February 2013

Vahiy 20:4-15

Bin Yıl

Elçi tarafından görülen görümlerden öğrendiğimize göre, önderlerin, kendilerini izleyenler ile birlikte Hıristiyanlık inancına karşı olan son isyanlarında Mesih’in kralların Kralı ve rablerin Rabbi olarak görünmesi ile derhal uygulanacak olan yargı altına gireceklerini biliyoruz.

Ayet 4 —  Bundan sonraki görümlerden, “gökteki orduların” (Vahiy 19.14) ve atlara binmiş krallar Kralı’nı izleyenlerin yargılama yetkisine sahip olduklarını öğreniriz. Bu ordularda kutsallara ait üç sınıf bulunduğunun farkına varmamız gerekmez mi? İlki, Eski Antlaşma kutsalları ile birlikte var olan kilisedir. Bu kutsalların daha önce ihtiyarlar figürü olarak gökteki tahtın çevresinde temsil edildiklerini ve yere kapanıp tapındıklarını görmüştük. (Vahiy 4,5); sonra onların gelin ve Kuzu’nun düğünündeki tanıklar olarak, Mesih’in yüreğinin doyum bulması için (Vahiy 19) temsil edildiklerini biliyoruz; şimdi O’nun egemenliğinde O’nunla birlikte olmak üzere Rabbi izleyen gökteki orduların bir kısmını oluşturduklarını görmekteyiz.

İkinci olarak, Yuhanna, İsa’ya olan tanıklıkları ve Tanrı Sözü’ne olan bağlılıkları nedeni ile şehitlik acısı çekmiş olanların dirilişini görür. Bu kişiler, beşinci mührün açıldığı günlerde Tanrı’ya, “Kutsal ve Gerçek olan Efendimiz! Yeryüzünde yaşayanları yargılayıp onlardan kanımızın öcünü almak için daha ne kadar bekleyeceksin?” diye yüksek ses ile feryat eden kişilerdir. Onlardan kısa bir süre daha beklemeleri istendi. Artık bu bekleme dönemi sona ermiştir ve bu feryatlarına yanıt gelmiştir, çünkü Mesih’in egemenliğindeki bereketlerin içinde Mesih ile bir arada olarak çektikleri tüm sıkıntılar için görkemli bir ödül almak üzere yükseltilirler.

Üçüncü olarak, canavarın yönetimi altında ona tapınmayı ya da işaretini almayı reddettikleri için acı çekmiş olan kutsallardan söz edildiğini okuruz. Onlar da Mesih ile birlikte yaşayacak ve bin yıl egemenlik süreceklerdir.

Ayetler 5,6 —  Bu kutsalların yüceltilmesi ilk dirilişi tamamlar. İlk diriliş, bu dirilişte yer alan herkesin aynı anda dirileceğini ifade etmez. Mesih’in dirilişi ilk üründü (1. Korintliler 15:23), bunu Eski Antlaşma kutsallarının dirilişi izler ve şimdiki dönemde uykuya geçmiş olanlar göğe alınma zamanında dirileceklerdir (1. Selanikliler 4:16-17). Ve son olarak, göğe alınma  ve Mesih’in görünmesi arasındaki dönem esnasında ölmüş ya da şehitlik acısı çekmiş olanlar Mesih’in görünmesi ile dirileceklerdir.

“İlk diriliş” ifadesinin Mesih’i ve O’nun kutsallarını dahil ettiği açıkça bellidir ve bu ilk dirilişte yer alan kişiler bereketli ve kutsaldırlar. İkinci ölümün- Tanrı ve can arasındaki nihai ayrılık – böyleleri üzerinde gücü olmayacaktır. Yalnızca tövbe etmemiş olanlar, bin yıllık egemenliğin sonundaki nihai dirilişte yer alacaklardır.

Ayetler 7-10 —  Bu ayetler bizi bin yıllık dönem sonunda insanı bekleyen son bir nihai test olduğunu öğrenmemiz için Mesih’in görkemli egemenliğinin sonuna götürür. Vahiy kitabında bin yıllık dönemin kutsanmışlığını tanımlamak için Tanrı’nın amacına ilişkin bir amaç yokmuş gibi görünür. Bu konu zaten daha önce Mezmurlar’daki ve Eski Antlaşma Peygamberliklerindeki sınırsız güzelliğin pek çok bölümünde işlenmiştir. Bu noktada benliğin hiç bir zaman değişmeyeceğini öğrenmemiz için Mesih’in egemenliğinin sonuna götürülürüz. Tufandan önce insanlar yeryüzünü vahşet ve ahlaksızlık ile doldurmuşlardı. Yasa altındaki insan günah işledi ve putperestlik yaptı. Lütuf altındaki insanlar Tanrı’nın kurtuluş teklifini tamamen reddederler ve Hıristiyanlık inancından sapar. Sonunda Mesih’in adil yönetimi altında “kısa bir süre için” şeytanın bağları çözüldüğü anda ulusların aldatıldığı görülecek ve Mesih’e ve O’nun kutsallarına karşı çıkmak için şeytanın önderliği altında bir araya toplandıkları anlaşılacak. Şu sözlerde gerçek payı olduğu kesindir: “İşte insan böyledir ve işte şeytan böyledir. Dipsiz derinliklerde ‘bin yıl süre ile’ bağlanması aldatıcının karakterini değiştirmemiştir. Ve Mesih’in kutsanmış bin yıllık egemenliği altında aldatıcının sesine kulak veren doğa da değişmemiştir.” Rabbe sadık kalan kutsallar ve sevgili kent var olacaktır, ama insanların çoğunun Mesih’e ve O’na ait olanlara karşı oldukları ortaya çıkacaktır, çünkü insanlar yeryüzünün dört bir tarafından toplanıp bir araya getirileceklerdir ve sayıları denizin kum taneleri kadar çok olacaktır.

Gog ve Magog isimleri dünyanın Mesih’e ve O’nun halkına karşı olan nefret ve muhalefetini temsil etmek için peygamber Hezekiel’den alınan semboller olarak kullanılmış gibi görünürler. Hezekiel kitabında Gog, Filistin’in kuzeyindeki geniş bölgede bulunan ve günümüzde Rusya İmparatorluğu olarak bilinen yönetimin baş prensi olan başlı başına bir kişidir.

Bu son çatışma konusu insanların çatışmalarında olduğu gibi, bir an bile belirsizlik içinde olmayacaktır. Bu isyankarların yıkımı ani ve kesin olacaktır. Tanrı’nın gökten gönderdiği ateş onları yutacak ve bu son isyanın önderi olan şeytan daha önce canavarın ve sahte peygamberin atıldığı ateş ve kükürt gölüne atılarak son felaketine uğrayacaktır ve orada “gece gündüz sonsuzlara dek işkence çekecektir.”

Ayetler 11-15 —  Burada, yoğun ciddiyetin bir başka sahnesini görürüz – “büyük beyaz tahtın” önündeki yargı. Bunun sonsuzlukta var olduğu kesindir, çünkü “yer ile göğün kaçtığını, yok olup gittiğini” okuruz. Yaratılışın şimdiki düzeni, yeni bir yaratılışa yol hazırlamak için ortadan kaybolur. Şimdiki “yer ile göğe” “yer yoktur” artık. İnsanoğlu büyük imparatorlukların temelini atarak ve büyük kentler inşa ederek insanoğlunun akıl edip tasarlayabileceği tüm ustalık ile zenginleştirip süslemeye çalıştığı ve böylelikle gururunu tatmin etmek ve kendini yüceltmek istediği yer ve gök yoktur artık.

Ama, eğer insanın gururunun ortaya çıkartıldığı ve Tanrı’ya karşı olan isyanının ifade edildiği yerler sonsuza kadar ortadan kalkıyor ise, biz bundan insanın kendisinin isyanı neden ile Tanrı’ya yanıt vermesinin gerektiğini ve işlerine karşılık adil ödülü alacağını öğreniriz. böylece, “küçük, büyük ölülerin” yargı tahtının önünde duracakları zamanın geleceğini anlamış oluruz.

Açılan iki kitap örneği, bir yandan, insanın kaydedilmiş olan tüm işlerinin Tanrı tarafından bilindiğini ve diğer yandan Tanrı’nın adları yaşam kitabında yazılmış olan kişilerin kaydını tuttuğunu açıklamaktadır. Bu ciddi yargı anında insanlar yalnızca yaptıkları kötülüklere göre yargılanmak ile kalmayacak, ama aynı zamanda Mesih’i ve O’nun işini (aracılığı ile tüm günahlarının sonsuza kadar ortadan kaldırıldığı) reddetmiş oldukları için yargılanacaklardır; böylece bu kişilerin adlarının yaşam kitabında yazılı olmadığı gibi ciddi bir gerçek sergilenmiş olur.

Bu ciddi sahnede bize, tüm kötülüğün sonunu görmemiz ve küçük, büyük Tanrı’nın her düşmanının nihai yıkımını görmemiz için izin verilir. Şeytan “ateş gölüne atıldı.” Ölüm ve ölüler diyarı ateş gölüne atıldı. “adı yaşam kitabına yazılmamış olanlar ateş gölüne atıldı.”

Vahiy 21: 1-8

Sonsuz Konum

Bu ölümlü bedenler içinde iken bizim için sonsuz konumun koşullarını ve tam bereketini algılamak belki imkansız olmasa bile, yine de çok zordur. Belki bu nedenden ötürü bu sonsuz konum ile ilgili referanslar azdır ve kısa tutulmuşlardır,

Elçi Petrus, 2.Petrus 3. bölümdeki kısa bir ayet aracılığı ile, düşüncelerimizi şu sözleri kullanarak sonsuz konuma yönlendirir: “Ama biz Tanrı’nın vaadi uyarınca yeni gökleri yeni yeryüzünü bekliyoruz.” Buradaki koşullar ve içerik bu sözlerin bin yıllık dönem ile ilgili olmadığını açıkça göstermektedir. Elçi bu bölümde üç dünyadan söz eder: ilk dünyadan, 6 ayette tufandan önceki günlere geri dönerek “o zamanki dünya” ifadesi ile bahsedilir ve bize o zamanki dünyanın suyla, tufan ile mahvolduğunu hatırlatır. İkinci dünyadan, 7. ayette “şimdiki yer ve gökler” olarak söz edilir. Bu şimdiki yeryüzünden şöyle bahseder: “Ateşe verilmek üzere aynı söz ile saklanıyor, tanrısızların yargılanarak mahvolacağı güne dek korunduğunu” belirtiyor. Ve bize, o gün geldiği zaman şunların olacağını bildiriyor: “O gün gökler büyük bir gürültü ile ortadan kaldırılacak, maddesel öğeler yanarak yok olacak, yer ve yeryüzünde yapılmış olan her şey yanıp tükenecek.” 13. ayette üçüncü dünyadan söz ederken bize şunu hatırlatır: “Bizler” yani imanlılar, Tanrı’nın vaadinin güvenilirliği uyarınca, “doğruluğun barınacağı yeni gökleri ve yeni yeryüzünü bekliyoruz.” Bin yıllık dönem sırasında “Bir kralın doğrulukla krallık yapacağını ve önderleri adalet ile yöneteceğini” okuyoruz (Yeşaya 32:1). Sonsuz konumda doğruluk konut kuracak. Egemenlik sürmenin anlamı, kötülüğe engel olmaktır. Sonsuz konumda yeni gökleri ve yeni yeryüzünü lekeleyecek hiç bir günah var olmayacaktır. bu konumda herkes Tanrı ile ve bir biri ile doğru ilişkiler içinde olacaktır, öyle ki gerçekten doğruluğun konut kuracağı gerçekten söylenebilsin.

Ayrıca, elçi Pavlus kısa bir ayet içinde – 1. Korintliler 15:28 – sonsuz konumu gözden geçirir. Bize bu bölümde Mesih’in nasıl tüm düşmanlarını ayakları altına alıncaya kadar egemenlik sürmesi gerektiğini gösterir. Sonra, Mesih her yönetimi, her hükümranlığı, her gücü ve son düşman olan ölüm dahil olmak üzere her düşmanı ortadan kaldırması gerekecek ve bin yıllık dönemin büyük amacı yerine gelmiş olacak, egemenliği Baba Tanrı’ya teslim edecek ve biz Tanrı’nın “her şeyde Her Şey” olacağı sonsuz konuma geçmiş olacağız. Tanrı, yüreği doldurmak ve tatmin etmek için bir Obje olarak her şey olacak ve Tanrı ile ilişkilerimizden mükemmel keyif alabilmemiz için O, “her şeyde” olacak.

Sonsuz konum hakkındaki iki büyük gerçek, elçi tarafından ısrar ile vurgulanır: Birincisi, biz sonsuz konuma girmeden önce her muhalif güç, her düşman – hatta ölümün kendisi bile – yok edilmiş olacak. Öyle ki, sonsuz konumda bir düşman istilası korkusu, ölümün bu adil konum üzerine mahvedici gölgesini atacağına dair hiç bir korku yer alamayacak İkinci olarak sonsuz konumda Mesih’in Kendisinin Tanrı’ya bağımlı olacağını öğreniriz. O, her şeyi Tanrı’ya bağımlı hale getirdikten sonra Kendisi Tanrı’ya bağımlı olmasına rağmen, egemenliği Tanrı’ya teslim edecektir. Bu ifade bize Mesih’in tüm sonsuzluk boyunca İnsan olacağını bildirmiyor mu? Aynı şekilde Tanrısal bir kişi olarak her zaman Tanrı olarak kalacağı da gerçektir. O yeryüzünde iken bile gerçek bir İnsan idi ve yine de Baba ile birdi, bu nedenle, o, sonsuzluk boyunca bir İnsan olacaktır ve aynı zamanda Baba ile bir olan Oğul olmaya da devam edecektir. Diriliş gününde Kendisine ait olanların ortasında duran İsa’nın Kendisi idi; şu anda yücelik ve onur ile taçlandırıldığını iman aracılığı ile gördüğümüz, İsa’nın Kendisidir, ve yüz yüze göreceğimiz ve tüm sonsuzluk boyunca beraber olacağımız kişi de İSA’NIN KENDİSİ olacaktır.

Ayet 1 —  Vahiy 21:1-8 ayetlerine geldiğimiz zaman, elçi Yuhanna’nın sonsuz konum ile ilgili tanıklığını buluruz. Yuhanna, “tüm düşmanların” Mesih’in ayaklarının altına konduğunu; şeytanın nihai yıkımını ve “son düşman” olan ölümün ateş gölüne atıldığını görmüştür. Her düşman ortadan kaldırıldıktan sonra, Yuhanna’nın gözlerinin önünde “yeni bir gök ve yeni bir yeryüzünün” görkemli görümü yükselir. Petrus, bu yeni göğü ve yeni yeryüzünü “beklediğimizi” söyleyebilir. Yuhanna ise bunu aslında bir görümde görmüş olmasına rağmen, daha şimdiden görmüş gibi konuşabilir. Bu görümü uyarınca bize “artık denizin olmadığını” söyler. Deniz ayrılığın sembolüdür ve ayrılık çok sık olarak lekelenmiş sevgi, kırılmış umutlar ve yara almış yürekler anlamına gelir. yeryüzünde günah ayırır, koşullar  ayırır, çağ ayırır, zaman ayırır ve her şeyden çok ölüm en büyük ayırandır. bu yüzden yeryüzünde her zaman çok yakın dostlar ayrılırlar, en yakın ilişkiler bölünür, aileler bozulur ve Tanrı’nın kutsalları dağılırlar. Deniz, tüm bu ayrılıkların bir sembolüdür. Yeremya’nın “denizin üstünde üzüntü” olduğunu söylemesine şaşırmamak gerekir. Ama eğer burada yeryüzünde sevdiklerimizden ayrılmamız gereken zamanlar olsa dahi, artık ayrılıkların olmayacağı sonsuz konumun bereketine bakabiliriz, çünkü orada “ARTIK DENİZ YOKTUR.”

Ayet 2 —  Daha sonra Yuhanna’ya sonsuz konumdaki kilisenin özel yerini görmesi için izin verilir. Vahiy kitabının başlangıcında Yuhanna kilisenin yeryüzündeki başarısızlığını görmüştü. Daha sonra kiliseyi, hiç bir hatası ya da lekesi olmayan bir gelin figürü olarak gökyüzünde Kuzu’ya sunulur iken gördü. Sonra Ruh tarafından yönlendirilerek Mesih’in bin yıllık egemenlik döneminin ötesine götürülür ve orada kilisenin gökten indiğini görür.

Ayrıca kilisenin doğasının “kutsal” olduğunu da görür; eski yersel Yeruşalim’den tamamen farklı olarak, “yenidir”, “Tanrı’dandır” ve orijin olarak bütünü ile tanrısaldır. “Gökten, Tanrı’nın yanından” iner ve bundan dolayı karakteri kutsaldır. Her ne kadar bin yıl geçip gitmiş olsa da, kilise hala Mesih’e ilk kez sunulduğu zaman olduğu gibi, Mesih’in gözünde aynı değere ve aynı güzelliğe sahiptir. Zaman, Mesih’in, kilisesine yaptığı asıl değere sahip harika yatırımı değiştirmeyecektir. Çünkü kilise tüm sonsuzluk boyunca Mesih’in gözündeki geline özgü güzelliğini ve değerini elinde bulunduracaktır.

Ayet 3 —  Yuhanna yücelik içinde gökten inen kilisenin bu görümüne gözlerini dikmiş bakar iken, gür bir sesin şunları söylediğini işitir: “İşte Tanrı’nın konutu!” Böylelikle bize, kilisenin Mesih ile ilgili olarak bir gelin şeklinde görüldüğü hatırlatılır; Tanrı ile ilgili olarak ise kilise aynı zamanda Tanrı’nın konut kurduğu bir tapınak olarak görülür Böylece, elçi Pavlus imanlılardan şu şekilde söz edebilir:”Siz de Ruh aracılığı ile Tanrı’nın konutu olmak üzere hep birlikte Mesih’te inşa ediliyorsunuz.” (Efesliler 2:22)

İnsanların arasında yaşamak Tanrı’nın her zaman büyük amacı olmuştur. Bu büyük arzu ilk kez Rab Tanrı, akşam serinliğinde bahçeye indiği zaman, Aden Bahçesi’nde ortaya çıktı. Ne yazık! Günah o adil bahçeyi bozdu ve Tanrı artık insan arasında yaşayamadı. Daha sonra Tanrı kurtuluş temeli üzerinde İsrail’in ortasındaki bir tapınakta konut kurdu. Ama ne yazık! Tüm İsrail Tanrı’nın huzurunda sürekli olarak yürümek konusunda başarısız oldu Ulus putperestlik günahına düştü, sonunda Mesih’i reddetti ve Rab şöyle demek zorunda kaldı: “Eviniz viran halde bırakılacak.” Ama Tanrı büyük amacından vazgeçmez, çünkü kilise Tanrı’nın evi olmaya çağrıldı. Ne yazık! Diğer her çağda olduğu gibi kilise yine çöker ve bu kez çöküş eskisinden daha dehşet verici olur, çünkü kiliseye daha büyük ışık ve ayrıcalıklar ihsan edilmiştir. Sonunda, kilise olduğunu söyleyen öylesine çürümüş bir hale gelir ki, “Ruh aracılığı ile Tanrı’nın bir konutu olmak” yerine “cinlerin barınağı, her kötü ruhun uğrağı, her murdar ve iğrenç kuşun sığınağı” haline gelir. (Vahiy 18:2) Ama insanın yaşadığı hiç bir çöküşün Tanrı’nın amacını yerine getirmesine engel olamayacağını öğrenmek ne kadar iyidir! Çünkü yeni göğe ve yeni yere baktığımız zaman, Tanrı’nın bilgelik ve gücünün öylesine görkemli bir şekilde sergilendiğini görüyoruz ki, bizim tüm başarısızlığımıza rağmen sonunda Tanrı’nın amacı hiç bir çöküşün asla olamayacağı bir şekilde yerine gelecektir. Tanrı’nın insanlar ile birlikte olacağını üç yerde okuruz:

“Tanrı’nın konutu insanların arasındadır.
“Tanrı onların arasında yaşayacak.”
“Tanrı’nın Kendisi de onların arasında yaşayacak.”

Bu “konut kuracak ya da aralarında yaşayacak” sözcüğünün, yuva ve huzur ve sevgi ima ettiğine de dikkat edelim. Egemenlik, ya da yönetim ya da yargı konuları olmayacak, çünkü yok edilmesi gereken hiç bir günah ve yenilmesi gereken hiç bir düşman olmayacak. Bu nedenle, Musa ya da İlyas gibi hiç bir aracı olmadan “Tanrı’nın Kendisi” onların arasında bulunacak ve onların Tanrısı olacak.

Ayrıca, Tanrı’nın birlikte yaşayacağı kişiler “insanlar” olacak. Artık uluslar lmayacak. Bu yeni dünyaya hiç bir ulusal, politik ya da sosyal ayrılık nüfuz edemeyecek. Tanrı’nın Kendisi insanlar ile birlikte olacak ve insanlar O’nun halkı olacaklar ve O, onların Tanrısı olacak. Tanrı, “her şeyde her şey” olacak.

Ayetler 4,5 —  Sonunda nihayet Tanrı’nın Kendisi insanların arasında yaşayacağı zaman, bu şimdiki dünyanın tüm acıları sonsuza kadar ortadan yok olacak, çünkü “Tanrı’nın onların gözlerinden bütün yaşları sileceğini” okuruz. Geçen yüzyıllardan birinde yaşayan bir kutsal şu sözleri yazmıştır: “Bu dünyadaki Rabbimiz Mesih çocuklarının yüzlerindeki göz yaşlarını siler; ama bu çocuklar yeni göz yaşları ile tekrar ağlarlar O, şimdiye kadar hiçbir zaman tüm göz yaşlarını silmez. Burada ölüme son ‘iyi geceler’, ağlamaya, yas tutmaya ve acıya son ‘iyi geceler’ dileğinde bulunacağız! Suyun diğer tarafında olacağız ve ölümün kara ırmağının ötesine geçeceğiz ve ölüm ile alay edeceğiz. Çünkü Mesih ölümü ve cehennemi alacak ve onları ateş zindanına atacak (Vahiy 20:14). Ve bundan dolayı, şimdiye kadar ‘tüm göz yaşlarının hiç biri silinmiş değildir” (S. Rutherford).

Sonra, “önceki düzenin ortadan kalktığını” okuruz. Ve tahtın üstünde oturan şöyle dedi: “İşte her şeyi yeniliyorum!” Bu gün dünya insanları “eski şeylerden” kurtulmaya çalışır ve “her şeyi yeni yapmak” isterler. Yürekleri incitebilirler ve dünyayı ölüm, acı, feryat ve sıkıntı ile doldururlar, ama ne dünyanın acılarına son verebilirler ne de “her şeyi yeni yapabilirler”, ve ne de boşu boşuna hayalini kurdukları gibi yeni bir düzen getirebilirler.

Her şeyin üstünde olan ve tüm güce sahip olan, “tahtın” üstünde oturan Kişi’dir. Yalnızca O, “eski şeylerin” yok olmasını sağlayabilir: Yalnızca O, “her şeyi yeni yapabilir.”

Sonra bize tüm bu bereketlerin yerine gelmesi için taht üstünde Oturan’ın sözlerini sorgulamadan onlara inanmanın ancak iman ile mümkün olabileceği hatırlatılır, çünkü “bu sözler güvenilir ve gerçektir”

Ayetler 6-8 —  Sonsuz konumun bereketi ile ilgili bölüm bir teşvik sözü ve ciddi bir uyarı ile sona erer. Gelecek olan bu yüceliklerin açıklanması, herhangi bir canda bir ihtiyaç duygusu uyandırmıyor mu? O zaman bu lütufkar canlar şu uyarıyı işitsinler: “susayana yaşam suyunun pınarından karşılıksız su vereceğim.” Bu davete yanıt veren ve her engelin üstesinden gelerek Mesih’e dönen kişi, görümde söz edilen tüm bereketi miras alacaktır. Ve Tanrı’nın onun Tanrısı ve onun da Tanrı’nın çocuklarından biri olduğunu görecektir. Ama şu konuda uyarılırız: Tanrı’nın davetini hakaret ile reddeden kişi, “ikinci ölüm” – Tanrı’dan sonsuza kadar ayrı kalma- olan ateş  gölüne atılacaktır.

