February 2013

28 Haziran

“İman edip vaftiz olan kurtulacak,
iman etmeyen ise hüküm giyecek.” (Markos 16:16)

Eğer bu ayet Kutsal Kitap’ta geçen bu konu ile ilgili tek ayet olmuş olsa idi, o zaman haklı olarak kurtuluşun iman ve vaftiz aracılığı ile gerçekleştiği sonucuna varacak idik. Ama Yeni Antlaşma’da kurtuluş ile ilgili koşulun yalnızca imana bağlı olduğuna ilişkin 150 ayet yer aldığı zaman, bu 150 ayetin bunun gibi bir ya da iki ayet tarafından çelişkiye düşürülemeyeceği sonucuna varmak zorundayız.

Ancak yine de vaftiz, kurtuluş için elzem olmamasına rağmen, itaat açısından elzemdir. Tanrı, Oğlu’na Rab ve Kurtarıcı olarak güvenen herkesin kendisini, imanlının vaftizinin sularında herkesin önünde O’nunla birlikte özdeşleştirmesini ister.

Yeni Antlaşma vaftiz olmamış bir imanlı olmayı kural dışı bir durum olarak düşünmez. Bir kişi kurtulduğu zaman, o kişinin vaftiz edilmesini bekler. Elçilerin İşleri kitabında öğrenciler, “anında vaftiz” olarak adlandırabileceğimiz bir vaftiz uyguladılar. Bir kilise ortamında resmi bir hizmet yapılmasını beklemediler. Onlar için bir kişinin imanını ağzı ile ikrar etmesi o kişinin hemen vaftiz edilmesi için temel teşkil ediyordu.

İman ve vaftiz, ardıllıkları açısından birbirlerine öylesine yakınlardı ki, Kutsal Kitap onlardan bir solukta söz eder. “İman edip vaftiz olan..”

Vaftiz ile ilgili yeniden doğmanın Kutsal Kitap’a özgü olmayan öğretişinden sakınma konusunda duyduğumuz arzu nedeni ile genellikle sarkacın aksi yöne gereğinden fazla sallanmasına izin veririz. Kişiler vaftiz olup olmamalarının gerçekten önemli olmadığına ilişkin sahte düşünce ile hareket etmeye eğilimlidirler. Ama gerçekten önemlidir.

Bazı kişilerin süratli konuşarak şöyle dediklerini duyuyoruz: “Vaftiz olmadan cennete gidebilirim.” Onlara her zaman şu yanıtı veririm: “Evet, bu doğru. Vaftiz olmadan cennete gidebilirsiniz, ama eğer böyle olur ise, o zaman tüm sonsuzluk boyunca vaftiz edilmeden kalırsınız.” Cennette vaftiz olmak için fırsat olmayacaktır. Rabbe şimdi itaat edebileceğimiz ya da asla itaat etmeyeceğimiz türdeki eylemlerden biri de vaftizdir.

İsa Mesih’e Rab ve Kurtarıcı olarak güvenen herkesin vaftiz olma konusunda zaman kaybetmemesi gerekir. Bu şekilde kendilerini herkesin gözü önünde O’nun ölümü ve dirilişi ile özdeşleştirirler ve yine herkesin gözü önünde kendilerini O’nunla birlikte yaşam yeniliğinde yürümek üzere adadıklarına tanıklık etmiş olurlar.

29 Haziran

“Size doğrusunu söyleyeyim; sözümü işitip beni
gönderene iman edenin sonsuz yaşamı vardır.
Böyle biri yargılanmaz, ölümden yaşama geçmiştir.” (Yuhanna 5:24)

Buradaki düşünce pek çok yaşamda devrim yapmış ve pek çok yaşamı değiştirmiş olan bir gerçek içermektedir.

Ayetin başlangıcındaki, “size doğrusunu söyleyeyim” ifadesinin tekrarlanması, önemli ve ciddi bir şeyler işitmeyi beklememiz konusunda bizi harekete geçirmektedir. Ve bu konuda hiç bir zaman hayal kırıklığına uğramayız.

“Size doğrusunu söyleyeyim.” Buradaki “Ben” öznesi İsa Mesih’i belirler; bunun böyle olduğunu 19.ayetten biliriz. Aynı zamanda bilmemiz gereken bir diğer şey de, İsa Mesih’in Kendisi bir şey söylediği zaman, sözü mutlak ve değişmez bir şekilde gerçektir. Rab yalan söyleyemez. Rab aldatamaz. Rab aldatılamaz. Hiç bir şey O’nun söylediği sözden daha emin ve güvenilir olamaz.

