March 2013

10 Eylül

“Düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin.”  (Matta 5:44)

Bazen bir örnek, bir ayet için yapılabilecek en iyi yorum yerine geçer.

7 Aralık 1941 yılında Pearl Harbour’a düzenlenen saldırıyı yöneten Komutan Mitsuo Fuchida bir Japon pilotu idi. Gelen mesaja gönderdiği yanıt şu idi: “Tora, Tora, Tora”, bu sözler ile ifade ettiği, görevinin tam başarıya ulaşmış olduğu idi. Ama II. Dünya savaşı bitmemiş idi. Çatışma şiddetlendi; sonunda Amerika Birleşik Devletleri zafer kazanıncaya dek savaşın yönü sürekli değişim gösterdi.

Savaş sırasında Japonlar Filipinler’de hizmet veren yaşlı bir görevli çifti öldürdüler. Öldürülen bu çiftin Amerika’daki kızı haberi aldığı zaman, Japon savaş esirlerini ziyaret etmeye ve onlarla Müjdenin iyi haberini paylaşmaya karar verdi.

Japon savaş esirleri kıza kendilerine neden bu kadar iyi davrandığını sordukları zaman, kızın yanıtı şöyle oldu: “Öldürülmeden önce anne ve babamın ettikleri dualar nedeni ile.” Kızın söylediği sözler sadece bunlardan ibaret kaldı.

Savaş bittikten sonra Mitsuo Fuchida öylesine acı bir nefret duyuyordu ki, Amerika Birleşik devletlerini savaşta yaptıkları canavarlıklar için uluslar arası bir mahkemenin önünde dava etmeye karar verdi. Kanıt toplamak amacı ile yaptığı bir girişimde Japon savaş esirleri ile görüştü. Amerika birleşik devletlerinde tutulan savaş esirlerini sorgulamak için yaptığı bir görüşmede işittikleri yüzünden ümidi kırıldı, çünkü kendisine Amerikalıların canavarlıklarından değil, anne ve babası Filipinlerde öldürülmüş olan bir Amerikan hanımın kendilerine göstermiş olduğu iyilikten söz edildi. Mahkumlar Mitsuo Fuchida’ya bu hanımın kendilerine nasıl Yeni Antlaşma adlı bir kitap sağladığını anlattılar ve anne ve babasının, öldürülmeden önce bilinmeyen bir dua etmiş olduğundan söz ettiler. Fuchida’nın işitmek için peşinde olduğu şey bu değil idi, ama yine de bu duyduklarını zihninin bir köşesine not etti.

Öyküyü defalarca işittikten sonra, dışarı çıktı ve kendisi için bir Yeni antlaşma satın aldı. Matta’nın Müjdesini okuduğu zaman pür dikkat kesildi. Sonra Markos’u okudu ve ilgisi daha da derinleşti. Luka 23:34 ayetini okuduğu zaman, ışık canının içini doldurdu. “Baba, onları bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.” Ve aniden, öldürülen yaşlı çiftin öldürülmeden önce ettikleri duanın ne olduğunu anladı.

“Artık hem Amerikalı kadını hem de Japon savaş esirlerini düşünmekten vazgeçmişti; yalnızca Mesih’in korkunç bir düşmanı olan kendisini düşünüyordu. Çarmıha gerilen Kurtarıcının duasına bir yanıt olarak kendisini bağışlamak için hazır olan Tanrıyı düşünüyordu. Tam o anda Mesih’e iman aracılığı ile bağışlanmayı ve sonsuz yaşama sahip olmayı istedi ve istediklerine kavuştu.”

Uluslar arası dava konusundaki planları parçalandı. Mitsuo Fuchida yaşamının sonuna kadar pek çok ülkede Mesih’in ulaşılamaz zenginliklerini duyurdu.

11 Eylül

“Tanrınız Rabbi unutmamaya dikkat edin.
Her şeyiniz arttığında Tanrınız Rabbi unutmamaya dikkat edin.”
(Yasanın Tekrarı 8:11,13)

Tanrının halkı genel bir kural olarak maddesel zenginliğe tahammül edemezler. Zorluklar ve karşıtlıklar altında çok daha iyi güçlenerek büyürler. Musa, ayrılmadan önceki son şarkısında İsrail’in mülkünün onları ruhsal açıdan mahvedeceğini önceden bildirmiş idi: “Yeşurun semirdi ve sahibini tepti. Doyunca yağ bağlayıp ağırlaştı, kendisini yaratan Tanrıya sırt çevirdi, Kurtarıcısını, Kaya’yı küçümsedi” (Yasanın Tekrarı 32:15).

Bu peygamberlik, Rab, “Onları doyurduğum zaman zina ettiler, fahişelerin evlerine doluştular” (Yeremya 5:7) şeklindeki ifadesi ile şikayet ettiğinde, Yeremya’nın zamanında yerine geldi.

