February 2013

29 Şubat

“İsa Mesih, herkesin Rabbidir.” Elçilerin İşleri 10:36)

Yeni Antlaşmanın ana konularından bir tanesi, İsa Mesih’in Rab oluşudur. Bize defalarca O’nun Rab olduğu ve yaşamlarımızda O’na Rab olarak yer vermemiz gerektiği hatırlatılır.

İsa’yı Rab olarak taçlandırmanın anlamı yaşamlarımızı O’na teslim etmemizdir. Bu, kendimize ait bir isteğe sahip olmamamız ve yalnızca O’nun iradesini istememiz anlamına gelir. O’nun istediği her yere gitmeye, O’nun arzu ettiği her şeyi yapmaya ve O’nun istediği her şeyi söylemeye istekli olmamız anlamına gelir. Yeşu, Rabbin ordusunun komutanına “Sen bizden misin, karşı taraftan mı?” diye sorduğu zaman, Komutan aslında şu yanıtı verdi: “Ne size yardım etmek için ne de size engel olmak için geldim. Komutayı ele almak için geldim” (Yeşu 5:14). Bu nedenle Rab, yüceltilmiş bir yardımcı olarak gelmez; yaşamlarımızın tüm yönetimini ele almak için gelir.

Rab olmanın önemi şöyle açıklanabilir: Yeni Antlaşma’da” Kurtarıcı” sözcüğü yalnızca 24 kez yer alırken, “Rab” sözcüğü, 522 kez yer alır. Aynı zamanda önemli olan bir başka konu daha vardır; insanlar her zaman “Kurtarıcı ve Rab” şeklinde bir düzen içinde konuşurlar, Kutsal Yazılar ise, her zaman “Rab ve Kurtarıcı” şeklindeki bir düzene yer verirler.

İsa’yı Rabbimiz yapmak yapabileceğimiz en makul ve en mantıklı şeydir. O bizim uğrumuza öldü; biz de en azından O’nun için yaşayabiliriz. O bizleri satın aldı; bizler artık kendimize ait değiliz. “Hayretlere düşmemize neden olan bu Tanrı sevgisi canlarımızı, yaşamlarımızı ve her şeyimizi talep eder.

Eğer sonsuz kurtuluşumuz için O’na güvenebiliyor isek, yaşamlarımızın yönetimi için O’na güvenemez miyiz? “O’na en önemli olanı verdiğimizi ve O’ndan en önemsiz olanı esirgediğimizi ağzımızla ikrar ederken samimi davranmamış oluruz; sonsuz canı Tanrıya teslim etmek ve sonra ölümlü yaşamı O’ndan esirgemek?” (R.A.Laidlaw)

O zaman İsa’yı Rab olarak nasıl taçlandırırız? Kontrolü ilk kez O’na devrettiğimiz zaman, bir kriz deneyimi yaşanmalıdır; yaşamımızın her alanı O’nun egemenliği altına yerleştirilir. Bu teslimiyet içinde “hiç bir kayıtsızlığa, hiç bir geri çekilmeye, hiç bir pişmanlığa” yer vermeyen tam bir adanmadır.

Bu noktadan sonra konu artık an be an O’nun rehberliğine teslim olmak haline gelir; bedenlerimizi O’na sunarız, öyle ki, O bizler aracılığı ile Kendi yaşamını sürebilsin. Kriz bir süreç haline gelir.

Bu çok anlamlıdır! O, Kendi bilgeliği, sevgisi ve gücü ile yaşamlarımızın yönetilmesi konusunda bizden çok daha iyi bir iş yapacaktır.

3 Ocak

“Dış görünüşe göre yargılamayın, yargınız adil olsun.” (Yuhanna 7:24)

Düşmüş insanın en derin yerlerinde var olan en büyük zayıflıklardan biri, dış görünüşe göre yargılama konusundaki ısrarlı eğilimdir. Bizler, bir kişiyi dış görünüşüne göre yargılarız. Kullanılmış bir arabayı karoserine göre değerlendiririz. Ne kadar sık hayal kırıklığına uğramış olsak da, “parlayan her şeyin altın olmadığını” öğrenmeyi inatla reddederiz.

