın bize sunduğu, heyecan, fiziksel mutluluk, duygusal yükselmeler ve bilinmeyenin çekiciliğidir.

Pek çok kişi, özellikle sığınak atında bir yaşam sürdürmüş olanlar, bu çekiciliklerden etkilenirler. Gerçek zevklerden mahrum kaldıkları gibi bir duyguya kapılırlar. Kendilerinin dezavantajlı bir durumda olduklarını düşünürler. Dünyanın tadını bir kez olsun almadan asla doyuma ulaşamayacaklarını sanırlar.

Sorun, günahın tek başına gelmeyişidir. Gömülü tehlikeler ve bunun süren sonuçları da beraberinde getirir. Herhangi bir günahı ilk kez tecrübe edeceğimiz zaman, bir acı ve pişmanlık selini de serbest bırakmış oluruz.

Ayartmaya teslim olmak günaha olan direncimizi düşürür. Bir kez bir günah işlediğimiz zaman, daha sonra aynı günahı işlemek her zaman daha kolaydır. Çok geçmeden günah konusunda uzman hale geliriz. Hatta alışkanlık zincirleri tarafından bağlanmış olarak günahın köleleri haline dahi geliriz.

Ayartmaya teslim olduğumuz an, gözlerimiz daha önce hiç tecrübe etmediğimiz bir şekilde bir günahlılık duygusuna açılırlar. Günah kodunu ihlal etmenin coşkusu, yerini çok korkunç bir ahlak çıplaklığı duygusuna bırakır. Günahın itiraf edilebileceği ve bağışlanacağı doğrudur. Ama yaşamın devamı boyunca her zaman önceden birlikte günah işlenen kişiler ile karşılaşmanın utancını yaşamak gibi bir durum söz konusudur. Akılsızlık yaptığımız yerleri kaçınılmaz olarak yeniden ziyaret ettiğimiz zaman, yaralayıcı anılar ile karşılaşacağız. En kutsal anlarımız sırasında, kirli olaylar bizi geçmişe götürdüğü zaman, istemediğimiz durumlar ile yüz yüze geliriz – bedenlerimiz bir yürek olup çarpar ve dudaklarımız bir inilti sesini boğmaya çalışır.

Bu günahlar ile ilgili olarak Tanrının bağışlamasını tecrübe etmek harika bir şey olsa bile, onların sırlarına hemen girmemek yine de en iyisidir. Çekici bir sır gibi görünen bir şey, bir süre sonra bir kabus olduğunu kanıtlar. Zevk, çok geçmeden dehşete dönüşür ve bir anlık bir tutku bir ömür boyu pişmanlık ile sonuçlanır.

Deneme saati sırasında vereceğimiz karşılığın şöyle olması gerekir: “Ey canım, onların gizli tasarılarına ortak olma.”

24 Eylül

“Tecrübe ile anladım ki…” (Yaratılış 30:27)

Lavan, tecrübe ile Rabbin onu Yakup’un uğruna bereketlemiş olduğunu öğrenmişti. Bu, öğrenilecek iyi bir ders idi. Tecrübe, büyük bir öğretmendir.

Bu arada ben, tecrübenin Kutsal Kitap’taki ayetleri anlamamız için genellikle bize nasıl yardımcı olduğunu görmekten etkilendim. Bizler, ayetleri zihinsel olarak tanıyor olabiliriz, ama bazı yeni tecrübelerden geçtiğimiz zaman, ayetler canlı hale gelirler. Neon ışıkları gibi parlamaya başlarlar. Onları yeni bir bakış açısı ile değerlendiririz.

Martin Luther’in karısı eğer Tanrı kendisini belirli bazı sıkıntıların altına sokmadığı takdirde, Mezmurlardaki bazı ayetlerin ne anlama geldiklerini asla öğrenememiş olacağını söylemiş idi.