Vahiy 21:9 - 22:5

Yeni Yeruşalim

Vahiy 19:2 ayetinde, krallar Kralı ve rablerin Rabbi olarak Mesih’in görünmesi aracılığı ile sunulacak olan ve bizi bin yıllık dönemin günleri vasıtası ile sonsuz konuma götüren gelecekteki büyük olaylar hakkında bir açıklama buluyoruz.

Vahiy kitabındaki bölümler birbirini izlerken arada bir görülen şudur: olaylar, belirli kişiler ve olaylar hakkında önümüze derin önem taşıyan gerçekleri getirmek için kesilerek ya da aralıklar ile getirilmektedir. Bu nedenle, bu son bölümde Tanrı’nın sonsuz konumdaki tüm amacının yerine geldiğini gördükten sonra, bin yıllık dönemin günleri sırasında dünya ile ilgili olarak kilisenin bereketi hakkındaki önemli ayrıntıları öğrenmemiz için düşüncelerimiz geriye götürülür.

Ayet 9 —  Yedi mührü ellerinde tutan yedi melekten biri kısa bir süre önce büyük Babil kenti ile sembolize edilen büyük fahişenin yargılanmasını Yuhanna’ya göstermiştir ve şimdi elçi ile konuşmak ve ona “kutsal Yeruşalim” kenti ile sembolize edilen “Kuzu’nun eşi olan gelinin” yüceliklerini açıklamak için gelir.

Bir kentte Hıristiyan olduklarını söyleyenlerin uzun yüz yıllar süren kötülük ve ahlaksızlıklarının nasıl bir araya geldiğini, diğer kentte ise Tanrı’nın gerçek halkının tüm deneme ve sıkıntılarının nasıl görkemli bir sonuca ulaştığını görürüz.

Gözlerimizin önünde bulunana göre hüküm verdiğimiz zaman, insanların gözünde büyük önem taşıyan büyük inancın gerçek karakteri ya da Tanrı halkı arasında üstün gelen zayıflık ve paylamalar nedeni ile katılaşan yürekler hakkında aldatılabiliriz. Ama yeryüzünde Mesih’in adını ikrar eden kötüye vereceğimiz değeri biçimlendirmek bizim kararımıza bırakılmamıştır; aynı şekilde Tanrı’nın sonsuz öğütleri ile uyumlu olarak Tanrı’nın gerçek halkını bekleyen yücelik hakkında sonuca varacak olan kişi, bizler değiliz.

Meleğin hizmeti aracılığı ile zenginlik, güç ve insan bilgeliğinin tüm gösterisinin Tanrı’nın gözünde yargılanması gereken sahte bir kadın olduğunu öğreniriz. Oysa gerçek Tanrı halkı, dışsal açıdan çok zayıf ve önemsiz görünse de Kuzu’nun düğünü olan o büyük güne geçiş yapar; sonunda artık dünyanın önünde “Kuzu’nun eşi gelin” olarak Mesih’in tüm yüceliği içinde gösterilecektir.

Bu sözlere dikkat çekmemizde yarar var, çünkü elçinin gördüğü yalnızca gelin olarak kilise değildir, ama aynı zamanda “Kuzu’nun eşi olan gelindir.” Kilise, yalnızca gökyüzünde Kuzu’nun eşi olarak adlandırılır. Yeryüzünde Pentikost gününden bu yana Mesih’in gelini olarak O’nunla bağlantılı, gerçek imanlılardan oluşan kilise var olmuştur (2.Korintliler 11:2). Ama kilise göğe alınıncaya dek tamam olmayacaktır; bunu, “Kuzu’nun düğün günü geldi” ifadesi ile belirtilen o büyük gün izleyecektir. Bu evlilik gününden sonra kilise, “Kuzu’nun eşi,gelin” olarak kilisenin üzerine koymuş olduğu tüm güzelliği içinde herkese gösterilecektir.

Kutsal Yazılardan, Tanrı’nın yersel halkı İsrail’in Mesih ile ilişki içindeki bir gelin olarak görüldüğünü biliyoruz. Ama onlar Kral’in gelinidirler, kilise ise Kuzu’nun gelinidir. Yersel ya da göksel tüm kutsallar, O’nun ölümünün temeli üzerinde  O’nun ölümünün temeli üzerinde Mesih ile ilişki içinde olacaklardır. Ama yersel gelin Kral Mesih’e “altınları içindeki kraliçe Ofir” olarak sunulacaktır. Bu durum, Mesih yargılama aracılığı ile yersel tahtına oturduğu zaman gerçekleşecektir (Mezmur 45). Mesih’, göksel gelinini garanti altına almak için “kiliseyi seven ve kilise uğruna kendini feda eden” Kuzu olarak gerçekten sıkıntı ve eza yolunda yürümelidir. Gelinini garanti altına aldıktan ve sahte kadını yargıladıktan sonra Mesih’e hiç bir lekesi ya da kusuru bulunmayan görkemli bir kilise olarak sunulur. Kuzu’nun düğünü Mesih’in yersel tahtına oturmak üzere kralların Kralı ve rablerin Rabbi olarak gelmesinden önce gerçekleşir.

Vahiy kitabının başlangıcında kilisenin yeryüzünde Mesih’in sorumlu tanığı olarak başarısızlığa uğramış olduğunu görürüz. Ayrıca, bu başarısızlığın kökeninin Mesih’e duyduğu bir geline özgü sevginin kayboluşu olduğunu öğreniriz. Evlilik gününü bekleyen “kocası için süslenmiş bir gelin” olması gerekirdi. Ama Mesih’e duyduğu sevgide başarısız oldu ve bunun üzerine Rab şu üzücü sözleri söylemek zorunda kalır: “Başlangıçtaki sevginden uzaklaştın.” Kilisenin Mesih’e “sevgi” aracılığı ile bağlanmış ve dünyanın önünde “ışık” olarak parlamış olması gerekirdi. “Sevgi” ve “ışık” aracılığı ile Mesih için gerçek bir tanık olması gerekirdi. Mesih’e olan sevgisinde başarısız olduğu için Rabbin şu sözleri söylemesi gerekmiştir:” Tövbe et… aksi takdirde gelir kandilliğini yerinden kaldırırım.” Mesih’e olan başlangıçtaki sevgisinden düşen kilise insanların önündeki ışığını kaybetti.

Vahiy kitabının sonuna döndüğümüz zaman tüm üzücü başarısızlığına rağmen kilisenin sonunda dünyanın önünde “Kuzu’nun eşi, gelin” olarak gerçek karakteri ile görüneceğini anlamamıza izin verilir. Gelin olarak kilise, Mesih’e olan gerçek sevgisi içinde görünecek ve dünyanın önünde Mesih’in tüm güzelliği içinde bir ışık olarak parlayacaktır. Mesih, kutsallarında yüceltilecektir. O zaman, bu, büyük Kutsal Yazıların bereketidir; Mesih’in yüreği ile uyum içinde olan bir kiliseyi önümüze koyar. Eğer Mesih’in bize gelecekte nasıl sahip olacağına dair küçük bir anlayış yakalamak istiyor isek, o zaman O’nun bizim daha şimdiden nasıl olmamızı istediğini de öğrenmeye başlarız.

Ayetler 10,11 —  Elçi Yuhanna bu büyük görümü görmek için Ruh tarafından büyük ve yüksek bir dağa götürüldü. Göksel değerler üzerinde düşünmesi için yersel değerlerden özgür kılındı. Babil’in ahlaksızlığı bir çölden gösterilmişti; ama “kutsal kent Yeruşalim’in” yücelikleri yalnızca “yüksek bir dağdan” görülebilir. Kötüyü ortaya çıkartmak ve ayırt etmek için büyük bir ahlaki yükseklik gerekmez. Dünya insanı, Hıristiyanlığın çürümüşlüğünü yargılama konusunda ileri gidebilir; ama doğal zihin Tanrı’nın düşüncelerini anlamak için tamamı ile yetersizdir. Gerçek kutsalların bile “Kuzu’nun eşinin, gelinin” gelecekteki yüceliklerini takdir edebilmeleri bile ancak yeryüzündeki değerlerin üstüne yükseltildikleri ve Hıristiyanlığın çürümüşlüğünden ayrı olarak yürüdükleri zaman mümkündür.

Bu yükseltilmiş konumda iken elçinin önünden görkemli bir kent görümü geçer. Melek şöyle der:” Gel, Kuzu’ya eş olacak gelini sana göstereyim;” aslında elçinin gördüğü bir kenttir. O zaman bu göz alıcı ve parlak kentin yücelik içindeki kiliseyi ortaya koymak için bir örnek olarak kullanıldığı aşikardır.

Bu ifadeyi izleyen güzel tanımda bize önce kentin karakterini görmemiz için izin verilir. Bu kent “kutsal bir kenttir”; “gökten iner;” ve “Tanrı’dan gelir; “Tanrı’nın yüceliğine” sahiptir ve “parlayan” bir kenttir.

Bu belirtilen özelliklerin Mesih’in sınırsız mükemmelliği içinde ortaya konulduklarını herkes kolayca görebilir; O’nun Kendisi bu dünyadan bir İnsan olarak geçmemiş midir? O, doğumunda Meryem’den dünyaya gelecek olan “kutsal varlık” olarak adlandırıldı. Ve her yerde O’nun “kutsal, zararsız ve günahsız” olduğunu okuruz. Ayrıca, O kendisinden, “gökten inmiş” olan olarak söz edebilir (Yuhanna 3:13). Sonra, “Ben Tanrı’dan çıkıp geldim” (Yuhanna 8:42) diyebilir. Ayrıca “İsa Mesih’in yüzünde parlayan Tanrı yüceliği” ifadesini okuruz. (2. Korintliler 4:6) O, aynı zamanda “karanlıkta parlayan” ışık olarak da tanımlanır (Yuhanna 1:5).

Mesih’in güzelliğini tanımlamak için kullanılan bu ifadeler burada yücelik içindeki kiliseye uyarlanır. Mesih’in yokluğu sırasında O’nu temsil etme konusunda üzücü bir şekilde başarısızlığa uğramış olan kilise sonunda yücelik gününde Mesih’in tüm güzelliği içinde gözler önüne serilecektir. Doğasında “kutsal” olduğu; karakterinin “göksel” olduğu; orijininin “Tanrı’dan” olduğu; “Tanrı’nın yüceliğini” ortaya koyduğu ve Mesih’in yüceliğini yansıtmak için en değerli taş olarak “parladığı” görülecektir.

O zaman burada, Mesih’in yüreği ve Tanrı’nın sonsuz öğütleri ile uyumlu olan kiliseyi görürüz. Dünyanın başlangıcından önce yerleştirilmiş olan bu öğütlerdeki bereketi öğrenmek istiyor isek, Mesih’in tüm güzelliği içinde gözler önüne serilen kiliseyi görmek için gelecek olan yüceliğe bakmamız gerekir. Bu gelecek olan yüceliğin ışığında bu şimdiki dünyanın geçici yüceliği kararır ve en yüce onurları çekiciliklerini yitirirler. Ayrıca kilisenin yücelik içinde sahip olacağı karakteri görür isek, kilisenin daha şimdiden nasıl olması gerektiğini öğreniriz.

Ayetler 12-14 —  Gelecek olan günde, kentin, kilise içinde gösterilecek olan Mesih’in güzel karakterini ortaya koyan özelliklerini görmüş bulunuyoruz. Bunu izleyen ayetlerde bize kentin güvenliği, koruması ve sabitliğinden söz eden kentin duvarları, kapıları ve temelleri belirtilir. Ve kent eğer Mesih’e bir tanık ve dünya için bir bereket olacak ise, kilisenin dünyanın kötülüğünden korunması gerektiği hatırlatılır. Bu nedenle, kentteki duvarlar her düşmana karşı bir korumadırlar ve kenti Mesih’e uygun olmayan her şeyin dışında tutarlar. Kapılar, Mesih’e uygun olan her şeyi kabul ederler, ve bereketin dünyaya akmasını da sağlarlar.

Eski günlerde Tanrı halkının durumu öylesine kötü hale gelmişti ki, Rab onların üzerine yargı göndermek zorunda kalmıştı. Yeremya tarafından iletilen ciddi mesaj şöyle idi:” ‘Çünkü kuzey krallıklarının tüm halkını çağırıyorum’ diyor Rab. ‘Kralları gelip Yeruşalim surlarında, bütün Yahuda kentlerinin karşısında ,Yeruşalim’in kapı girişlerinde tahtlarını kuracaklar.” (Yeremya 1:15) Ve söylediği gibi oldu, çünkü düşmanın kenti ele geçirdiğini ve “Orta Kapı’da” oturduklarını ve “Yeruşalim’in duvarlarını yıktıklarını” okuyoruz (Yeremya 39:3-8).

Eski günlerde olduğu gibi bu gün de iman ikrarında bulunan Hıristiyanlığın kötülüğü dışarıda tutamayacak kadar çürümüştür ve artık dünyaya tanıklık yapmaz. Duvarlar  ve kapılar yıkılmıştır. Ve bir yıkım gününde gerçeğe yanıt aramak isteyenler ile birlikte düşmanın durmak bilmeyen saldırısının “duvarlara” ve “kapılara” olduğu anlaşılacaktır. Eğer söze aykırı olarak engellerden vazgeçecek olur ve Mesih’e uygun olmayanın içeri girmesine izin verecek olur isek, Hıristiyanlığımızın çürümesine izin vereceğimizi ve Rab için yaptığımız tanıklığın sona ereceğini şeytan çok iyi bilir.

Yücelik gününde kente hiç bir kötülük giremeyecek ve bereketin dünyaya akmasına engel olacak hiç bir şey mevcut olmayacak. Kentte, kentin her bir dört yanında üç kapı vardır ve bu kapıların üzerinde İsrail oymaklarının adları yazılıdır. hiç kuşkusuz bu durum şunu ima etmektedir: kilise aracılığı ile gelen bereket önce İsrail’e ve sonra yeryüzünün dört bir köşesine akacaktır.

Ayrıca, her kapıda bir melek bulunur. Kutsal Yazılarda meleklerin sürekli olarak Tanrı halkının güvenliğini sağlayan nöbetçiler olarak hizmet verdiklerini görürüz. Bu konu ile ilgili şu ayetleri okuyalım: “Rabbin meleği O’ndan korkanların çevresine ordugah kurar, kurtarır onları” (Mezmur 34:7; Elçilerin İşleri 12:7-10). Melekler ayrıca, Hirodes’in durumunda olduğu gibi, kötülerin üzerinde idari yargı infazı için kullanılırlar. Şu ayeti okuyalım: “O anda Rabbin bir meleği Hirodes’i vurdu” (Elçilerin İşleri 12:23). Melekler bunun dışında ayrıca yer ve gök arasında Rabbin habercileri olarak kullanılırlar; Rab bu konuda şöyle konuşur: “Göğün açıldığını, Tanrı’nın meleklerinin İnsanoğlu üzerinde yükselip indiklerini göreceksiniz” (Yuhanna 1:51).

Bu nedenle, melekler bin yıllık dönemin günlerinde kilise ile ilgili olarak onun emri altına konulmuşlardır, ama koruyucu özelliğe sahip olarak hala kapılarda bulunacak ve Tanrı’nın habercileri olarak hareket etmeye hazır olacaklardır.

Ayrıca, kentin duvarının on iki duvarı vardır ve bu kapılarda “Kuzu’nun on iki elçisinin adları” bulunur. Kutsal Yazılarda kilisenin eşsiz karakteri daha öncekilerin hepsinden farklı bir şekilde özenli olarak muhafaza edilir. Kilise göksel karakteri ile dünyanın başlangıcından beri bir sır olarak gizlendi ve yeryüzündeki varlığı herhangi bir yersel krallığın bir gelişimi değildir. “Bu sır önceki kuşaklara açıkça bildirilmemişti. Şimdi ise Mesih’in kutsal elçilerine ve peygamberlerine Ruh aracılığı ile açıklanmış bulunuyor” (Efesliler 3:5). Bundan dolayı her ne kadar İsrail oymaklarının adları kapılarda bulunsalar dahi, temellerde bulunmazlar. Kilisenin tanıklığı on iki oymağa ulaşabilir, ama kilisenin açıklanması on iki elçiye oldu. Bu yüzden elçi Pavlus şunları söyleyebilir:” Elçiler ile peygamberlerden oluşan temel üzerine inşa edildiniz. Köşe taşı Mesih İsa’nın kendisidir” (Efesliler 2:20). Kilisenin eşsiz karakteri iman ikrarında bulunan Hıristiyanlığın çürümüşlüğü içinde tamamen kaybolabilir, ama yücelik gününde net bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Ayetler 15-17 —  Kentin ölçüleri, kentin kare biçiminde olduğunu belirtir ve kanıtlarlar. Böylelikle kent test edilmiş olur, çünkü yalnız ölçüleri verilmek ile kalmamış, ama aynı zamanda kent, “ölçülmüştür,”ve sonuç, her şeyin mükemmel bir orantı içinde olduğunu gösterir. Ancak ne yazık ki, bu gün bir gerçek sunulmakta, ama diğeri ihmal edilmektedir. Gelecek olan günde her gerçek, diğer her gerçek ile mükemmel bir ilişki içinde kilise aracılığı ile ortaya konacak ve kilise böylelikle Mesih’i dünyanın önünde temsil etmek için mükemmel şekilde donatılmış olacaktır.

Ayetler 18-21 —  Bu ayetlerde kent bina edilir iken kullanılan malzemeler hakkında bilgi alırız. surlar yeşimden yapılmıştı; temeller değerli  taşlar ile donatılmıştı; on iki kapı on iki inci idi; ve kentin ana yolu saf altından idi. İnsanoğlu, Hıristiyanlıkta Mesih’in adını ikrar eden boş bir sistem bina etmiştir, ama bu sistemde sahte olanlar sunulmuştur ve O’nun Adı inkar edilir – tahta, saman ve anız. Yücelik içindeki kiliseye bakmaya devam ettiğimiz zaman, yalnızca gerçek olanı görürüz – altın ve değerli taşlar.

Daha önce Vahiy kitabının ilk kısımlarında yeşim ya da kırmızı akik taşının Tanrı’nın yüceliğini sembolize etmek için kullanıldığını gördük (Vahiy 4:3). ve şimdi tüm kötülüğü dışarıda tutan duvarın yeşim taşından olduğunu okuyor ve böylece onun Tanrı yüceliğine bir tanık olduğunu anlıyoruz. Bu yüceliğe tam olarak sahip olmayan hiç bir şey yüceltilmiş kilise içinde yer almayacaktır. Kötülüğü dışarıda tutmayı sona erdiren kilise ya da imanlılar topluluğu, Tanrı’nın bir tanığı olmayı sona erdirecektir.

“Kent cam duruluğunda saf altından idi.” Altın, her imanlının payı olan tanrısal doğruluktan söz eder. Ama ne yazık ki, bu doğruluğun uygulamadaki görünümü genellikle benliğin değersiz süprüntüleri tarafından engellenir. Yücelik gününde yalnızca “saf altın” olacaktır. Gizli ve değersiz hiç bir motif uygulamamızı asla lekeleyemeyecek ya da sözcüklerimizin altında gizli gizli dolaşamayacaktır. Saf altını hiçbir şey karartamaz, o, “cam saydamlığında” olacaktır.

Değerli taşlar ile donatılmış olan temeller Mesih’in tüm çeşitli mükemmelliklerini sembolize eder gibi görünür. Işığın kaynağı Tanrı’da ve Kuzu’da bulunur. Ama değerli taşlar, ışığı yansıtırlar ve böylelikle Mesih’in yüceliklerini dünyanın önünde sergilerler.

Rabbin sözleri aracılığı ile duymuş olduğumuz inci kelimesi, kilisenin O’nun gözündeki değerliliğini ortaya koymak için kullanılır. (Matta 13:46) bu nedenle, “her bir kapının bir inci” olduğunu okuduğumuz zaman, şundan emin oluruz: yücelik gününde dünyanın dört bucağına hem kilisenin birliği hem de Mesih’in gözündeki değerliliği ortaya konacaktır.

Ayrıca, saf altından ana yol bize, yücelik içindeki kilisede yürüyüşümüzü kirletecek hiç bir şeyin bulunmayacağı ve bundan dolayı bele kuşak sarmaya ihtiyaç duyulmayacağı hatırlatılır. ayrıca, hiç kimsenin birbirinden gizleyeceği hiç bir şey olmayacaktır, çünkü ana yol yalnızca saf altından olmakla kalmayacak, ama aynı zamanda “cam saydamlığında” da olacaktır.

Ayetler 22,23 —  Bu görkemli kentteki tüm bereketin kaynağı olan Tanrı tam olarak açıklanır. Tanrı’nın perde ardında gizlendiği hiç bir tapınak yoktur. Tüm kent Mesih’te açıklanan Tanrı’nın yüceliği ile doludur. Çünkü, “Tanrı’nın görkeminin onu aydınlattığını ve Kuzu’nun onun çırası olduğunu” okuruz. (N.Tr.) Mesih her zaman Tanrı’nın Kendisinde açıklandığı Kişi olacaktır. Ayrıca buna ek olarak, Kuzu olarak sunulması aracılığı ile O, yalnızca Tanrı’nın yüceliğini beyan etmek ile kalmaz, ama aynı zamanda halkını da yücelik için uygun hale getirir. Güneş de ay da kendi dönemleri içinde O’nun eseri olarak Tanrı’nın yüceliğini beyan ettiler (Mezmur 19). Ama yücelik içindeki kilisede Tanrı’nın yüceliğine sonsuza kadar tanıklık Kuzu tarafından yapılacaktır.

Ayetler 24-27 —  Bu ayetlerden yücelikteki kilisenin, yeryüzündeki bin yıllık dönem ile olan ilişkisini öğreniyoruz. Kilise, çarpık ve sapık bir kuşağın ortasında Mesih için bir ışık olarak parlamak üzere bırakıldı. Ama ne yazık! Mesih’e duyduğu ilk gelinlik sevgisinde uğradığı başarısızlık O’nun dünyanın önünde ortaya konmasına engel oldu. Sevgi başarısız oldu ve bunun üzerine ışık söndü. Ama bu yücelik günü kilisenin üzerine indiği zaman, kilise Mesih’e duyduğu ilk sevgi ile ve dünyanın önünde bir ışık olarak görünür. Kentin ışığı olan Kuzu, kilise aracılığı ile dünyanın önünde parlayacaktır. Mesih, kutsallar aracılığı ile yüceltilecektir. Ayrıca, kilise, şu sözler ile Tanrı lütfunun zenginliklerinin tanığı olacaktır: “Bunu, Mesih İsa’da bize gösterdiği iyilik ile, lütfunun sonsuz zenginliğini gelecek çağlarda sergilemek için yaptı” (Efesliler 2.7). Kentin ışığı aracılığı ile Mesih ve Tanrı’nın lütfu ile ilgili öğrendikten sonra yeryüzü kralları görkem ve zenginliklerini oraya taşıyacaklardır, böylelikle kentin ışığı olan Kişi’ye sadakat yemini etmiş olacaklardır.

Bunun da ötesinde, kentin ortasında uluslara doğru akan bereket ırmağı hiç bir zaman durmayacaktır, çünkü kentin kapıları gündüz hiç kapanmayacaktır, çünkü karanlığın gölgesi ışığa asla üstün gelmeyecek ve orada gece olmayacaktır. ayrıca ışık ve bereket kapılar aracılığı ile dünyaya geçer ise, bize, “oraya murdar hiç bir şey, iğrenç ve aldatıcı işler yapan hiç kimse asla girmeyecek.” Bu gün dünyaya bereket taşıma bahanesi altında, dünya tarafından kirletilebiliriz. Yücelik gününde dünya bereketi kilise aracılığı ile alacak ve kilise dünya tarafından kirletilmeyecek.

