February 2013

Ezgiler Ezgisi

Süleyman’ın Ezgisi hakkında kısa bir yorum

Yazan

Hamilton Smith

İçerik
  Not  
  Giriş  
  Süleyman’ın Neşideleri 1  
  Süleyman’ın Neşideleri 2  
  Süleyman’ın Neşideleri 3  
  Süleyman’ın Neşideleri 4  
  Süleyman’ın Neşideleri 5  
  Süleyman’ın Neşideleri 6  

Not: Aşağıda yer alan yorum, bir kaç küçük yenileme ve ekleme ile “Scripture Truth” (1918) adlı eserin yeniden basılmış halidir. Kullanılan metnin temeli, J. N. Darby’nin “New Translation” adlı kitabından alınmıştır. Başlıklar, farklı konuşmacıların kimliklerini belirtmek amacı ile eklenmiştir.

Giriş.

1. Süleyman’ın Neşideleri.

Tüm Kutsal Yazıların en önemli konusu Mesih’tir. Ve Kutsal Yazılar’ın çeşitli bölümlerinde, Kutsal Ruh, Mesih’in çeşitli görünümlerini ve O’nun görkemli yüceliklerini açıklamaktan büyük haz alır. Kutsal Ruh’un burada, Ezgiler Ezgisi’nde ortaya koymak istediği en büyük konu, Mesih’in Halkı için beslediği büyük sevgiyi temsil etmektir.

Tanrı’nın Ruh’u bu sevgiyi ortaya koymak için örnek olarak, evlenmek isteyen iki sevgilinin ilişkisini değerlendirir. Bir neşideler dizisi şeklinde bize açıklanan şudur: yüce bir Damadın daha alt bir seviyede bulunan gelinine duyduğu sevgi ve bu gelinin çeşitli deneyimler aracılığı ile damat ile tam bir ilişkiye girmesinin sağlanması ve onun sevgisinden haz almasının gerçekleştirilmesidir.

Damat, Süleyman ya da Şelomo adında bir kraldır. Gelin ise, Şulamlı bir çoban kızdır. Şulam, Şelomo sözcüğünün dişil biçimidir.

Ezgi, temelde Damat ve gelin arasında geçen ikili konuşmalardan oluşan bir dizi şeklinde yazılmıştır. Ezgide yer alan başka karakterler de mevcuttur, örneğin, gelinin arkadaşları olan Yeruşalimli kızlar konuşmalara sık sık dahil olurlar. Aynı zamanda, kenti dolaşan bekçiler, sur bekçileri ve küçük kız kardeş gibi karakterlere de rastlarız. Ancak bu karakterler, ikili konuşmalarda çok az yer alırlar ya da hiç yer almazlar. Bu ikili konuşmalar sayesinde sahip olduğumuz şey, öncelikle, Güveyin kesin ve değişmez sevgisinin açıklanmasıdır; ikinci olarak ise, gelinin sevgisindeki gelişme ve büyümeyi ve Damat ile olan ilişkisinin nasıl bina edildiğini görürüz; ve yüceltilmiş Damadı olan kralın tahtını paylaşmak için bulunduğu alt konumdan nasıl yukarıya yükseltildiğini fark ederiz.

Damadın Mesih olup olmadığı konusunda kuşku duyacak kişi hemen hemen yok gibidir. Belki bazı kişiler, daha çok, gelinin kim olduğu konusunda yorum yapar iken zorluklar ile karşılaşabilirler. Ancak her şeye rağmen gelinin yine de Tanrı’nın yersel halkı İsrail olduğu konusunda kuşku duyulmaz; İsrail ya da belki de daha kesin ifade edilecek olur ise, gelecekteki bir günde İsrail’i temsil edecek olan tanrısayar Yahudilerin bakiyesi olarak da söylenebilir. Onlar deneyimleri aracılığı ile sonunda Mesihleri ile olan ilişkilerini bina edeceklerdir.