Aynı konuda Hoşea 13:6 ayetinde şunları okuruz: “Otlaklara sahip olunca doydular, doyunca gurura kapıldılar; bu yüzden unuttular beni.” (Hoşea 13:6)

Levililer, sürgünden döndükten sonra İsrail’in Tanrının onun için yapmış olduğu her şeye uygun bir şekilde karşılık vermediğini itiraf etti: “Yediler, doydular ve beslendiler ve onlara yaptığın büyük iyiliklere sevindiler. Ama halkın söz dinlemedi, sana baş kaldırdı. Yasana sırt çevirdiler. Sana dönmeleri için kendilerini uyaran peygamberleri öldürdüler. Seni çok aşağıladılar.” (Nehemya 9:25b,26)

Maddesel refaha, kim olduğumuz ve ne yaptığımız ile ilgili Rabbin onayının inkar edilemez bir kanıtı olarak bakmaya eğilim gösteririz. İş yerimizde yaptığımız kar arttığı zaman şöyle deriz: “Rab beni gerçekten bereketliyor.” Aslında elde edilen bu karlara bir deneme olarak bakmak büyük olasılık ile daha doğru olurdu. Rab bizim elde ettiğimiz bu kar ile ne yapacağımızı görmek için bekler. Bu karı kendimizi hoşnut etmek için mi harcayacağız? Ya da güvenilir kahyalar olarak hareket edecek ve onları iyi haberi yeryüzünün en uç köşelerine göndermek için mi kullanacağız? Bu kazancı bir servet oluşturmak amacı ile biriktirecek miyiz? Yoksa onu Mesih ve O’nun davası uğruna bir yatırım olarak mı değerlendireceğiz?

F.B Meyer’in sözlerini aktaralım: “ Eğer bir karakter için en ciddi denemenin güneş ışığı ya da fırtına, başarı ya da zorluklar olup olmadığı hakkında bir tartışma yapılması gerekse idi, insan doğasının en anlayışlı ve zeki gözlemcileri büyük olasılık ile şu yanıtı verirlerdi: gerçek karakterimizi tam olarak ortaya çıkartan tek şey, zenginliktir, çünkü bu konu, tüm denenmelerin içinde en ciddi olanıdır.”

Yusuf’un bu sözler ile hemfikir olacağı kesindir. Yusuf’un bu konuda ne dediğini okuyalım, “Tanrı sıkıntı çektiğim ülkede beni verimli kıldı.” (Yaratılış 41:52) Tanrı bana zenginlikten çok zorluklar ile yarar sağladı, ancak her iki koşulda da bana iyilik etti.

12 Eylül

“Küçük İsa Yeruşalim’de kaldı.
Bunun farkına varmayan annesi ve babası çocuğun yol arkadaşları
ile birlikte olduğunu sanarak bir günlük yol gittiler.”  (Luka 2:44)

İsa on iki yaşında iken, Fısıh Bayramını kutlamak için anne ve babası ile birlikte Nasıra’dan Yeruşalim’e gitti. Hiç kuşkusuz onlarla birlikte yolculuk eden daha pek çok kişi vardı. Aynı yaştaki erkek çocukların şölenler sırasında birlikte arkadaşlık etmeleri kaçınılmaz bir durum idi. Bu nedenle, Nasıra’ya geri dönmek için yola çıktıkları zaman, Yusuf ve Meryem’in İsa’nın diğer çocuklar ile birlikte kervanın bir bölümünde bulunduğunu sanmaları normal idi. İsa’nın kervanda olmadığının farkına vardıkları zaman, bir günlük yol gitmişler idi. Yeruşalim’e geri dönmek zorunda kaldılar ve O’nu buldukları zaman en son gördüklerinin üzerinden tam üç gün geçmiş idi.

Bu bölümde yazılanlar hepimiz için önemli bir derstir. İsa, bizim topluluğumuzda olmadığı zaman O’nun bizimle olduğunu sanmamız mümkündür. O’nunla paydaşlık içinde yürüdüğümüzü düşündüğümüz zamanlarda aslında canlarımız ve Kurtarıcımız arasına günah girmiş olabilir. Ruhsal bir sapma sinsidir, gizlenebilir. Soğukluğumuzun bilincinde olamayabiliriz. Her zamanki gibi aynı olduğumuzu düşünürüz.