Dr. James Dobson ‘Gizlen ya da Ara’ adlı kitabında kültürümüzde en fazla değer verilen özelliğin fiziksel güzellik olduğunu söyler. Bizler fiziksel güzelliği, “insan değerinin altın parçası” yapmışızdır. Bu nedenle, güzel bir çocuk, yetişkinler tarafından daha az gösterişli bir çocuğa kıyasla daha fazla değer görür. Öğretmenler çekici çocuklara daha yüksek not verme eğilimindedirler. Güzel çocuklar diğer çocuklara kıyasla daha az disiplin edilirler. Çirkin çocuklar kötü davranışları nedeni ile daha fazla azarlanırlar.

Samuel’e kalsa, kral olarak uzun boylu ve yakışıklı Eliav’ı seçerdi (1.Samuel 16:7). Ama Rab onun düşüncesini düzeltti, “Onun yakışıklı ve uzun boylu olduğuna bakma. Ben onu reddettim. Çünkü RAB insanın gördüğü gibi görmez; insan dış görünüşe, Rab ise yüreğe bakar.”

Tarihteki en büyük adaletsizlik davası, Rab İsa gezegenimizi ziyaret ettiği zaman, meydana geldi. Anlaşıldığına göre O, çekici bir dış görünüşe sahip değildi. Bakılacak biçimden, güzellikten yoksundu, gönlümüzü çeken bir görünüşü de yoktu (Yeşaya 53:2). Onlar, şimdiye kadar yaşamış, tek gerçek güzelliğe sahip olan Kişi’de hiç bir güzellik göremediler!

Ancak O’nun Kendisi bu dış görünüşe göre yargılama gibi korkunç tuzağa asla düşmedi, çünkü O’nun gelişinden önce Kendisi hakkında şu peygamberlikte bulunuldu: “Gözü ile gördüğüne göre yargılamayacak, kulağı ile işittiğine göre karar vermeyecek.” (Yeşaya 11:3). O’nun için önemli olan yüz değil, karakter idi. Örtü değil, ama içerik. Fiziksel olan değil, ama ruhsal olan.

4 Ocak

“Güç ile kuvvet ile değil, ancak benim Ruhum ile başaracaksın, böyle diyor Rab.” (Zekeriya 4:6)

Bu ayet, Rabbin işinin insan zekası ya da gücü ile değil, Kutsal Ruh ile yapılacağına ilişkin önemli gerçeği içerir.

Bu gerçeğin yerine geldiğini, Eriha kentinin ele geçirilişinde görürüz. Kentin duvarlarının çökmesine neden olan İsrail’in silahlı gücü değildi. Kahinler boruları yedi kez çaldıkları zaman, kenti İsraillilerin eline teslim eden Rabbin Kendisi idi.

Eğer zafer çok büyük bir ordunun gücüne bağlı olsa idi, Gidyon’un Midyanlıları yenilgiye uğratması asla mümkün olmazdı, çünkü Gidyon’un ordusunda bulunan adamların sayısı üç yüze düşürülmüştü. Silahları borular, boş testiler ve testilerin içinde yakılacak olan çıralardan ibaret idi. Onlara bu zaferi veren, yalnızca Rab olabilirdi.

İlyas maksatlı olarak dört küp suyu sunaktaki odunların üzerine döktü, öyle ki, sunağı insan gücünün ya da kuvvetinin tutuşturmasına ilişkin herhangi hiç bir olasılık mümkün olamasın. Gökten Rabbin ateşi düştüğü zaman, bu ateşin kaynağının Tanrı olduğu konusunda hiç bir kuşku duyulamadı.

İnsan marifetine kalsa idi, öğrenciler bütün gece balık tutmak için uğraşır, ama hiç bir şey yakalayamazlardı. Rab bu durumu bir fırsat olarak kullandı ve onlara hizmette gerçek etkinlik için Kendisine bakmaları gerektiğini gösterdi.