Vahiy 22

Ayetler 1-2 —  Kente, yalnızca isimleri yaşam kitabında yazılı olanların gireceklerini görmüş bulunuyoruz. Şimdi burada yaşamın desteklenmesi ile ilgili sonsuza kadar kalıcı sağlayışı öğreniyoruz. İmanlıların yaşamı gerçekten de sonsuz yaşamdır, ama her şeye rağmen bu yaşam bağımlı bir yaşamdır; Mesih’ten ayrı sürülen bir yaşam değildir. “Irmak” ve “ağaç” Mesih’i canlarımızın önüne çok bereketli bir şekilde getiren sembollerdir. Ayrıca ırmak ve ağaç Mesih’ten, “yaşam” ile bağlantılı olarak söz ederler, çünkü ırmak, “yaşam suyunun ırmağıdır” ve ağaç, “yaşam ağacıdır.” Mesih, yalnızca aracılığı ile yaşam aldığımız yaşam kaynağı değildir; Mesih bununla ilgili olarak şu dokunaklı sözleri söyler:”Dileyen yaşam suyundan karşılıksız alsın,” ama  yaşam ırmağı olarak verdiği yaşamı destekleyen yine O’dur bu nedenle elçi Pavlus şu sözleri söyleyebilir. “Mesih bende yaşıyor. Şimdi bedende sürdürdüğüm yaşamı beni seven ve benim için kendini feda eden Tanrı Oğlu’na iman ile sürdürüyorum” (Galatyalılar 2:20). Yeni yaşam canın önündeki obje olarak O’nun tüm harika sevgisinin içinde Mesih tarafından desteklenir. Ama ne yazık! Eğer gözlerimizi Mesih’in üstünde tutma konusunda zayıf davranır isek, sahip olduğumuz yeni yaşamı güçlü bir şekilde yaşayamayız. Yücelik gününde yeni yaşam desteklenecek ve herhangi bir engel ile karşılaşılmadan tadı çıkarılacak. Mesih candan önce gelecek ve böylece yaşam suyu ırmağından içeceğiz. Bu nedenle, şu sözleri söyleyebiliriz:

Oh, Mesih! O kaynaktır,
Sevginin derin ve tatlı kuyusudur!
Yeryüzünde ırmağın tadını tattım,
Gökyüzünde ondan daha çok içeceğim.

Ayrıca, yaşam ırmağı “billur gibi berraktır.” Mesih’in bir diğer kişide görülen en ufak bir yansıması bile yeni yaşamı desteklemek için yardımcı olacaktır; ama ırmak bizlerde genellikle yersel değerler nedeni ile bulanıklaşır ve çamurlanır ve bu yüzden Mesih’in güzelliğini çok az yansıtır. Yaşam ırmağının suyu Mesih’te “billur gibi berraktır.” “O, her şeyi ile güzeldir.”

Irmak, “Tanrı’nın ve Kuzu’nun tahtından” çıkar. Tanrı, bu yaşamın bereket kaynağıdır, çünkü o, “yalan söyleyemeyen Tanrı’nın dünyanın başlangıcından önce vaat etmiş olduğu sonsuz yaşam”dır. Sonsuz yaşam bize Kuzu olan Mesih aracılığı ile gelir – “O, yukarı kaldırıldı, öyle ki, O’na iman eden hiç kimse mahvolmasın ama sonsuz yaşama kavuşsun.”

Bunun da ötesinde, eğer içimizdeki yaşam bağımlı bir yaşam ise, o zaman aynı zamanda ürün veren bir yaşamdır da. Eğer yaşamın desteklenmesi için içtiğimiz yaşam ırmağı Mesih ise, o zaman O, aynı zamanda yaşamlarımızın verimli olabilmesi için beslendiğimiz yaşam ağacıdır da.

Şimdi bile Ezgi’deki gelin gibi biz de O’nun gölgesinin altında oturuyoruz, eğer bunu yapar isek, O’nun meyvesinin bize tatlı geleceğini göreceğiz ve O’nun sevgisinde kalarak mükemmelliklerini bizim kendi küçük ölçümüzdeki meyveler olarak taşıyacağız.

Yücelik gününde canlarımızın Mesih’teki beslenmesinden keyif almasını engelleyecek hiç bir şey olmayacaktır. Artık “yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Keruvlara ve her yana dönebilen bir kılıca ihtiyaç olmayacaktır”, çünkü ağaç “ana yolun ortasında” olacaktır, kentte adil olan her şeye açık ve adil olan her şey tarafından meyvesi özgürce alınacaktır; aynı zamanda meyve her zaman ulaşılabilir olacaktır, çünkü “meyvesini her ay verecektir”.

Böylece, bu görkemli kente baktığımız zaman, Tanrı’nın sonsuz amacının, kutsalların Mesih’te, yaşamı destekleyen Kişi’yi bulmaları ve O’nun üzerimize koymuş olduğu güzellik ile yaşamı güzelleştirmesi olduğunu görürüz. Eğer O’nun bizim için yücelikteki amacı bu ise, o zaman aynı şeyi şimdi bizim için de arzu etmektedir. Ama ne yazık! Şimdi yaşam suyundan biraz içebiliyoruz ya da yaşam ağacından biraz beslenebiliyoruz, ama çok yakında aşağıda belirtilen konulardaki payımıza kavuşacağız:

Yaşamın sürekli akan ırmağından içmek,
Yaşamın sürekli devam eden yiyeceği ile beslenmek,
Yaşamın meyvesi Mesih ve Sağlayanımız –
O’nun kurtaran kanı aracılığı ile güvenlikteyiz.

Ayrıca, “ağacın yapraklarının uluslara şifa vermek için” olduğunu öğreniriz. Tüm  üzüntülerinden arınmış yücelik içindeki kilise yaşam ağacının meyvesinin tadını çıkartacaktır. Ama uluslar yeryüzünde, tüm dünyanın üzerine gelecek olan büyük sıkıntının acılarından geçmiş olacaklardır. Kiliseye meyve getiren Kişi uluslara şifa getirecektir. Çünkü “O, kırık kalplileri iyileştirir, yaralarını sarar” (Mezmur 147:3).

Ayetler 3-5 —  Dönüp “Aden’den bir ırmağın çıktığını” ve bu adil yerde Tanrı’nın insan ile gezinmek için aşağı indiğini hatırlarız. Ancak ne yazık! İnsan günah işlemişti ve Tanrı insan ile birlikte kalamadı; yaşam ağacına giden yola engel kondu ve lanet her tarafı kapladı. Yücelik içindeki kilisenin bu görümünü görmemiz için bize izin verildiği zaman ağacı ve ırmağı tekrar buluruz ve herkes onlardan karşılıksız yararlanabilir, çünkü artık bir daha lanet olmayacaktır.

Lanet sonsuza kadar uzaklaştırıldıktan sonra Tanrı’nın, Halkı arasında yaşamak için var olan amacı gerçekleşebilir. Şu sözleri okuruz: “Kuzu’nun ve Tanrı’nın tahtı kentin içinde olacak.” ayrıca, yüceltilmiş olan kutsallar, aralarında Yaşayan’a hizmet etmekten zevk duyacaklar. Zamanında güçsüz ve yararsız hizmetkarlar olmalarına rağmen, gelecek olan yücelikte, değersiz olan her motiften özgür kılınmış olarak O’na tek bir amaç ile ve yürek adanmışlığı ile hizmet edeceklerdir.

Sonunda O’nun varlığının yakınlığı ve mahremiyeti içinde O’nun yüzünü görecekler ve alınlarında O’nun adını taşıyacaklardır. O’nun güzelliğini görecekler ve O da kurtardığı kişilere bakarak kendi görkemli karakterinin onların yüzlerinde yansıdığını görecektir. daha şimdiden iman aracılığı ile Rabbin yüceliğine sahibiz; yücelik üstüne yücelik ile O’nun benzeyişine dönüştürülüyoruz. Ama sonunda, iman göz ile görünür hale dönüştüğü zaman, ve O’nu yüz yüze gördüğümüzde, O da bizim yüzlerimizde görünecek.

İç varlığımıza bakmak ve leke görmemek
Hiç bir yerde hiç bir iz kalmadı:
Ne dökecek göz yaşı ne de çekilecek acı var
Yalnızca O’nu görüyoruz, hem de yüz yüze.

Ayrıca, “orada artık gece olmayacağını” okuyoruz. Şimdi gözlerimiz genellikle yeryüzünün karartıları tarafından bulanık görür – “şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz””; ama sonunda O’nu yüz yüze gördüğümüz zaman, karanlık yok olacaktır, çünkü orada hiç gece olmayacaktır ve biz o zaman şimdi bilindiğimiz gibi tam bileceğiz. Bilgimiz herhangi sahte yardımların sonucu olmayacak, ya da doğal kaynaklardan gelmeyecek. “Çıra ya da mum veya güneş ışığına ihtiyacımız olmayacak”, çünkü o görkemli gündeki tüm ışığın kaynağı Rab Tanrı’nın Kendisi olacak.

Ayrıca, kilise sonsuz çağlar boyunca Mesih ile birlikte olacak, çünkü şu sözleri okuruz, “Onlar sonsuza kadar egemenlik sürecekler.”

Tanrı ve Kuzu orada
Işık ve tapınak olacaklar.
Ve parlayan konuklar,
Peçesi kaldırılmış gizemi sonsuza kadar paylaşacaklar.

Vahiy 22:6-21

Son Öğütler

Ayetler 6,7 —  Vahiy kitabının son ayetlerinde peygamberliğin yalnızca biçimsel konumuna sahip olmak ile kalmaz, ama aynı zamanda Tanrı’nın tüm Sözü’nün uyumlu sonucuna da sahip oluruz. Pek çok Kutsal Yazıda şu sözle yer alır: “Her söz iki ya da üç tanığın tanıklığı ile doğrulanmalıdır” (2.Korintliler 13:1). İmanı güçlendirmek ve imansızlığı azarlamak için bu son ayetlerde, bu kitabın peygamberlik sözlerine dair üç yönlü bir tanıklığa yer verilmiştir. Melek şöyle der: “Bu sözler güvenilir ve gerçektir” (6); elçi ise şöyle der: “bunları işiten ve gören ben Yuhanna’yım” (8). Rabbin kendisi ise şöyle der: “Ben İsa, kiliseler ile ilgili bu tanıklığı size iletsin diye meleğimim gönderdim” (16). Bu durumda, bu kitabın sözlerini reddetmek ya da ihmal etmek ne kadar da ciddi bir konudur! Yalnızca meleğin tanıklığına ve elçinin tanıklığına kayıtsızlık anlamına gelmez, ama aynı zamanda İsa’nın kendisinin tanıklığı da önemsenmemiş anlamına gelir.

O zaman eğer Vahiy kitabındaki bu gerçekleri ihmal etmek ya da görmezlikten gelmek bu kadar ciddi bir konu ise, yürekte muhafaza edilen bu kitabın sözlerine yönlendiren ne olacak gibi bir soru aklımıza gelebilir. Yanıt basittir. Canlarımız, Rabbin gelişine ilişkin büyük gerçeğin iman ve sevinci ile dolu olduğu takdirde, işte ancak o zaman bu peygamberliğin sözlerini değerlendireceğiz. Mesih’in ikinci gelişine inanmadığı sürece, Vahyi hiç kimse doğru olarak yorumlayamaz ve bağrına basamaz. Bu büyük gerçek, Vahiy kitabının temel gerçeğidir. Kitabın ilk bölümün başlangıç ayetleri bu gerçeği doğrularlar, “İşte bulutlar ile geliyor! Her göz O’nu görecek!” (Vahiy 1:7). Bu büyük gerçek, kitabın tamamı boyunca tekrar tekrar önümüze getirilir ve sonunda bu son ayetlerde Rabbin gelişine ilişkin üç yönlü bir sunum buluruz (Vahiy 22:7,12,20). Vahiy kitabı bize O’nun gelişinden önce olacak olayları açıklar; O’nun gelişindeki davranışımızın ne olacağı konusunda bizi bilgilendirir. Ve bizi O’nun gelişini izleyecek ciddi ve görkemli olaylar hakkında bilgi verir. O’nun geri döneceği gerçeğini bağrına basmış kişiler olarak O’nun gelişinden önceki ya da sonraki her olayın bizde büyük bir ilgi uyandırması gerekir. Böylelikle ayet 7’de Mesih’in gelişi ve peygamberlik sözleri birbirleri ile yakından ilgilidirler.

Ayetler 8,9 —  Ayrıca, bu son kapanış ayetlerinde bu peygamberlik sözlerinin imanlının canı üzerindeki uygun etkisinin bir ruhu tapınmaya yönlendirmek olduğunu görürüz. bu nedenle elçi şöyle der: “Bunları işiten ve gören ben Yuhanna’yım. İşitip gördüğüm zaman, bunları bana gösteren meleğe tapmak için ayaklarına kapandım.” Yuhanna, yeryüzünde mahvolan kiliselerin ortasında Rabbi Yüceliği içinde ve gökteki yüceltilmiş kutsalların ortasında duran Kuzu’yu görmüştü. Büyük kent Babil’in üzerine inecek olan yargıyı görmesi için çöle ve kutsal kent Yeruşalim'in yüceliklerine bakabilmesi için de yüksek bir dağa götürülmüştü. Mesih’in gelişinde ulusların üzerine inen yargıyı ve ölülerin büyük beyaz tahtın önünde yargılandıklarını görmüştü. Yuhanna sonsuzluğa bakmış ve tüm gözyaşların silineceği ve artık ne ölüm ne üzüntü ne de ağlayışın olmayacağı yeni göğü ve yeni yeryüzünü görmüştü. Göğün ve yerin Kuzu’nun yüceliklerini kutlamak için bir araya geldiklerini duymuş ve Kuzu’nun düğününde tüm göğün sevinip coştuğunu işitmişti. bu görüntüleri görüp bu sesleri işittikten sonra yere kapanıp tapınmasına şaşırmamız mümkün mü? Evet, Yuhanna yanlış kişinin ayaklarının dibinde tapınmıştır, ama tapınması yanlış değildir, tapındığı kişi yanlıştır. Tapınmanın objesi hiç bir zaman bize bu harika şeyleri anlatan haberci melek olmamalıdır; tapınılacak Kişi yalnızca haberciyi gönderen ve bu kudretli olayların gerçekleşmesini sağlayacak Olan’dır. Melek bundan dolayı, “Tanrı’ya tap!” der.

Ayetler 10,11 —  Daha sonra bir uyarı sözü okuruz. bu kitabın peygamberlik sözlerinin mühürlenmemesi gerekir, çünkü önceden bildirilen bu olayların gerçekleşme zamanı yakındır. bize Rabbin meleği neden gönderdiği daha önceden bildirilmiştir: “Yakın zamanda olması gereken olayları kullarına göstermesi için” (6). Şimdi bize, “beklenen zamanın yakın olduğu” söylenir. Yuhanna’nın görümde gördüğü tüm bu görkemler ve yüceliklerin gerçekleşeceği zaman gelmiştir. Bu zaman geldiğinde, her bir kişinin durumu ortaya çıkacaktır. Kötülük yapan yine kötülük yapacaktır. Kirli olan yine kirli işlerini sürdürecektir. Doğru olan yine doğruyu yapacak ve kutsal olan yine kutsal kalacaktır. Kirli olan hiç bir zaman kutsal olmayacaktır ve aynı şekilde kutsal olan hiç bir zaman kirli olmayacaktır. Şimdi gerçekten de, kirli olanın tüm kirlerinin yıkanabilmiş olduğu lütuf günüdür; ama biz burada herkesin durumunun düzeltilmiş olacağı sonsuzluğa bakıyoruz.

Ayetler 12,13 —  Rabbin bu uyarısını bir teşvik sözü izler. Yakın olan yalnızca beklenen “zaman” değildir. Aynı zamanda Rabbin Kendisi de yakındadır, çünkü, “İşte tez geliyorum!”der. Rabbin gelişi, daha şimdiden bu kapanış ayetlerinde bu peygamberlik sözlerini bağrımıza basmamız için bizi teşvik etmek üzere, sunulur. Şimdi O’nun gelişi son günlerin artan zorluklarının ortasında O’nun kutsanmış hizmetinde devam etmemiz için bizi teşvik etmek amacı ile bildirilir. Böylece, Rabbin söylediği şu sözleri işitiriz: “İşte tez geliyorum! Vereceğim ödüller yanımdadır.”

İnsanlardan takdir kazanma objesi ile büyük bir inanç ikrarında bulunmak mümkündür. Rab bu tür kişiler için şu sözleri söyleyebilir: “Onlar ödüllerini almışlardır” (Matta 6:2,5,16); ama Mesih’in burada söz ettiği ödül değildir ve bu ödül Mesih’siz bir ödüldür, çünkü Rab şöyle diyor: “Vereceğim ödüller yanımdadır.” Mesih’in ödülünün tadını çıkartmak için Mesih’in dönmesini beklememiz gerekir. Rabbe hizmet etmeye sessizce devam etmek için belirsizlikler, insanlar tarafından kabul edilmemek ve hatta büyük olasılıkla Tanrı halkı tarafından az takdir edilmek gibi engelleri önemsemememiz gerekir. Ne olursa olsun, her şey Tanrı’nın gözetimi altındadır. O biliyor, O unutmayacaktır ve O geri döndüğü zaman, Kendisi uğruna yapılan her küçük hizmeti, O’nun için yapılacak her küçük fedakarlığı ve O’nun Adı için verilmiş olan her bir soğuk bardak suyu ödüllendirecektir, ama bu ödül, “O’nun beraberinde getireceği” bir ödül olacaktır.

Ödül, Kutsal Yazılarda her zaman olduğu gibi, sıkıntı ve muhalefetin orta yerinde katlanabilmemiz için bir obje olarak değil, bir teşvik olarak konur. Rab burada yeryüzünde iken, O’nu ekmek somunları ve balıkları yemek için izleyenler vardı; ama aynı bölümde onların, “Bir çoğunun geri döndüğünü ve artık O’nunla dolaşmaz olduklarını” okuruz. (Yuhanna 6:26, 66) sevgimizin objesi yalnızca Mesih’tir ve tüm gerçek hizmetin de objesi O’dur.  Birinin söylemiş olduğu gibi, “Ödüller teker teker birbirini izleyecek, ama kutsallar ödülleri değil, Rabbi izlerler.”

Ayrıca, bize, izlemeyi ve hizmet etmeyi istediğimiz gelecek olan Kişi’nin yücelikleri hatırlatılır. O, “Alfa ve Omega Ben’im, başlangıç ve son, ilk ve son Ben’im” diyen Kişi’dir. Alfa ve Omega olarak O, Söz’dür – O, Tanrı’nın tam açıklanması Olan’dır. “Başlangıç ve son” olarak O, “her şeyin Kendisi tarafından oluşturulduğu” Yaratan’dır, O, yarattığı şeyleri yok edebilir ve “yeni bir gök ve yeni bir yeryüzü” oluşturabilir. “İlk ve son Olan” olarak O, yarattığı her şeyden önce gelen sonsuz Tanrı’dır. Bu nedenle, Rab Yeşaya aracılığı ile şu sözleri söyleyebilir: “İlk ve son benim, benden başka Tanrı yoktur” (Yeşaya 44:6).

Ayetler 14,15 —  Ama her şeye rağmen Rab uğruna yapılan her iş eğer ödülünü alacak ise, bize, bizim yaptığımız hiç bir işin yaşam ağacından yeme ya da kutsal kente girme hakkını vermeyeceği hatırlatılır. Sonsuz bereketin merkezinde olmak, yaşamın sonsuz yuvasında Mesih’ten yaşam ağacı olarak zevk almak için canın Mesih’in kanında yıkanmış olması gerekir. bu nedenle melek şu sözleri söyleyebilir: “Kaftanlarını yıkayanlara ne mutlu!” (N.Tr.)

Bize şu uyarıda bulunulur: “Kentin kapılarından içeri girmek” görkemli olsa da, kentin kapılarının “dışında” olmak, çok ciddi bir konudur. Kentin içinde olan kişiler, Kuzu’nun huzurunda olacaklar ve kaftanlarını yıkamış olan kurtarılmış kişilere katılacaklar. Ve “yalanı sevip hile yapanların hepsi dışarıda kalacaklar.” Bu bereket ortamının dışında yalnızca “köpekler [düşük karakterli insanlar], büyücüler, fuhuş yapanlar, adam öldürenler, putperestler ve yalanı sevip hile yapanlar” bulunacak.

Ayet 16 —  Melek haberini iletmiştir ve nihayet sonunda Rabbin Kendisi konuşur. Yargılamanın ağır sahneleri, göksel kentin gelecek olan yücelikleri, bin yıllık egemenliğin bereketliliği, yeni göğün ve yeni yeryüzünün mükemmel ışıltısı…. tüm bunların hepsi gözlerimizin önünden geçmiştir. Ama sonunda tüm bu sayılanların bağımlı olduğu Kişi ile yalnız bırakılırız. İSA ile baş başa kalırız. “Ben İsa” diyebilen Kişi, son söze sahip Olan’dır. Melekler konuştular, ihtiyarlar konuştular, borazanlar çaldı, büyük kalabalıkların sesleri duyuldu ve güçlü gök gürültüsü sesleri işitildi, ama sonunda hepsi de yerlerini her şeyin üstünde Olan’a bıraktılar – İsa’nın sesi işitilir.

Bu kitapta yazılı olan harikalar ortaya çıkmaya başladıkça Mesih’in bir çok özelliğinin sunulduğunu görürüz: yücelikleri ve saygınlığı, Sadık ve Gerçek olan, Tanrı Sözü, kralların Kralı, rablerin Rabbi, Alfa ve Omega, ve başlangıç ve son – bu ünvanların hepsi bizi gerçekten de O’nun değeri ve görkemi ile ilgili olarak etkiler. Ama bu kapanış sahnesinde İsa Kendisini yüreklerimizi ürperten ve sevgimizi ortaya çıkartan Adı ile takdim eder – her adın üstünde olan Ad, İSA Adı. Bu dünyadan bu isim ile ayrıldı, çünkü çarmıhının üstündeki levhada “Bu, İSA’dır” yazısını okuduk. O, bu ad ile yücelik içinde göğe alındı, çünkü melekler şöyle dediler: “Aranızdan göğe alınan İsa, göğe çıktığını nasıl gördünüz ise, aynı şekilde geri gelecektir.” Gözlerimizi bu adı yüceliği içinde taşıyana kaldırıyoruz. Çünkü elçi şöyle der: “İsa’nın yücelik ve onur içinde taçlandırıldığını görüyoruz.” Ve  O, bize bu Adı ile yüceliğinden konuşarak şöyle der: “Ben İsa.” açıklanmamış olan yücelikler ve bereketlilik mevcuttur, ama şimdiki zamanda Kendisini nazikçe “Ben İsa” olarak Tanıtan ile bir çöl sahnesinde yalnızız.

Ayrıca, bu kutsanmış Olan, O’nun göksel İnsan olarak olduğu her şeyi yüreklerimize hatırlatır. Canlarımızın önünde diri bir Kişi’ye sahip olmaktan daha önemli ya da daha bereketli ne olabilir ki? Bulunduğu yerdeki İsa ve olduğu gibi olan İsa. Yeryüzünde iken insanlar tarafından hor görüldü ve reddedildi, ama yüceliği içinde iken şu sözleri söyleyebilir: “Davut’un kökü ve soyu Ben’im, parlak sabah yıldızı Ben’im.”

Rab, öncelikle, “Ben Davut’un köküyüm” diyebilir O, eğer yalnızca Davut’un kökü olmuş olsa idi, aynı söz Süleyman için de söylenmiş olabilirdi. Ama Davut’un kökü yalnızca İsa olabilirdi. Kök, yaşamın gizlide olan kaynağıdır. Mesih, Tanrı’nın her kutsalı için yaşamın kaynağıdır. Ve bereket kesindir, çünkü kök mükemmeldir. Bundan dolayı Eyüp şu sözleri söyleyebilir: “Oysa bir ağaç için umut vardır, kesilse yeniden sürgün verir, eksilmez filizleri Kökü yerde kocasa, kütüğü toprakta ölse bile, su kokusu alır almaz filizlenir. Bir fidan gibi dal budak salar.” (Eyüp 14:7-9) İsrail gerçekten de başarısızlığa uğramıştır; ağaç rüzgar tarafından sürüklenmiştir ve uluslar arasındaki fırtınadan hırpalanmıştır, ama kök kalır ve bu yüzden İsrail tekrar filizlenecek ve dal budak saracaktır. Kutsal Yazılar bu nedenle Davut’un merhametlerinden söz edebilirler, çünkü kök mükemmeldir.