Ama diğer insanlar bizim aynı olmadığımızı söyleyebilirler. Konuşmalarımız aracılığı ile ilk sevgimizden düştüğümüzü ve dünyasal ilgilerin ruhsal ilgilerden daha üstün geldiğini söyleyebilirler. Diğer kişiler, Mısır’ın pırasaları, soğanları ve sarımsağı ile beslendiğimizin farkına varırlar. Eleştiren bir tutum edindiğimizi görürler, oysa bir zamanlar sevecen davranır ve iyilik yapardık. Siyon dilini kullanmak yerine kaba sözler kullanarak konuştuğumuzu fark ederler. Onlar farkına varsın varmasın, biz şarkımızı kaybetmişizdir. Mutsuz ve bezginizdir ve diğer kişileri de bezginleştirme eğilimi gösteririz. Hiç bir şey yolunda gitmiyor gibi görünür. Cüzdanlarımızdaki para eriyip gider. Eğer Kurtarıcı için tanıklık etmek ister isek, kişiler üzerinde çok az bir etkiye sahip oluruz. Kendileri ve bizim aramızda öyle çok büyük bir fark olduğunu görmezler.

Genellikle, İsa’nın yanı başımızda olduğu konusundaki farkındalığı bize açıklamak için bir tür kriz gerekir. Mesh edilmiş bazı vaazlar aracılığı ile Tanrının sesini işitebiliriz. Ya da bir dost kolunu omzumuza atar ve bizi düşük ruhsal durumumuz ile yüz yüze getirir. Ya da bir hastalık, sevdiğimiz birinin ölümü ya da bir trajedi aklımızı başımıza getirebilir.

Böyle bir durum gerçekleştiği zaman, Yusuf ve Meryem’in yaptığını yapmamız gerekir – O’nu en son gördüğümüz yere geri dönmek. O’nunla olan paydaşlığımızı ihlal eden bir günahın bulunduğu yere geri dönmemiz gerekir. Günahımızı itiraf ederek ve ondan vazgeçerek bağışlanma bulur ve İsa yanı başımızda olarak bir kez daha yolculuğumuza devam etmeye başlarız.

13 Eylül

“Rab ile konuştuğu için yüzü ışıldıyordu,
ama kendisi bunun farkında değildi.”  (Mısır’dan Çıkış 34:29)

Musa Sina Dağından elinde On Buyruğun yazılı olduğu iki taş levha ile aşağı indiği zaman, ortada dikkat çekici iki özellik mevcut idi. Her şeyden önce Musa’nın yüzü parlıyordu; Rabbin huzurunda bulunmuştu ve Rab, ona Şekma olarak bilinen, aydınlık, parlayan bir yücelik bulutu içinde Kendisini açıklamış idi. Musa’nın yüzündeki ışıltı, ödünç alınmış bir parlaklık idi. Musa Tanrı ile konuştuktan sonra, yasayı veren, yüceliğin görkem ve ışığının birazını edinmiş idi. Musa, bir değişime uğrama deneyimini yaşamış idi.

İkinci dikkat çeken özellik, Musa’nın, yüzünün parladığının farkında olmayışı idi. Rab ile yaşadığı paylaşım sonucu edindiği bu eşsiz kozmetiğin kesinlikle farkında değildi. F. B. Meyer bu konuda şöyle bir yorum yapar: “Bu değişimin taçlandırıcı yüceliği, Musa’nın bu değişimin farkında olmayışı idi.

Bir anlamda, Musa’nın yaşadığı deneyimi biz de yaşayabiliriz. Rabbin huzurunda zaman geçirdiğimiz zaman, bu durum belli olur. Genellikle yüzlerimizden anlaşılabilir, çünkü ruhsal ve fiziksel olan arasında yakın bir bağlantı mevcuttur. Ama ben burada fiziksel olanı vurgulamıyorum, çünkü bazı mezhepçilerin genellikle şefkatli ifadeye sahip yüzleri vardır. Burada önemli olan nokta, Tanrı ile olan paydaşlığının bir kişiyi ahlaki ve ruhsal açıdan değiştirdiğidir. Pavlus’un 2.Korintliler 3:18 ayetinde öğrettiği önemli nokta budur: “Biz hepimiz peçesiz yüz ile Rabbin yüceliğini görerek yücelik üstüne yücelik ile O’na benzer olmak üzere değiştiriliyoruz. Bu da Ruh olan Rab sayesinde oluyor.”

Ancak bu yüceliğin taçlandıran görkemi, bizlerin bunun farkında olmayışımızdır. Bunu diğer insanlar söyleyebilirler. İsa ile birlikte olduğumuzu onlar bilirler. Ancak bu değişim bizim gözlerimizden gizlenmiştir.

Ama nasıl olur da yüzümüzün parladığının farkında olmayız? Nedeni şudur: Rabbe ne kadar yakınlaşır isek, kendi günahkarlığımızın, değersizliğimizin ve sefilliğimizin o kadar farkında oluruz. O’nun varlığının görkeminde, kendimizden tiksinmeye ve derin bir şekilde tövbe etmeye yönlendiriliriz.