Damat ve gelin örnekleri, bu ilişkiyi belirlemek için peygamberler tarafından sık sık ifade edilen örneklerdir. Gelecekteki bu zamanı gören peygamber Yeşaya bu nedenle şu sözleri söyleyebilmiştir, “Güvey gelin ile nasıl sevinir ise, Tanrın da seninle öyle sevinecek.” (Yeşaya 62:5) Rab, Hoşea peygamber aracılığı ile, İsrail’in gelecekteki yenilenmesine bakarak, dokunaklı bir ifade ile şu düşüncesini belirtir, “İşte bu yüzden onu ikna edip çöle götürecek ve onunla dostça konuşacağım…. Seni sonsuza dek kendime eş olarak alacağım, doğruluk, adalet, merhamet ve sevgi temelinde seninle evleneceğim. Sadakat ile seninle evleneceğim, Rabbi tanıyacaksın.” (Hoşea 2: 14,19,20) Ezgiler Ezgisi kitabındaki bu çöl deneyimlerinde bizlere önceden bir örnek teşkil etmesi için Halkının yüreğine konuşur.

Peygamberlerin ilgi gösterdikleri temel konu şudur: tanrısayar Yahudilerin bakiyesi Mesihlerini reddettikleri ve çarmıha gerdikleri için vicdanları rahatsız olacak ve tövbe etmeye yöneltileceklerdir. Ezgiler Ezgisi adlı bu kitap, onların yüreklerindeki değişimi yani, Mesih’in, onlar için adanmış olan, ama bir zamanlar nefret ile reddetmiş oldukları bu sevgisinin şimdi açıklanması aracılığı ile Mesih için uyanan sevgilerini temsil eder.

Bu yorum, kabul görmek için Eski ve Yeni Antlaşma peygamberliklerinde ortaya konan İsrail’in gelecekteki tarihi ile bazı benzerlikleri talep eder. Buradan öğrendiğimiz şudur: Yahudiler baskıdan kurtulacakları umudu ile ve zulüm görmekten kurtulacaklarını düşünerek imansızlık içinde ülkelerine geri döneceklerdir. Ancak bunun sonucunda kendilerini büyük bir sıkıntı içinde bulacaklardır; böyle bir sıkıntıyı bir ulus olarak geçmişte asla yaşamamış oldukları gibi gelecekte de asla yaşamayacaklardır. Kuzeydeki güçler Yahudilere dışarıdan baskı yaparken, Canavar onlara içerden zulmedecektir. Mesih’i reddetmiş oldukları için Mesih Karşıtının egemenliğini kabul edeceklerdir. Bu Mesih Karşıtı Yahudilerin atalarının Tanrısını kabul etmeyecek ve onların “atalarının hiç bilmediği bir tanrı düzeni” kuracaktır. Kutsal yerde oturacak olan bu “iğrenç yasa tanımaz adam” Yahudileri en büyük putperestler durumuna düşürecek ve son konumlarını ilk konumlarından daha da beter bir hale getirecektir.

Ama bu sapmış ulusun arasında yine de Tanrı’nın Ruhu’nun işleyeceği bir bakiye mevcut olacaktır. İşte bu bakiye büyük zulüm görecek, Mesih’in adını inkar ettikleri için tüm uluslar tarafından zulüm görecek ve içlerinden pek çoğu öldürüleceklerdir. Bu işkenceler nedeni ile bazıları gücenecek ve pek çoklarının sevgileri soğuyacaktır. Ama Tanrı, onlar adına çalışacak ve onlar uğruna büyük sıkıntı zamanının günlerini kısaltacaktır.

Şimdi, Ezgiler Ezgisi kitabındaki gelin örneği olarak bize sunulan ve tüm üzüntülerinin ortasında Tanrı’nın yüreklerine konuştuğu ve duygularını harekete geçirdiği bakiye işte budur.