İkinci olarak, İsa aynı zamanda “Davut’un soyudur”. Eğer O, Kök olarak her şeyin kaynağı ise, Soy olarak her şeyin mirasçısıdır da. O, kraliyet soyundan gelir ve Davut’un oğlu olarak O, Tanrı’nın egemenliğini kuracak olan Tanrı’nın Kralı’dır. Putperestler öfkelenebilirler ve halklar boş şeyler hayal edebilirler. Bu gün, bu dünyanın güçlerinin kendi akılsızlıklarının içinde Tanrı’dan ve Tanrı’nın Kralı’ndan kurtulabileceklerini düşündüklerini görürüz. Ve böylelikle bu dünyanın mirasına sahip olacaklarını sanırlar. Tanrı’dan hiç çekinmeden kendi tutkularını tatmin edebilecekleri bir krallık kurmanın peşinden giderler. Kendilerini kötü sonuca götüren bu yola sokabilirler ve RAB’be karşı ve O’nun Meshedilmiş Olanı’na karşı birleşebilirler. Ama her şeye rağmen Tanrı şöyle diyebilir. “Ben kralımı kutsal dağım Siyon’a oturttum.” İnsanlar İsa’yı bir çarmıha çivilerler, Tanrı ise İsa’yı kralların Kralı olarak tahtın üstünde oturtur ve Tanrı’nın Kralı’na boyun eğmeyen herkes “izlediği yolda mahvolacaktır” (Mezmur 2)

Üçüncü olarak, İsa “parlak sabah yıldızıdır”. Bu sembol aracılığı ile kilise ile bağlantılı olarak sunulur. Diğer kişiler O’nu Davut’un kökü ve soyu olarak tüm kraliyet Yüceliği içinde bileceklerdir. Dünya O’nu karanlığı kovmak için yükselecek olan doğruluk Güneşi olarak bilecek ve üzüntüden perişan olmuş bu dünyaya şifa getiren olarak tanıyacaktır. Ama O’nu “parlak sabah yıldızı” olarak tanıyacak olan yalnızca kilise olacaktır. Güneş parladığı zaman yıldızlar görünemezler. O, henüz bu karanlık dünyanın ufkunda doğruluk Güneşi olarak yükselmemiştir, ama şimdi hala gece iken, imanlının yüreğinde parlak sabah yıldızı olarak bilinmektedir.

Diğer Kutsal Yazılar, Mesih’i sabah yıldızı olarak sunarlar. Elçi Pavlus bu konuda şunları yazar:” Peygamberlerin sözleri bizim için daha büyük kesinlik kazandı. Gün ağarıp sabah yıldızı yüreklerinizde doğuncaya dek, karanlık yerde ışık saçan çıraya benzeyen bu sözlere kulak verir iseniz, iyi edersiniz.” (2. Petrus 1:19) Peygamberlik, karanlıkta bir ışıktır; Mesih günün yıldızıdır. Her ikisinin de karanlıkta parladığı doğrudur, ama lamba ve sabah yıldızı arasında şu farklılık vardır: lamba bana karanlığın burada olduğunu söyler; yıldız ise bana günün geleceğini bildirir. Peygamberlik bizi çevremizdeki dünyanın durumu hakkında uyarır ve elçi Pavlus dünyayı bekleyen yargılar hakkındaki sözlere kulak verir isek, iyi edeceğimizi söyler. Böylelikle peygamberliğin etkisinin, bu çağ ile ilgili tüm umutlara son vermemiz ve umutlarımızın merkezinin Mesih olması gerektiği konusunda görüldüğünü anlarız. O, gelecek olan Kişi olarak görülür ve sevgilerimiz tüm umutlarımızın merkezi olarak Mesih’e çekildiği zaman, işte o zaman sabah yıldızının yüreklerimizde yükseldiği gerçekten söylenebilir.

Ve Rab Tiyatira’ya hitap ederken, galip gelene şunları söyleyebilir:” Galip gelene sabah yıldızını da vereceğim.” Ama eğer gelecekteki güç ödülünü elinde tutan O ise, o zaman bu gün de galip gelene yüreği için bir pay verebilir. Tiyatira’nın ahlaki ve ruhsal karanlığının ortasında galip gelen kişi, yüreğinde Mesih’ten gelecek olan günün yıldızı olarak zevk alabilir.

Bu son kapanış sahnesinde Mesih yalnızca sabah yıldızı olarak sunulmak ile kalmaz, ama aynı zamanda “parlak sabah yıldızı” olarak da tanımlanır. İnsanoğlunun ellerinde olan her şey parlaklığını yitirir, ama göklerdeki Mesih insanın kaba elinin dokunamayacağı kadar uzaktadır. O, karanlığa hiç yer vermeyen bir ışıltı ile parlar; O, parlak sabah yıldızıdır. Yüreklerimizdeki gün yıldızı ile O’nu gecenin karanlığının içinden izleyebiliriz ve gelecek olan yüceliği bekleyebiliriz – bulutsuz bir sabah.

Mesih’in, Hıristiyanlığın yıkımı gerçekleşinceye kadar sabah yıldızı olarak açıklanmamış olması önemlidir. Elçi Petrus ikinci mektubunu yazdığı zaman, inançtan dönüşün karanlık gölgesi daha şimdiden Hıristiyan iman ikrarı üzerinde dolaşıyordu. Onları satın alan Rabbi inkar edecek olan sahte peygamberler ortaya çıkıyordu ve pek çok kişi onların mahvedici yollarını izliyor ve gerçeğin yolu hakkında kötü konuşuluyordu. Elçi bir gelişme umuduna ya da imandan düşmüş olanların yenileneceği konusuna ilişkin hiç bir umuda sahip değildi. ama gün yıldızı yüreğinde yükselmişti ve bu nedenle, karanlığın ötesine, gelecek olan o güne bakabiliyordu Umutlarının merkezi Mesih idi.

Ayet 17 —  Mesih’e ilişkin bu dokunaklı sunuşun hemen ardından kilise tekrar Mesih’in gelini olarak ortaya çıkartılır. İnsanların elinde kalan kilisenin mahvolduğuna dair sahip olduğumuz bilgi Ruh’un kontrolü altında Tanrı’nın öğütleri ile uyumlu olarak bizi kiliseye karşı kayıtsız kılmaz. Gelin olarak kiliseye gösterilecek kayıtsızlık, bu dünyada, Mesih’in yüreğine en yakın ve en değerli olana kayıtsızlık anlamına gelir. Mesih’te, Tanrı’nın yüreklerimizi tatmin edebilecek olan bir hedef vermeyi amaçlamış olduğunu anlarız. Ama gelin olarak kilisede bundan daha da harika olan bir şey görürüz: Tanrı, kiliseyi Mesih’e uygun bir hedef olarak O’nun sevgisine layık olması ve Yüreğini tatmin etmesi için sunmayı amaç edinmiştir.

Yaratılış kitabı bu büyük gerçek ile başlar. Günah işlenmeden önce, Tanrı Havva’nın Adem’e sunulması ile amacını ortaya koyar: O’nun yüreğindeki büyük sır, Mesih’in sevgisine uygun bir hedefe sahip olmaktır.

Yüz yıllar boyunca ve zamanın tüm değişen sahnelerinde, Tanrı bu büyük amacından hiç bir zaman vazgeçmemiştir. Şeytanın gücüne ve insanın kötülüğüne ve Hıristiyan inancının bozulmasına rağmen, Tanrı, her muhalif gücün üstüne yükselen muhteşem tarzına sadık kalır ve amacını yerine getirir; Mesih’in yüreği için bir hedefi garanti altına alır. böylece O’nun kitabının sonunda Kuzu’nun gelininin görümü gözlerimizin önüne getirilir.

Gelinin bu son görünümü ne kadar bereketlidir, çünkü gelin burada tamamen Ruh’un kontrolü altında olan çöl yolculuğunun sonunda görülür ve Mesih’in tek hedefi olarak belirtilir. Sonuç şudur: “Ruh ve gelin, ‘Gel’” diyorlar. Ruh tarafından yönlendirildiğimiz için günahın çevremizdeki dünyada neden olduğu perişanlığı hissediyoruz ve inliyoruz; ve Ruh tarafından yönlendirilerek bulutsuz bir sabahta ortaya çıkacak ve yaratılışın inlemesine son verecek olan parlak sabah yıldızına bakıyoruz ve, “Gel” diyoruz.

O zaman şimdi, bunu izleyecek olan konuya dikkatimizi verelim. Ruh’un kontrolü altında ve böylelikle Mesih ile doğru ilişkiler içinde bulunarak kilise diğer kişilere Mesih için tanıklık vermeye hazırdır. O’nun gelişine duyulan arzu, çevremizdeki dünyaya tanıklık etmemize engel olmayacaktır. Aksine, diğer kişilerin bereketlenmesini arzu ettiren en güçlü motif haline gelir. Mesih için kalmak ve O’na tanıklık etmek için bizi ahlaksal açıdan en uygun hale getiren gidip Mesih ile birlikte olmaya duyduğumuz özlemdir. Bu tanıklık önce, “işitecek olan” kişilere yapılacaktır. “İşiten, ‘gel’ desin!” “İşitecek” olmaları, onların gerçek imanlılar olduklarını ima eder gibi görünür Kendilerine “gel” denilmesine ilişkin gerçek, Mesih’in gelini olarak O’nunla ilişkilerinin bilinçli sevinci içinde olmadıklarını gösterir.

İkinci olarak, tanıklık “susamış” olanlara yapılacaktır. Mesih’in ihsan edebileceği bereketlere ortak olmak için ihtiyaçlarının farkında olan gereksinim içindeki canlar vardır. Ama yine de O’nun yüreğinin lütfundan ve Gücünden ve kurtarmak için istekli oluşundan emin olunmayabilir ve kuşkular duyulabilir. Ama gelin Mesih’in yüreğini bilir ve bu tür kişilere, ‘gel’ diyebilir, Mesih seni memnuniyetle kabul edecektir; “susayan gelsin.”

Son olarak, çevremizde bulunduğu duruma aldırış etmeyen ve uğrayacağı felakete kulak asmayan bir dünya vardır. ama Tanrı’nın lütfu herkes için kurtuluşu içerir ve bu lütfu tatmış olan kilise “dileyen yaşam suyundan karşılıksız alsın” diyebilir. Yücelik içindeki Mesih’in, ihtiyaç içindeki dünyaya bu son çağrısı ne kadar da dokunaklıdır ve bu çağrının ne kadar dolu ve geniş çaplı olduğuna dikkat edelim. Biri şu sözleri söylemiştir: “ Dünya üzerinde İsa’nın çağrıda bulunmadığı hiç bir insan yoktur. O, herkes için bir kefaret olarak kendisini feda etti ve bu yüzden her insanı çağırma hakkına sahiptir kim olur ise olsun, “yaşam suyundan karşılıksız alsın.” Kim isterse gelebilir ve para ya da herhangi bir bedel ödemeksizin diri sulardan içebilir.

Ayetler 18-21 —  Her kim bu kitaptaki peygamberlik sözlerine bir şey katarsa ya da bu sözlerden bir şey çıkartır ise, o kişinin başına belalar geleceği ile ilgili uyarıdan sonra, bu son ayetlerde üçüncü kez Rabbin “tez geleceğine” dair verdiği vaadi okuruz. Bu vaat ilk kez, peygamberlik sözlerine uyan kişilerin mutlu olacağına ilişkin bir teşvik ile sunulur (7); vaat, ikinci kez, hizmetimizde bizi teşvik etmek için yanında ödüller ile geleceğini bildirerek sunulur (12). Ve aynı vaat son kez sunulduğunda, peygamberlik sözleri ve hizmet ve ödüller aklımızdan silinir ve yalnızca O’nu düşünürüz, “Evet, tez geliyorum!” Vaadin diğer sunumları bir karşılık gerektirmez, ama şimdi gelin karşılık verir, “Amin! Gel, ya Rab İsa! Son ifade bize, o kutsanmış an gelene kadar Rabbimiz İsa Mesih’in lütfunun tüm kutsalları ile olacağına güveniriz. Amin.

Sadik Kalan Kişiler

Daniel 1

Daniel kitabının başlangıç bölümünde iki adamın karakterini anlamamıza izin verilir: Tanrı, bu iki adama öteki ulusların dönemlerinin yönünü önceden bildirir ve onlara Kendi halkının sıkıntı çekeceği ve tutsak edileceği zamanlar sırasında nasıl düşüneceğine ilişkin anlayış verir.

Ayetler 1 ve 2 — Daniel kitabının girişinde yer alan ilk iki ayet, İsrail’in yıkımından ve bunun sonucunda kraliyet gücü ile temsil edilen yeryüzü yönetiminin bir başkasına transfer edileceğinden kısaca söz ederler – yönetim Yahuda kralından alınıp Babil kralına aktarılacaktır. Bu ciddi eylem, Rabbin yaptığı bir iş olarak kesin bir şekilde tanımlanır. Çünkü şunu okuruz: “Rab Yahuda kralı Yehoyakim’i Nebukadnessar’ın eline teslim etti.”

Tutsaklığa teslim edilen yalnızca Yahuda kralı değildir, Tanrı aynı zamanda Kendi yönetiminin ve tapınmanın yeri olan Yeruşalim’i de tamamen terk eder. Tanrı tapınağında halkının tapınmak için kullandığı bazı eşyaları da bu putperest Babil kralının eline verir. Hemen bu ayetten sonra öteki ulusların kralının nasıl bir karaktere sahip olduğunu görmemize izin verilir, çünkü şunları okuruz: “Nebukadnessar bu eşyaları ülkesine götürüp kendi ilahının tapınağının hazinesine yerleştirdi.” Nebukadnessar Tanrı’yı tanımıyordu ve O’ndan korkmuyordu ve bu eşyaların kutsal özellikleri konusunda hiç bir fikri yoktu. Bu olay, öteki ulusların dönemleri sırasında yönetici olan kişilerin Tanrı’yı saymayan karakterleri ile ilgili bir uyarı niteliğindedir.

İsrail halkı ve Yahuda kralları kötü ve putperest yollarının Tanrı’nın eli tarafından cezalandırılacağı ile ilgili defalarca uyarılmışlardı. Kulak asılmayan bu uyarılar karşısında peygamber Yeşaya üzerlerine yargı ineceğine ilişkin çok kesin duyurularda bulunarak halkı ve kralları uyarmaya devam etti. Ve kral Hizkiya’ya Rabbin şu mesajını iletti: “Gün gelecek, sarayındaki her şey, atalarının bu güne kadar bütün biriktirdikleri Babil’e taşınacak. Hiç bir şey kalmayacak. “ (Yeşaya 39:6) Yeşaya’nın ilettiği bu mesaja rağmen, yapılan kötülükler artmaya devam etti ve Hizkiya’nın oğlu kötü Manaşşe’nin krallığı sırasında doruğa ulaştı. “Manaşşe onları öylesine yoldan çıkardı ki, Rabbin İsrail halkının önünde yok ettiği uluslardan daha çok kötülük yaptılar.” (2. Krallar 21:9) Sonunda, Yehoyakim’in krallığı sırasında Tanrı’nın Yeşaya aracılığı ile söylediği sözler yerine geldi. Yönetim Yahudilerden alındı ve öteki ulusların eline verildi. Ve bu nedenle Yahudiler Mesih’in egemenliğinin başlaması aracılığı ile kapanacak olan öteki ulusların dönemi sona erene kadar öteki uluslara bağımlı kalacaklar.

Her şeye rağmen bu bölümden öğrendiğimiz şudur: İsrail ulusu öteki ulusların yönetimi altına getirilmiş olmasına rağmen Tanrı yine de Kendisi için sadık kalan ve desteklediği tanrısayar kişileri korur. Tanrı’nın, sadık kalan bu kişilere gösterdiği lütufkar yollar aracılığı ile kanıtladığı gerçek şudur: Tanrı, sadık kalmadıkları için halkını ne kadar terbiye etse de, halkı, O’nun dünyayı doğrudan yönetmek için değerlendirdiği araçlar olmaktan vazgeçmiş olsa bile, Tanrı yine de halkı ile ilgilenmekten hala vazgeçmemiştir.

Bunun da ötesinde, bu sadık kalan kişiler Tanrı’nın yolları konusunda anlayışa sahiptirler. Ve Tanrı bu kişileri Kendisini temsil eden bireysel tanıklar olarak kullanır. Ayrıca, bu sadık kalan kişilerin Tanrı sözüne itaat ettiklerini ve Babil’in kirleten etkisinden uzak durduklarını görürüz. Ve Rabden, anlayış konusunda bilgi almak, Rabbin desteğinin tadını çıkartmak ve Rab için ölçüsüz bir şekilde tanık olarak kullanılmak için söze itaat ve murdarlıktan uzak durmak gibi ahlak koşullarının gerekli olduğunu anlarız.

Ayetler 3 ve 7 — Bu sadık kalan tanrısayar kişiler Tanrı halkını kendi amaçları için kullanmak isteyen Babil kralının çabaları aracılığı ile dikkatimize sunulurlar. Babil kralı sarayında Tanrı halkının önderlerinin görev almasını istedi – kral soyundan gelme ya da soylu bazı gençlerin seçilip saraya getirilmesi için buyruk verdi; bu gençler kusursuz, yakışıklı, her konuda bilge, bilgili, öğrenmeye yetenekli ve sarayda görev almaya uygun nitelikte kişiler olmalıydı. Ama dindar dünya Tanrı’nın halkını kendi yüceliği uğruna kullanmayı amaçladığı için Tanrı’nın halkını, bu halkın Tanrı’nın sözüne itaatini ya da dünyanın kötülüklerinden uzak durmasını hoş göremez. Bu nedenle, dünya gerçek Tanrı ile olan bağlantısının tüm kanıtını yok etmek zorunda kalır. Bunun sonucu olarak, Tanrı halkına eğer sarayda görev verilecek ise, onları dünya bilgeliği ile eğitmek, dünyanın nezaket ve titizliğini öğretmek ve dünyanın ünvanlarını paylaşmalarını sağlamak gerekiyordu. Bu durum günümüz için de geçerlidir. Hrıstiyanlığın Babil’e özgü çürümüşlük içinde dindar önderler olarak yer almaya mahkum olanların bu dünyanın dindar okullarında eğitilmeleri gerekir. Kildanilerin dilini ve yazısını öğrenmek zorunda bırakılırlar. Dünyanın sağladığı kaynaklardan yararlanmak zorundadırlar. “Her gün kralın sofrasındaki etten” yemek zorunda bırakılırlar. Ve son olarak, dünyanın verebileceği türdeki ünvanları ve saygınlıkları kabul etmek mecburiyetindedirler.

Kralın planı ile bağlantılı olarak özellikle Yahudalı olan dört adamdan söz edilir. Kendilerine verilen isimlerin, Babil ilahlarına ait olmaları kesinlikle ihtimal dahilindedir. (bakınız, Daniel 4:8)

Bu adamların düşüncelerini bu dünyanın zihniyetine uydurmak için kendilerinin Kildanilerin öğretişi ile eğitilmeleri gerekiyordu; konuştukları dil, Kildanilerin konuştuğu dil olmalıydı; bedenleri kralın sofrasındaki yiyecekler ile beslenmeliydi ve isimleri putperestlerin ilahlarının isimleri olmalıydı.

Ulusal kimliklerini kaybetmelerinin karşılığında bu tutsaklara yabancı bir ülkede tanınan imkanlar çok çekiciydi. Bulundukları ülkede var olan eğitimin en iyisine hiç para ödemeden sahip olacaklardı, günlük ihtiyaçlarının bedeli kral tarafından en kaliteli şekilde karşılanacaktı ve sonunda kralın sarayında yüksek bir konum elde edeceklerdi.

Ayetler 8 ve 17 — Ancak yine de kralın tasarısında bu tanrısayar kişiler için ciddi zorluklar mevcuttur. Kralın düşüncelerini ve planını yerine getirmek Tanrı’nın sözüne itaatsizlik anlamına gelecekti. Kralın sofrasındaki yiyeceklere paydaş olmak yasa tarafından bir İsrailliye yasaklanan yiyecekleri yemek anlamına gelir. Bu nedenle, çekici gibi görünen bu plan aslında bu kişilerin imanları açısından ciddi bir deneme teşkil eder. Deneme şudur: dünyasal çıkarlar uğruna Tanrı’nın verdiği kesin talimatlara itaatsizlik edecekler midir? Yoksa sonuçları ne olursa olsun Tanrı’nın sözüne sadık kalacaklar mıdır?

Görünüşte makul olan pek çok konu, kralın teklifine koşulsuz bir şekilde boyun eğmelerinin onların iyilikleri adına olacağını düşündürebilirdi. Amaca ulaşmak için başvurulan çare, şu olurdu: öneriye itiraz ile karşılık vermeleri büyük olasılıkla onların tüm ümitlerini yok edecekti. Yalnızca kardeşlerine yararlı olma imkanlarını engellemek ile kalmayacak, ama aynı zamanda onlara zarar verilmesine de neden olabilecek ve tutsakların çektiği sıkıntılara sıkıntı katacaktı. Mantık ise şöyle düşünürdü: Rabbin bir işi olarak Babil kralının eline verilmiş oldukları için yapabilecekleri tek şey, krala tamamen boyun eğmeleri idi. Aksi takdirde Rabbin izin vermiş olduğu bir şeye karşı isyan eden kişiler konumuna düşebilirlerdi. Ödün vermek açısından ele alındığı takdirde konu şu olurdu: İtiraz ettikleri ya da Tanrılarından vazgeçmedikleri sürece belirli yiyecekleri yememeleri konusundaki talimatlar bulundukları koşullar altında yapmaları gerekenden vazgeçmeleri anlamına gelecekti. Bu tür talimatların kendi ülkelerindeki özgür bir halka uygulanabileceği kesindi; ama şimdi yabancı bir ülkede tutsak bulunuyorlardı. Yasayı harfiyen yerine getirmek konusunda ısrar etmek, yalnızca bir vicdan sorunu olmayacak mıydı?

Eğer bu tür konulara değinilecek olursa bu tür konuların bu tanrısayar adamlar ile bir ilgisi olamazdı. Deneme, yalnızca, onların Tanrı’ya adanmış olan karakterlerini ortaya çıkartmış olacaktı. Sadece amaca ulaşmak için başvurulan bir çare ya da insan mantığının yönlendirmeleri tarafından etkilenmeyi reddettiler ve hiç bir şekilde ödün vermediler. İsrail’in başarısızlığına ve Tanrı’nın terbiyesinin verdiği acıya rağmen, onlar, hala, tüm yürekleri ile sadakat borçlu oldukları gerçek Tanrı’nın halkı olduklarını unutmadılar. Öteki uluslara ait bir krala boyun eğmeye hazır olmakta haklıydılar, ama Tanrılarının sözüne itaatsizlik etmeyeceklerdi.

Daniel’in sahip olduğu gücün sırrı, yüreğinin Tanrı ile doğru konumda olması idi; şunları okuruz: “Daniel dinsel açıdan kendisini kirletmemek için kralın onlara ayırdığı yemeklerden yemeyi de, şaraptan içmeyi de istemedi. Ancak yine de kişisel kararları ile hareket etti, çünkü “kendini kirletmemek için saray görevlilerinin yöneticisine ricada bulundu; “Kendini kirletmeme” konusunda yüreğinde vermiş olduğu kararı yöneticiye söylerken, onun kendisine kızmasına ya da düşman olmasına neden olmadı.

Saray görevlilerinin yöneticisi, Daniel’in isteğini yerine getirdiği takdirde, karşılaşacağı zorluğu ve tehlikeyi Daniel’e açıklar. Daniel hemen onların yasası ile uyum içinde olan bir diyet yapmak için on günlük bir deneme süresi önerisinde bulunur. Bu öneri, Daniel’in yaşayan Tanrı’ya olan imanı ile ilgili çarpıcı bir kanıt teşkil eder. Sonuç, Daniel’in imanının boş olmadığını gösterir. Tanrı’nın sözüne itaat eden bu tanrısayar adamlar deneme süresi sona erdiği zaman, kralın sofrasından yiyen kişilerden daha sağlıklı bir görünüme sahiptiler. Böylelikle Daniel’in isteği yerine getirilmiş oldu.

Tanrı sözüne itaat, yaşayan Tanrı’ya iman, Babil’in kirliliklerinden ayrı durmak bu tanrısayar adamların önde gelen özellikleriydi. Bu tür kişiler Tanrı düşüncesinin anlayışına sahiptirler, çünkü ayette şunları okuruz: “Tanrı bu dört gence her konuda bilgi, beceri ve bilgelik verdi. Daniel her çeşit görümü ve düşü yorumlayabiliyordu.” (ayet 17) Rabbin onları Babil kralının eline vermiş olduğu doğrudur, ama bu durum, Tanrı’nın Kendisine sadık kalan kişilere Kendi düşünceleri ve amacı konusunda anlayış vermesine engel olmadı.

Ayetler 18 ve 21 — Sonunda bu sadık kişiler Tanrı’nın tanıkları haline geldiler, çünkü onların “kralın önünde” durduklarını” okuyoruz. Tanrı, verdiği söze sadık kaldı. “Beni onurlandıranı ben de onurlandırırım.” (1.Samuel 2:30) Kral bilgelik ve anlayış ile ilgili konularda onları sınadı ve sonunda dört genci ülkesindeki bütün sihirbazlardan, falcılardan on kat üstün buldu.