Daniel Smith ve karısı Çin’de görev yaparlar iken, bir gece bir soyguncu çetesi evlerinin bir duvarında bir delik açtılar. Smith ailesi uyur iken, soyguncu çete çekmeceleri ve dolapları boşalttı. Eğer Tanrının bu hizmetkarları çok derin bir uykuda olmasalar idi, öldürülmüş olabilirlerdi. Bay Smith, daha sonra olay hakkında konuşur iken, şunları anlattı: “O sabaha kadar Habakkuk 3:17,18 ayetlerinin ne anlama geldiklerini asla anlamamıştım. “tomurcuklanmasa incir ağaçları, asmalar üzüm vermese, boşa gitse zeytine verilen emek, tarlalar ürün vermese de, boşalsa da davar ağılları, sığır kalmasa da ahırlarda. Ben yine Rab sayesinde sevineceğim, kurtuluşumun Tanrısı sayesinde sevinçten coşacağım.” (Habakkuk 3:17,18) Bu ayetlerdeki anlam elbette şudur: Habakkuk’un tanımladığı türdeki bir kaybı tecrübe edene kadar, ya da böyle bir kayıp sizin başınıza gelinceye kadar, Habakkuk’un felaket anındaki sevincine tam olarak iştirak edemezsiniz.

Corrie Ten Boom bir temerküz kampında kaldı, bir yargıcın önüne çıkması gerekti. “Yargıcın görevini yerine getirmesi gerekiyordu ve bir gün bana yalnızca benim değil, ama aynı zamanda ailemin de ölüm kararları anlamına gelebilecek bir takım kağıtlar gösterdiği bir gün geldi.”

Ve bana, “Bu kağıtları açıklayabilir misin?” diye sordu. Ben, “Hayır, açıklayamam” dedim. Yargıç aniden tüm kağıtları aldı ve hepsini fırna atarak yaktı. Alevlerin bu mahkum eden kağıtları yalayıp yuttuğunu gördüğüm zaman, tanrısal güç tarafından korunduğumu anladım ve Koloseliler 2:14 ayetini o güne kadar asla göremediğim şekilde kavradım. “Kuralları ile bize karşı ve aleyhimizde olan yazılı antlaşmayı ya da borç belgesini sildi, onu çarmıha çakarak ortadan kaldırdı.”

Yaşamın tecrübeleri aracılığı ile Kutsal Yazılardaki ayetlerden kazandığımız yeni anlayışlar, bu tecrübelere muhteşem bir değerlilik katmaktadırlar.

25 Eylül

“Peki, size gerçeği söylediğim için düşmanınız mı oldum?” (Galatyalılar 4:16)

Pavlus’un Galatya’daki imanlılar ile yaşadığı tecrübe bize şunu hatırlatır: dostlarımıza gerçeği söylediğimiz zaman, genellikle onları düşmanlarımız haline getiririz. Elçi, bu kişileri Rabbe takdim etti ve onları imanda besledi. Ama daha sonra sahte öğretmenler imanlı toplulukların içine sızdıkları zaman, Pavlus’un imanlıları şu konuda uyarması gerekli hale geldi: Yasa için Mesih’ten vazgeçiyorlar idi. Bu sözler, onların imandaki babalarına karşı bile düşmanlar haline gelmelerine neden oldu.

Aynı olay Eski Antlaşma zamanları döneminde de yaşandı. İlyas, Ahav’a gönderdiği mesajlarında her zaman içten ve dürüst idi. Ama yine de bir gün Ahav onunla karşılaştığı zaman, Ahav, İlyas’a şöyle dedi: “Ey, İsrail’i sıkıntıya sokan adam, sen misin?” dedi. (I.Krallar 18:17) “İsrail’i sıkıntıya sokan adam?” Neden? İlyas, İsrail’in şimdiye kadar sahip olduğu en iyi dostlarından biri idi. Ama sadakati nedeni ile ettiği teşekkürler onun sıkıntı veren bir adam olarak itham edilmesine neden oldu.

Mika, korkusuz peygamberlerden bir tanesi idi. Yehoşafat, Rabbin danışabilecekleri bir peygamberi olup olmadığını sorduğu zaman, İsrail kralı şöyle dedi: “evet, böyle bir adam var. Imlah’ın oğlu Mika. Onun aracılığı ile Rabbe danışabiliriz. Ancak ben ondan nefret ediyorum; çünkü o benimle ilgili hiç bir iyi peygamberlikte bulunmaz. Hep kötü şeyler söyler.” Bu kral gerçeği istemiyordu ve ona gerçeği konuşan kişiden nefret ediyordu.