Ama Ezgiler Ezgisi kitabının kesin yorumu bu olsa bile, bu yorum hiç bir şekilde göksel gelin olan kiliseye ya da bireysel imanlıya uyarlanamaz şeklinde bir engelin varlığından söz edilemez. Çünkü Tanrı, tüm halkı ile ilgilenir iken, hepsi için ortak ilkeler uygular. Biri, neşideler hakkında şöyle demiştir: “Mesih, topluluğunu sever, yersel halkına büyük sevgi duyar. Kendine çektiği canı sever, öyle ki, bizler çok değerli olan ahlak uygulamasına sahip olalım” (J.N.D.) Aşağıdaki yorumda öncelikle önem verilmesi gereken konu, bireysel imanlıya uygulanacak olan bu ahlak uygulamasıdır.

Ezgi, altı adet neşideye bölünebilir; konular aşağıda belirtilen şekilde özetlenebilir:—

  1. Neşide 1. (Neşide 1: 2; 2:7): Sevgi güvencesi.
  2. Neşide 2. (Neşide 2:8; 3:5): Sevginin harekete geçirilmesi.
  3. Neşide 3. (Neşide 3:6; 5:1): Sevgi paylaşması
  4. Neşide 4. (Neşide 5:2; 6:12): Sevginin yenilenmesi
  5. Neşide 5. (Neşide 6:13; 8:4): Sevgi tanıklığı
  6. Neşide 6. (Neşide 8:5-14): Sevginin zaferi.

Böylelikle Ezgiler Ezgisi kitabının esas konusunun SEVGİ, yani Mesih’in sevgisi olduğu anlaşılacaktır. Güvey ve gelin örnekleri ile Mesih’in kendisine ait olan kişilerin yüreklerinde tutuşturduğu tüm bu tatlı ve hoş duygulardan söz edilir. Mesih’in sevgisine ait olmaktan daha önemli ne olabilir ki? Çoğu zaman Rabbin halkı arasındaki sevginin yetersizliğinden yakınırız, ama aslında bunun gerçek nedeni, Rabbin kendisine duyulan sevginin azlığıdır. Ve eğer Rabbe duyulan sevgi yetersiz ise, bunun nedeni Rabbin bize olan sevgisini yeterince takdir etmeyişimiz değil midir? Rabbe olan sevgimizin ölçüsü, Rabbin bize olan sevgisinin ne kadar farkında olduğumuz ile ölçülmelidir. Ezgiler Ezgisi kitabının konusunda yer alan önem işte buradan kaynaklanmaktadır. O’nun bize olan sevgisini anladığımız zaman, bizim sevgimiz harekete geçerek uyanır. Kutsal Yazılarda başka ezgiler de yer alır; kutlama şarkıları, zaferden söz eden ezgiler ve övgü ve hamt ilahileri. Ancak bu ezginin konusu, SEVGİDİR – Mesih’in sevgisi ve bu yüzden EZGİLER EZGİSİ olarak adlandırılmıştır.

Rut Kitabı

Yazan

Hamilton Smith

Rut 1 Yabancı
Rut 2 Başak Devşiren
Rut 3-4 Gelin

GİRİŞ

Kutsal Kitap’ta yer alan bu kısa kitaptaki Rut’un öyküsü, en ilgisiz okuyucu için bile alışılmamış bir çekiciliğe sahiptir. İçinde sevinç ve üzüntünün, hataların ve adanmışlığın, yaşamın ve ölümün birbirlerine karıştığı eski günlere ait bir aşk öyküsüdür, öyküdeki birbirine örülü konuların hepsi sonunda evlilik gününe ve mirasçının doğduğu zamana ulaşırlar. Öykünün geçtiği ortam bile ruhu dinlendirmek için yeterlidir; çünkü öyküde kendimizi, kırlarda köy yaşamının içinde hasat biçen ve başak devşiren kişilerin yanı başında buluruz.

Ancak yine de Rut’un öyküsü, Mesih ile ilgili kutsal sayfayı her zaman canının önünde tutarak okuyan bir Hıristiyan tarafından daha derin bir ilgi ile karşılanacak ve daha zengin bir anlamı olduğu düşünülecektir. Çünkü Mesih’i her zaman canının önünde tutan Hıristiyan, Kutsal Yazılar’ın tamamında olduğu gibi, bu öyküde de “O’nun ile ilgili konuların” hemen farkına varacaktır.