Eğer kendi parıltınızın farkında olsa idik, bu durum gurura kapılmamıza neden olurdu ve bu parıltının yerini anında çirkinlik alırdı, çünkü guru çirkindir ve tiksinti verir.

Bu nedenle, dağda Rab ile birlikte olmuş olanlar ve ödünç alınmış parıltıyı taşıyanlar için yüzlerindeki ışıltının farkında olmamaları bereketli bir durumdur.

14 Eylül

“Yaşayan Rabbin adı ile derim ki,
bundan sana bir kötülük gelmeyecek.”  (1.Samuel 28:10)

Saul krallığının başlangıcında, tüm medyumların ve falcıların ülkeden atılmaları gerektiğini buyurmuş idi. Ama daha sonra Saul’ün kişisel ve toplumsal yaşamında işleri kötüden daha kötüye gitmeye başladı. Samuel’in ölümünden sonra, Filistliler Gilboa dağında Saul’ün ordusuna karşı toplandılar. Saul Rab’den bir söz alamayınca, kılık değiştirerek  Eyn-Dor’daki bir cinci kadına danıştı. Ama kadın korku içinde ona şu karşılığı verdi: “Saul’ün neler yaptığını, cincilere ve ruhlara danışanları ülkeden kovduğunu biliyorsun. Öyle ise neden beni öldürmek için tuzak kuruyorsun?” O zaman Saul, cinci kadına bir kötülük yapmayacağına dair ant içti:”Yaşayan Rabbin adı ile derim ki, bundan sana bir kötülük gelmeyecek.” (1.Samuel 28:10)

Burada, alınacak ders aşikardır. İnsanlar yalnızca kendilerine uygun olduğu sürece, Rabbe itaat etme eğilimine sahiptirler. Eğer Rabbin isteği artık kendileri için uygun değil ise, kendi istedikleri şeyi yapmak için her zaman mazeretler uydurabilirler.

Biraz önce “onlar” mı dedim? Belki de “biz” demem gerekir idi. Hepimiz Kutsal Yazılarda kaçamaklı yollar aramaya eğilim gösteririz. İtaat etmek istemediğimiz zaman, onların anlamlarını çarpıtabiliriz ya da onlara farklı açıklama getiririz.

Örneğin, kadınların kilisedeki rolleri ile ilgili bazı basit talimatlar mevcuttur. Ancak bunlar günümüzdeki feminizm akımı ile çelişir gibi görünürler.

O zaman ne yapmamız gerekir? Buyrukların o günün kültürünü temel aldığını söyleriz ve buyrukları günümüzde uygulamayız. Bu ilkeyi bir kez kabul ettiğimiz zaman elbette Kutsal Kitap’ta bulunan hemen hemen her şeyden kaçınmamız mümkündür.

Bazen Rab İsa’nın öğrencilik ile ilgili sözlerinde bazı katı ifadeler ile karşılaşırız. Eğer bu sözlerin, bizden gereğinden fazlasını talep ettiğini hisseder isek, şöyle deriz: “İsa, bu sözleri ile bunları yapmamız gerektiğini söylemedi, yalnızca onları yapmamız için istekli olmamız gerektiğini kast etti.” İsa’nın sözlerini yerine getirmek için hiç bir isteğimiz olmadığı zaman, istekli olduğumuzu söyleyerek kendimizi aldatırız.

Gücendiren kişilerin Söz’ün katı talepleri ile uyumlu olarak disiplin edilmelerini talep etme konusunda biz de çok katı olabiliriz. Ama bu gücendiren kişi bir akrabamız ya da bir dostumuz olduğu zaman, taleplerin esneyebileceği ya da tamamen dikkate alınmayacağı konusunda ısrarlı olabiliriz.

Bir başka kötü huyumuz ise, Kutsal Yazılardaki buyrukları, “önemli” ya da “önemsiz” şeklinde bir sınıflandırmaya tabii tutmaktır. “Önemli değil” kategorisinde yer alan buyruklar göz ardı edilebilir ya da en azından bizim kendimize söylediğimiz sözler bunlardır.

Tüm bu sahte mantıklarda aslında Kutsal Yazılar ile kendi yıkımımıza neden olacak şekilde güreşiriz. Tanrı, bize uygun olsa da uygun olmasa da O’nun Sözü’ne itaat etmemizi bekler. Berekete götüren yol budur.

15 Eylül

“Umut düş kırıklığına uğratmaz.
Çünkü bize verilen Kutsal Ruh aracılığı ile Tanrının
sevgisi yüreklerimize dökülmüştür.”  (Romalılar 5:5)

Hıristiyan terminolojisinde bazen, sözcükler sıradan kullanımda olduğundan daha farklı bir anlama sahiptirler. “Umu” sözcüğü de bu sözcüklerden bir tanesidir.