Sözlerini kime söylemektedir? “SİZE doğrusunu söyleyeyim.” Tanrının Sonsuz Oğlu size ve bana konuşuyor. Bizimle daha önce böylesine açıklayıcı bir şekilde hiç kimse asla konuşmadı ve hiç bir zaman da konuşmayacak. O’nu dinlememiz gerekir!

“Sözümü işiten”; bu ifadede geçen sözü işiten kişi “herkes” anlamına gelmektedir. Aynı zamanda “her kim olursa” sözlerindeki anlam gücüne de sahiptir. O’nun sözünü işitmek yalnızca kulaklar ile işitmek anlamına gelmez; burada kast edilen, işitmek ve iman etmek, işitmek ve kabul etmek, işitmek ve itaat etmektir.

“.. ve beni gönderene iman edenin..” Rab İsa’yı gönderenin Baba tanrı olduğunu biliyoruz. Ama burada önemli olan soru şudur: “Baba Tanrı, Rab İsa’yı neden gönderdi?” Babanın, Oğlu’nu Benim Yerime Geçerek ölmesi, benim hak ettiğim cezayı ödemesi ve günahlarıma kefaret olarak Kanını dökmesi için gönderdiğine iman etmem gerekir.

Ve şimdi sıra üç yönlü vaade değinmeye geldi. Vaatteki ilk kısım, “sonsuz yaşama sahiptir.” Bir kimse iman eder etmez sonsuz yaşama sahip olur. Konu, bu kadar basittir. Vaatte yer alan ikinci kısım, “böyle birinin yargılanmayacağıdır.” Bu vaat, iman eden kişinin, günahları nedeni ile cehenneme asla gönderilmeyeceği anlamına gelir, çünkü Mesih borcu ödemiştir ve Tanrı borcun iki kez ödenmesini talep etmeyecektir. Vaadin üçüncü kısmında, iman eden kişinin “ölümden yaşama geçmiş olduğu”na değinilir. Tanrı ile olan ilişkisi konusuna gelince, ruhsal ölü olma konumundan ayrılır ve hiç bir zaman son bulmayacak olan yeni bir yaşama yukarıdan doğar.

Eğer O’nun sözünü gerçekten işitti iseniz ve O’nu gönderen Baba’ya iman etti iseniz, o zaman Rab İsa size kurtulmuş olduğunuza dair garanti vermektedir.

Bu gerçeğe, “İyi Haber” denmesine hayret etmemek gerekir.

30 Haziran

“Musa elini kaldırdıkça İsrailliler,
indirdikçe Amalekliler kazanıyorlardı.”  (Mısır’dan Çıkış 17:11)

İsrail , Amalek ordusu ile çatışma halinde idi. Musa savaş alanını gören bir tepenin üzerinde duruyordu. Musa’nın ellerinin konumu, zafer ve yenilgi arasındaki farklılığa neden oluyor idi. Musa’nın elleri yukarda durduğu sürece Amalekliler bozguna uğruyorlardı. Ellerini indirdiği zaman ise İsrailliler yenilgiye uğruyorlardı.

Musa ellerini kaldırdığı sürece, Aracımız olan Rab İsa Mesih’i resmetmiş oluyordu. “O, sevgi ve sempati ile bizim için Ellerini kaldırdı.” O’nun aracılığı sayesinde bizler sonsuza kadar kurtarıldık. Ama ondan sonra ideal örnek ortadan kalkar, çünkü bizim aracımızın eli asla aşağı inmez. O hiç bir zaman yorulmaz ve başka birinin yardımına ihtiyaç duymaz. O, bize aracılık etmek için sonsuza kadar yaşar.

Aynı zamanda bu olayı dua bekçileri olarak kendimize de uyarlayabileceğimiz bir ikinci yol da mevcuttur. Yukarı kalkan el, dünyadaki çeşitli hizmet alanlarında ruhsal bir çatışma içinde bulunan imanlılar için yaptığımız sadık aracılığımızı da resmetmektedir. Dua etme hizmetini ihmal ettiğimiz zaman, düşman üstün gelir.