Tüm bu olayların bizi eğitmek ve teşvik etmek için yazılmış olduğu kesindir. Ancak yine de takdiri ilahilerin çoğu değişir ve koşullar farklı hale gelebilir, ama Tanrı’nın, halkına rehberlik eden önemli ahlak ilkeleri aynı kalırlar. Eski İsrail’de olduğu gibi, Kilise, Mesih’in yokluğu sırasında Tanrı için tanıklık yapma konusunda tam bir başarısızlığa uğradı. Bu başarısızlığın sonucu olarak, iman ikrarında bulunan Kilise Tanrı’nın Babil’deki çürümüşlüğe benzettiği dindar bir çürüme içinde tutsak hale geldi.

Ama daha sonra sözün de net bir şekilde belirttiği gibi, başarısızlığın büyüklüğüne rağmen Tanrı, imanlarını tekrar tekrar ve ciddi bir şekilde denediği sadık kişilere- galiplere- sahip olacaktır. Ama yine de eğer, onlar yüreklerinde iman ile Tanrı ile birlikte yürümek için Tanrı’nın sözüne itaat etmeyi amaçlıyor ve çevrelerindeki ahlaksızlıkların kirliliklerinden ayrı duruyorlar ise, Tanrı’nın düşüncesinin anlayışına sahip olacaklar ve Tanrı tarafından Tanrı’nın Kendisinin tanıkları olarak onurlandırılacaklardır.

Tanrı’nın düşüncesine sahip olmak ve gelecek olan yargının belirtileri ile gökleri kararan çürümüş Hıristiyanlığın ortasında her açıdan Tanrı’nın bir tanığı olmak kadar büyük bir ayrıcalık olabilir mi?

Öteki Uluslarin Dönemi

Daniel 2

İlk bölümde Tanrı’nın Kendi düşüncesi hakkında bilgelik ve anlayış verebileceği kişide bulunması gerekli olan ahlak özelliklerini gördük. Bu konu, tüm kitapta yer alan açıklamalara ilişkin yolu hazırlar.

Kitabın ikinci bölümünde, bu dönem sırasında yönetimin gücünü kullanacak olan ve birbirini izleyen dört büyük İmparatorluk sıra ile bilgimize sunulur. Bu dört büyük yönetim Babil İmparatorluğu ile başlar, Med-Pers ve Grek İmparatorlukları ile devam eder ve Roma İmparatorluğu ile son bulur. Ayrıca, güçlerini Tanrı’ya danışmadan kullanan bu imparatorlukların Mesih’in sonsuza kadar sürecek olan krallığını kurması için yol hazırlayan bir yargının altına gireceklerini öğreniriz.

Daniel’in 3.bölümünden 6.bölümüne kadar olan kısmı, birbiri ardına ortaya çıkan dünya imparatorluklarının dikkat çekici ahlak özellikleri ile ilgili belirli tarihi olayları gözlerimizin önüne sererler.

Ayrıca bu bölümler Tanrı’nın tüm zamanlardaki halkı için verilmiş olan ahlaki ilkeler ile doludurlar.

Daniel 2.bölümde gördüğümüz ana konular şunlardır:—

  1. İlki, bu dünyanın gücünün ve bilgeliğinin zayıflığının ve yararsızlığının ifade edilmesi (1-13):
  2. İkincisi, Rabbin düşüncesine sahip olan Tanrı adamı (14-23):
  3. Üçüncüsü, dünyanın önünde Tanrı’ya tanıklık etmek (24-30):
  4. Dördüncüsü, kralın gördüğü düşün açıklanması (31-35):
  5. Beşincisi, kralın gördüğü düşün yorumlanması (36-45):
  6. Altıncısı, Rabbin hizmetkarına verilen onur (46-49):

 (a) Bu dünyanın bilgeliğinin boş olduğu ortaya çıkar (1-13).

Bölümün ilk kısmında Tanrı’nın, bu dünyanın değişen olaylarının arkasında nasıl çalıştığını görmemize izin verilir; Tanrı putperest bir kralın rüyalarını dahi kontrol eder ve insan gururunu aşağılar.

Ayetler 1 ve 6 — Nebukadnessar gördüğü bir düş nedeni ile rahatsız olur, ruhu üzüntü ile sarsılır ve uykusu kaçar. Ve düşünün ne olduğunu unutur. Tanrı tüm bunlara izin verir, çünkü amacı, hizmetkarı Daniel aracılığı ile kralı, Kendi Varlığını kabul etmesi için zorlamaktır. Kral, zaten daha önceden Daniel’in, Babil’in tüm bilge adamlarından on kat daha fazla bilge olduğunu anlamıştı. Ama buna rağmen yine de Daniel’i, unutur ya da reddeder ve sihirbazlara, falcılara, büyücülere, yıldızbilimcilere ve Kildanilere danışır; onlardan yalnızca düşün yorumunu yapmalarını talep etmek ile kalmaz, aynı zamanda onlardan öncelikle unutulan düşü hatırlamalarını ister. Kralın taleplerini yerine getirdikleri takdirde, hepsi büyük armağanlar ile ödüllendirilecek ve onurlandırılacaklardır; ancak kralın isteğini yerine getirme konusunda başarısız kalırlarsa paramparça edileceklerdir ve evleri de çöplüğe çevrilecektir.

Ayetler 7 ve 11 — Kralın bu talebi, kendilerine önce tamamen mantıksız gibi görünür ve Kildaniler krala şöyle derler: “Yeryüzünde senin bu isteğini yerine getirecek tek kişi yoktur…. Kaldı ki, büyük ve güçlü hiç bir kral bir sihirbazdan, falcıdan ya da yıldızbilimciden böyle bir şey istememiştir. Kralın isteğini yerine getirmek güçtür. İnsanlar arasında yaşamayan ilahlardan başka krala bunu açıklayabilecek kimse yoktur.” Ama yine de Babil’in bu bilge adamlarının gösterişli tavırlarını hatırladığımız zaman, kralın talebi bize hiç de insafsızca bir istek gibi gelmez.

Ayetler 12 ve 13 — Kralın, bilge adamlarının saygınlıklarına değer vermediği aşikardır. Onların yalan ve yanlış sözler söylemeye yatkın kişiler olduklarını düşünmesi içiniyi nedenlere sahip olduğu ortadadır. Bu bilge kişiler öylesine derin bir bilinmez ile karşı karşıya kalmışlardır ki, kendilerinin yetersiz olduklarını kabul etmek zorunda kalırlar. Ama yine de, çaresiz olduklarını itiraf etmelerine rağmen, öfkeli kralı yatıştıramazlar; kral Babil’deki bütün bilgelerin öldürülmeleri için buyruk çıkarır.

Dünyanın özelliğini ortaya koyan ne kadar yerinde bir örnek! Yetki, kendilerine güvenmenin yanlış olduğu danışmanlardan mantık ötesi taleplerde bulunur. Ve talepleri hemen o anda yerine getirilmediği takdirde, hiddet ve vahşet ile karşılık verir. Bu dünyanın bilgeliğinin, deneme ile karşılaştığı zaman, yalnızca gösterişten ibaret olduğu ortadadır. Öte yandan, bir de bilgeliğin bulunmadığı güç vardır;  ve ayrıca güce sahip olmayan bilgelik ikrarı da mevcuttur.

(b) Rab, kendisinden korkanlara sırlarını açıklar (14-23).

Yeryüzündeki en büyük gücü kullanan insanın zayıflığının ve en büyük bilgeliğe sahip olduklarını iddia eden bu kişilerin, aslında Tanrı’nın gücünün ve bilgeliğinin ortaya konması için yol hazırladıklarının farkında olmayışları ile ilgili açıklama. Bu açıklama Tanrı’ya sadık kalan kişileri ön plana çıkartır. Tanrı’ya sadık kalan bu kişilerde bilgelik ve anlayış mevcuttur. Onlar göklerdeki Tanrı’nın bilgeliğine, gücüne ve egemen haklarına yeryüzündeki insanların ilişkileri ile bağlantılı olarak tanıklık ederler.

Ayetler 14 ve 15 — Daniel’in kralın önüne çağrılan bilge kişiler arasında bulunmadığını biliyoruz. Ama Daniel, Babil’deki bilge adamlar arasında bulunduğu için, kendisinin de arkadaşlarının da öldürülmesi için adamlar gönderildi. Bu nedenle, Daniel ve arkadaşları, o gün meydana gelen büyük olaylar hakkında bilgi sahibi oldular.

Bundan sonra gelişen olaylar bu kişilerin tanrısal karakterlerini çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyar ve dünyanın önünde Tanrı’ya üstün bir şekilde tanıklık etmeleri için kendilerine fırsat verilmiş olur. Önce, bir dehşet ve karmaşa olayının ortasında iman sükunetinin sakinliğini görürüz. Daniel, kralın muhafız birliği komutanı ile bilgece ve akıllıca konuştu, “Kralın buyruğu neden bu denli sert?” diye sordu. İnsanın, korku tarafından yönlendirilen keyfi isteği, gecikmeye tahammül edemez.  Ama, “iman eden acele etmez.”(Yeşaya 28:16) Tanrı halkı, bazı ulusal krizlerin neden olduğu heyecan sırasında sükunetini koruduğu zaman, iman sayesinde sakin kalır.

Ayet 16 — İkinci olarak, kralın huzurunda duran Daniel’i, diğerlerinden farklı kılan imanın cesur güvencesi içinde görürüz. Daniel, düşünün ne anlama geldiğini söyleyebilmesi için kraldan zaman istedi; bu davranışı ile öfkeli krala “istediği düş yorumunu yapabileceğine” dair nihai bir güven vermiş oldu. Daniel, bu şekilde hareket etti ve et ve kanın öz güvenine itimat etmediğini gösterdi; böylelikle Tanrı’ya duyduğu gizli güveni diğer kişilerin de görebileceği şekilde açıkça ifade etmiş oldu. Anlaşıldığı gibi, Daniel, Tanrı’nın düşüncesine öylesine yoğun bir şekilde sahipti ki, Tanrı’nın, bu düşün dünyasal bilgelikle yorumlanmasına engel olduğu fark etti; Tanrı, kralın, bu dünyanın gücünün ve bilgeliğinin bir hiç olduğunu anlamasını ve Kendisinin egemen gücüne ve bilgeliğine tanıklık edilmesini istiyordu. Bu nedenle Daniel şunu söyleyebilir: Tanrı yalnızca yorumu gösterebilmek ile kalmayacak, ama aynı zamanda yorumu “gösterecektir de.” Ve kralın önce düşünde ne gördüğünü anlatması da gerekmeyecektir.

Ayetler 17 ve 18 — Üçüncü olarak, Daniel’in Tanrı ile paydaşlık ve dua konularına verdiği değeri görürüz. Daniel, kralın yanından ayrıldıktan sonra arkadaşlarının yanına gider ve onlara olup bitenleri anlatır. Kardeşleri ile paydaşlığa değer verir ve onların dualarına güvenir, çünkü onlardan “göklerin Tanrısına yakarmalarını” rica eder. Daniel, ayrıca, imanla edilen dualara değer verir, çünkü onların dualarının “bu giz ile ilgili” olarak merhamet isteyecek dualar olduğunu bilir. Burada Daniel’in sakin güven duygusunun ve insanların önünde sahip olduğu cesaretin sırrının kardeşleri ile olan paydaşlığı ve Tanrı’ya bağlılığı olduğunu anlarız.

Ayet 19 —  Dördüncü olarak, Daniel’in Tanrı’nın esenliğine sahip olduğunu görürüz. Bu esenlik, Tanrı’ya dileklerimizi bildirmenin sonucunda bize vaat edilmiş olan esenliktir. Böylece, “gizin, gece bir görüm aracılığı ile” Daniel’e açıklandığını okuruz. Bu durum, Daniel’in dileğini Tanrı’nın önüne götürüp bıraktıktan sonra huzur içinde uyumuş olduğunu gösterir. Daha önceki bir tarihte aynı ruh ile hareket eden Davud, oğlu Absalom tarafından Yeruşalim’den atıldığı o korkunç anda şu sözleri söyleyebilmişti: “Rabbe seslenirim, yanıtlar beni kutsal dağından. Yatar uyurum, uyanır kalkarım, Rab destektir bana.” (Mezmur 3: 4,5) aynı şekilde, daha sonraki bir tarihte mutlak mükemmeliyete sahip yolu içindeki Rab de fırtınanın ortasında başını bir yastığa koyarak uyuyabildi. Eğer her şeyi Babamızın ilgilenmesi için O’nun eline bırakabilirsek, yaşamın fırtınalarına rağmen, mükemmel bir huzur içinde korunmamız mümkündür.

Beşinci olarak, Daniel yalnızca dua etmek ile kalmaz, ama aynı zamanda teşekkür de eder. O’na merhameti için şükran sunmadan önce, duasının yanıtlanmasını dilemez.

Ayet 20 —  Tanrı, halkının minnettarlığını öylesine çok takdir eder ki, duanın sözlerini açıklamamasına rağmen, övgü ile ilgili sözleri tam olarak ifade etmiştir. Rab tarafından, ilerdeki bir günde öğrencilerine nasıl dua etmeleri gerektiği bildirilirken, aynı Daniel’in övgüsünde olduğu gibi, duanın ilk bölümü Tanrı’nın adının anılması için ayrılmıştır. Daniel,”Tanrı’nın adına öncesizlikten sonsuzluğa dek övgüler olsun” der. Rabbin duasındaki sözler ise, “Adın kutsal kılınsın” şeklindedir.

Daniel, sonra, “bilgelik ve gücün Tanrı’ya özgü olduğunu” söyler. Nebukadnessar bir ölçüde güce sahipti, ama bilgelik konusunda eksikti. Kildaniler bir ölçüde bilgeliğe sahiplerdi, ama güçleri yoktu. Ama göklerin Tanrısı mutlak bilgelik ve mutlak güce sahiptir.

Ayetler 21 ve 22 — Bunların yanı sıra Tanrı aynı zamanda egemen Olan’dır; zamanları ve mevsimleri değiştirebilir. Kralları tahttan indirir, tahta çıkartır. Ayrıca, eğer isterse, bilgelere bilgelik, anlayışlılara bilgi verebilir ve “derin ve gizli şeyleri ortaya çıkartır.” O, her şeyi bilir, O’ndan hiç bir şey gizlenemez; “karanlıkta neler olduğunu bilir ve çevresi ışık ile kuşatılmıştır.”

Ayet 23 —  Sonunda, Daniel, kendisine yapılan açıklama için Tanrı’ya teşekkür ederken, aldığı yanıtın kendisinin ve arkadaşlarının birlikte ettikleri duaya verildiğini bilir ve şu sözleri söyleyebilir: “Senden istediklerimizi bana bildirdin ve kralın düşünü bize açıkladın.”

(c) Dünyanın önünde Tanrı için tanıklık (24-30).

Daniel ve arkadaşlarının birlikte özel olarak ettikleri dua ve sundukları övgüden sonra Daniel’in insanların önünde verdiği sadık tanıklığı izleriz.

Ayetler 24 ve 25 — Kralın muhafız birliği komutanı Aryok, Daniel’i kralın önüne götürdüğü zaman, dünyasal bilgelik ile hareket ederek bu durumu kendi çıkarı için kullanmak ister. Krala şöyle der: “Sürgündeki Yahudalılar arasında kralın düşünü yorumlayabilecek bir adam buldum.” Daniel’in, krala düşünü yorumlayabileceğini aktarırken kendisini konuya tam olarak dahil etmemek için özen gösterir.

Ayet 26 Ancak yine de bu konu, kralın gözünde önemli bir konudur. Yani, kral yalnızca düşünün açıklanmasını yeterli bulmamaktadır – bu konu için zaten bilge kişiler hazırlıklı idiler. Kral için gerçekten önemli olan konu, düşünü hatırlayacak olan birinin olup olmadığıdır. Bu nedenle, kral Daniel’e tekrar sorar: “Gördüğüm düşü ve ne anlama geldiğini bana söyleyebilir misin?”

Ayet 27 — Daniel kralın istediğini gerçekten de yapabilir; ama bunu yapmadan önce krala, açıklanmasını istediği gizin, ne bir bilge, ne falcı ne de bir sihirbaz tarafından açıklanamayacağını hatırlatır ve bu dünyanın bilgeliğinin boş olduğunu ifade eder.

Ayet 28 — Babil’in bilgeliğini boşa çıkarttıktan sonra Daniel, Tanrı’ya sadık bir şekilde tanıklık eder. İnsanın yapamayacağını, Tanrı yapar. “Gökte gizleri açıklayan bir Tanrı var.”

Ayet 29 — Daniel, ayrıca, krala, bu konudaki muhatabının yalnızca Tanrı olduğunu çok net bir şekilde belirtir. “Sana, gelecekte neler olacağını Tanrı bildirmiştir. Daniel’e gelince, o, Tanrı’dan almış olduğu büyük açıklamalar nedeni ile gururlanmaz, ya da Aryok gibi, bu durumu kendi çıkarı için kullanmaz. Daniel, kendisini, Tanrı’nın yüceliğinin arkasında gizler ve böylelikle Tanrı’nın yüceliğini göz önünde bulundurarak davrandığı için Tanrı’nın adını yüceltir.

Ayet 30 — Daniel, krala diğer insanlardan daha bilge olmadığını belirtir. Tanrı, kralın, düşünün ne anlama geldiğini bilmesi ve aklından geçenleri anlaması için bu gizi Daniel’e açıklamıştır. Bu açıklamanın nedeni, Daniel’in diğerlerinden daha bilge olması, ya da kralın bilgilendirilmesi için değildir, aynı şekilde Babil’in bilge kişilerinin yaşamlarını kurtarmak ile de ilgisi yoktur. Bu gizin açıklanmasının nedeni, “Daniel’in ve arkadaşlarının düşün yorumunu yağmaları” içindir. Daniel, arkadaşları ve kendisi arasında bir bağ kurar ve krala şunu hatırlatır: Tanrı, halkı tutsak olmasına rağmen, halkı ile yakından ilgilenmektedir ve “halkının uğruna” hareket etmektedir. Tanrı, bu dünyanın yönetiminde bulunan halkı ile her zaman yakından ilgilenir ve insanların ilişkilerine, “onların uğruna” sık sık müdahale eder. Bu konudan söz eden biri şöyle demiştir: “Gerçekten yüceltildiğimiz zaman, kendimizi tamamen nasıl alçaltacağımızı anladığımız zamandır. Eğer Daniel ortadan kaybolur ise, o zaman Tanrı’nın Kendisi Daniel’de görünecektir. Ah, İsa’nın ön plana geçebilmesi için, kendimizi O’nun arkasında saklamak üzere bilgeliğe ve ruhsal güce sahip olmamızı diliyorum! Bu türdeki her eylem, büyük ve değerli bir zaferdir.”

(d) Düşün hatırlatılması (31-35).

Ayet 31— İnsanı, bulunduğu gerçek konuma yerleştirdikten ve Tanrı’nın yeterliliğine tanıklık ettikten sonra Daniel, kralın gördüğü düşü hatırlatmaya başlar. Krala, “büyük bir heykel” gördüğünü anlatır. Daha sonra yaptığı yorumdan şunu öğreniriz: Bu heykel, öteki uluslara ait dört büyük krallık aracılığı ile öteki ulusların dönemleri sırasında var olan dünya yönetimini ortaya koyar. Buradaki düşte bu dört krallık bir heykel şeklinde ve harika görünmesine rağmen korkunç olan bir insan görünümünde sunulur.

Öteki ulusların dönemlerine insan yönetimi aracılığı ile işaret edilir. Bu yönetimde, dışsal görkemi nedeni ile insanlarda hayranlık uyandıran, ama baskı aracılığı ile yine de dehşet veren çok şey mevcuttur. Bu düş, göklerin Tanrısına karşıt olan dünya insanının görümüdür.

Ayetler 32 ve 33Bu heykelin bir başka özelliği, onun başından ayaklarına kadar değeri giderek azalan bir kompozisyona sahip olmasıdır. Başı saf altından, göğsü ile kolları gümüşten, karnı ile kalçaları tunçtan, bacakları demirden, ayaklarının bir kesimi demirden, bir kesimi ise kilden idi. Bu bozulma madenlerin gücü ile ilgili değildi, değerleri ile ilgili idi. Madenlerin maddesel güçleri, her bir imparatorluğun egemenliğinin derecesini ortaya koyar. Madenlerin değeri ise, her bir imparatorluğun egemen gücünün önemini bildirir. Son üç dünya imparatorluğunun egemenliklerinin gücünün derecesi, ilk imparatorluğun egemenlik gücünden çok daha fazla büyüktür. Ancak Tanrı’nın kudretini temsil eden imparatorluk gücü, saf altından başı olan ilk imparatorlukta en fazla görünür.

Ayetler 34 ve 35 Nebukadnessar, düşünde son olarak insan eli değmeden kesilmiş olan bir taş gördü. Kral insan elinin bir sonucu olarak bina edilmemiş olan bir Krallığın gösterildiğine tanık oldu; bu taşa “insan eli” değmemişti. Burada anlatılanın Mesih’in Krallığı olduğunu biliriz. Taş, heykelin ayaklarının üstüne düşer; ama buna rağmen heykelin tamamı paramparça olarak yıkılır. Mesih’in Krallığı son imparatorluğun nihai biçimi ile onu yargılayarak ilgilenecektir, ama bunu yapmak ile dünya insanının tüm yönetim sistemini bir kenara atacak ve dengeli ve tüm dünyayı kapsayan, “tüm dünyayı dolduran” bir dağa benzetilen bir yönetim kuracaktır.

(e) Gelecekte olacak şeyler (36-45. Ayetler).

Daniel, krala, gördüğü düşü hatırlattıktan sonra, bunun ne anlama geldiğini açıklayan “gelecekte olacak şeyleri” yorumlamaya başlar.

Ayetler 36 ve 38Nebukadnessar’a, Babil imparatorluğunun temsilcisi olarak heykelin saf altından başı olduğu söylenir. Şimdiye kadar yeryüzünde, her biri kendi kralının yönetimi altında bulunan, farklı uluslar var olmuştu. Şimdi ise, ilk kez olarak yeni bir yönetim biçimi bina edilir – imparatorluğa özgü bir yönetim birliği. Bu şekildeki bir yönetim altında uluslar, krallarıyla birlikte, bir krallar kralı olan imparatorluğa özgü bir baş ile tek bir imparatorluk altında bir araya gelirler.

İlk imparatorluğun ilk başı olan Nebukadnessar’a, egemenliğinin, gücünün, kudretinin ve yüceliğinin göklerin Tanrısı tarafından verildiği söylendi. “Tanrı, insanoğullarını, yabanıl hayvanları, gökte uçan kuşları senin eline teslim etti. Seni hepsine egemen kıldı. “ Bunu izleyen imparatorlukların güçlerinin yükseldiğini göreceğiz, ama başın bu egemen gücü azalacak.

Ayet 39 — Göğsü ve kolları gümüşten, ve karnı ile kalçaları tunçtan olan ikinci ve üçüncü imparatorluklara burada en kısa şekilde imada bulunulur. Daha sonraki görümlerden şunları öğreniriz: İkinci imparatorluk Med-Pers (bakınız Daniel 5:28 ve Daniel 8:20) ve üçüncü imparatorluk Grek imparatorluğudur (bakınız Daniel 8:21). Burada bize söylenmek istenen sadece sonradan ortaya çıkacak olan krallıkların Babil imparatorluğundan daha aşağı düzeyde olacaklarıdır.

Ayet 40 — Dördüncü krallığa geldiğimiz zaman, bu krallığın özelliğinin daha ayrıntılı bir şekilde sunulduğunu görürüz. Bu yalnızca bu krallığın öteki ulusların dönemlerinin son krallığı olduğu için değildir, aynı zamanda Mesih’in doğrudan yargılayacağı tek krallık oluşudur. Bu ifade, dördüncü krallığın Roma İmparatorluğu olduğunu açıkça tanımlayan bir ifadedir. Mesih yeryüzüne geldiği zaman dünya Roma İmparatorluğunun egemenliği altında idi. Roma İmparatorluğu, Mesih bu dünyadan ayrıldığı zaman, Mesih ile çatışmaya girdi. Mesih tekrar geldiği zaman yargılayacağı Roma İmparatorluğu, bu yeniden canlanacak olan Roma İmparatorluğudur. (Luka 2:1,2; Yuhanna 19:10,11; Vahiy 17:7-14).