Dünyanın bakış açısından umut sözcüğü genellikle şu anlama gelir: yerine geleceğinden emin olmadan görünmeyen bir şeyi beklemek. Büyük ekonomik sıkıntıya sahip olan bir kişi şöyle diyebilir: “Umarım her şey yoluna girecektir.” Ama her şeyin düzeleceği konusunda güvencesi yoktur. Umudu, gerçekleşmesini istediği düşüncelerinden başka hiç bir şey olmayabilir. Aynı zamanda Hıristiyan umudu da görünmeyen bir şeyi beklemektedir. Pavlus bu konuyu Romalılar 8:24 ayetinde bize şöyle hatırlatır: “Görülen umut, umut değildir. Gördüğü şeyi kim umut eder? “ Umudun tamamı, gelecek alanı içersindedir.

Ancak Hıristiyan umudunu farklı kılan şey, umudun, Tanrının Sözündeki vaatleri temel aldığıdır ve bu nedenle kesinliği mutlaktır. “Canlarımız için gemi demiri gibi sağlam olan bu umut, perdenin arkasındaki iç bölmeye geçer.” (İbraniler 6:19) Umut, “Tanrının sözüne tutunan imandır ve Tanrının vaat ettiği ya da önceden bildirdiği sözün güvencesini şimdiden yaşamaktır.” (Woodring) Dikkat ederseniz, umut sözcüğünü “kesinlik” anlamında kullanıyorum. Kutsal Yazılarda “umut”, ne olur ise olsun gerçekleşecek olan gelecekteki olaylara işaret eder. Umut, ruhlarımızı su yüzüne çıkarmak için ve bizi kaçınılmaz bir yazgıya körü körüne gitmekten alıkoymak için var olan bir hayal değildir. Umut, tüm Hıristiyan yaşamının temelidir. Umut, nihai gerçekliği temsil eder.” (John White)

İmanlının umudu Tanrının vaadini temel aldığı için asla hayal kırıklığına uğratamaz ya da utandıramaz (Romalılar 5:5). “Tanrının vaatleri olmaksızın umut, boş ve yararsızdır. Ve hatta genellikle küstah ya da kibirlidir. Ama Tanrının vaatlerini temel aldığı zaman, Tanrının karakterine dayanır ve hayal kırıklığına uğratması mümkün değildir.” (Woodring)

Hıristiyan umudundan, iyi bir umut olarak söz edilir. Rabbimiz İsa ve Babamız Tanrı bizi sevdi ve bize “lütfu ile sonsuz bir cesaret ve sağlam bir umut verdi” (2.Selanikliler 2:16).

Umut, genellikle Mesih’in gelişine işaret eden kutlu bir umut olarak adlandırılır. “Bu arada mübarek umudumuzun gerçekleşmesini, ulu Tanrı ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in yücelik içinde gelmesini bekliyoruz.” (Titus 2:13)

Ve umuttan yaşayan bir umut olarak söz edilir. “Rabbimiz İsa Mesih’in Babası ve Tanrısına övgüler olsun. Çünkü O, büyük merhameti ile yeniden doğmamızı sağladı. İsa Mesih’i ölümden diriltmek ile bizi yaşayan bir umuda kavuşturdu.” (1.Petrus 1:3)

Hıristiyan’ın sahip olduğu umut, onun sonu yokmuş gibi görünen gecikmelere, zulme, sıkıntıya ve hatta şehit olmaya dayanması için güçlü kılar. Hıristiyan, bu tür denemelerin gelecek olan yücelik ile karşılaştırılamayacak kadar ufak deneyimler olduklarını bilir.

16 Eylül

“Henüz umut var iken çocuğunu eğit, onun yıkımına neden olma.”
(Süleyman’ın Özdeyişleri 19:18)

Keyfi hareket eden bir toplumda yaşıyoruz. Özellikle çocuk eğitimi konusunda keyfi hareket ediliyor. İnsanlar çocuklarını yetiştirirken Tanrının Sözü yerine psikolog ve sosyologların sözlerini dinleyip onların öğütlerine kulak vererek davranmaktalar. Kendilerini disiplin etmeye cesaret eden anne ve babalar tarafından yetiştirilen pek çok yetişkin, çocuklarının özgür ve kendilerini ifade eden bireyler olarak yetişmeleri konusunda kararlılar. Bu tür davranışın sonucu ne olmaktadır?

Bu tür yetiştirilen çocuklar derin bir güvensizlik duygusu ile büyürler. Toplum içinde uyum sağlayamazlar. Sorun ve sıkıntılar ile başa çıkma konusunda zorlanırlar ve uyuşturucu ve alkol kullanarak sorunlarına çözüm ararlar. Birkaç yıllık bir disiplin onların yaşamlarını kendileri için daha kolay yaşanır hale getirebilirdi.