Yeni Antlaşma’da Vaftizci Yahya’nın Herod’a şu sözleri söylediğini okuruz: “Kardeşinin karısı ile evlenmen Kutsal Yasaya aykırıdır. (Markos 6:18) Bu sözler doğru idi, ama Yahya’nın bu cesur tavrı onun çok geçmeden öldürülmesine neden oldu.

Rabbimiz, imansız Yahudilerin nefretini ortaya çıkardı. Bu nefrete neden olan şey ne idi? Çünkü Yahya onlara gerçeği söylemiş idi. Ama şimdi Tanrıdan işittiği gerçeği bildiren beni öldürmek istiyorsunuz.” (Yuhanna8:40)

Thomas Jefferson’un yazdıklarına kulak verelim: “Eğer istediğiniz kötülükten kaçmak ise, o zaman kendinizi düzenli görevin uykulu çizgisi içinde sınırlamanız gerekir. Her meselenin iki yönü mevcuttur. Ve eğer karar verir ve bu kararınızı etkili bir şekilde uygular iseniz, o zaman diğer yönü kabul etmiş olan kişiler elbette bu etkiyi hissettikleri zaman, bunun ile orantılı olarak düşmanınız kesileceklerdir.” 

Gerçek, genellikle can yakar. İnsanlar gerçeğe boyun eğmek yerine genellikle gerçeği konuşan kişiye lanet ederler. Rabbin gerçek hizmetkarı, bunun bedelini zaten hesaba katmıştır. Gerçeği konuşmak zorundadır, aksi takdirde ölür. Düşmanın öpücükleri aldatıcıdır, ama dostun seni iyiliğin için yaralar. (Süleyman’ın Özdeyişleri 27:6)

26 Eylül

“Baal’in önünde diz çökmemiş yedi bin kişiyi kendime ayırdım.”
(Romalılar 11:4)

Tanrı Kendisini asla tanıksız bırakmaz. En karanlık günlerde bile O’nun adına net ve kesin tonlar kullanarak konuşan bir ses her zaman mevcuttur. Kendi adından cesaret ile söz etmesi için hiç beklenmedik bir kişiyi ortaya çıkartır.

Tufandan önceki günlerde, yeryüzüne şiddet ve ahlaksızlık hakim idi. Ama Nuh, Rab adına sağlam bir duruş ile yeryüzünde bulunuyor idi.

İlyas’ın bakışına göre İsrail’in tamamı ahlaksızlık ve putperestliğe gömülmüş idi, ama Tanrı yine de Baal’e boyun eğmemiş olan yedi bin kişiyi Kendisine ayırmış idi.

Ruhsal ölümün ve ahlak çöküntüsünün ortasında John Hus, Martin Luther ve John Knox En Yüce Olan’ın davasını savunmak için tarih sahnesinin önüne çıktılar.

Daha sonraki bir tarihte telgraf keşfedildiği zaman, Tanrı yüceltildi. Telgraf ile gönderilen ilk mesajın içeriği şöyle idi: “Tanrı nelere kadirdir!”

“Apollo 8, 1968 yılında bir Noel akşamı aya gönderilen ilk insanlar ile yeryüzüne döner iken, astronotlar sıra ile Yaratılış 1:1-10 ayetlerini okudular ve sonra şu ifadede bulundular: “Ve biz Apollo 8 ekibi, siz tüm yeryüzünde bulunanlara, ‘Tanrı sizi bereketlesin!’ diyoruz.

İmansızların öfkeli protestolarına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri Posta Servisi, üzerinde Yaratılış 1:1 ayetinden sözler bulunan bir Apollo 8 pulu bastırdı, “Başlangıçta….”

Amerika Birleşik Devletlerinin geçerli parası üzerinde, “Güvenimiz Tanrı’dadır” ifadesi yer alır.

Tarih dönemlerini belirtmek için kullanılan A.D (M.S. ya da İ.S.) kısaltması bize bunun Rabbin yılı olduğunu hatırlatır (Anno Domini). Gökteki yıldızlara ait dünyada bazı yıldızların bir bakireye, bir insan-çocuğa, bir yılana ve bir çarmıha benzemeleri bir rastlantı mıdır? – kurtuluş öyküsünde yer alan tüm önemli bölümler.. Müjde yıldızlarda yer almakta mıdır?