Farkına varmamız gereken önemli nokta şudur: son üç krallığın hiç biri doğrudan Tanrı tarafından kurulmamıştır. Yalnızca ilk krallık ve Mesih’in Krallığının göklerin Tanrısı tarafından kurulduğu söylenir (37,44). Diğer üç krallık, takdiri ilahi aracılığı ile ortaya çıkar; Mesih’in Krallığındaki mutlak mükemmellik ile yeniden kuruluncaya kadar her bir krallık için egemen güç tanımlar.

Dördüncü krallığın ön plana çıkan özelliği, “demir gibi güçlü” olacağı idi. Demir, altından ya da gümüşten ya da tunçtan daha güçlüdür, ama onlar kadar değerli değildir. Kutsal Kitap’a özgü figürler olarak altın her zaman tanrısal olanı, demir ise insansal olanı ifade eder. Dördüncü imparatorlukta, insansal olan şeylerin çok arttığı ve tanrısal olan şeylerin çok büyük kayba uğradığı görülür. Dördüncü imparatorluğun yönetiminde insan bilgeliğinde, insan hünerinde ve insan kaynaklarında artan bir gelişme olacak ve Tanrı’yı tanıyanlar giderek azalacaktır; Tanrı’nın yönetimdeki egemen ve mutlak gücü çok büyük bir kayba uğrayacaktır. Öteki ulusların dönemi yaklaştıkça, insan giderek daha fazla bir şekilde dünyayı Tanrı’ya danışmadan yönetmek isteyecek ve dünya yargı için olgun hale gelinceye dek bu böyle devam edecektir.

Dördüncü krallığın bir ikinci özelliği, kabalığı olacaktır. Tüm muhaliflerini acımasız bir güç ile paramparça edecek ve ezecektir.

Ayetler 41 ve 42 Dördüncü imparatorluğa ait bir üçüncü özellik, onun sürdüğü dönem boyunca bölüneceği ve gücünü kaybedeceğidir. Daniel bize, “ayakların ve ayak parmaklarının” bir kesiminin demirden bir kesiminin de kilden olduğunu söyler; bu görünümler, krallığın bölüneceği ya da zayıflayacağı gerçeğini ortaya koyar ya da Daniel’in söylediği şekilde “kısmen güçlü, kısmen ise kırılgan” olacağını ifade ederler. (N. Tr.).

Ayet 43 — Tanrı’dan olanın kaybedilmesi ve insan unsurunun devreye girmesi her zaman olduğu gibi bölünme ve zayıflığa yol açar. Zayıflayan yönetim gücü, artık imparatorluk birliğinin devam etmesine engel olur. Demir ile çamurlu kilin birbirine karışması, egemenlik süren demokrasinin karışmasını ima eder. Çamurlu kil ya da demokratik unsur imparatorluğun yıkılmasını ifade eder.

Ama yine de, belirginleşen iki gerçek mevcuttur. Birincisi: Dördüncü imparatorluk çamurlu kilin karışması nedeni ile bölünecek ve zayıflayacak olmasına rağmen, yine de, “içinde demirin gücünün mevcut olacağı” bir gerçektir. Demir, hiç bir zaman çamurlu kile benzemeyecektir. Dördüncü imparatorluğun yönetimi hiç bir zaman bütünüyle demokratik olmayacaktır. İkinci gerçek şudur: Bize demir ve kilin karışabileceği söylenir, ancak hiç bir zaman birbirlerine yapışmayacak ya da bağlanmayacaklardır. Demokrasi ve egemenlik her zaman birbirlerinin düşmanı olacaklardır.

Ayetler 44 ve 45Daha sonra bize, heykel tarafından temsil edilen krallıklardan tamamen ayrı olan bir başka krallığın göklerin Tanrısı tarafından kurulacağı söylenir. Bu Krallık, öteki ulusların dönemine ait dört büyük krallık ile doğrudan karşıt olacaktır. Dört krallık yıkılır ya da diğerlerinin eline geçer. Ama bu Krallık hiç bir zaman ne yıkılacak ne de diğer krallıklar tarafından ele geçirilecektir. Kendisinden bir önceki krallığı yıkmak ile kalmayacak, ama aynı zamanda bu krallıkların tümünü parçalayacaktır ve dünya var olduğu sürece mevcut olacaktır – “bu Krallık sonsuza kadar egemenlik sürecektir.”

Bu sözü edilen Krallık hiç kuşkusuz Rabbimiz İsa Mesih’in bin yıllık Krallığı’dır. Peygamberlik, bazı kişilerin öğretmiş olduğu gibi, Mesih’in lütuf ile dünyaya geldiğine ve lütuf krallığının, müjdenin putperest sistemler üzerinde zafer kazanması aracılığı ile kurulduğuna işaret etmez.Bu Krallık, Mesih’in ikinci gelişinde lütuf ile değil, güç ve yargı ile kurulacak olan bir krallıktır.

Daha sonra düşte ve düşün yorumlanmasında Rabbimiz ve Mesihimiz’in sonsuza dek kalıcı Krallığının kurulmasına yön veren, öteki ulusların dönemi sırasında bu dünyanın yönetimi ile ilgili tam bir öngörüye sahip oluruz. Hıristiyan, öteki ulusların dönemi sırasında bu zamanın Tanrı tarafından verilmiş bir taslağı ile ilgili ve büyük dünya imparatorluklarının sonuna ilişkin sınırsız bir merhamete sahiptir. Hıristiyan, bu nedenle yaşadığı dönemdeki politik hareketlerden kendisini koruyabilir, krallar Kralı’nın gelişini beklerken belirsizlikler yaşansa da devam etmeye razıdır ve tüm politik hareketlerin Tanrı’ya ve Kuzu’ya karşı olan, yeniden canlanmış Roma İmparatorluğunun yönetimi altındaki ulusların büyük konfederasyonu ile son bulacağını bilir. Ve insanın gösterdiği tüm bu çabaların Mesih, kralların Kralı ve rablerin Rabbi olarak ortaya çıktığı zaman, yargı göreceğinin farkındadır. Hıristiyan, uluslar arasındaki ittifakların, birliklerin ve anlaşmaların Tanrı ve Mesih’e karşı olan nihai konfederasyon için yol hazırladığını anlar ve Tanrı’ya olan inancında açıkça değişiklik gösteren ve Mesih’in görünmesi ile birlikte kesin yargıya uğrayacak olan her şeyden uzak durur.

(f) “Beni onurlandıranı Ben de onurlandıracağım” (46-49. Ayetler)

Ayetler 46 ve 47 Bölüm, bu açıklamalar aracılığı ile Nebukadnessar üzerinde meydana gelen etki ile ilgili bir öykü ve Rabbin hizmetkarlarının onurlandırılması ile son bulur. Kralın yüz üstü yere kapanıp Daniel’e tapınması ve ona adak sunulmasını buyurması ile ilgili gerçek, onun, ne yüreğine ne de vicdanına ulaşılmamış olduğunu yeterli bir şekilde ima eder.

Yürek ve vicdan işlemiş olsa idi, krallık, Tanrı için neyin uygun olduğu hakkında aydınlanmış olacaktı. Ancak vicdanına ulaşılmamış olsa da, kralın zihni en azından Tanrı’nın üstünlüğüne ve her şeyi Bilen olduğuna ikna olmuştu.

Ayetler 48 ve 49Daniel, sonunda çok onurlandırılarak ödüllendirilir. Bu sadık adam kralın önünde Tanrı için tanıklık etmiştir ve hem dünya hem de kendi arkadaşları için bir bereketlenme aracı olmuştur. Daniel, hiç bir zaman kendisi için hiç bir şey aramamış ve istememiş olmasına rağmen, getirildiği yüksek konumun avantajını arkadaşları için isteklerde bulunma konusunda kullanmak için özgürdür.

Putperestlik

Daniel 3

İkinci bölümde yönetimin imparatorluğa özgü biçimdeki gücünün Tanrı tarafından öteki ulusların sorumluluğuna verildiğini gördük. Ayrıca, öteki ulusların dönemi sırasında bu gücü uygulayacak olan dört büyük imparatorluk ile ilgili peygamberliğe özgü bir tasarı bulunduğunu anladık.

3. bölümden 6. bölüme kadar olan kısımda bu sonradan gelen öteki uluslara ait imparatorlukların karakterlerini ve davranışlarını ortaya koymak için amaçlandığı kesin olan bir tarihi olaylar dizisinin kaydedildiğini okuruz. Ellerine teslim edilmiş olan yönetim sorumluluğunu Tanrı’ya bağımlı olarak uygulama konusunda başarısız olduklarını ve bundan dolayı sorumluluklarını yerine getiremediklerini ve bu durumun başlangıçtan beri böyle olduğunu öğreneceğiz.

Bu olaylar net bir şekilde şunu ortaya koyarlar: Yönetimdeki bu başarısızlığın başta gelen nedeni putperestliktir ya da Tanrı’ya, O’na ait olan haklarını vermemektir (3); insanın yüceltilmesidir (4); Tanrı’ya karşı saygısızlıktır (5); ve son olarak inançtan dönmektir (6). Böylelikle içinde yaşamakta olduğumuz zamanların kötülüğün en üst düzeye çıkması ile, insanın Tanrı önünde kendisini yüceltmesi ve yeryüzünde Tanrı’nın yerine geçmeyi istemesi ile son bulacağına ilişkin uyarı alırız.

(a) Altından heykel.

Ayet 1 — Tanrı’nın, dünyanın yönetimini eline verdiği kral olan Nebukadnessar, Dura ovasına boyu altmış (yaklaşık 27 m) ve eni altı arşın (yaklaşık 2.7 m) olan altın bir heykel yaptı. Kralın aklına böyle putperest bir heykelin gelmesinin nedeni büyük olasılıkla görmüş olduğu düşteki heykel idi. Eğer bu doğru ise o zaman şunu anlarız: Tanrı’nın verdiği Tanrı’ya eşit tutulmaz, alçaltılması gerekir.

Burada insanın dünyayı yönetme konusundaki sorumluluğunu başarısız kılan nedeni keşfederiz. İnsana verilmiş olan kudretli güç, bir anda putperestliğin en büyük patlamasının sergilenmesi ile suistimal edilir. İnsan kendisine ihsan edilmiş olan gücü, bu gücü vermiş olan Tanrı’nın haklarına el koymak için kullanır. O zaman bu konu, öteki ulusların dönemlerine ve sonraki tüm başarısızlığın köküne ait ilk özellik olarak ortaya çıkar.

Nebukadnessar, gücünü Tanrı’ya bağımlı kalarak kullanmak yerine Tanrı’ya ait olan haklara el koyar ve imparatorluğunu kendisine ait düzenler kurarak sağlamlaştırmak ister. Kendisine üzerinde yaşanabilir olan tüm dünya için egemenlik verilmiştir; imparatorluğu farklı diller konuşan, ve farklı hedeflere ve ilgilere sahip pek çok değişik ulusu bir arada barındırıyordu. Kral, bu ayrı cinslerdeki toplumlardan oluşan imparatorlukta birliği sağlama sorunu ile karşı karşıya bulunmaktaydı.

Tarih ve deneyim, inanç farklılığının, ulusları ve aileleri çok keskin bir biçimde birbirinden ayıran ve yıkan en büyük neden olduğunu gösterirler. Öte yandan, ulusları birbirlerine güçlü bir şekilde perçinleyecek olan en büyük unsur - doğru ya da yanlış olsun – inanç birliğidir. İnanç birliğine sahip bir ulus, siyasi birliğini bina edecek kadar ileri gidebilir. Öyle anlaşılıyor ki, bu gerçeklerin farkında olan Nebukadnessar, bir inanç birliği bina etmek aracılığı ile, siyasi birliği garantilemek için girişimde bulunmaktadır. Bu amaç ile tüm uluslar üzerindeki büyük gücünü zorlar ve bir devlet dini oluşturur ve bu dine uyum sağlamayı reddedenlere ölüm cezası uygulanacaktır.

Bir devletin inancının her şeyden önce doğal insana uygun olması gerekir. Bu hedefe ulaşmak için dini basitleştirmek gerekir. Akıl üzerinde fazla talepte bulunmayan, duyulara hitap eden ve vicdana dokunmadan onu özgür bırakan özelliklere sahip olmalıdır. İnsanın çok az zamanını almalı ve para ya da mallar ile ilgili özel bir fedakarlık talebinde bulunmamalıdır. Tüm bu koşullar Nebukadnessar tarafından tasarlanan devlet dini aracılığı ile hayranlık uyandıracak bir şekilde yerine getirilmiştir.

(b) Tanrı’nın ihlal edilen hakları (2-7 Ayetler)

Ayetler 2 ve 3 — Kral heykeli yaptıktan sonra krallığının siyasi önderlerini, kaymakamları, valileri, danışmanları, haznedarları, yargıçları, güvenlik görevlilerini ve illerin tüm diğer yüksek memurlarını bir araya toplar; heykeli adama töreninde herkesin bulunması gerekmektedir.

Ayetler 4 ve 7 — Sonra, bir haberci tarafından yüksek ses ile kralın buyruğu ilan edilir; her ulustan ve her dilden insana, her çeşit çalgı sesi duyduğu zaman, yere kapanıp altın heykele tapınması emredilmektedir. Her kim bu buyruğa uymaz ise, ani ve korkunç bir ölüm ile cezalandırılacaktır. Bu buyruğa itaat etmeyenler, “hemen yanan kızgın bir fırının içine atılacaklardır.”

İnsanın bakış açısına göre bu inanç çok basit bir dindir. İnsandan beklediği tek şey, bir heykele tapmak gibi basit bir eylemdir ve sonra mesele halledilmiş olacaktır. Böyle bir inanç insanın düşmüş doğasına mükemmel bir uygunluk taşır – göze hitap eden görkemli bir heykel, kulağı cezbeden güzel bir müzik sesi ve çok kısa süren anlık ve tek bir tapınma eylemi, para toplanmasını talep etmeyen ve vicdanı rahatsız edecek sorular sormayan bir inanç sistemi. Buyruk yerine getirilmediği takdirde verilecek olan korkunç cezanın doğal insan yapısını rahatsız etmesi mümkün değildi, çünkü yerine getirilmesi böylesine kolay olan bir buyruğa uymaya hemen hemen herkes zaten hazırdı. Bu yüzden, her çalgı sesi duyulduğunda tüm halklar ve uluslar ve her dilden insanlar yere kapanıp kral Nebukadnessar’ın diktiği altın heykele tapındılar.”

Konuya gerçek Tanrı’nın düşüncesi açısından bakıldığı zaman, kralın buyruğu büyük ve iğrenç bir putperestlik patlaması idi. İnsanoğlu şimdiye kadar hiç bir zaman böylesine heybetli bir put dikmemişti; daha önce yeryüzündeki hiç bir ulusa bir puta tapmadığı takdirde böyle korkunç bir ceza

verilmesi buyrulmamıştı. Bu put ve puta ilişkin buyruk, Tanrı’nın haklarının nihai bir şekilde inkar ve ihlal dilmesi idi. Ne yazık ki, işte insan böyledir; Tanrı dünyanın evrensel bir güç taşımasına izin verdiği zaman, insan bu gücü hemen Tanrı’yı inkar etmek için kullanır.

(c) İnsanın bilgisiz vicdanı (8-12 Ayetler).

Heykel ve heykelin adanması, Tanrı’nın haklarını yalnızca ihlal etmek ile kalmaz, ama aynı zamanda insanların vicdanlarını da ayaklar altında çiğner. Kral, bu davranışı ile, kendi yasal yetki merkezinin dışına çıkmış ve Tanrı’nın yetkisini istila etmiştir. Bu durum, bedeli ne olursa olsun, insan yerine Tanrı’ya itaat edecek olan ve Tanrı’dan korkan belirli insanları ön plana çıkartır.Krala, yetkisi alanında itaat etmeye hazır olan ve Tanrı’nın hakları gasp edildiği takdirde krala itaat etmeyi kesinlikle reddeden bazı Yahudiler vardır.

Bu tanrısayar kişilerin düşmanları, kralın önünde onları küçük düşürmek için fırsat bulmalarından dolayı keyiflidirler ve kral Nebukadnessar’a dalkavukluk ederek onun gururunu okşayacak şekilde yaklaşırlar ve ona verdiği buyruğu ve bu buyruğa itaat edilmediği takdirde uygulanacak olan cezayı hatırlatırlar. Sonra üç önderin krala ve kralın tanrılarına saygısızlıkta bulunduklarına ve heykele tapınmayı reddettiklerine dair krala bilgi verirler. Krala, bu adamları, bulundukları yüksek konuma kendisinin atadığını hatırlatırlar ve bu şekilde krala onları cezalandırması gerektiğini ima ederler. Ve şu gerçek konusunda ısrarlı davranırlar: Yüksek görevlere atanmış olan bu kişiler sıradan insanlar değildirler, ama merkez illerde yüksek görevlere sahiptirler ve bu nedenle itaat etmemeleri kralın değerliliğine leke sürecektir.

(d) Ödün verilmediği için zulüm görmek (13-23 Ayetler).

Ayetler 13-15 — Kildanilerin duydukları kıskançlık ve nefret onların kötülük yapmalarına neden olur. Kral, yüksek mevkilere atadıkları adamlar tarafından krallığının tehdit edildiğinin farkına varınca, hemen bu adamların huzuruna getirilmelerini emreder. Ama aldığı bilgilerin doğru olup olmadığını anlamak için bu adamlara itaat etmelerini sağlamak için bir fırsat daha tanır, böylelikle durumu düzeltebileceğini ummaktadır. Eğer onlara tanıdığı bu fırsatı da reddederler ise o zaman hemen kızgın fırına atılacaklardır. Sözlerini, “O zaman bakalım hangi ilah sizi elimden kurtaracak?” diyerek bitirir.

Kral, şimdi yaptığı kötülükte bir adım daha ileri gitmiştir. Heykeli yaptığı zaman, sadece Kendisine tapınılması doğru olan Tanrı’nın haklarını zaten ihlal etmişti; ama şimdi açıkça Tanrı’ya kafa tutma cüretinde bulunmuştur. Kral, bu sözleri ile sanki tüm güce kendisinin sahip olduğunu beyan etmektedir. Eğer insan böyle bir davranışta bulunur ise, yenilgisi uzak değildir, çünkü bu durumda rekabet, artık bu Yahudi tutsaklar ile yeryüzünün krallar kralı arasında değil, kral Nebukadnessar ve kralların Kralı Tanrı arasında mevcut olan bir rekabettir. Görülen şudur ki, kralın kendisine duyduğu güven sonsuzdur ve Tanrı’yı, kendi ilahlarına uygun olan düşünceler ile davranmış yani, Tanrı’yı yetersiz bir şekilde değerlendirmiştir, yoksa kullandığı ifadelerin daha alçakgönüllü olacağı kesindir.

Ayet 16 — Savaşın Rabbe ait olduğunun farkına varan üç Yahudi hiddetten köpüren kralın huzurunda tamamen sakindirler. Tanrı’ya duydukları güven şu şekilde konuşmalarını sağlar: “Bu konuda kendimizi savunma gereğini duymuyoruz.” Üç Yahudi için konu açıktır ve ödün vermeleri gerekmez.

Doğal insan şöyle diyebilir: “Kralın talep ettiği şey, yalnızca küçük bir şey ; gereken tek şey, bu heykelin önünde yere kapanmak; bu yapıldığı zaman tüm sorun bir anda çözülür ve sonra kişi özgür kalır. Bu, oldukça basit bir olay ve yalnızca krala itaat etmek ile ilgili bir mesele.” Ama iman bu konuyu bu şekilde değerlendirmez; iman, Tanrı’ya itaat eder ve konunun bir Tanrı’yı ya da kralı tercih etme meselesi olduğunu açıkça görür. Bu tür bir görüş, meseleyi çözer; ve bu nedenle üç Yahudi aralarında hiç bir konuşma yapmaya gerek görmeyerek krala yanıtlarını verirler. Yönetim ile ilgili sıradan konularda krala olan görevlerini yerine getirirlerken hiç kuşkusuz özenle hareket ederler. Ancak bu konu, Tanrı ile ilgili bir konudur ve bu yüzden kendilerini savunmaları hem gereksiz hem de yararsızdır (Luka 12:11).

Ayetler 17 ve 18 — Üç Yahudinin verdikleri yanıtta yer alan başlangıç sözleri – “Kendisine kulluk ettiğimiz Tanrı” – bize duydukları güvencenin nedenini açıklar. Tanrı’yı tanıyorlardı ve “bizim Tanrımız” diyebiliyorlardı. Tanrı’yı gerçekten tanımak, insanların önünde sahip olunan gücün sırrıdır. Ayrıca, insanların önündeki konumları ne kadar yüksek olursa olsun, onlar Tanrı’ya kulluk etmektedirler. Kral, şu sözleri ile Tanrı’ya kafa tutmuştur, “sizi benim elimden kurtaracak olan o Tanrı kim?” Bu sadık adamlar büyük bir sükunet içinde böyle bir meydan okumada bulundular ve duydukları imanın verdiği güven içinde şöyle konuştular, “Tanrımız bizi kızgın fırından kurtarabilir,” ve ayrıca, “Ey kral, Tanrımız bizi senin elinden de kurtaracaktır.

Her şeye rağmen eğer Tanrı yine de onların şehit edilmelerine izin verecek olur ise, Tanrı’ya itaatsizlik etmek yerine kızgın fırını da Tanrı’nın, onları kralın elinden kurtarmak için kullanacağı bir yol olarak kabul etmeye hazırlardı. Onlar için önemli olan tek şey kime itaat edecekleri idi; Tanrı’ya mı, insana mı? Bu konu halen Hıristiyan ve dünyanın önderleri arasında mevcudiyetini sürdüren bir meseledir. Tanrı’nın sözü, Tanrı halkının altında bulunduğu yönetim güçlerine itaat etmesini buyurur (Romalılar 13:1; titus 3:1; 1.Petrus 2:13-17). Yetkinin nasıl oluşturulduğu konusunda, ya da yetkiye boyun eğen kişinin karakteri hakkında soru sormak bize düşmez; bize düşen, itaat etmektir. Ama insanın isteği, Tanrı’nın sözü ile çatıştığı ve bu istek bizim vicdanlarımızı yönlendirmeye kalktığı zaman, insan yerine Tanrı’ya itaat etmemiz gerektiği kesindir. (Elçilerin İşleri 4:19).

Ayetler 19-23 — Bu adamların Tanrı’ya duydukları güven, harikulade bir şeydir, ama beklentimizin aksine tehdidi altında bulundukları cezadan kurtulmaları ile sonuçlanmaz. Tanrı’nın müdahale edeceğinin görünmediği bir zamanda imanları denenmeye konmuştur. Krala kötü planını uygulaması için izin verilir. Konu, vicdan ile ilgili olduğu zaman, krala kesin bir tavır ile karşı durmuşlardır; şimdi konu bedenleri ile ilgili olduğu zaman ise, hiçbir direniş göstermezler. Rabbin, öğrencilerine söylemiş olduğu şu sözlerin ruhuna göre hareket ederler, “Bedeni öldüren ama ondan sonra başka bir şey yapamayanlardan korkmayın.” (Luka 12:4).

Üç Yahudi tutsağın isteğine karşı gelmeleri, kralı çok öfkelendirir. Adamlarına, fırının her zamankinden yedi kat daha çok ısıtılmasını buyurur. Sonra, ordusunun en güçlü askerlerine üç Yahudiyi bağlayıp kızgın fırına atmalarını buyurur. Kralın öfkesi yenilgisine yenilgi katması ile sonuçlanır. Kralın öğrenmesi gereken şudur: bu kızgın fırın güçlü insanları bile yakar ve yok eder, ama Tanrı’nın hizmetkarlarını yaralayamaz. Eğer Tanrı, halkına yardım etmek için müdahalede bulunur ise, fırın her zamankinden yedi kat daha çok ısıtılsa bile, Tanrı’nın halkına zarar veremez.

(e) Sadık kalanların kurtarılması (24-30. Ayetler).

Kızgın fırının üç tutsak üzerinde yaptığı tek etki, onları Tanrı’nın Oğlu ile bir araya getirmek ve tutsaklık bağlarından özgür kılmaktır. Bu durum, her zaman Tanrı’ya iman eden kişilerin başına gelen farklı şekil ve derecelerdeki zulmün yol açtığı bir sonuçtur. Yuhanna dokuzuncu bölümdeki doğuştan kör adam yaşadığı dönemdeki Yahudi önderler tarafından zulme uğradı ve bunun sonucunda kendisine yardım eden Tanrı’nın Oğlu sayesinde kendisini Yahudilerin esaretinden özgür kılınmış buldu.