Rut Kitabı, tarihi açıdan, beden almış Rab İsa’nın soy ağacının önemli halkalarını sunar. Ve en son satırlarında Kral Davut ile sona eren on ismin kısa bir soy ağacı yer alır. Yeni Antlaşma’nın ilk bölümünde bu on isim, krallar Kralı’nın soy ağacında onurlu bir yere sahiptirler, ama Tanrı’nın Ruh’u bu isimler ile bağlantılı olarak bir farklılık sunmuştur, dört kadının adı – bu adlardan biri de Moavlı Rut’a ait olandır. Bu kadınlardan her birinin öyküsünde başarısızlık ve utanç bulunması dikkat çekicidir; bu durum “günahın çoğaldığı yerde lütfun daha da çoğaldığı” sözüne güzel bir örnek oluşturur. Bu nedenle Rut Kitabı, tarihi açıdan, Tanrı’nın lütfunun kaydedilmiş olduğu bir kitaptır; Kral gelmeden on üç yüzyıl önce, O’nun geleceği soy sağlama alınmıştır ve böylelikle Moavlı bir yabancının Kral’ın soyuna yerleştirilmesi aracılığı ile Tanrı’nın lütfunun insanın başarısızlığının üzerinde zafer kazandığı gösterilir.

Tanrı’nın halkı arasında başarısızlığın ve zayıflığın hakim olduğu bir zamandı ve yine de yapılan tüm hatalara rağmen, Tanrı Kendi yolunu izliyor ve Kral’ı ile ilgili amacını yerine getiriyordu. Hatta daha da fazlasını. Tanrı, amaçlarını gerçekleştirmek için o zamanın koşullarını ve halkın başarısızlığını kullanıyordu. Beytlehem’de yaşanan bir kıtlık döneminin on üç yüzyıl sonra Beytlehem’de doğacak olan Kral’ın dünyaya gelişi ile bir bağlantısı olacağı kimin aklına gelirdi? Ama yine de böyle oldu, çünkü yaşanan bu kıtlık, Moavlı Rut’u Kral’ın soyuna yerleştiren koşullar zincirinin bir halkasını oluşturdu.

Bizlere gelince, daha büyük başarısızlık ve zayıflık içinde yaşayan Tanrı halkı olarak, tüm çağlar boyunca, Tanrı’nın, sorumlu insanın bütün hatalarını iyilik için işleyerek, Mesih’in yüceliği ve hem yersel hem de göksel olarak halkının bereketlenmesi için hedeflediği amaçlarını her zaman yerine getirdiğinden ve getireceğinden emin olmamız gerekir. Buna ek olarak bilmemiz gereken bir başka konu daha vardır: ne düşmanın gücü, ne dünyanın karşıtlığı, ne de Tanrı halkının başarısızlığı, Tanrı’nın, bereket konusundaki amaçlarını görkemli bir şekilde yerine getirmesine engel olamaz. Rut’un öyküsünde olup biten her şey nasıl evlilik gününün gerçekleşmesine odaklandıysa, Kilise de aynı şekilde Kuzu ile evleneceği o büyük güne doğru ilerlemektedir.

Rut Kitabı genellikle, Tanrı’nın, İsrail ulusu sorumluluklarının temelindeki bereketi ile ilgili her iddiasını kaybetmiş olmasına rağmen, yine de İsrail ulusuna gösterdiği egemen lütfu temelindeki tüm vaatlerinin gerçekleştiğini beyan eder.  Rut Kitabı böylelikle bize, kendisinden bir önce gelen kitap ile kendisi arasında ne kadar çarpıcı bir karşıtlık bulunduğunu gösterir. Hakimler Kitabı Tanrı’nın müdahalesine ve yardımına rağmen insanın giderek çoğalan başarısızlıklarını ortaya koyar ve hüzünlerin en karanlığı ve ahlak düşüklüğü içeren olaylar ile sona erer. Rut Kitabı ise, insanın başarısızlığına rağmen Tanrı lütfunun eylemlerini sunar ve sevinç ve bereket dolu bir olay ile son bulur.