Bizler için Hıristiyan hizmetindeki en büyük ihtiyacın para olduğunu düşünmek kolaydır. Aslında bu konudaki en büyük ihtiyaç asla para değildi ve asla para da olmayacaktır. Hudson Taylor şu sözleri söylerken haklı idi: “Korkmamız gereken yeterince paramız olmaması değil, ama gereğinden fazla takdis edilmemiş paramız olmasıdır.

Ya da sahne arkasındaki maharete ya da çok güçlendirilmiş terfi programlarına ya da insanların psikolojik hilelerine ya da akıllıca söylenen sözlere başvururuz. Büyük yapılandırma programları ile örgütsel imparatorluk binaları ile ilgilenir ve boşu boşuna tüm bunların başarıya götüren anahtarlar olduklarını düşünürüz.

Ama Tanrı’nın işinin ilerlemesi güç, kuvvet ya da tüm bu şeyler aracılığı ile olmaz. Rabbin Ruhu’nun aracılığı ile olur.

Günümüzdeki sözde Hıristiyan işlerinin çoğu Kutsal Ruh olmasa idi, yine de devam ederdi. Ama samimi olan Hıristiyan işi, ruhsal savaşı dünyasal silahlar ile değil, dua, iman ve Tanrı Sözü aracılığı ile sürdürür ve O’nsuz asla yapılamaz.

5 Ocak

“Yanındaki adamlar benim için fazla..”   (Hakimler 7:2)

Hepimizin, başarıyı istatistiklere göre yargılamak için gizli bir arzusu ve eğilimi vardır. Küçük gruplar ile bağlantılı olarak bir kınama ölçüsü vardır, oysa büyük kalabalıklar dikkat çeker ve saygı uyandırırlar. Bu gibi bir konuda nasıl davranmamız gerekir?

Büyük sayılar, eğer Kutsal Ruh’un ürünü iseler, küçümsenmemeleri gerekir. Örneğin, Pentikost gününde 3.000 canın Tanrının Krallığına alınması Kutsal Ruh’un bir ürünü idi. Tanrı için yücelik ve insanlık için bereket anlamına geldikleri zaman, büyük sayılar için sevinmemiz gerekir. Yüreklerini ve seslerini övgüler söyleyerek Tanrı’ya kaldıran ve kurtuluş mesajı ile dünyaya ulaşan kalabalıklar görmeyi özlememiz son derece yerinde bir istektir.

Öte yandan, gurura kapılmaya yönlendirdikleri zaman, büyük sayılar kötüdürler. İsrail, “Kendi gücümüz ile kurtulduk” (Hakimler 7:2) diyemesin diye Tanrı, Gidyon’un ordusundaki adamların sayısını azaltmıştı. E. Stanley Jones bir defasında “rakamlar konusunda acele etmenin toplu bencilliğe yönlendirdiği “ çağımızdan tiksindiğini söylemişti.

Büyük rakamlar, Rab yerine insan gücüne güvenmeye yönlendirdikleri takdirde kötüdürler. Davut’un nüfus sayımı konusunda sıkıntı çekmesinin nedeni büyük olasılık ile bu idi (2.Samuel 24:2-4). Yoav, kralın niyetinin saf olmadığını sezdi ve buna karşı çıktı, ama karşı çıkması bir işe yaramadı. Eğer onlara ulaşmak için standartları düşürür, Kutsal Kitap ilkelerinden ödün verir, mesajın netliğini bozar ya da tanrısal disiplin uygulama konusunda başarısız olur isek, o zaman büyük sayılar arzu edilmez hale gelirler. Eğer zihinlerimiz Rab yerine kalabalıklar üzerinde düşünmeye başlarsa, yukarda yazılı olanları yapmak için her zaman ayartılırız.

Büyük rakamlar, eğer yakın paydaşlığın kaybı ile sonuçlanırlar ise, hiç de ideal değildirler. İnsanlar kalabalık içinde kayboldukları zaman, bulunmadıkları yerde eksiklikleri hissedilmediği zaman, sevinçlerini ve üzüntülerini hiç kimse paylaşmadığı zaman, işte o zaman, bir bedende yaşama kavramının tamamı terk edilmiş olur.