Bir hizmetkar ve onun grubu safaride iken, geceyi haydutlar ile dolu bir bölgede geçirmek zorunda kaldı. Hizmetkarlar kendilerini Rabbin korumasına emanet ettiler, sonra bir köşeye çekilip yattılar. Aylar sonra haydutların başı olan bir adam hizmetkarların görev yaptıkları hastaneye getirildi ve hastanedeki hizmetkarı tanıdı, ona şunları anlattı: “ açık havadaki o bölgede bulunduğunuz gece sizi soymaya niyetlendik, ama yanınızdaki yirmi yedi askerden korktuk.”

Bu sözleri duyan hizmetkar daha sonra ülkesindeki kiliseye mektup yazarak bu haberi bildirdiği zaman, kilise üyelerinden biri ona şunu yazdı: “Biz aynı gece burada bir dua toplantısında idik ve toplantıda bulunan kişilerin sayısı yirmi yedi idi.”

Tanrımız bizi orada dua yerinde
Dua ederken tuttuğu zaman,
İşte o zaman savaşın gidişatı değişir;
O zaman galibiyet alevi yanar,
O zaman gerçeğin sancağı üstün gelir.
Düşmanlar geri kaçar ve şeytan sürünür!
O zaman korkunun dehşeti,
Zaferin sevincine dönüşür!
Ey Rab, bizi o yere, dua yerine götür,
Orada galibiyet duasını öğreniriz.

Bu olayda ayrıca başka bir anlayış daha gözümüze çarpar. Rab, kuşaklar boyunca Amalekliler ile savaşacağını ve Amaleklilerin adını yeryüzünden büsbütün sileceğine dair ant içti. Amalek, benliğin bir resmidir. Hıristiyan, benliğe karşı hiç durmadan savaşmak zorundadır. Bu konudaki başlıca savaşlarından biri duadır. Hıristiyan’ın dua yaşamındaki sadakati genellikle zafer ve yenilgi arasındaki farklılığın nedenidir.

1 Temmuz

“Ama o  zaman bilindiğim gibi tam bileceğim.”  (1.Korintliler 13:12)

Sevdiklerimizin cennette olup olmadıklarını bilmek ister isek, bu isteğimiz oldukça normal ve anlaşılabilir bir istektir. Bu konuyu özel bir şekilde açıklayan hiç bir ayet bulunmamasına rağmen, bizi olumlu bir sonuca yönlendiren mantığa uygun bazı satırlar mevcuttur.

Her şeyden önce, öğrencileri İsa’yı, diriltilmiş ve yüceltilmiş Bedeni içinde tanıdılar. Fiziksel görünümü değişmemişti. O’nun “bu aynı İsa” olduğuna dair hiç bir kuşku yoktu. Bu durum bize şunu gösteriyor; bizler de yüceltilmiş bir biçimde bulunacak olmamıza rağmen, cennette bizi diğer kişilerden farklı kılan özelliklere sahip olacağız. Hepimizin aynı şekilde görüneceğimiz ile ilgili bir konudan söz edilemez. 1.Yuhanna 3:2 ayetinde Rab İsa gibi olacağımız söylendiği zaman, bunun anlamı, ahlak açısından O’na benzeyecek olmamızdır; günahtan ve günahın sonuçlarından sonsuza kadar özgür olacağız. Ama O’nun gibi görünmeyeceğimiz kesindir. Asla O’nun gibi görünmeyeceğiz.

İkinci olarak, cennette, burada yeryüzünde bildiğimizden daha azını bileceğimize inanmak için hiç bir neden yoktur. Burada yeryüzünde birbirimizi tanırız; yukarıda cennette iken birbirimizi tanımamızın gerekmesi neden garip bir düşünce olsun? Eğer o zaman şimdi bilindiğimiz gibi bilir isek, böyle olmasının gerekmesi kesindir.

Pavlus Selaniklileri, cennette tanımayı bekliyordu. Bu nedenle, onların kendisi için umut, sevinç, zafer tacı ve övüncü olacaklarını söyledi (1.Selanikliler 2:19).

Kutsal Kitap’ta insanlara daha önce hiç görmemiş oldukları kişileri tanıma gücünün verilmiş olduğu ve verileceğine ilişkin imalar yer almaktadır. Petrus, Yakup ve Yuhanna, İsa’nın görünümünün değiştiği dağda, Musa’yı ve İlyas’ı tanıdılar (Matta 17:4).