Disiplinsiz yaşamlar sürmeleri hiç de şaşırtıcı değil. Kişisel görünümleri, yaşam alanları ve kişisel alışkanlıklarının tümü onların özensiz ve düzensiz zihinsel tutumlarını ortaya koymaktadır.

Sıradan bir yaşam ya da bundan daha azı ile tatmin olurlar. Spor, müzik, sanat, çalışma hayatı ve yaşamın diğer alanlarında ilerleme güdüleri eksiktir.

Bu tür çocuklar anne ve babalarından uzaklaşırlar. Onları böyle yetiştiren ebeveynleri onlardan ceza esirgemek ile, onların ölümsüz sevgilerini kazanacaklarını düşünmüşlerdir. Ama bunun yerine çocuklarının nefretini kazanırlar.

Bu çocukların ebeveyn yetkisine karşı gösterdikleri isyankar tutum, yaşamın okul, iş hayatı ve yönetim gibi alanlarına da yansır. Eğer anne ve babalar önceden farklı bir irade ile hareket etmiş olsalar idi, çocuklarının yaşamın normal alanlarında boyun eğmelerini daha kolay hale getirmiş olacaklar idi.

Baş kaldırma, Kutsal Yazılarda yer alan ahlak ölçütlerine de yayılır. Genç isyankarlar, saflık ile ilgili tanrısal buyrukları açıkça küçümserler ve kendilerini gevşek ve kayıtsız bir yaşam tarzına teslim ederler. İyi olan her şeye karşı derin bir tiksinti ve doğal olmayan, garip ve sinsi her şeye karşı sevgi sergilerler.

Sonunda, disiplin aracılığı ile çocuğun iradesini kırma konusunda başarısız kalan anne ve babalar bu çocuğun kurtulmasını daha zor hale getirirler. Tövbe, Tanrı kuralına karşı baş kaldıran iradenin kırılmasını kapsar. Susannah Wesley bu yüzden bu konuda şu sözleri ifade etmiştir: “Çocuğunda öz irade teslimiyetini işleyen anne ve baba bir canın yenilenmesi ve kurtarılması için Tanrı ile birlikte çalışır. Bunun aksini yapan ebeveyn ise şeytanın görevini yerine getirmiş olur. Dini pratik olmaktan uzaklaştırır, kurtuluşu elde edilemez hale getirir ve çocuğun canını ve bedenini sonsuza kadar felakete uğratır.

17 Eylül

“Küçük büyük, zengin yoksul, özgür köle,
herkesin sağ eline ya da alnına bir işaret vurduruyordu.
Öyle ki, bu işareti, yani canavarın adını ya da adını simgeleyen sayıyı taşımayan
kişi ne bir şey satın alabilsin ne de satabilsin.”  (Vahiy 13:16,17)

Canavarın işareti! Büyük Sıkıntı dönemi sırasında güçlü ve kötü bir önder yükselecek ve herkese sağ elinde ya da alnında bir işaret taşımasını buyuracak. Bu buyruğa uymayı reddedenler canavarın gazabına uğrayacaklar. Bu buyruğa uymayı kabul edenler ise Tanrının gazabı ile karşılaşacaklar. Buyruğa uymayı reddedenler Mesih ile birlikte O’nun bin yıllık yüceliğinde egemenlik sürecekler. Buyruğa boyun eğenler ise kutsal meleklerin ve Kuzu’nun huzurunda ateş ve kükürt ile işkence görecekler.

Bu yazılanları okur iken, tüm bunların gelecekte gerçekleşeceğini bilerek ve kilisenin bu arada gökteki yuvaya alınacağına inanarak kendimizi bu olup bitecek olan olaylardan oldukça uzak hissedebiliriz. Ama yine de canavarın işaretinin şimdiden bizimle olduğuna ilişkin bir sezgiye sahibiz. Yaşamda öyle zamanlar vardır ki, Tanrıya sadık kalma ve Tanrıya karşı olan bir sisteme boyun eğme arasında seçim yapmak için zorlanacağımız zamanlar mevcuttur.

Örneğin, bir işe girmek için uğraştığımız zamanlarda, bizden tanrısal ilkelere açıkça aykırı düşen koşulları kabul etmemizin isteneceği zamanlar söz konusu olabilir. Bu tür durumlarda mantığa göre hareket etmek kolay olur. Çalışmadığımız takdirde yiyecek satın alamayız. Ve eğer yiyecek almaz isek, hayatta kalamayız. Ve yaşamak zorundayız, öyle değil mi? Bu yanlış mazeret ile davranarak talepleri kabul ederiz ve böylece aslında canavarın işaretini kabul etmiş oluruz.