Büyük rakamlar, eğer beden içindeki armağanın gelişimini boğdukları takdirde kötüdürler. İsa’nın 12 öğrenci seçmesinin özellik taşıyan bir anlamı vardır. Büyük bir kalabalığın idaresi güç olurdu.

Tanrı’nın genel kuralı, küçük bir kalabalığın tanıklığı aracılığı ile çalışmak olmuştur. Büyük kalabalıklar O’na çekici gelmez ya da küçük gruplar aracılığı ile reddedilmez. Büyük rakamlar ile övünmememiz gerekir, ama büyük rakamlar aynı zamanda eğer kendi tembelliğimiz ve kayıtsızlığımızın sonuçları iseler, küçük rakamlara da razı olmamamız gerekir.

6 Ocak

 

“İçimde, yani benliğimde iyi bir şey bulunmadığını biliyorum.” (Romalılar 7:18)

Eğer genç bir imanlı bu dersi Hıristiyan yaşamının erken döneminde öğrenir ise, kendisini daha sonraki dönemde çok büyük bir sıkıntıdan kurtarmış olur. Kutsal Kitap bize eski, kötü ve tövbe etmemiş doğamızda İYİ BİR ŞEY BULUNMADIĞINI öğretir. Benlikte iyi olan hiç bir şey yoktur. Tövbe edilen anda da benlikte en küçük bir şey bile gelişmez. Bir ömür boyu süren Hıristiyan yaşamı aracılığı ile de hiç bir şey değişmez. Aslında Tanrı, eski doğayı iyileştirmeye çalışmaz. Tanrı, eski doğayı Çarmıhta ölüme mahkum etmiştir ve onu ölü bir şekilde muhafaza etmek ister.

Buna gerçekten inanır isem, bu inancım beni boş ve yararsız bir uğraştan kurtaracaktır. Tanrı’nın iyi bir şey bulunmadığını zaten söylemiş olduğu bir yerde herhangi iyi bir şey aramayacağım.

Kendimi hayal kırıklığından kurtaracağım. Kendimde herhangi iyi bir şey bulmadığım zaman, asla hayal kırıklığına uğramayacağım. İçimde iyi bir şey bulunmadığını önceden de biliyordum.

Bu inancım beni iç gözlem yapmaktan da kurtaracak. Benlikte zaferin mevcut olmadığı açıklaması ile başlıyorum. Aslında benlik ile meşgul olmak yenilgi ifade eder.

Bu inancım beni aynı zamanda araştırma ışığını benliğe yönelten psikolojik ve psikiyatrik danışmanlık almaktan da koruyacak. Bu tür bir tedavi sorunu çözmek yerine sorunu şiddetlendirir.

İnancım bana yalnızca Rab İsa ile meşgul olmam gerektiğini öğretir. Robert Murray McCheyne, “Kendinize bir kez bakarsanız, Mesih’e on kez bakmalısınız” demiştir. Bu, iyi bir dengedir! Başka biri ise, kutsanmış bir benliğin bile yüceltilmiş Mesih’in yerini asla alamayacağını söylemiştir. Ve ilahi yazarının sözlerine kulak verelim: “Benlikten kaçarak Kurtarıcımıza sığınmak ne kadar tatlıdır.”

Pek çok modern vaaz ve pek çok yeni Hıristiyan kitabı kişileri iç gözleme yönelik bir aleme gönderirler ve onları huyları ile, öz değerleri ile, takıntıları ve çekingenlikleri ile meşgul ederler. Bu tür bir akımın tamamı bir dengesizlik faciasıdır ve geride bıraktığı iz bir insan enkazıdır.

“Bu konuda düşünmeye layık olamayacak kadar kötüyüm, istediğim şey kendimi unutmak ve tüm düşüncelerimi gerçekten hak eden Tanrı’ya bakmaktır.”

7 Ocak

“Göz ile görülene değil, imana dayanarak yaşarız.” (2.Korintliler 5:7)

Bir beyzbol maçının insanların çoğuna neden bir dua toplantısından daha çok heyecan verdiğini merak etmekten vazgeçtiniz mi hiç? Yine de, beyzbol maçına gidenlerin daha çok olduğuna dair kayıtlar bu ifadenin doğru olduğunu kanıtlarlar.