Ölüler diyarındaki zengin adam İbrahim’i tanıdı (Luka 16:24). İsa, Yahudilere İbrahim’i, İshak’ı ve Yakup’u ve Tanrının krallığındaki tüm peygamberleri göreceklerini söyledi (Luka 13:28). Bize, paramıza bilgece kahyalık etmek aracılığı ile dostlar edinmemiz söylendi. Öyle ki, bu dostlar bize sonsuz konutlarımızda ‘hoş geldin’ diyebilsinler (burada kast edilen, onların bizi onlara iyilik eden kişiler olarak tanıyacak olmalarıdır). (Luka 16:9)

Ama burada bir tedbir sözü eklememiz gerekiyor! Sevdiklerimizi cennette gördüğümüz zaman tanıyacağımız kesin gibi görünmesine rağmen, onlarla yeryüzünde sahip olduğumuz aynı ilişkilere sahip olmayacağız. Örneğin, karı ve koca ilişkisi cennette olmayacaktır. Bu ifade net olarak Kurtarıcının şu sözlerinde anlam kazanır: “dirilişten sonra insanlar ne evlenir, ne de evlendirilir, gökteki melekler gibidirler.” (Matta 22:30)

2 Temmuz

“Marta, Marta, sen çok şey için kaygılanıp telaşlanıyorsun.
Oysa gerekli olan tek bir şey vardır.
Meryem iyi olanı seçti ve bu kendisinden alınmayacak.”
(Luka 10:41,42)

Meryem sakin bir şekilde İsa’nın ayaklarının dibinde oturmuş, O’nun konuşmasını dinliyordu. Marta ise işlerinin çokluğundan ötürü telaş içinde idi ve Meryem hizmet işlerinde ona yardım etmediği için Meryem’e güceniklik duyuyordu. Rab İsa Marta’yı verdiği hizmet için düzeltmedi, ama hizmeti yapmasına neden olan ruh için düzeltti. Aynı zamanda burada Marta’nın önceliklerinin de hatalı oldukları vurgulandı. Marta’nın tapınmaya hizmetten daha fazla öncelik vermesi gerekiyordu.

Çoğumuz Marta’ya benzeriz.  Oturmaktan ziyade bir şeyler yapmak isteyen girişimci kişileriz. Organize olmakla, yeterliliğimiz ile ve bir şeyler başarmak ile gururlanırız. İşimiz ile öylesine meşgulüzdür ki, sabah Kutsal Kitap okur iken belleğimiz genellikle yapılması  gereken altmış tane iş tarafından kesintiye uğrar. Dualarımız, karmakarışık ya da telaşlı olmaya eğilimlidir. Çünkü zihnimiz günü planlamak ile meşgul olarak ülkenin sonundan başına kadar dolanır durur. Diğer kişiler ellerine bir havlu kapıp yardıma gelmedikleri zaman, bu duruma hemen güceniriz. Herkesin bizim yaptığımız şeyi yapması gerektiğini hissederiz.

Ve bir de Meryem gibi olan kişiler vardır. Onlar, seven kişilerdir. Yaşamları diğer kişilere olan sevgilerini gösterir. Onlar için insanlar kap kacaktan daha önemlidirler. Özellikle bir Kişi onların sevgi odağıdır. Biz Martalara aksi gibi görünüyor olsa da, Meryemler tembel kişiler değildirler. Bizden değişik yanları yalnızca farklı ayrıcalıklara sahip olmalarıdır.

Biz kendimiz de soğuk bir güç ve yeterlilik ile hizmet veren kişilerden çok sevecen ve sevgi dolu bir kişiyi takdir ederiz. Yüreklerimizi ele geçiren çocuk, bize fazla dikkat göstermeden, oyuncakları ile fazlası ile meşgul olarak oynayan çocuk değil, sarılmaları ve öpücükleri ile bizi sevgiye boğan çocuktur.

Biri, Tanrının bizim O’na hizmetimizden çok O’na tapınmamız ile ilgilendiğini söylemekle doğruyu söylemiştir; göksel Damat, iş verdiği bir hizmetkara değil, bir geline kur yapar.