Yiyecek desteğimizi ya da süren varlığımızı tehdit eden her ne ise, bizi paniğe düşürür ve bu tehditten kurtulmak için nerede ise hemen hemen her şeyi feda etmek için ayartılma ile karşılaşırız. Büyük Sıkıntı döneminde canavara tapmayı doğru kılmak için insanların kullanacakları mazeretler, bu gün Tanrının gerçeği ve kendi yaşamlarımız arasında seçim yapmamız gerektiği zaman, bize kendilerini gösterecek olan mazeretler ile aynıdırlar.

Yaşamamız gerektiği düşüncesi sahtedir. Yapmamız gereken şey Tanrıya itaat etmek ve yaşamlarımızın ölmesi konusunda kaygı duymamaktır.

F.W.Grant şunları yazdı: “Gerçeği sattığımız paranın üstünde ne kadar sönük olur ise olsun Mesih karşıtının benzeyişi mevcuttur.” Bu yüzden mesele, “Büyük Sıkıntı döneminde yaşadığım takdirde canavarın işaretini kabul etmeyi reddedecek miyim?” meselesi değildir; asıl mesele, “Şimdi, gerçeği satmayı reddediyor muyum?” meselesidir.

18 Eylül

“İyileşenler on kişi değil miydi? Öbür dokuzu nerede?”  (Luka 17:17)

Rab İsa on cüzamlı kişiyi iyileştirdi, ama O’na teşekkür etmek için yalnızca bir tanesi geri döndü ve geri dönen bu kişi hor görülen bir Samiriyeli idi.

Yaşamda bizim için değerli olan deneyimlerden bir tanesi nankörlük ile yüz yüze gelmektir. Çünkü o zaman Tanrının parçalanmış yüreğini bir az da olsa paylaşabiliriz. Cömertçe verdiğimiz zaman ve bunun karşılığını görmediğimiz zaman, biricik Oğlunu nankör bir dünya uğruna vermiş olan Tanrıyı daha iyi takdir edebiliriz. Kendimizi diğer kişiler için zahmetli bir hizmet vermeye adadığımız zaman, nankör bir soy uğruna bir kölenin yerine geçen Kişi’nin paydaşlığına katılmış oluruz.

Nankörlük ya da yapılan iyiliğe teşekkür etmemek düşmüş insanın sevimsiz özelliklerinden biridir. Pavlus bize, putperest dünyanın Tanrıyı bildiği zaman, O’nu Tanrı olarak yüceltmediğini ve O’na şükran duymadığını hatırlatır. (Romalılar 1:21) Brezilya’da hizmet veren bir görevli, iki kabilenin “teşekkür ederim” sözcüğünü ifade eden bir kelimeye sahip olmadıklarını fark etti. Bu iki kabile halkı kendilerine bir iyilik yapıldığı zaman, şu karşılığı veriyorlardı: “İstediğim şey bu idi” ya da “Bu işime yarayacak.” Kuzey Afrika’da çalışan başka bir görevli ise, hizmet verdiği kişilerin kendisine asla teşekkür etmediğinin farkına vardı, çünkü bu kişiler ona Tanrı gözünde bir sevap işleme fırsatı verdiklerini düşünüyorlardı. Teşekkür etmesi gereken kişinin hizmet eden kişi olması gerektiği duygusuna sahiplerdi, çünkü hizmet eden bu kişi onlara yaptığı iyilik sayesinde sevap kazanıyordu.

Nankörlük, tüm toplumun içine işlemiştir. “Naklen İş Merkezi” adlı bir radyo programı, 2500 kişi için iş bulma konusunda başarı gösterdi. Protokol müdürü, daha sora 2500 kişiden yalnızca on tanesinin kendisine teşekkür etmek için zaman ayırdığını rapor etti.

Adanmış bir okul öğretmeni yaşamının elli yılını sınıf öğrencileri uğruna harcamıştı. Bu öğretmen seksen yaşına geldiği zaman, eski öğrencilerinden birinden bir mektup aldı; bu öğrenci öğretmene, kendisine sağladığı yardımlar için ne kadar çok müteşekkir olduğunu yazıyordu. Bu öğretmen elli yıl boyunca öğretmişti ve tüm yaşamı boyunca aldığı takdir mektubu yalnızca bir tane idi.

Bize nankörlük edilme tecrübesini yaşamamızın iyi olduğunu söyledik. Çünkü bu durum bize Rabbin her zaman tecrübe ettiklerine ilişkin sönük de olsa bir yansıma verir. Nankörlük deneyiminin neden değerli bir tecrübe olduğuna dair bir başka neden bize kendimize müteşekkir olmamızın önemini gösteriyor olmasıdır. Genellikle Tanrıdan isteklerimiz şükranımızdan daha ağır basar. Tanrının bize verdiği bereketlerin değeri üzerinde fazla durmayız. Ve yine genellikle konukseverlik, bilgi verme, ulaşım sağlama, tedarik etme ve iyilik etmenin sayısız türleri ile ilgili olarak birbirimize takdirlerimizi ifade etme konusunda başarısız oluruz. Bize bu iyiliklerin yapılmasını neredeyse onları hak ettiğimizi düşünerek bekleriz.