Ateistler bile bazen farkında olmadan Tanrıyı anarlar. Ateist bir önder 1979 yılında Avusturya’daki bir zirve toplantısında, “Eğer başarısızlığa uğrar isek, Tanrı bizi affetmeyecektir” demiş idi.

Evrende Tanrının herkes tarafından kabul edilmesini onaylayan belirli bir ahlak buyruğu mevcuttur. Öğrenciler, Rabbin adı ile gelmiş olan Rab İsa’yı Kral olarak övdükleri zaman, Ferisiler, Mesih’ten, öğrencilerini paylamasını istemişler idi. Ama Rab İsa onlara şöyle dedi: “Size şunu söyleyeyim, bunlar susacak olsa, taşlar bağıracaktır.” (Luka 19:40)

Bir gün gelip de Tanrının adının söylenmeyeceğini ya da O’nun onuruna kayıtsız kalınacağını düşünerek korkuya kapılmamız gereksizdir. İnsanları tam O’nun öldüğünü ilan ettikleri anda, Tanrı düşmanlarını şaşırtmak ve dostlarını rahatlatmak için mutlaka bazı tanıklar ortaya çıkartacaktır.

27 Eylül

“Ama korkak, imansız, iğrenç, adam öldüren, fuhuş yapan, büyücü,
putperest ve bütün yalancılara gelince, onların yeri, kükürt ile yanan ateş gölüdür.
İkinci ölüm budur.” (Vahiy 21:8)

Büyük olasılık ile bu ayeti okuyan herhangi biri bir şok geçirecektir; edebe aykırı davranan kötü günahkarlar ile birlikte listede korkak ve imansızların da adlarının geçmesi ve onların da diğerleri ile birlikte tüm sonsuzluk boyunca aynı cezayı paylaşacak olmaları düşüncesi gerçekten de ürkütücüdür.

Yine büyük olasılık ile bu şoka eklenen bir diğer sürpriz ise, korkakların adının listenin en başında geçiyor olmasıdır. Korkaklıklarının önemsiz bir konu olduğunu sanıp buna mazeret bulanlar için bu durumun müthiş bir şekilde mantıklı olması gerekir. Belki de arkadaşları ne der diye düşünerek ya da kendileri doğal olarak çekimser kaldıkları için Rab İsa’yı kabul etmeye korkarlar. Tanrı, bu konuyu önemsiz bir durum olarak düşünüp hoş görmez. Tanrının gözünde bu durum mahkum eden bir korkaklıktır.

Aynı zamanda bu konu listede ikinci sırada yer alan imansızlar açısından da mantıklı bir durum arz eder. İnsanların, “İnanamıyorum” ya da “Keşke inanabilse idim” dediklerini işitiriz. Ancak bu sözler içten olmayan ifadelerdir. Kurtarıcının, Kendisine inanmalarını imkansız kılacak ya da inanmalarına engel olacak hiç bir özelliği yoktur. Sorun, insanın zihninde değil, iradesindedir. İmansızlar O’na inanmak istemezler. İsa Mesih, Kendi dönemindeki imansız Yahudilere şöyle dedi: “Öyle iken, siz, yaşama kavuşmak için bana gelmek istemiyorsunuz.” (Yuhanna 5:40)

Korkak ve imansız kişiler hiç kuşkusuz kendilerinin dürüst, kültürlü ve ahlaklı kişiler olduklarını düşünürler. Bu yaşamdaki katiller ile, ahlaksızlar ile ya da büyü işleri ile uğraşa n kişiler ile hiç bir işlerinin olmasını istemezler. Ama buradaki alaylı tutum sonsuzluğu onlar ile birlikte geçirecekleridir, çünkü kurtulmak için asla Mesih’e gelmemişlerdir.