Mesih, bizden asla gereğinden fazla yoğun bir hizmet beklemez.
O’nun hiç bir hizmeti, O’nun Ayaklarının dibinde zaman geçirmemize engel olmaz.
Beklenti dolu sabırlı bir tutumu, genellikle
Tam olarak yerine getirilmiş bir hizmetten daha üstün tutar.

Meryem, kendisinden alınmayacak olan iyi olanı seçmiştir. Diliyorum ki, her birimiz aynı şeyi yapalım!

3 Temmuz

“Konuksever olmaktan geri kalmayın.
Çünkü bu sayede bazıları bilmeden melekleri konuk ettiler.”
(İbraniler 13.2)

Konukseverlik yalnızca kutsal bir görev değildir (konukseverliğe yabancıları dahil etmeyi unutmayın); konukseverlik içinde görkemli sürprizler vaadini barındırır (çünkü bu sayede bazıları bilmeden melekleri konuk ettiler).

İbrahim için yine her zamanki gibi sıradan bir gün başlamış idi. Çadırının kapısının önünde otururken birden bire karşısında üç adam belirdi. İbrahim, onlara orta doğu geleneklerine uygun bir şekilde karşılık verdi; onarlın ayaklarını yıkadı, bir ağacın altında serin bir yerde dinlenmelerini sağladı, sürüye gidip bir dana seçti ve Sara’ya biraz pide pişirmesini söyledi, sonra onlara lezzetli bir yemek hizmeti sundu.

Bu arada bu üç adam kimdi? Adamlardan iki tanesi melek idi; üçüncüsü ise Rabbin meleği idi. Biz, Rabbin meleğinin bir İnsan olarak görünen Rab İsa olduğuna inanıyoruz (bakınız Yaratılış 18:13; bu ayette melek, “Rab” olarak adlandırılır.

Böylece, İbrahim yalnızca melekleri ağırlamadı, aynı zamanda O’nun beden almış olarak gerçekleşen pek çok görünümlerinden birinde Rabbin Kendisi olarak ağırladı. Ve her ne kadar şaşırtıcı da olsa, bizler de aynı ayrıcalığa sahibiz!

Kaç tane Hıristiyan aile evlerinde tanrısayar erkekleri ve kadınları ağırlamak ile elde ettikleri berekete tanıklık edebilirler? Çocuklarına aktardıkları Tanrı hakkındaki düşünceler çocuklarını tüm yaşamları boyunca izlerler. Rab için gayret yeniden alevlendirilmiştir, üzgün yürekler teselli edilmiştir, sorunlar çözüm bulmuştur. Varlıkları ile evimize iyilik getiren bu “meleklere” ne kadar çok şey borçluyuz!

Ama aynı zamanda Rab İsa’ya konuğumuz olarak sahip olmak da hiç bir şey ile kıyaslanamayacak bir ayrıcalıktır. O’nun halkından birini O’nun adı ile ne zaman evimize kabul etsek, O’nu evimize konuk etmiş oluruz. (Matta 10:40) Eğer buna gerçekten inanıyor isek, harika konukseverlik hizmetini en üst derecesinde yaşamış oluruz. “Söylenmeksizin birbirinize konukseverlik gösterin.” (1.Petrus 4:9) Her konuğa Mesih’in Kendisine davranıyor gibi davranacağız. Ve evlerimiz İsa’nın bulunmaktan hoşlandığı Marta ve Meryem’in Beytanya’daki evleri gibi olacak.

4 Temmuz

“Halkın sende sevinç bulsun diye bize yeniden yaşam vermeyecek misin?” (Mezmur 85:6)

Doğru yoldan yanlış yola sapılması genellikle kanser gibidir; böyle olduğunun farkına varmayız. Ruhsal olarak yavaş yavaş öyle soğuruz ki, ne kadar dünyasal hale geldiğimizin farkına varmayız. Bazen bir felaket, bir kriz ya da bazı Tanrı peygamberlerinin sesi duyduğumuz ihtiyaca uyanmamızı sağlar. Yalnızca o zaman Tanrının vaadini iddia edebiliriz: “Susamış toprağı sulayacak, kurumuş toprakta dereler akıtacağım.” (Yeşaya 44:3)

Tanrı Sözüne olan coşkulu gayretimi kaybettiğim zaman, dua yaşamım can sıkıcı bir rutin haline dönüştüğü zaman (ya da tamamen çöktüğü zaman)ve ilk sevgimden ayrıldığım zaman uyanışa ihtiyaç duyarım. Yerel paydaşlık toplantıları y erine televizyon programlarına daha çok ilgi duyduğum zaman, işime zamanında giderken toplantılara geç kaldığım zaman, işimde düzenli çalışmama ama toplantılara ara sıra gittiğim zaman, para için yapmaya istekli olduğum şeyleri Kurtarıcı için yapmaya istekli olmadığım zaman, Rabbin işi için harcadığım paradan daha fazlasını kendi ilgilerim için harcadığım zaman, uyanışa ihtiyacım var demektir.