Ya da şu soruyu sorabiliriz, “Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olmak neden bir toplantı yöneticisi olmaktan daha çekicidir?” Anne ve babalar çocuklarına, “Yemeğini yersen, bir gün bir kilise mütevelli heyeti üyesi olabilirsin” demezler. Hayır, böyle demezler. Ne derler? “Tabağındakilerin hepsini bitirirsen büyür ve bir gün Başkan olabilirsin” derler.

Neden iş hayatındaki başarılı bir kariyer bir misyonerin yaşamından daha çekicidir? Hıristiyanlar, genellikle çocuklarını bir hizmet alanına gitme konusunda teşvik etmezler; onların “dünyasal şirketlerde ünvan sahibi memurlar” olmak üzere büyüdüklerini görmekten hoşnutturlar.

Bir televizyon belgeseli insanı neden Tanrının sözünü çalışmaktan daha çok içine çeker? Televizyonun önünde geçirilen saatleri ve Kutsal Kitap’ı açmadan önceki telaşlı anları bir düşünün!

İnsanlar neden İsa’ya olan sevgi nedeni ile yapmayacaklarını para için yapmaya isteklidirler? Bir anonim şirketindeki işleri için yorgunluk nedir bilmeyen pek çok kişi Kurtarıcı tarafından çağrıldıkları zaman neden uyuşuk davranır ve tepki göstermezler?

Son olarak, ulusumuz neden Kiliseden daha büyük ve daha önemli görünür? Ulusal politika renklidir ve zihni meşgul eder. Kilise genellikle enerjiden yoksun, hantal hantal yürüyor gibi görünür.

Tüm bu konuların yanıtı imana değil göz ile görünene dayanarak yürümemizdir. Görüşümüz çarpılmıştır. Gördüklerimizi gerçekten oldukları gibi görmeyiz. Geçici olana sonsuz olandan daha fazla değer veririz. Cansal olanı ruhsal olandan daha çok önemseriz. Tanrının düşüncesi yerine insanın düşüncesine önem veririz.

Ama iman ile yürüdüğümüz zaman, her şey değişir. Ruhsal görüşümüz 20/20 olur. Her şeyi Tanrının gördüğü şekilde görürüz. Dua etmeyi, evrenin Egemeninin huzuruna doğrudan kabul olunmak gibi söz ile anlatılamaz bir ayrıcalık olarak değerlendiririz. Bir toplantı yöneticisinin Tanrının gözünde bir ulusun yöneticisinden daha önemli olduğunu anlarız. Spurgeon ile birlikte, eğer Tanrı bir kişiyi misyoner olmaya çağırdı ise, o kişinin bir misyoner yerine bir kral olup da saçmalamasının bir facia olacağını anlarız. Televizyonu bir hayal ülkesi gerçeksizliği olarak görürüz; oysa Kutsal Kitap bir yaşam boyu sürecek doyumun anahtarını elinde tutar. Harcamaya ve İsa için harcanmaya öyle bir şekilde istekli oluruz ki, değersiz ve kişisel olmayan bir şirket için asla istekli olmayız. Ve yerel kilisemizin Tanrının ve Tanrı halkının gözünde dünyanın en büyük imparatorluğundan daha önemli olduğunu anlarız.

Bütün farkı yaratan, iman ile yürümektir!

8 Ocak

“Lanet olsun Rabbin işini savsaklayana!”  (Yeremya 48:10)

Rabbin işi öylesine önemli, acil, yüce ve huşu doludur ki, O’nun işini savsaklayarak yapan herkesin üzerinde bir lanet bulunur. En iyiyi isteyen ve hak eden Tanrı tembelliğe, gecikmelere, yarı istekliliğe ve dikkatsizce uygulanan yöntemlere tahammül edemez. Bu konu ile ilgisi olan büyük meseleleri düşündüğümüz zaman, şaşırmayız.