Ancak Rut’un öyküsü, tarihi ve genel anlamının dışında ahlaksal ve ruhsal bilgilendirmeler açısından zengindir; bu bilgiler sayesinde Tanrı’nın canlarımızın tarihindeki sadık ve lütüfkar yolları hakkında bir şeyler öğreniriz; Tanrı bizi dünyanın karanlığından çıkartarak Mesih’teki amacının ışığına yerleştirir, ya da O’ndan uzaklaştığımız zamanlarda bizi tekrar, yenilenen lütfunun yollarına getirir. Bu dokunaklı öykü üzerinde düşünürken ahlak bilgisi hakkındaki görüşü temel alacağız.

El Kındi’nin Savunması

El Mamun’un Davasında Yazıldı
(Takriben 215 Hicret Yılı; M.S. 830),

Hıristiyanlığın İslamiyet’e
Karşı Savunulması.

Kral Himayesindeki Asyalı Topluluk Önünde Okunmuş Olan Savunmanın Dönemi Ve Yazarı Hakkındaki Makale İle Birlikte

Sır Wıllıam Muır, K.C.S.I. Ll.D. D.C.L.;

Edinburgh Üniversitesi Başkanı;
“Muhammed’in Yaşamı,” “İlk Halifelik Dönemine Ait Tarihi Olaylar” Gibi Eserlerin Yazarı

İkinci Baskı.

Dinsel Risale Komitesinin Yönetimi Altında Yayınlanmıştır.

Londra:
Society For Promotıng Christian Knowledge,
(Hırıstiyan Bilgisini Destekleme Topluluğu)
Northumberland Avenue, Charıng Cross,W.C.;
43,Queen Vıctorıa Street, E.C.
26, St.George’s Place, Hyde Park Corner,S.W.
Brıghton:135, North Street.
New York: E.& J.B.Young & Co.
1887.

EL KINDİ’NİN SAVUNMASI’nın ilk baskısı, beş yıl önce yayınlandı. Şimdi Savunma’ya tekrar önek olarak konulan ve ASYALI TOPLULUK önünde okunmuş olan “Savunma’nın dönemi ve yazarı hakkındaki makaleyi” içeren eser bu Kuruluş’un gazetesinde de yayınlandı.Bu suretle Orientalistler’in 1 (Doğu dilleri, edebiyatı ve tarihi uzmanları) yargısına teslim edilen sonuçlar, hiç bir yerde sorgulanmadılar ve bu nedenle, şimdi az da olsa güven duyularak kabul edilebilirler.

SAVUNMA, Doğu’da orijinal metni ile yaygın bir şekilde dağıtıldı ve aynı zamanda Hindistan’ın ana diline de çevrildi. Bundan dolayı İngilizce diline çevrilmiş hali ile eserin tamamının, Misyonerlerimiz ve eser ile ilgilenen diğer kişilerin yararlanması, ve eserin güvenilirliği hakkındaki iddianın temelini oluşturan tartışmalar için kolay elde edilebilir olması önemlidir. Ve hali hazırdaki baskının yayınlanmasında egemen olan başlıca görüş budur.
W. M.

Edinburgh Üniversitesi
Aralık 1886.

İlk Baskı Hakkında Önsöz

Hali hazırdaki girişimim içinde öncelikli konumun hangisi olduğunu hemen söyleyebilirim: “El Kındi’nin Savunması” adlı bu eseri, onu Hıristiyan imanının yararı için kullanacak olan kişilerin hizmetine sunmak.

Savunma, aynı zamanda dini bir görümümden tamamen ayrı olarak kendi adına çok az rastlanan bir yararlılığa sahiptir. Bu eser dikkatimi ilk kez, metni iki tamamlanmamış el yazması belgeden büyük bir özen ile basarak yayınlayan Türk Misyonu Yardım Topluluğu aracılığıyla çekti. Eseri ilk kez gelişigüzel bir dikkat ile okuduğumda bile, yüksek diyalektik değeri ve aynı zamanda tahmini güvenilirliği konusunda ikna oldum. Çağa ait olan bir eser olması, Hicret’in üçüncü yüzyılında (M.S. yaklaşık 830yılında) yazılmış olduğunu gösterir. Buna uygun olarak bir kaç seçilmiş parça ile birlikte “Hint Kadın Müjdeci” de 2 kısa bir taslak yayınladım.