Kin, öfke, acı duygular barındırdığım zaman uyanışa ihtiyacım vardır. Dedikodu yaptığım ve acı sözler söylediğim zaman, yaptığım hataları itiraf etmeye isteksiz olduğum zaman, ya da yaptığı hataları bana itiraf eden diğer kişileri bağışlamaya istek duymadığım zaman, evde kavga ettikten sonra toplulukta hiçbir şey olmamış gibi tatlılık ve ışık içinde davrandığım zaman, uyanışa ihtiyaç duyarım. Konuşmalarımızda dünyaya uyum sağlar hale geldiğimiz zaman, yürüyüşümüz ve yaşam biçimimizin tamamı dünyanınkine benzediği zaman, uyandırılmamız gerekir. Gurur, ekmeğe doymuşluk ve umursamazlık gibi Sodom’a özgü günahlara yer verdiğimiz zaman, uyanışa duyduğumuz ihtiyaç ne kadar da büyüktür (Hezekiel 16:49).

Soğukluğumuzun ve kısırlığımızın farkına varır varmaz, 2.Tarihler 7:14 ayetindeki vaadi talep edebiliriz. “adım ile çağrılan halkım alçakgönüllülüğü takınır, bana yönelip dua eder, kötü yollarından döner ise, gökten onları duyacağım, günahlarını bağışlayıp ülkelerini sağlığa kavuşturacağım.”

Kabul etmek uyanışa götüren yoldur!
Ey Kutsal Ruh, uyanış Senden gelir;
Bir uyanış gönder – bendeki işi başlat.
Senin Sözünde ihtiyacımı sağlayacağın yazılıdır.
Şimdi ey Rab, alçakgönüllülük ile bereketler için yalvarıyorum.
— J.Edwin Orr

5 Temmuz

“Ruh’u söndürmeyin. Peygamberlik sözlerini küçümsemeyin.” (1.Selanikliler 5:19,20)

Biz genellikle söndürme eylemini bir ateş ile bağlantılı olarak düşünürüz. Ateşi üzerine su döktüğümüz zaman söndürürüz. Suyu ya tamamen söndürürüz ya da ateşin faaliyetini ve etkinliğini büyük ölçüde azaltırız.

Ateş Kutsal Kitap’ta Kutsal Ruh’un bir örneği olarak kullanılır. Ateş, canlı, yakıcı ve coşkuludur. Kişiler Kutsal Ruh’un kontrolü altında oldukları zaman, coşkulu, gayretli ve canlıdırlar. Tanrı halkının toplantılarında Tanrının Ruhunun görünmesini bastırdığımız zaman, Ruh’u söndürmüş oluruz.

Pavlus şöyle der: “Ruh’u söndürmeyin. Peygamberlik sözlerini küçümsemeyin.” Peygamberlikleri küçümseme ile Ruh’u söndürmenin bağlantılı olduğu yol, bizi öncelikle yerel kilisenin toplantılarındaki Ruh’u söndürme eylemine yönlendirir.

Kutsal Ruh’u bir kişiyi Mesih’e tanıklık ettiği zaman, dua ederken, tapınır iken ya da Söz’ün yapıcılığını eleştirirken utandırmak ile söndürürüz, ama bir kişiyi sözler ya da ufak kusurlar arayarak tenkit ettiğimiz zaman, o kişiyi topluluktaki hizmetinde hayal kırıklığına uğratmaya ya da sürçtürmeye eğilim göstermiş oluruz.