1968 yılının son yarısı sırasında Çekoslovakya Prag’da yaşayan genç bir Hıristiyan adı Jan Palach olan bir başka genç Çek vatandaşına tanıklık etti. Jan, konuya içten bir ilgi gösteriyor gibi idi ve bu yüzden Hıristiyan, ona bir Yeni Antlaşma vereceğini vaat etti; bu vaadinde ve niyetinde samimi idi, ama Yeni Antlaşmayı tedarik etmesi birkaç haftasını aldı. Sonra da onu Jan’a götürmeyi erteledi.

16 Ocak 1969 yılında Jan, St.Wencelas Meydanında vücuduna gaz döküp kendini yaktı. Kendisine getirileceğine söz verilen Yeni Antlaşma’yı görecek kadar yaşamadı.

İyi niyetli olmak yeterli değildir. Cehennemin caddelerinin iyi niyetler ile döşenmiş olduğu söylenmiştir. Ama iş yerine getirilmemiştir. İyi niyetlerin eyleme dönüştürülmeleri gerekir. Bunun nasıl yapılacağına dair size bazı yollar gösterelim.

Öncelikle, Tanrı sizi Kendisi için bir hizmet eylemine yönlendirdiği zaman, bunu asla geri çevirmeyin. Eğer O Rab ise, o zaman bize hiç soru sormadan O’na itaat etmek düşer.

İkinci olarak, ağırdan almayın. Gecikmeler ölümcül olabilir. Gecikmeler, diğer kişilerden ihtiyaçları olan yardım ve bereketi çalarlar ve bizi suçluluk ve pişmanlık duyguları ile doldururlar.

Üçüncü olarak, gayretli çalışın. “Çalışmak için eline ne geçerse, var gücünle çalış.” (Vaiz 9:10) Eğer işin yapmaya değiyor ise, o zaman onu iyi yapmaya da değiyordur.

Son olarak, yaptığınız işi Tanrının yüceliği için yapın. “Sonuç olarak ne yer ne içerseniz, ne yaparsanız her şeyi Tanrının yüceliği için yapın.” (1.Korintliler 10:31)

Hepimizin şu sözleri yazan Amy Carmichael’in ruhuna sahip olmamız gerekir, “Tanrı ant içti ve bu antlar benim üzerimdedir. İşimi tamamlayana ve hesabımı verene kadar gölgeler ile oyun oynamak ya da yersel çiçekler kopartmak için zamanım olmayabilir.”

9 Ocak

“…ev halkına yardım ederek Tanrı yolunda yürümeyi öğrensinler..”  (1.Timoteos 5:4)

“Evde bir şeytan, dışarıda bir kutsal” ifadesini duymuşsunuzdur. Bu ifade ile tanımlanan şudur: dış dünyadaki kişilere lütufkar ve dostane davranmak ama evdekilere karşı haince ve kötü davranmak gibi korkunç bir eğilim. Bu, herhangi bir özel insan sınıfı ile sınırlanmayan bir kusurdur. Gençlerin bu hataya karşı dikkatli olmaları gerekir. Gençlerin akranları ile birlikte iken, bir TV kişiliği olmaları öylesine kolaydır ki, ama yine de aynı gençler anne ve babalarını dehşete düşürebilirler. Kocalar iş arkadaşları ile birlikte iken, çekici biri olabilirler, ama sonra evlerine geldikleri zaman, çekiciliklerinden sıyrılır ve normal, itici benliklerine dönebilirler. Vaizler kürsüde iken, yıldız gibi parlar ve canlı bir şekilde konuşurlar ve aileleri ile aynı odada iken berbat ve çekilmez bir huy sergilerler.

Bu durum, düşmüş konumumuzun en sapkın darbelerinden biridir; bazen bize en yakın olan, bizim için en çok uğraşan ve aklımızın başında olduğu anlarda en çok sevdiğimiz kişiler olan yakınlarımıza en kaba halimiz ile davranırız. Ella Wheeler Wilcox buna ilişkin şu satırları yazmıştır:

Batı’ya doğru yolculuk ederken,
Yaşamda gördüğüm en büyük gerçeklerden biri şudur;
Yalnızca en çok sevdiğimiz kişiler gerçekten yaraladığımız kişilerdir.
Çok az tanıdığımız kişilere iltifatlar ederiz.
Kısa bir süre için misafir ettiğimiz kişiyi hoşnut ederiz,
Ve en çok sevdiğimiz kişilere ise hiç düşünmeden darbeler vururuz.