On cüzamlı ile ilgili konu, bize sürekli olarak bir hatırlatıcı görevini üstlenmelidir; bazı kişiler teşekkür etmek için büyük nedenlere sahiptirler, ancak çok az yürek bu gerçeği kabul eder. Bizler bu çok az kişiler arasında olacak mıyız?

19 Eylül

“Evet, biz daha çaresiz iken,
Mesih belirlenen zamanda tanrısızlar için öldü.”  (Romalılar 5:6)

Mesih doğru kişileri çağırmak için gelmedi ve aynı zamanda iyi kişiler için de ölmedi. Mesih’in çarmıha gitmesinin nedeni, dürüst, saygıdeğer ve saf insanlar uğruna ölmek için değildi. O, tanrısızlar için öldü.

Tanrının bakış açısına göre elbette tüm insanlık tanrısızdır. Her birimiz günah içinde doğduk ve çaresizlik içinde şekil aldık. Kaybolmuş koyunlar gibi her birimiz bir yana dağıldık ve kendi yollarımıza saptık. Tanrının mutlak saf gözlerinde hepimiz bozuk, murdar ve isyankarız. Doğru olanı yapma konusundaki en iyi çabalarımız, kirli bez parçalarından başka bir şey değildirler.

Sorun, insanların çoğunun tanrısız olduklarını kabul etme konusunda istekli olmayışlarıdır. İnsanlar, toplumda işlenen suçlar ve suçlular ile kendilerini karşılaştırırlar ve kendilerinin diğer insanlara kıyasla cennet için daha uygun olduğunu düşünürler. Bu tür kişiler, yardım kurumlarına yaptıkları bağış ve katkılar ile gurur duyan seçkin üst sınıfın orta yaşlı ev kadınları gibidirler. Hıristiyan komşusu böyle bir hanıma tanıklık ettiği zaman, hanım, komşusuna kurtarılma ihtiyacı hissetmediğini söyledi; yaptığı iyi işler kendi gözünde yeterli idi. Komşusuna bir kiliseye üye olduğunu ve kuşaklar boyunca “Hıristiyan” olan bir aileden geldiğini söyledi. Hıristiyan komşu bir parça kağıt alıp, kağıdın üzerine büyük harfler ile TANRISIZ yazdı ve ona, “Bunu bluzunuzun üzerine iliştirmem için bir sakınca var mı?” diye sordu. Hanım, TANRISIZ sözcüğünü gördüğü zaman, tüyleri diken diken oldu ve çok öfkelendi. “Elbette sakıncası var!” diye karşılık verdi. “Hiç kimse bana tanrısız olduğumu söyleyemez.” O zaman komşusu ona, günahlı, kaybolmuş ve umutsuz konumunu kabul etmeyi reddetmek ile kendisini Mesih’in kurtarma işinin sağladığı yararlardan yoksun bıraktığını açıkladı. Eğer bu hanım tanrısız olduğunu itiraf etmez ise o zaman Mesih’in O’nun için ölmediğini söylemiş olmaktadır. Eğer kayıp değil ise, o zaman kurtarılamaz. Eğer sağlıklı olduğunu düşünüyor ise, o zaman büyük Doktor’a ihtiyacı yoktur.

Büyük bir belediye toplantı salonunda bir zamanlar özel bir toplantı yapıldı. Bu toplantı kör, sakat ya da herhangi bir şekilde özürlü çocuklar ile ilgili idi. Çocuklar tekerlekli iskemleler ile, koltuk değnekleri ile ve ellerinden tutup yürütülerek toplantıya geldiler.

Toplantı devam eder iken bir devriye polisi, binanın önündeki merdivenlerde ağlayan bir küçük erkek çocuğu buldu.

Ona, sempatik bir şekilde, “Neden ağlıyorsun?” diye sordu.
“Çünkü içeri girmeme izin vermiyorlar.”
“İçeri girmene neden izin vermiyorlar?”
Küçük çocuk hıçkırdı, “Çünkü bende herhangi bir sorun yok.”

İşte bu yüzden, Müjde için de aynı durum geçerlidir. Eğer sizde bir sorun yok ise, içeri giremezsiniz. İçeri kabul edilmeniz için bir günahkar olduğunuzu kanıtlamak zorundasınız. Tanrısız olduğunuzu kabul etmeniz gerekir. Mesih tanrısızlar için öldü. Robert Mungar’ın da dediği gibi: “Kilise, dünyada, üyenin değersizliğinin üye olmak için tek koşul olduğu yegane paydaşlıktır.”

Pages