Onların yeri “kükürt ile yanan ateş gölüdür ve ikinci ölüm budur.”  Bu, elbette ki, felaketlerin en büyüğüdür. İnsanlar cehennemin varlığı konusunda ve sonsuz cezanın gerçekliği hakkında tartışmalar yapabilirler, ama Kutsal Kitap’ın bu konudaki sözleri çok kesindir. Mesihsiz bir yaşamın sonunda cehennemin varlığı mutlaktır.

Bu durumu daha da üzücü yapan şey, ne korkakların ne de imansızların ne de ayetimizdeki listede sıralanan diğerlerinin ateş gölüne gitmek zorunda olmamalarıdır. Bu tür bir yazgı kesinlikle gereksizdir. Eğer yalnızca korkularından, kuşkularından ve diğer günahlarından tövbe etseler ve basit ve güvenen bir iman ile Rab İsa’ya dönseler, bağışlanırlar, aklanırlar ve cennet için uygun hale getirilirler.

28 Eylül

“Kötülüğe yenilme, kötülüğü iyilik ile yen.”  (Romalılar 12:21)

Eğer bu ayet esin almamış kişiler tarafından yazılmış olsa idi, şöyle derdi: “İnsanların senin üzerine basıp geçmelerine izin verme. Onlara kendi ilaçlarının aynısından bir doz yuttur.” Dünya intikam ve öç alma kavramları ile düşünerek hareket eder.

Ama bizler Mesih’in okulunda farklı bir ders öğreniriz. Düşmanın bizden güçlü olması konusunda kendimize izin vermememiz gerekir. Bunun yerine kötüyü yenmek için iyi olanı kullanmamız doğrudur.

Assisi’li Francis’e atfedilen bir öyküde bu konu ile ilgili bir örnek yer almaktadır. Francis küçük bir çocuk iken evinin çevresinde oyun oynuyordu ve bağırdığı zaman sesinin yankı yaptığının farkına vardı. Bu, onun yankı konusundaki ilk deneyimi idi, bu nedenle bunu tecrübe etmeye devam etmek için karar aldı. “Nefret ediyorum” diye bağırdı ve bu mesaj aynen “nefret ediyorum” şeklinde geri geldi. Sesini daha da yükseltti ve yine, “Nefret ediyorum” diye haykırdı ve sözcükler daha yüksek bir ton ile “Nefret ediyorum” diye geri geldiler. Üçüncü kez ve tüm gücü ile “Nefret ediyorum” diye bağırdı ve sözcükler büyük bir şiddet ile “Nefret ediyorum” diye yuvarlanarak geri geldiler. Bundan fazlasına dayanamayacak idi. Evine doğru koştu ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Avluda bulunan annesi onun yüksek ses ile bağırdığını işitmiş idi, ama yine de, “Canım, ne oldu?” diye sordu. Francis’in karşılığı şu oldu: “Dışarıda benden nefret eden küçük bir oğlan çocuğu var.” Annesi bir an için düşündü ve sonra şöyle dedi: “Bak, şimdi ben sana ne yapacağını söyleyeyim. Dışarı git ve o küçük çocuğa onu sevdiğini söyle.”

Francis tekrar dışarı koştu ve “seni seviyorum” diye bağırdı. Elbette sözcükler net ve nazik bir şekilde geri geldiler: “Seni seviyorum.” Francis daha yüksek ses ile tekrar bağırdı.”Seni seviyorum.” Ve yine, bir kez daha, “seni seviyorum” yanıtını duydu. Üçüncü kez çok büyük bir içtenlik ile, “seni seviyorum” diye bağırdı ve sözler yumuşak bir şekilde ona geri geldiler, “Seni seviyorum.”

Ben bunları yazar iken, dünyanın her yerindeki insanlar birbirlerine, “senden nefret ediyorum” diye bağırmaktalar ve sonra da tansiyonlarının neden yükseldiğine hayret etmekteler. Uluslar diğer uluslara olan nefretlerini ifade ediyorlar. Dindar gruplar bir savaşa kilitlenip kalmış durumdalar. Farklı soylardan gelen kişiler birbirleri ile mücadele etmekteler. Komşular arka bahçedeki çitlerinin üzerinden birbirleri ile tartışıyorlar. Aynı şekilde aileler de tartışma ve acılıklar yüzünden parçalanmış durumdalar. Bu insanlar, kötünün kendilerini fethetmesine izin veriyorlar, çünkü nefret nefret üretir. Eğer nefret yerine sevgi ile karşılık vererek stratejilerini değiştirebilseler idi, kötüyü iyilik ile yenebilirlerdi. Sevginin sevgi ürettiğinin farkına varabilirlerdi.