Bir başka şiir aynı duyguları şu şekilde yansıtır: “Tanımadığımız kişilere selam gönderir ve misafire gülümseriz, ama bize ait olan kişileri sevmemize rağmen, onlarla konuştuğumuz zaman sesimizin tonu genellikle acıdır.”

Bir kilise inancına ya da bir dua toplantısına ya da bir imanlı hizmetine duyulan inanca sahip olmak çok kolaydır, ama her gün var olan bir inanca sahip olmak tamamen farklı bir şeydir. “Ev halkına yardım etmek” Hrıstiyanlığın en önemli bölümlerinden biridir, ama bu inanç, aynı zamanda çok ender görülen bir inançtır; ve “insanlar tarafından görülmesi için iyiliklerini dışarıda gösteren, ama bu inançlarını evlerinde gösterme konusunda insanı kederlendiren bir şekilde başarısızlığa uğrayan Hıristiyanlara rastlamak çok sık görülen bir durumdur. Haftalık dua toplantısında çok güçlü olan ve verdiği öğütler ile tüm kiliseyi eğiten bir baba tanıyorum. Ama bu baba toplantılardan sonra evine gittiği zaman, öylesine çirkin ve kaba davranırdı ki, karısı ve ailesi onun yanında tek bir kelime etmekten dahi korkarlardı.” (H.W.Smith)

Samuel Johnson şöyle demiştir: “Her hayvan acılarının öcünü kendisine en yakın olan kimse ondan çıkarır.” İnsanlar kendilerini bu doğal eğilimden sakınmalıdırlar. Evimizde nasıl biri olduğumuz, herkesin önünde nasıl biri olduğumuzdan daha önemlidir, çünkü bizim gerçek Hıristiyan karakterimizi gösterir.

10 Ocak

“.. ve önümüze konan yarışı sabırla koşalım.” (İbraniler 12:1)

Pek çok kişi aşırı idealistik olan bir Hıristiyan yaşamı görüşüne sahiptir. Ve bu kişiler Hıristiyan yaşamının kesintisiz bir zirve deneyimleri dizisi olması gerektiğini düşünürler. Hıristiyan kitapları ve dergileri okurlar ve dramatik olaylar içeren kişisel tanıklıklar işitirler ve yaşamın hepsinin böyle geçmesi gerektiği sonucuna varırlar. Onların hayal dünyasında sorunlar, baş ağrıları, denemeler ve karmaşalara yer yoktur. Ağır iş, günlük rutin ve tekdüzelik bulunmaz. Her şey sevinç ve mutluluk ile dolu olmalıdır. Yaşamlarının bu modele uymadığını fark ettikleri zaman, kendilerini hayal kırıklığına uğramış, cesaretsiz ve yoksun hissederler.

Asıl gerçekler şöyledir. G.Campbell Morgan Hıristiyan yaşamının çoğunu “görünüşe göre küçük şeyler yaparken, ağır ağır ama sebatla yürüme biçimi” olarak adlandırır. Ben de böyle düşünüyorum. Herkes sıradan ve basit görevler yapar, disiplinli bir şekilde uzun saatler çalışır ve görünürde sonuç vermeyen hizmetlerde bulunur. Bazen şu soru sorulur: “Başarılmış olan bir şey gerçekten var mı?” İşte tam o zaman Rab teşvik edici bir belirti verir, edilen duaya harika bir yanıt sağlar, ya da rehberlik eden kesin bir söz söyler. Ve böylece ben yürüdüğüm yolda bir süre daha devam edebilmek için güçlendirilirim.

Hıristiyan yaşamı uzun mesafeli bir yarıştır, 46 metrelik bir hızlı kısa mesafe koşusu değildir ve bu uzun mesafeli yarışı koşmak için dayanma gücüne ihtiyacımız vardır. Yarışa iyi başlamak önemlidir, ama asıl önemli olan, yarışı ateşli bir yücelik ile tamamlamamızı sağlayacak olan dayanma gücüdür.