Kutsal Ruh’u aynı zamanda aşırı programlar ile yüklü hizmetler düzenlediğimiz zaman, O’na adeta bir deli gömleği giydirmeye çalışırcasına söndürürüz. Eğer Kutsal Ruh’a dua ile bağımlı olan düzenlemeler yapar isek, o zaman kimse buna itiraz edemez. Ama insan aklı temelinde yapılan düzenlemeler Kutsal Ruh’un bir Önder olarak değil, aksine bir Seyirci olarak etkili olmasına neden olur.

Tanrı, kiliseye pek çok armağanlar vermiştir ve farklı zamanlarda farklı armağanları kullanır. Belki bir kardeşin paydaşlıkta öğüt verecek bir sözü vardır. Eğer tüm topluluk hizmeti bazı başka kişileri merkez alıyor ise, o zaman Kutsal Ruh ihtiyaç duyulan mesajı uygun zamanda ortaya çıkartma özgürlüğüne sahip olamaz. Bu da, Ruh’u söndürmenin bir başka yoludur.

Son olarak, Kutsal Ruh’u, O’nun yaşamlarımızdaki işleyişini reddettiğimiz zaman söndürmüş oluruz. Belki de güçlü bir şekilde belirli bir konuda hizmet etmek için harekete geçiriliriz, ama insan korkusu nedeni ile kendimizi geri çekeriz. Topluluk duasına önderlik etmek için çağrıldığımızı hissederiz, ama çekingen davranır ve yerimizden hareket etmez, otururuz. Bir ilahinin özellikle uygun olacağını düşünürüz, ama bunu söyleyecek cesaretten yoksunuzdur.

Aşikar olan sonuç Kutsal Ruh’un ateşinin söndürülmesidir, toplantılarımız anlık işleyişini ve gücünü kaybeder ve yerel beden kuvvetten düşerek fakirleşir.

6 Temmuz

“Tanrının Kutsal Ruhunu kederlendirmeyin.
Kurtuluş günü için o Ruh ile mühürlendiniz.” (Efesliler 4:30)

Kilisedeki toplantılarda Kutsal Ruh’u söndürmemiz nasıl mümkün olabiliyor ise, aynı şekilde özel yaşamlarımızda O’nu kederlendirmemiz de mümkündür.

“Kederlendirme” sözcüğünün anlamında belirli bir yumuşaklık mevcuttur. Yalnızca bizi seven birini kederlendirebiliriz. Komşuların yumurcakları bizi kederlendirmezler, ama kendi yaramaz çocuklarımız kederlendirirler.

Kutsal Ruh ile aramızda özel bir yakınlığa ve sevecenliğe sahibiz. O bizi sever. O bizi kurtuluş günü için mühürlemiştir. Bizim tarafımızdan kederlendirilebilir.

Ama Kutsal Ruh’u kederlendiren nedir? Günahın herhangi bir şekli O’nun yüreğinin üzülmesine neden olur. Pavlus burada O’nu Kutsal Ruh olarak adlandırırken, bunu bilerek yapar. Kutsal olmayan herhangi bir şey O’nu kedere boğar.

“Kederlendirmeyin” öğüdü, uyarıldığımız bir dizi günahların ortasında yer alır. Bu listenin yapılmasının amacı kişiyi tüketip bezdirmek değil, yalnızca öneride bulunmaktır.

Yalan söylemek, Kutsal Ruh’u kederlendirir (ayet 25) – beyaz yalanlar, siyah yalanlar, küçük yalanlar ya da uydurmalar, abartmalar, yarı gerçekler ve gölgelendirilmiş gerçekler. Tanrı yalan söyleyemez ve Kendi halkına da böyle bir ayrıcalık tanıması mümkün değildir.

Günah işlemeye yol açan öfke Kutsal Ruh’u kederlendirir (ayet 26). Öfkenin haklı görüldüğü tek nokta, ancak Tanrının haklı davasında mümkün olabilir. Bunun dışındaki tüm diğer öfke şeytana çıkarma yapması için bir sahil teşkil eder (ayet 27).

Çalmak Kutsal Ruh’u kederlendirir (ayet 28), bu hırsızlık, annenin cüzdanından ya da çalışan bir kişinin zamanından, araçlarından ya da büro malzemelerinden çalmak şeklinde de anlaşılmalıdır.

Ağızdan çıkan kötü söz Kutsal Ruh’u kederlendirir (ayet 29). Kötü söz kapsamı dizisine kirli sözler, çirkin şakalar ve boş laflar girer. Konuşmalarımız eğitici, uygun ve lütufkar sözler içermelidirler.