Kralın verdiği tepki ani oldu; şaşkınlık içinde birden ayağa kalktı ve “ateşin içinde yürüyen üç kişi gördüğünü ve dördüncü kişinin görünümünün Tanrı’nın Oğlu’na benzediğini” söyledi. Ateşin ortasında hiç bir zarara uğramadan yürüyen üç tutsağın gerçek sırrı bu idi – zulmün ortasında,Tanrı’nın Oğlu onlar ile birlikte idi. O, yanlarında olduğu zaman kutsallar her şeyi yapabilirler. O’nunla birlikte iken suyun üzerinde yürüyebilirler (Matta 14), ve aynı şekilde O yanlarında iken ateşin ortasında yürüyebilirler, böylece peygambere verilmiş olan vaat yerine gelir, “Suların içinden geçerken seninle olacağım …. Ateşin içinde yürürken yanmayacaksın, alevler seni yakmayacak.” (Yeşaya 43:2).

Ayetler 26 ve 27 — Gururu kırılarak alçalan kral şimdi, bu üç tutsağın En Yüce Olan’ın hizmetkarları olduğunu kabul eder ve onlara dışarı çıkıp yanına gelmeleri için seslenir. Yaşayan, diri Tanrı’ya kafa tutma cüretini gösteren büyük kralın yaşadığı huzursuzluğa tanıklık etmek zorunda kalan pek çok kişi vardır: satraplar, kaymakamlar, valiler, kralın danışmanları üç tutsağın çevresinde toplanırlar ve kralın ülkede bir inanç birliği bina etme planının suya düştüğünü görürler.

Ayetler28-30 — Gerçekleşen büyük mucizeyi gören kral, Tanrı’nın “Kendisine güvenen” bu kişileri kurtarmak için olaya nasıl müdahale ettiğini fark etmek zorunda kalır. Ayrıca, onların bu yaptıklarının “kralın sözünü değiştirdiğini” anlar. Kendi Tanrılarının dışında herhangi bir Tanrı’ya hizmet etmek ya da tapınmak yerine kendi Tanrılarına “bedenlerini teslim edecek” kadar güven duyduklarına şahit olur.

Bunun üzerine kral, şöyle bir buyruk verir: “Hangi halktan, ulustan ya da dilden olur ise olsun, Şadrak, Meşak ve Abed-Nego’nun Tanrısı’ndan saygısızca söz eden herkes paramparça edilecek, evleri çöplüğe çevrilecek. Çünkü böyle kurtarabilen başka bir tanrı yoktur.” Anlaşılan o ki, tüm uluslar kendi tanrılarına hizmet edebilirlerdi, ama bu sadık adamların Tanrısından saygısızca söz etmeleri yasaklanmıştı. Kralın bir inanç birliği kurma amacı suya düşmekle kalmadı, ama aynı zamanda bu tutsaklara düşman olan kişilerin kıskançlıkları nedeni ile kurdukları düzen tamamen bozulmuş oldu, çünkü bu olaydan sonra bu tutsakların her biri, Babil illerinde daha yüksek görevlere atandılar.

Öteki ulusların döneminin böyle tarihi bir başlangıcı oldu. Bu başlangıçta, bu dönemin sonunda karar verilecek olan olayların gölgelerinin bulunduğunu fark ederiz. Tarih kendini tekrar edecek ve putperest bir inanç birliği kurmak için sarf edilen bu çaba sonunda daha da korkunç bir şekle dönüşecektir. İnsan inanması gereken bir varlıktır ve eğer gerçek Tanrı’ya olan bağlılığından dönüş yapar ise, sahte bir tanrıya inanır. İnsan eğer sahte bir tanrıya sahip olur ise, Tanrısının temsil edilmesine karşı hiç bir itirazda bulunmayacaktır.

Çünkü doğal insanın göreceği ve dokunacağı bir şeye sahip olması gerekir – hem gözlerine hem de duyularına hitap edecek bir şeye. Bu nedenle, öteki ulusların son gücünün başına ait bir heykel yapılacak ve bu heykele tapmayan herkesin öldürüleceği ilan edilecektir. Öteki ulusların dönemi putperestlik ile açıldı ve putperestliğin en kötü şekli ile kapanacaktır – bir insana Tanrı olarak tapınmak (Vahiy 13:11-18).

İnsanin Yüceltilmesi

Daniel 4

Daniel kitabının 3. Bölümünden öğrendiğimize göre yönetimin gücü doğrudan öteki uluslara bağlı olacaktır. Bu güç Tanrı’nın haklarını ihlal etmek için kullanılacaktır. İnsan yönetiminde var olan bu ciddi özellik, dört gücün her birinde mevcuttur ve kendisini sonuncu İmparatorluğun kapanış günlerinde en güçlü şekilde ifade edecektir.

Daniel 4. Bölümden öğrendiğimiz şudur: İnsanın yüceltilmesi, öteki uluslara ait dönemlerin bir diğer yönlendirici özelliğidir. Tanrı’ya ait olan güç ve yetki, insan tarafından kendisini yüceltmek ve kendi gururunu tatmin etmek için kullanılır. İnsan, düşüncelerinde Tanrı’ya yer vermediği zaman, Tanrı’nın düşüncesini anlamayan bir hayvan haline gelir ve Tanrı’ya bağımlı olmadan, O’na danışmadan yaşar.

Bu önemli ve ciddi gerçekler, Nebukadnessar tarafından tüm uluslara, halklara ve dillere yazılan bir ferman ile, kendisinin yaşadığı tecrübelere de yer vererek ilan edilirler.

Tanrı zaten daha önce krala tanrısal gücün sağladığı düşler ve düşlerin yorumları aracılığı ile konuşmuştu. Ama öyle anlaşılıyor ki, kral, Tanrı ile kişisel bir ilişki kuracağı konuma getirilmemişti. Büyük heykel ile ilgili düşün yorumlanmasından sonra Nebukadnessar, Daniel’i çok büyük ölçüde onurlandırdı ve Daniel’in Tanrısının tanrıların Tanrısı ve kralların Rabbi olduğunu kabul etti; ama olup bitenlerden çok etkilenmiş olsa bile yine de, Tanrı’nın önünde diz çökmedi. Kral Nebukadnessar’ın canı ve Tanrı arasında hiç bir kişisel bağlantı biçimlenmedi. Tekrar görüyoruz ki, Tanrı’nın, kızgın fırındaki hizmetkarlarını kurtarmak için nasıl müdahale ettiğine tanık olan kral, bu durumdan çok etkilenmişti ve bunun sonucu olarak diğer kişilere Tanrı ile ilgili tutumlarında saygılı davranmaları için kesin buyruklar vermişti. Ama, kral “Şadrak, Meşak ve Abed-Nego’nun Tanrısının” gücünü kabul etmesine rağmen, tek gerçek Tanrı olarak Tanrı’yı tanımadı ve O’na boyun eğmedi.

Tanrı her şeye rağmen sonunda, merhameti nedeni ile krala kişisel bir şekilde davrandı; kralı Tanrı’ya dönmesi ve O’nu En Yüce Olan olarak kutsaması ve O’nun insanların ilişkilerindeki ve olaylarındaki yetkisini kabul etmesi için yönlendirdi. Nebukadnessar hayatında ilk kez gerçek Tanrı ile karşılaştı ve bunun sonucu olarak Tanrı’ya boyun eğmesi için getirilmiş olduğu yolu kabul etti.

Ayetler 1 ve 3 — Kralın bildirisi yeryüzünde yaşayan herkese hitap etmektedir. Kral, dünyadaki bütün halklara, uluslara ve her dilden insanlara “Esenliğiniz bol olsun! Yüce Tanrı’nın benim için gerçekleştirdiği belirtileri ve şaşılası işleri size bildirmeyi uygun gördüm” sözleri ile bildiri gönderdi. Kral, Tanrı’nın kendisi için yaptıklarını O’na övgüler sunarak duyurdu.

Ayet 4 — Rabbin kendisi ile ilgili uyguladığı yolların başlangıcından söz ederken, önce, Tanrı’nın kendisi ile ilgilendiği koşulların tanımını yapar: “Ben evimde huzur, sarayımda gönenç içinde idim.” Tamamen dünyaya ait olan bir kişi olarak kral, Tanrı hakkında hiç bir şey düşünmeden, kendi sahip olduğu koşullarda huzur buluyor ve zenginliğinin tadını çıkartıyordu.

Ayet 5 — Kral dünyasal gönenç içinde yaşarken Tanrı ona bir düş aracılığı ile konuştu. Kral, gördüğü düşün anlamını tam olarak anlamadı, ama yine de gelecek olan kötülüğün meşum olaylarının önsezisi onu yeterince etkiledi.

Ayetler 6 ve 7 — Korkuya kapılan kral bilge adamlarına danışmak için harekete geçti, ama onların düşü açıklayamayacaklarını anladığı zaman hayal kırıklığına kapıldı. Bunun nedeni basittir. Düş, Tanrı’dan gelen bir mesaj idi ve böyle olduğu için yalnızca Tanrı tarafından yorumlanabilirdi. Doğal kişi bir insan ile ilgili konuları anlayabilir, ama “Tanrı’nın düşüncelerini, Tanrının Ruhundan başka hiç kimse bilemez.” Tanrı’nın düşünceleri yalnızca ruhsal olarak ayırt edilebilir.

Ayet 8 — “Sonunda Daniel geldi.” Kralın daha önceki düşlerini yorumlasın diye her zaman Daniel çağırıldığı için kralın bu durumda da öncelikle Daniel’e danışması beklenirdi. Ama anlaşıldığı gibi, kralın başvurduğu son kişi Daniel oldu. Ancak, insanın gözünde “sonuncu” olan kişi, Tanrı’nın gözünde birincidir.

Ayetler 9 ve 18 — Kral, Daniel’in sahip olduğu bilgeliğin ve gücün tamamen farkında olduğunu bildirerek Daniel ile konuşmaya başlar. Ancak bu bilgelik ve güç kral tarafından sahte tanrılara atfedilir.

Kral sonra Daniel’e düşü anlatır ve önce çok yüksek bir ağaç gördüğünü söyler (10-12); sonra bu ağacın kesilmesinden söz eder (13-16); ve son olarak kesilen ağaç ile ilgili önemli konuya değinir (17). Daniel ile konuşmasını tüm bilge adamların ya da krallığının istediği yorumu yapamadıklarını belirterek sona erdirir; ama “düşü sen açıklayabilirsin” der.

Ayet 19 — Düşün yorumlanmasını duymadan önce, düşün Daniel üzerinde yarattığı etkiyi öğreniriz. Daniel yabancı bir kralın boyunduruğu altında gurbetteki bir ülkede bulunan bir tutsaktı. Ama yine de kralın üzerine gelecek olan yargı ve felaketleri bildiği için sevinç duymuyordu. Bu yüzden bir saat süre ile sessiz kaldı ve düşündükleri onu rahatsız etti. Kraldan güvence alan Daniel sonunda düşün açıklamasını yaptı.

Ayetler 20 ve 22 — Dünyanın gözünde çok önemli olan ve yaşayan tüm varlıklar için gölge sağlayan ağaç kralın kendisinin bir figürü idi.

Ayetler 23 ve 26 — Ağacın kesilmesine ilişkin yorumu okuruz. Krala açıkça söylenen şudur: gördüğü düş, insanların krallıklarında egemenliğin en yüce Olan Tanrı’ya ait olduğunu kral kabul edinceye kadar yedi yıl süre ile insanların arasından alınarak hayvanların arasına yerleştirileceği hakkında idi. Her şeye rağmen, kral saygınlığını ve konumunu kaybetse bile, krallığı kalacaktı. Üç kökün yer aldığı kütük otların içinde bırakılacaktı, ama ağaç bir süre için insanlar tarafından görülmeyecek idi.

Ayet 27 — Daniel, sonunda kral ile yaptığı görüşmeyi cesur bir atılımda bulunarak sona erdirir ve krala bir öğüt verir: “doğru olanı yaparak günahından, düşkünlere iyilik ederek suçlarından vazgeç.” Bu öğüt gerçekten de, Yahudi bir tutsağın dünyanın en büyük gücü önünde yaptığı gerçekten büyük bir tanıklıktır. Daniel 2. Bölümde görmüş olduğumuz gibi, Tanrı’ya sadakatleri ve insanların önündeki bilgelikleri ile fark edilen tanrısayar kişiler mevcut olacaktır. Daniel 3. Bölümde bu kişilerin Tanrı’ya olan adanmışlıkları ve insanların önünde sahip oldukları güç görülür; ve bu bölümde de Tanrı’ya edilen sadık tanıklığı buluruz.

Ayetler 28 ve 30 — Burada düşün yerine gelmesi ile ilgili öykü yer alır. Tehdit edici darbe on iki ay sürecektir. Yargının ve yargının infazının duyurulması arasındaki dönem, tövbe edilmesi için verilmiş olan zamandır. Kral bu merhametten yararlanacak ve kendisini Tanrı’nın önünde alçaltacak mıdır? Ne yazık ki hayır! On iki ay sona erdiği zaman kralın gururu eskisinden de fazla olacaktır. Kral sarayının damında gezinirken şöyle der: “İşte onurum ve yüceliğim için üstün gücüm ile krallığımın başkenti olarak kurduğum büyük Babil!” söylediği bu kibir dolu sözlerin içinde Tanrı’yı tanıdığını ifade eden hiç bir söz yoktur. Kral, sarayının damından büyük Babil kentine baktığı zaman, bu kenti kendisinin kurmuş olduğunu iddia etmektedir. Yapılan her şeyin kendi gücü ile ve kendi yüceliği için yapıldığını ileri sürmektedir.

Ayetler 31 ve 33 — Ciddi uyarılar almasına rağmen kralın bu övüngen kibiri, yargı zamanının dolduğunu kanıtlar. Dünya kralın ağzından çıkacak olan bir söze bağlı iken, gökyüzünden gelen ses ona önceden verilen yargının gerçekleşmesi gerektiğini söyler. Böylece şunu okuruz: “Bu söz hemen yerine geldi.” Nebukadnessar insanlar arasından kovuldu ve öküz gibi ot ile beslendi.

Bu yargının sonucunda ortada bir çılgınlık durumu oluşmuş olabilir. Ama böyle olsa bile, kralın çılgınlık konumuna geçiş yapmasının Tanrı’nın eli ile doğrudan bağlantılı olarak ortaya çıktığını görmemize izin verilir. Tanrı, krala,”egemenlik, güç, kudret ve yücelik verdi.” (Daniel 2:37)Tanrı’nın armağanlarına ve Kendisi ile ilgili yaptığı güçlü tanıklığa rağmen Tanrı unutulmuştur. Sarayında dinlenen ve sarayın damında gezinen kral, tüm gücün ve görkemin kendisine ait olduğunu söyler ve sahip olduğu yüksek konumu kendisini yüceltmek için kullanır. Böylesine büyük bir varlık ve güç şimdiye kadar hiç bir zaman böylesine büyük bir gurur ile bağdaştırılmamıştır. Tanrı böyle bir durumda bile tövbe edilmesi için uyarıda bulunmuş ve zaman tanımıştır. Ama Tanrı’nın bu tutumu işe yaramamıştır. Yargının uygulanması gerekir ve böylece kral bir hayvan haline gelir. Biri şöyle demiştir: “Kral, Tanrı yerine kendisini merkez yapmıştı. Bir hayvana dönüşür ve mantığını tamamen kaybeder. Bir hayvan kudretli, büyük ve bir insandan daha kuvvetli olabilir, davranışları ile zeki olduğunu gösterebilir, ama hayvanın bakışı aşağıya doğrudur; vicdan ile hareket etmez ve bunun bir sonucu olarak Tanrı ile gerçek bir ilişkiye sahip olamaz.”

Tüm bu olaylar sonucunda öteki ulusların kötü gidişatlarını beyan ettik. Tanrı’nın önünde kendilerini yüceltecekler, Tanrı’yı tanımayacaklar, sahip oldukları zenginliğin kendi çabalarından kaynaklandığını ileri sürecek ve böylece insanlıktan uzak hale gelecekler ve sonunda üzerlerine yargı gelmesine neden olacaklardır.

Belirtilen yedi vakit geçer ve Tanrı o zaman ikrar edilir. Yedi vakit, zaman ile ilgili tam bir dönemi ifade eder ve peygamberliğe göre öteki ulusların egemenliğinin sürdüğü dönem ile örtüşür. “Yedi” sözcüğünün Vahiy 2. Ve 3. bölümlerde hitap edilen yedi Kilise ile ilgili olarak benzer şekilde kullanıldığını görürüz ; yeryüzünde iman ikrarında bulunan yedi Kilise, yeryüzünde iman ikrarında bulunan Kilise tarihinin tüm dönemini ima etmek için seçilmiştir. Öteki ulusların egemenlik dönemi sırasında dünya yönetimi, Tanrı’ya danışılmadan devam eder ve bu nedenle, Tanrı’nın düşüncesine ait herhangi bir anlayışa sahip değildir. Yargı yerine geldikten sonra bu dönemin sonunda Tanrı, uluslar tarafından kabul edilecektir.

Ayetler 34 ve 35 — Kralın, kendisine, gücüne ve görkemine bakması onun aşağıya bakan bir hayvan haline dönüşmesine neden olmuştur. Ama kral, günlerin sonuna geldiğinde, gözlerini gökyüzüne kaldırır ve o anda anlayışına tekrar kavuşur. Mantığı geri verilir ve kral En Yüce Olan’ı kutsar ve över. Sonra, Tanrı ve insanlar arasında bir kıyaslama yaparak düşünür ve yeryüzünde yaşayan herkesin – en büyük krallardan en alçak konumlarda bulunan insanlara kadar –bir hiçten farksız olduğunu anlar. Kendisinin her şey olduğunu düşünen bu kişi, gerçekte bir hiç olduğunu keşfeder – hepimizin öğrenmesi gereken çok önemli bir ders. Ayrıca, kral, Tanrı’nın vermiş olduğu egemenliğe sahiptir; ve Tanrı yalnızca göksel ordulara egemen olmak ile kalmaz, ama aynı zamanda yeryüzünde yaşayanlar üzerinde de egemendir. O’nun eline kimse karşı duramaz ya da O’nun yollarını sorgulayamaz.

Ayetler 36 ve 37 — Kral Tanrı’ya boyun eğdikten sonra mantığına tekrar sahip olur ve krallığı hemen kendisine iade edilir. Aynı şekilde, gelecek olan günlerde de, yaşayan uluslar yargılandıktan sonra öteki uluslar Mesih’in egemenliği altında bereket içinde bina edileceklerdir.

Nebukadnessar, göklerin Kralını yüceltmek ve onurlandırmak için kişisel olarak seçilmiştir. Önce, Daniel’in Tanrısının, tanrıların Tanrısı ve kralların Rabbi olduğunu düşünmüştü; daha sonra, hiç kimsenin Tanrı’ya karşı hiç bir söz etmemesi gerektiğini duyuran bir bildiride bulunmuştu. Ancak, en sonunda bizzat kendisi Tanrı’ya döner ve O’nu över. Kral, şimdi şöyle konuşur: “Tanrı’nın gücü, kendini beğenmişleri alçaltmaya yeter.” Artık, göklerin Tanrısını kutsamadıkları ve övmedikleri takdirde, insanları parçalamaktan ve evlerini çöplüğe çevirmekten söz etmemektedir. Kral, bundan böyle Tanrının yetkisini istila etmeyecektir. Çünkü, Tanrı’nın Kendisi gururlu kişileri nasıl alçaltacağını bilmektedir. Artık başkalarına ne yapmaları gerektiğini söylemez, ama kendisinin ne yaptığı ile ilgilenir. Ve şöyle der: “Ben Nebukadnessar, göklerin Kralına şükrederim, O’nu över ve yüceltirim. Çünkü bütün yaptıkları gerçek, yolları doğrudur, kendini beğenmişleri alçaltmaya gücü yeter.”

Tanri’ya Karşi Saygisizlik

Daniel 5

Putperestliğin öteki ulusların yönetimi sırasında yönetimin teslim edilmiş olduğu büyük dünya imparatorluklarına özgü önde gelen bir belirti olduğunu görmüş bulunuyoruz. Ayrıca, bu putperestliğin Tanrı’ya ait olan hakları ihlal ettiğini ve insanların vicdanlarını ayaklar altına aldığını da gördük (bölüm 3).

Putperestliğin ikinci bir özelliği ise insanın kendisini yüceltmesidir ya da bu dünya çapındaki imparatorlukların ellerindeki gücü, Tanrı’nın yüceliği için kullanmak yerine kendi yücelikleri için kullanmalarıdır. (Daniel 4).

Daniel 5. Bölümden öğrendiğimiz ise, putperestliğin üçüncü özelliğinin Tanrı’ya karşı saygısızlık olduğudur. Bu tutum, Tanrı’nın haklarını yalnızca ihlal etmek ile kalmaz, ama aynı zamanda Tanrı2ya herkesin önünde küstahlık etmiş olur.

Ayetler 1 ve 4 — Öteki ulusların dönemindeki bu ciddi putperestlik özelliği, Babil kralı Belşassar tarafından soylu adamlarından bin kişiye verdiği büyük bir şölen esnasında tekrar ortaya çıktı. Bu şölen Tanrı’ya karşı büyük bir saygısızlık edilmesine neden oldu. Bu durum büyük olasılıkla kralın şarap içmesinden kaynaklandı. Kral, “şarabını keyifle içerken” atası Nebukadnessar’ın Yeruşalim’deki tapınaktan çıkartıp getirdiği altın ve gümüş kapların saraya şölen sofrasına getirilmelerini buyurdu. İnsan, yüreğindeki tutkuları belirli bir noktaya kadar kontrol edebilir, ama bir noktadan sonra yüreğindeki tüm kötülük ortaya çıkar. Tanrı, halkının tutsak alınarak sürgüne gönderilmesine, Tapınağının yer ile bir edilmesine ve kutsal kapların Babil’e getirilmesine ve Kildani putunun evine yerleştirilmesine izin vermişti (Daniel 1:2). Tanrı’nın, halkının üzerindeki azarlayan elini görmeyen Babil kralları İsrail ‘e karşı elde ettikleri bu zaferi, kendi tanrılarının, İsrail evi üzerindeki zaferi olarak görmüşlerdi (Habakkuk 1:11-17). Buna göre Belşassar da aynı şekilde bu büyük şöleni kendi sahte tanrılarının zaferi olarak gördüğünü herkesin önünde ifade etmek ister. Kral ve soylu adamları Yehova için ayrılmış olan kutsal kapları içki içerek sarhoş oldukları bir şölende kullanmak aracılığı ile yalnızca kirletmek ile kalmamış, ama aynı zamanda her derecedeki kendi putperest tanrılarını övmek için suistimal etmişlerdir. Bu davranış, Tanrı’ya karşı cesur ve aşikar bir şekilde kafa tutmaktır.

Ayetler 5 ve 6 — Tanrı’ya yapılan böyle büyük bir saygısızlığa Tanrı’nın yargısı ile karşılık verilmesi gerekir. Tanrı, bu meydan okumaya hemen karşılık verir. Tanrı hiç bir çağrıda bulunmadan ve hiç bir görüm ile uyarıda bulunmadan, sessiz bir şekilde Varlığını hata kabul etmeyecek şekilde hissettirir. Ansızın bir insan elinin parmakları belirir ve kralın sarayının duvarının sıvası üzerine sessizce yazmaya başlar. Kral, sarhoş olmasına rağmen, yazan eli görünce vicdanına büyük bir darbe alır. Aklından geçenler onu ürkütür, benzi solar, eli ayağı tutmaz olur ve dizlerinin bağı çözülür.

Ayetler 7 ve 8 — Duyduğu dehşet nedeni ile Babil’in bilge adamlarına danışır. Yazılan sözleri yorumlayacak olan kişiye büyük ödüller vereceğini duyurur, ama hiç bir sonuç elde edemez.