Hanok dayanma gücü ile ilgili tarihi olaylarda her zaman onurlu bir yere sahip olacaktır. Hanok Tanrı ile – bir düşünün – tam 300 yıl yürüdü (Yaratılış 5:22) Ama bu yılların her an parlak ya da kesintisiz bir heyecan ile geçtiklerini düşünmemiz gerekmez. Yaşadığımız gibi bir dünyada Hanok’un da denemelerden, zihin karıştıran durumlardan ve hatta zulümlerden payını almış olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Ama o buna rağmen iyilik yapmakta zayıflamadı. Sona kadar dayandı.

Eğer vazgeçmeniz için ayartılırsanız, İbraniler 10:36 ayetindeki sözleri hatırlayın: “Tanrının isteğini yerine getirmek ve vaat edilene kavuşmak için dayanma gücüne ihtiyacınız vardır.”

Soylu bir yaşam aniden kazanılan bir yüceliğin
Aydınlığı değildir.
Yalnızca Tanrı’nın isteğinin yerine getirildiği
Günlere yapılan bir eklemedir.

11 Ocak

“…. Söylenen her şey iki ya da üç tanığın sözü ile doğrulansın.” (Matta 18:16)

Kutsal Kitap’ta belirtildiği gibi, geçerli bir yargıya sahip olmak için iki ya da üç kişinin tanıklığı gereklidir. Eğer kendimizi yalnızca bu ilke üzerinde odaklanmaya adarsak, kendimizi pek çok sıkıntı okyanusundan kurtarmış oluruz.

Bizlerdeki doğal eğilim, bir konu hakkında yalnızca bir kişinin söylediklerini dinlemek ve hemen o kişinin lehinde karar almaktır. Dinlediğimiz kişi ikna edici şeyler anlatır ve biz de ona sempati duyarız. Ama daha sonra bu kişiden duyduklarımızın öykünün yalnızca bir bölümü olduğunu öğreniriz. Aynı konu ile ilgili konuşan diğer kişiyi dinlediğimiz zaman, ilk konuşan kişinin gerçekleri saptırdığının ya da gerçekleri en azından kendi lehine renklendirdiğinin farkına varırız. Yani, “Duruşmada ilk konuşan haklı görünür, başkası çıkıp onu sorgulayana dek.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 18:17) Tam gerçekleri belirlemek için uğraşmadan önce bir karar verirsek, o zaman dünyanın adalet sisteminden daha az adil davranmış oluruz ve kendimizi Süleyman’ın Özdeyişleri 18:13 ayetinin ithamı altına koyarız: “Dinlemeden yanıt vermek ahmaklık ve utançtır.”

Siva, Davut’a Mefiboşet’in tahtı elde etmeyi düşündüğünü haber verdiği zaman, Davut bu iftirayı hiçbir araştırma yapmaya gerek duymadan kabul etti ve Mefiboşet’in sahip olduğu her şeyi Siva’ya verdi (2.Samuel 16:1-4). Daha sonra, Mefiboşet’in krala asıl gerçekleri söylemek için fırsatı oldu. Davut o zaman yeterli kanıta sahip olmadan bir karar vermiş olduğunun farkına vardı.

Rab İsa bu ilkeye önem verdi. O’nun Kendisi ile ilgili tanıklığının yeterli olmadığını söyledi (Yuhanna 5:31). Bu yüzden, dört tanığın tanıklığını sundu: Vaftizci Yahya (32-35. ayetler); O’nun yaptığı işler (36. ayet); Baba Tanrı (37 ve 38. ayetler); Kutsal Yazılar (39 ve 40. ayetler).

İki ya da üç tanığın yetkili tanıklığına sahip olmadan karar alırsak, kalplerin kırılmasına, kişilerin ünlerinin zedelenmesine, bölünen kiliselere ve bozulan dostluklara neden olabiliriz. Eğer Tanrı’nın Sözünü izlersek, tonlarca adaletsiz davranıştan ve insanları yaralamaktan sakınmış oluruz.

Pages