Acılık, gazap, öfke, kızgınlık, bağrışma ve iftira, dördüncü bölümdeki listeyi tamamlarlar.

Kutsal Ruh’un en sevdiği hizmetlerinden bir tanesi, bizim Rab İsa Mesih ile ilgilenmemizi sağlamaktır. Ama günah işlediğimiz zaman, bizim Rab ile uygun paydaşlığımızı tekrar sağlamak için bizi yenileme hizmetini yerine getirir.

Ama kederlendiği zaman bizden ayrılmaz. O bizi asla terk etmez. Biz O’nun tarafından kurtuluş günü için mühürlendik. Ancak yine de bu gerçeğin özensizliğimiz için bir özür olarak kullanılması gerekmez, ama aksine, kutsallık için motiflerin en büyüğünden bir tanesi olması gerekir.

7 Temmuz

“Kanım şu ki, bu anın acıları gözümüzün önüne serilecek
yücelik ile karşılaştırılmaya değmez.” (Romalılar 8:18)

Tek başlarına ele alındıklarında bu anın acıları insanı dehşete düşürebilir. Hıristiyan şehitlerinin çektikleri korkunç acıları düşünüyorum. Toplama kamplarında bulunan bazı Tanrı çocuklarının katlanmaları gereken korkunç acıları düşünüyorum. Ya savaşlarda çekilen dehşetli acılara ne demeli? Kazalar ile bağlantılı olan zalim parçalanmalar ve felçler? Kanser ya da başka hastalıklar tarafından mahvedilen insan bedenlerinin söz ile anlatılamaz acıları?

Ve yine de her şeye rağmen, çekilen fiziksel acılar öykünün tamamını oluşturmazlar. Bazen fiziksel acılara katlanmak zihinsel işkenceye katlanmaktan daha kolay gibi görünür. Kral Süleyman’ın yazdığı şu sözler ile kast ettiği şu değil midir? “İnsanın ruhu hastalıkta ona destektir. Ama ezik ruh nasıl dayanabilir?” (Süleyman’ın Özdeyişleri) Acı, aynı zamanda evlilik ilişkisindeki sadakatsizlik ile ya da sevilen birinin ölümü ile ya da kırılan bir düşün neden olduğu hayal kırıklıkları ile de gelir. Terk edilme sonucu kırılan bir yürek, ya da yakın bir dostun ihanetine uğramak. Bir insan çerçevesinin yaşamın darbelerine, can çekişmelerine ve ezip geçen kederlerine dayanma gücüne sık sık hayret ederiz.

Tek başlarına incelendiklerinde bu acılar bunaltıcıdır. Ama onlara gelecek olan yücelik göz önünde tutularak bakıldığı zaman, yalnızca sinir bozucu ufak tefek şeylerden ibarettirler. Pavlus onların “gözümüzün önüne serilecek olan yücelik ile karşılaştırılmaya değmediklerini” söyler. Eğer acılar bu kadar büyük iseler, o zaman gelecek olan yüceliğin çok daha büyük olacağı kesindir!

Bir başka bölümde, elçi Pavlus yazdığı şu sözler ile ruhsal bir betimlemenin keyifli bir patlamasını sağlar: “Geçici, hafif sıkıntılarımız bize, ağırlıkta hiç bir şey ile karşılaştırılmayacak kadar büyük ve sonsuz bir yücelik kazandırmaktadır” (2.Korintliler 4:17) Dereceli olarak bakıldığı zaman, sıkıntılar tüy kadar hafif, yücelik ise kıyaslanamayacak kadar ağır görünür. Zaman açısından değerlendirildiği takdirde, sıkıntılar geçici, yücelik ise sonsuzdur.

Yolculuğun sonunda Kurtarıcıyı gördüğümüz zaman, şimdiki zamanın acıları önemini yitireceklerdir.

İsa’yı gördüğümüz zaman, çektiklerimize değecektir.
Mesih’i gördüğümüz zaman, yaşamın denemeleri ufacık kalacaktır.
O’nun sevgili yüzüne bir kerecik bakmak ile tüm acılar silinecektir.
Bu nedenle, Mesih’i görünceye dek önümüze konmuş olan yarışı cesaret ile koşalım.
— Esther K. Rusthoi

Pages