Ayetler 9 ve 12 — Bilge adamları kendisine yardım edemeyince, sefil durumdaki kralın duyduğu dehşet daha da büyür. Kralın korktuğunu işiten kraliçe şölen salonuna gelir. Kraliçenin bu putperest eylem ile ilgisinin olmadığı açıktır. Kraliçenin kralın karısı olmadığı düşünülür, çünkü kralın eşlerinin hepsi şölen salonundadırlar (2,3). Kraliçe, büyük olasılıkla vefat etmiş olan önceki kralın dul eşidir. Bu kraliçenin Daniel’i çok iyi tanıdığı ve Nebukadnessar’ın günlerinde meydana gelen büyük olayları iyi bildiği aşikardır. Kraliçe, krala krallıkta bulunan Daniel’in varlığı hakkında bilgi verir.

Ayetler 13 ve 16 — Bunun üzerine Daniel, kralın huzuruna getirilir. Kral, Nebukadnessar’ın zamanında Daniel’in düşleri yorumlama konusundaki bilgeliğini işitmiştir. Ama anlaşıldığı gibi, bu tutsak Yahudi ile kişisel bir tanışma için hiç bir çaba sarf etmemiştir. Ama buna rağmen Tanrı, bu dünyanın bilge adamlarını alçaltır ve küçümsediği tutsakları yüceltir. Bilgelik, Tanrı’nın halkı tutsak bir konumda olsa bile her zaman Tanrı’nın halkı ile birliktedir.

Ayet 17 — Daniel sakin ve vakur bir ağırbaşlılık ile krala, armağanlarını ve ödüllerini bir başkasına vermesini söyler. Armağan ya da ödül almasa da krala yazının ne anlama geldiğini açıklayacaktır.

Ayetler 18 ve 22 — Daniel, yazıyı açıklamadan önce, Tanrı’nın Nebukadnessar’a nasıl davrandığını açıklayarak krala azarlar. En Yüce Olan Tanrı, Nebukadnessar’a mutlak güce sahip evrensel bir krallık vermiştir. Ama kral bu krallığı kendi yüceliği için kullanmıştır ve Tanrı onu bu gururlu davranışı yüzünden alçaltmıştır. Belşassar tüm bunları çok iyi biliyordu, ama yine de, bu uyarıya rağmen, yüreğini alçaltmamıştı.

Ayetler 23 ve 24 — Daniel daha sonra kralın işlediği suç hakkında konuşur. Nebukadnessar Tanrı’nın halkına zulmetmişti, ama Belşassar kendisini “göklerin Rabbinden” daha yukarı “kaldırmıştı.” Tanrı’ya karşı gösterdiği bu saygısızlık, onun yıkımına ve ilk dünya imparatorluğunun sona ermesine neden oldu. Yazının yazılmasının nedeni, Tanrı’ya karşı gösterilen bu saygısızlık idi. Daniel böylelikle, kralın felaketini ilan eden yazıyı okumadan önce kralın suçunu açıklamış olur.

Ayet 25 — Sözcüklerin anlamını çözmek konusunda bir zorluk yoktu. Birebir çevrildikleri zaman anlamları şöyle idi: “sayıldı”, “tartıldı” ve “ikiye bölündü”. Zorluk şu konuda idi: Sözcükler tek başlarına incelendikleri zaman, Tanrı tarafından verilen bir yorum olmadığı sürece, hiç bir anlam taşımıyorlardı. O zaman, Tanrı, bu mesajı hangi amaç ile verdi?

Ayet 26 — Tanrı’nın peygamberi Daniel, sözcüklerin anlamını ifade eder. “Bu sözcüklerin anlamı şudur” der. Krala, sonra “Mene” ya da “sayıldı” sözcüğünün, “Tanrı senin krallığının günlerini saydı ve krallığına son verdi” anlamına geldiğini söyler. Yıllarca önce Daniel, Nebukadnessar’a Tanrı’nın ona, “bir krallık, güç, kudret ve görkem” vermiş olduğunu söylemişti. Ama aynı zamanda onu, onun krallığından sonra başka bir krallığın var olacağı konusunda uyarmıştı. Babil kralları altmış sekiz yıl boyunca, üzerinde insanların yaşadığı tüm dünyada egemen bir yönetime sahip olmuşlardı. Şimdi ise, Babil İmparatorluğu’nun sonu gelmişti. Günleri sayılı idi ve evrensel egemenliği sona ermişti.

Ayet 27 — İkinci sözcük olan “Tekel”, “tartıldı” anlamına geliyordu ve Tanrı’ya saygı göstermeyen bu krala, imparatorluğunun neden son bulduğunu açıklıyordu. İmparatorluğun egemeni terazide tartılmış ve eksik bulunmuştu. Nebukadnessar ve onun ardından gelen krallar dünyayı Tanrı korkusu ile yönetmeleri için kendilerine verilmiş olan yönetim sorumlulukları konusunda tamamen başarısızlığa uğradılar. Tanrı’nın yargılayan eli altında kalan Nebukadnessar gerçekten tövbe etmişti. Son kral Belşassar Tanrı’nın Nebukadnessar’a nasıl davranmış olduğunun çok iyi bilincinde olmasına rağmen, kendisinden önce gelen kralların hepsinden daha ağır günahlar işlemişti. Tanrı’ya herkesin önünde ve saygısızca karşı gelmişti. Belşassar’ın yaptıkları, Tanrı’nın hatasız terazilerinde tartıldı ve eksik bulundu.

Ayet 28 — Üçüncü sözcük, “Peres” (Upharsin sözcüğünün bir başka biçimi – her iki sözcük de aynı fiilin yalnızca farklı bölümlerini oluştururlar), “ikiye bölündü” anlamına gelir. Kralın Tanrı’ya saygısızlık etmesinin sonucu kralın üzerine ani bir yargı gelmesi oldu. Daniel, krala bunu açıkça bildirir: “Krallığın ikiye bölünerek Medler ile Perslere verildi.”

Ayetler 29 ve 31 — Kral yazıyı açıklayan haberciye çok değer verir, ama onun yaptığı açıklamaya pek kulak asmadığı ortadadır. Her şeye rağmen, o gece yargı kralın üzerine iner. Kildan kralı Belşassar o gece öldürülür ve dünyanın ikinci büyük gücüne sahip olan Med-Pers İmparatorluğunun kralı Darius krallığı eline geçirir.

İnanç Değişikliği

Daniel 6

Öteki ulusların dönemleri sırasında var olan yönetici güçlerin ahlak özelliklerinin Daniel 3-6 bölümlerinde yer alan tarihi olaylar içinde ortaya konduklarını görmüştük. En kötü ve nihai kötülük inanç değişikliği ya da insanın Tanrı’nın yeryüzündeki konumuna el koymaya kalkışmasıdır. Tanrı’ya ait olan hakları ihlal etmek, insanı yüceltmek, Tanrı’ya karşı açıkça küstahlıkta bulunmak gibi daha önce gördüğümüz tüm bu kötü girişimlerin amacı, Tanrı’yı tahtından indirerek ve O’nun tahtına insanı geçirerek Tanrı’nın yeryüzünde sahip olduğu saygınlığı ezip yok etmektir.

Tüm bu kötülüklerin ulaştığı doruk noktası, Kral Darius tarafından imzalanan bildiride ortaya çıkar; otuz gün içinde hiç kimse kraldan başka bir insana ya da ilaha dua etmeyecektir.

Bu inançtan dönüş, öteki ulusların zamanının sonunu ifade eden bir şekilde Yeni Antlaşma’da net olarak bildirilir. Selanikliler’e yazılan ikinci mektubun ikinci bölümünde ortaya çıkmak üzere olan inançtan dönüş, Tanrı diye anılan ya da tapılan her şeye karşı gelerek kendini hepsinden yüce gösteren yasa tanımaz adam konusundaki açıklama ile bağlantılı olarak önceden bildirilir. Hatta bu yasa tanımaz adam kendisini Tanrı ilan ederek Tanrı’nın tapınağında oturacaktır. Daha sonra Vahiy kitabının 13. Bölümünde bu yasa tanımaz adamın ikinci canavar olduğunu öğreniriz. Bu kötü adamın yaptıklarına Darius’un çıkardığı yasa aracılığı ile imada bulunulur. Darius’a bir insan olarak değil, ne yaptığına bakarak dikkat etmek gerekir. Darius, kötü kral Belşassar’dan çok daha farklı bir karaktere sahip imiş gibi görünür; sevimli bir adama benzer. Bu nedenle, insanların gözünde çok büyük bir çekiciliğe sahip olacak olan yasa tanımaz adamın karakterini ortaya koyuyor olabilir.

Ayetler 1 ve 3 — Bölümün ilk ayetleri bu kötü yasanın çıkartılmasına neden olan durumu ortaya koyar. Darius, Daniel’i yüz yirmi satrapı yönetecek olan üç bakandan biri olarak atadı; Daniel satraplardan hesap sorabilirdi. Kral, ayrıca Daniel’i bütün ülkenin başına atamayı da tasarlıyordu. Tutsak ulusa ait bir çocuğun Kildani bakanların ve satrapların üzerinde çok yüksek bir konuma getirilecek olması, Kildani önderlerin kıskançlığa kapılmalarına neden oldu. Bu kıskançlıkları yüzünden Daniel’i ülke yönetimi konusunda kralın önünde suçlamak için fırsat kollamaya başladılar.

Ayetler 4 ve 5  — Önce, krallığı idare edişi konusunda bir eksiğini ya da yanlışını aradılar. Ama tüm bu bakanlar ve satraplar Daniel’in ülke yönetimi ile ilgili konularda ne suçlanacak bir yanını ne de bir yanlışını bulamadılar; çünkü Daniel güvenilir biri idi. Ve sonunda belki Daniel’in Tanrısının yasası aracılığı ile Daniel’i suçlayacak bir fırsat elde edebilecekleri sonucuna vardılar – Hıristiyanın dünya ile ilgili ilişkilerinde Tanrı’ya olan sadakati konusunda çok dikkatli davranması gerektiğine ilişkin yerinde bir ders.

Dünyanın bizi suçlamak için elinde olan tek fırsat, Tanrı’nın değerlerini ve buyruklarını incelemek amacı ile Tanrı’nın yasasından yararlanmaktır, öyle ki, Tanrı’nın yasası aracılığı ile Tanrı’ya bir itaatsizlik yapılıp yapılmadığını gözlemleyebilsinler.

Ayetler 6 ve 9 — Şeytanın sinsiliği ile hareket eden bu bakanlar ve satraplar işte böyle bir tuzak hazırlamak konusunda anlaşmışlardı. Öyle görünüyor ki, krallık yönetiminde yer alan önderler yasaları hazırlar ve yasalar kralın imzası ile yetki kazanırlardı. Önderler bu durumdan yararlanarak bir yasa ile kralın önüne geldiler; kim otuz gün içinde kraldan başka bir insana ya da ilaha dua ederse, aslan çukuruna atılacaktı. Bu yasada yer alan üç buyruk dikkat çekicidir. Öncelikle buyruğun kendisi, kötülüğün en üst sınırındadır, çünkü bu korkunç girişimin hedefi Tanrı’yı tahtından indirmek ve O’nun yerine insanı oturtmaktır. Amaç, insan kralı, Tanrı’nın ve insanın ötesinde, gök ve yer üzerinde mutlak üstünlüğe sahip bir yere oturtmaktır. Çünkü otuz gün boyunca, ne bir Tanrı’ya ne de bir insana dua edilmemesi gerekiyordu. Nebukadnessar’ın günahı ile karşılaştırıldığı zaman bu günah daha büyük bir günah idi. Nebukadnessar, Tanrı’nın yerine bir put koymuştu. Ama şimdi, Darius kendisini Tanrı’nın yerine koyuyordu. Bu durum, insanın tanrılaştırılmasıdır. İkinci olarak yasanın amacındaki kötülük had safhadadır. Daniel’in karakterinin güvenilirliğinden ve Tanrı’nın yasasına olan sadakatinin biliniyor olmasından istifade eden bu önderler, kasıtlı olarak, Daniel’in itaat etmeyeceğinden emin oldukları bir yasa aracılığı ile kötü planlarını uygulamaya koyarlar. Üçüncüsü, yasanın içeriğinin kralın gururunu okşayacak şekilde hazırlanmış olduğudur. Yasa öyle bir şekilde sunulur ki, gerçek amacı özenli bir şekilde gizli tutulmuş olur. Ve kral ahmakça bir tutum ile bu tuzağa düşer ve yasayı imzalar.

Ayet 10 — Daniel’in olup bitenlerden haberdar olduğu bellidir ve yine de buna rağmen bu kötü adamlara karşı bir suçlamada bulunmaz ve kendisini savunmaya da kalkışmaz. Daniel, kendisine ya da kendi çabalarına değil, Tanrı’ya güvenir (ayet 23). Daniel’e düşen yalnızca Tanrı’ya itaat etmek ve sonuçlarını Tanrı’nın eline bırakmaktır. Bunun sonucu olarak evine gider ve her zamanki gibi, odasının Yeruşalim’e bakan pencerelerinin önünde her gün üç kez diz çöküp dua eder. Bu davranışında hiç bir gösteriş yoktur; sadece “daha önce yaptığı gibi” hareket eder. Bu şekilde pencerelerin önünde herkesin görebileceği şekilde dua etme alışkanlığından vazgeçtiği takdirde, yani, pencerelerini kapatıp gizli bir şekilde dua eder ise, tüm Babil Daniel’in ya korkak olduğunu ya da yasayı kabul ettiğini düşünecekti. Daniel, bu putperest kentin orta yerinde gerçek Tanrı’ya herkesin önünde tanıklık etmişti. O, gizlenen bir öğrenci değildi. Yasaya itaat etmesi, Tanrı’nın ilk buyruğunu ihlal ettiği anlamına gelecek idi. Ayrıca, Tanrı’nın Sözü Daniel’e içinde bulunduğu koşullar içinde nasıl davranacağına ilişkin rehberlik ediyordu. Kral Süleyman’ın Tapınağın Tanrı’ya adanması esnasında ettiği dua içinde bulunduğu durum ile ilgili zorlukları dile getiriyordu: “Eğer tutsak oldukları ülkede pişmanlık duyup günahlarından döner … ve tutsak oldukları ülkede candan ve yürekten sana dönerler ise, atalarına verdiğin ülkelerine ve seçtiğin kente ve adına yaptırdığım tapınağına yönelip dua ederler ise, göklerden, oturduğun yerden dualarına, yakarışlarına kulak ver ve onları kurtar.” (1. Krallar 8:46-49). Süleyman’ın ettiği dua böyle idi. Ve Tanrı onun duasını kabul etti çünkü Rab şöyle dedi: “Önümde ettiğin duayı ve yakarışını duydum.” (1.Krallar 9:3).

Tanrı’ya güvenen Daniel, Tanrı’nın sözüne göre hareket etti. Tanrı’nın sözünden herhangi bir ödün vermeyi reddetti. Dünyasal düşünce şu öneride bulunabilir: “Neden pencereleri kapatıp gizli bir şekilde dua etmiyor? Hem ödün vermeyi reddediyor hem de “pencerelerinin önünde” dua ediyor.” Ama eğer pencereleri açık olarak dua etmesi gerekiyor ise, neden caddeye bakan bir ön odayı seçiyor? Daniel hiç tereddüt etmeden “Yeruşalim yönüne bakan odasında” diz çöküp dua etti. Ama eğer Yeruşalim yönündeki açık bir pencere önünde dua etmesi gerekiyor ise, o zaman neden diz çöküp dua etmesi gerekir? Dua ettiğine ilişkin gerçeğe dikkat çekmeyecek başka bir tutum uygulayamaz mıydı? Hayır, Daniel Tanrı ile ilgili olan doğru tutumundan vazgeçmeyecekti. “Dizlerinin üstüne çöktü.” Eğer Yeruşalim’e yönelik açık pencerelerin önünde diz çökerek dua etmesi konusunda bu kadar kesin kararlı ise, o zaman bunu neden “günde üç kez yapması” gerekiyordu? Sabahın erken bir saatinde henüz hiç kimse sokağa çıkmamış iken, ya da akşam geç bir saatte herkes evine döndükten sonra da dua edebileceği kesindi. Gerçekten de bu otuz gün boyunca gündüz dua etmekten vazgeçip bunun yerine gece dua edemez miydi? Tanrı, karanlıkta da görebilir ve işitebilir. Bu türden öneriler Daniel’i etkilemezdi: o gündüz ve günde üç kez dua etti. Ve tutsak olmasına ve yaşamına son vermek için hain planlar kuran kişilerin arasında hem dua etti, hem de “şükran sunmak” için fırsat buldu. Ayrıca, dualarını “Tanrısının önünde” etti ve şükran sundu. İnsanlar onu dua ederken görebilirler, ama onun duaları insanların önünde değil Tanrı’nın önünde ediliyordu. Bu olay Daniel için yeni bir durum değildi. Daniel bu uygulamasını Tanrı için duyduğu dindar bir gayret ile aniden başlatmadı ya da kralın yasasına başkaldıran bir tavır sergilemedi; bu, onun her zaman yaptığı bir şey idi; “daha önce yaptığı gibi.”

Ayet 11 — Daniel’in düşmanları hain planlarının başarılı olması için Daniel’in herkes tarafından bilinen dualarına ve onun Tanrı’ya olan ödünsüz sadakatine güveniyorlardı ve bu hesaplarında hayal kırıklığına uğramadılar. Daniel’in evinin önünde toplandıkları zaman ümit ettikleri gibi, Daniel’i kralın yasasına, düşmanlarının kurduğu tuzağa ve aslan çukuruna aldırmadan, Tanrısının önünde dua ederken ve O’na yakarırken buldular.

Ayetler 12 ve 13  — Daniel’e tuzak kuran bu adamlar kralın yanına gittiler ve ona yasası ile ilgili buyrukları hatırlattılar; kralın bu konudaki gerçeği kabul etmesi gerekiyordu. Sonra Yahudi sürgünlerinden olan Daniel’in krala saygı göstermediği ve yasayı ihlal ettiği gerçeğini vurgulayarak suçlamada bulundular. Daniel’in kendi Tanrısına yakardığını ve O’nun yasasına uyduğunu söylemekten çekindiler.

Ayetler 14 ve 17  —Bu adamlar kurdukları tuzağın başarılı olması için kralın kendini beğenmişliğine ve Daniel’in sadakatine güvenmişlerdi. Eğer kral onların kendisine yaptıkları dalkavuklukları umursamasa idi ya da Daniel Tanrı’ya sadık kalmasa idi, planları suya düşecekti. Ama Daniel sadık kaldı ve kral onların yaptıkları dalkavuklukları kabul etti ve bu yüzden planlarında başarılı oldular. Bu adamların dalkavukluklarını kabul eden kral onların kölesi haline geldi. Kendini beğenmiş tutumu yüzünden bu kötü adamların elinde ihanete uğrayan kral imzalamış olduğu yasanın gerçek amacını anladığı zaman, iş işten geçmiş idi. Kral, sonradan çok üzüldü ve Daniel’i kurtarmak için uğraştı. Daniel’in saygın kişiliğini takdir eden kral, güneş batıncaya dek onu kurtarmak için uğraştı. Darius’un çözüm bulmak için uğraştığı sorun, hem Daniel’i kurtarmak konusunda kendi isteğini nasıl yerine getireceği hem de imzalamış olduğu yasaya karşı nasıl uyumlu kalabileceği idi. Davud, kendi döneminde oğlu Absalom ile ilgili konuda aynı sorun ile karşı karşıya kalmıştı. Davud sevgi ile yasayı uzlaştıramadı, bu nedenle yasayı görmezden geldi ve sevgi ile hareket etti. Bunun sonucunda lütuf ile davrandığı kişi tarafından tahtından indirildi. Darius, yüreğinin buyruklarına kulak asmadı ve yasayı yerine getirdi; bunun sonucunda tahtını korudu ama Daniel aslan çukuruna atıldı, kralın yasasının değiştirilmeden harfiyen uygulanması için her önlem alınmıştı.

Tanrı günahkar ile olan ilişkilerinde lütfun egemenliği ile doğruluğun taleplerini uzlaştırabilecek olan tek Varlık’tır. Mesih’in ölümünün temelinde lütuf, doğruluk aracılığı ile egemenlik sürer.

Kral, yasayı imzalamış olmasına rağmen, Daniel’in “Kendisine sürekli kulluk ettiği Tanrısının” , sadık hizmetkarı Daniel’i kurtarmak için duruma müdahale edeceğine kanaat getirmiştir. Kral, kendi yasasına doğrudan itaatsizlik eden Daniel’in tarafını tutar ve Tanrı korkusunu, yeryüzünün en önemli insanlarından korkmaktan daha üstün tutan bu adamı Tanrı’nın terk etmeyeceğine inanır. Kral bu kanaatinde haklıdır ve bu iman boyutunda Tanrı her zaman müdahale eder, ama müdahalesi her zaman doğrudan ve mucizevi yollar ile olmayabilir.

Ayet 18 — Tanrı’nın hizmetkarının lehine müdahale edeceğine ilişkin sahip olduğu kanaate rağmen, kral yaptıkları yüzünden pişmanlık içinde kıvranır, gece yemek yemez, eğlenmez ve uykusu kaçar.

Ayetler 19 ve 24  — Kral şafak sökerken kalkıp acele ile aslan çukuruna gider ve Tanrı’nın gerçekten müdahale ettiğini gördüğü zaman çok rahatlar. Daniel’e seslenirken ona, “Ey yaşayan Tanrı’nın kulu Daniel!” diye hitap eder. Ve Daniel’in Tanrı’ya sürekli olarak hizmet etmiş olduğunu tekrar fark eder. Kötü adamlar Daniel’i suçlarken, kralı her şey ve Tanrı’yı hiç bir şey yapmışlardı; kral Tanrı’yı her şey ve kendisini hiç bir şey yapar.

Daniel ise krala şu bilgiyi verir: “Tanrım meleğini gönderip aslanların ağzını kapadı. Beni incitmediler. Çünkü Tanrı’nın önünde suçsuz bulundum. Sana karşı da ey kral, hiç bir yanlışlık yapmadım.”

Tuzak olarak yasayı kullanan adamlar Tanrı’yı hesaba katmamışlardı. Aslanların vahşiliğine engel olabilecek herhangi bir gücün var olabileceğini akıllarına getirmemişlerdi. Yasalarında aslan çukuruna atılan birinin aslanlar tarafından öldürülmesi gerektiğine dair hiç bir maddeye yer vermemişlerdi. Böylece yasa yerine geldi ve Daniel kurtuldu ve kötülükleri ortaya çıkan bu hain adamlar kralın buyruğu uyarınca karıları ve çocukları ile birlikte aslan çukuruna atıldılar ve böylece Tanrı’nın adamına karşı kurmuş oldukları tuzağa kendileri düşmüş oldular.

Ayetler 25 ve 27  — Darius şimdi yeryüzünde yaşayan herkes için ikinci bir yasa çıkartır ve bu yasada tüm insanların Daniel’in Tanrısından korkup titremesini buyurur. Bu yasa, Daniel 3. Bölümde yazılı olan Nebukadnessar’ın yasasından daha önemlidir; Nebukadnessar, yalnızca Tanrı’ya karşı olan hiç bir söz söylenmemesini buyurmuştu. Ama Darius’un bu yasası yaşayan Tanrı olarak O’nun egemenliğine saygı ve korku duyulmasını buyurmaktadır. Böylece tek bir adamın sadakati aracılığı ile insanı Tanrı’nın yerine koyma çabası, yaşayan Tanrı’ya dünya çapında tanıklık eden bir fırsat haline dönüşür.

Bu olayın tümü, 57. Mezmurun gerçeğini çarpıcı bir biçimde resmeder. Bu Mezmurda, Mezmur yazarı kendisini yutmak isteyen insanların eline düşmüştür; her şeyi yaratan En yüce olan Tanrı’ya yakarır. Tanrı’ya yakardıktan sonra Tanrı’nın “gökten yardım gönderip” onu kurtaracağına dair imana sahip olur. Ve bu iman sayesinde sükunetini korur, “aslanların arasında” ve “dilleri keskin bir kılıca benzeyen, alev kusan insanlar arasında yatmasına” rağmen, içinde bulunduğu bu koşullardan dehşete düşmez.

Mezmur yazarı, sonuç olarak şöyle der: “yoluma çukur kazdılar, içine kendileri düştüler.” Ayrıca, bunun da ötesinde Tanrı yücelir; O’na sunulan övgü halkların ve ulusların arasına yayılır. İnançlarından dönen insanların nihai sonu, sonsuz yıkım ile cezalandırılmak olacaktır, tanrısayar kişiler çektikleri tüm sıkıntılardan kurtarılacak ve Tanrı Mesih’in görkemi aracılığı ile yeryüzünün dört bir yanında yüceltilecektir.

Pages