Ellerimizin biçeceği tohumlar konusunda asla
Yeterince özenli davranamayız;
Sevgiden sevgi biçileceği kesindir.
Nefretin de nefret ile büyüyeceği gerçektir.

29 Eylül

“Kurtuluş Senden gelir, ya Rab.” (Yunus 2:9)

Her birimiz, kuşku duyulmayan olasılıkların yakasına yapışarak onları bir kurtuluş formülü aracılığı ile yönlendiren ve sonunda ondan kurtulmak için ağızları ile iman ikrarında bulunana kadar kişilerin canlarını sıkan ve etrafta hızla koşuşan gayretli “can kazanıcıları” tanırız. Bu tür kişiler biri tövbe ettiği zaman bir sayı daha kaydederler ve sonra çevrelerine bakınıp daha çok sayı yapmak için başka başlar ararlar. Müjdeyi duyurmak böyle bir şey midir?

İtiraf etmemiz gerekir ki, böyle bir şey değildir. Bu tür davranışlar dinsel rahatsızlık vermenin bir biçimini oluşturan davranışlardır. Benliğin enerjisi kullanılarak yapılan herhangi bir hizmet iyilikten çok zarara yol açar.

John Stott şu sözleri yazmak ile çok yerinde davranmıştır: “Anahtarlara sahip olan Mesih’tir. Kapıları O açar. O zaman hala kapalı olan kapıların arasından geçmek için kendimize yol açmaya çalışmayalım. Bize kapılar açması için O’nu beklememiz gerekir. Kaba ya da yüksek sesli tanıklıklar nedeni ile Mesih’in davasına sürekli olarak zarar verilmektedir. Evdeki ve iş yerindeki dostlarımızı ve akrabalarımızı Mesih için kazanmayı arzu etmemiz gerçekten de çok doğrudur. Ama bazen Tanrıdan daha çabuk hareket ederek aceleci davranırız. Sabırlı olun! Sürekli dua edin ve çok sevin ve tanıklık fırsatı için ümit ile bekleyin.”

Dietrich Bonhoeffer’in öğretişinin çoğunu kabul etmek istemeyebiliriz, ama hiç kuşkusuz onun şu sözlerini yüreğimiz kabul edecektir: “Kurtuluş sözünün sınırları vardır. Kurtuluş sözünün diğer kişileri zorlamak açısından ne gücü ne de yetkisi yoktur. Müjdeyi zorla kabul ettirmek için yapılan her girişim; kişilerin ardından koşmak ve onları kendi inancımıza çevirmek ve diğer kişilerin kurtuluşunu düzenlemek için kendi kaynaklarımızı kullanmak, hem yarar sağlamaz hem de tehlikelidir. Yalnızca sert ve karanlık yüreklerin kör öfkesi ile yüz yüze geliriz ve bu yarar sağlamaz, aksine zararlı olur. Ucuz lütfun kolay yolculuğu, dünyada tiksinti uyandıracak kadar can sıkar, öyle ki, sonunda olay zorlamada bulunan kişilerin aleyhine döner.”

Gerçek tövbe, Kutsal Ruh’un sağlayacağı bir iştir. İnsan iradesine bağlı değildir; bir insan kurtuluşu kendi gayretleri aracılığı ile üretemez, niyeti ne kadar iyi olur ise olsun bunu yapması mümkün değildir. Kendi iradeleri tam razı olmadan Mesih’i kabul etmeleri için zorlanan kişiler hayal kırıklığına uğrarlar, kötü şekilde etkilenirler ve genellikle Mesih’in çarmıhına düşman hale gelirler.

Kutsal ruh, bizi bir başka kişinin kurtuluşu için kullandığı zaman, bu yaşamımızdaki en büyük deneyimlerden biri olacaktır. Ama biz bunu kendi gücümüz ile yapmaya çalıştığımız zaman, durum garipleşir ve kaba bir şekil alır.

Pages