Eser üzerinde yaptığım incelemelerimi derinleştirdikçe, değeri ve güvenilirliği konusunda daha çok ikna oldum. Savunma, çok iyi tanınan El Biruni (yaklaşık 390 hicret senesinde; M.S. 999) adlı yazar tarafından “Abd al Masih ibn İshak, El Kındi’nin Mektubu olarak aktarılmıştır. İçinde yazıldığı yüzyılı izleyen bir eser olduğu konusundaki geçerliliği kanıtlayan bu aktarma, bazı kişilerin zihinlerinin karışmasına neden olmuştur. Eserin, hem bizim Yazarımız hem de aynı zamanda El Mamun’un Davasında da başarı kazanan “İslam Filozofu” ünlü El Kındi (“Abu Yusuf İbn İshak”) tarafından yazılmış olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle, eserin yazarının kimliği konusunda özenli bir araştırma yapmaya yönlendirildim.

“Filozof”, hiç kuşkusuz alenen bilinen bir Müslümandı, bu gerçek hemen ilk anda bu filozofun Savunma’ya destek vermiş biri olabileceği düşüncesini ortadan kaldırır. Ama Beni Kinda (El Kındi ünvanı, bu kişinin bu kabileye ait olan biri olduğu anlamına gelir), Arabistan’ın güneyinden başlayarak merkezine ve kuzeyine kadar yayılan büyük bir kabile oluşturdu ve Hıristiyan döneminin beşinci ve altıncı yüzyıllarında Yarımadanın tarihinde çok farklı bir rol oynadı. 3 İslamiyet’in doğuşunda, her ne kadar kabilenin daha büyük olan kısmı, Muhammed’in imanını görmeyen ünlü El Eşhat önderliğinde yönetildiyse de, Hıristiyan inancına olan bağlılıklarını sürdürmüş olan dikkate değer sayıda bir azınlık mevcuttu; ve El Mamun zamanında, büyük Filozof’un yanı sıra El Kındi’nin kabilesinin ünvanını taşıyan diğer farklı kişileri üretmek için bu azınlığın büyük bir sayı oluşturması gerekiyordu. Bizim Yazarımızın Kinda soyunun böyle bir dalına ait olması için mantıklı hiçbir kuşku mevcut değildir. Ve içsel kanıt (El Biruni’nin aktarması aracılığıyla desteklenenin tamamen dışında olarak) eserin, alenen bildirilen olduğuna dair en güçlü tahmini oluşturur,- yani, Halife El Mamun’un Davasında, egemen İman’a karşı olarak yapılan tartışmalı görünümü içinde Hıristiyan inancının müdafaası uğrunda yapılan bir Savunma’dır. İlk Makale, bu görüşü bina etmek amacı ile tasarlanmıştır.

Savunma, her şeye rağmen, edebi ve tarihi yararından ayrı bir şekilde, yine de kendi adına sahip olduğu müdafaa değerlerinin üzerinde çekişmeli bir eser olarak durabilmeyi başarır. Kendi muhakemesi içinde zayıf olması ve kesin bir sonuca varmaması gibi bir çok konuya karşı koymadan, ve aslında bazı şeylerin sorgulanabilir olmasına ve maddesel açılardan yumuşatılmış olabilecek Müslüman, Yahudi ve Mecusi inançlarına karşı sürekli kusur bulan ve eleştiren sözlerin bolluğuna rağmen, yine de bir bütün olarak ele alındığında, bilgelik ve yetenek ile davranan Savunmacı’nın bulunduğu durumda eseri hakkında ileri sürdüğü iddia şudur: eser, başından sonuna kadar Arap dilinin tekil bir üstünlüğü aracılığıyla karakterize edilir. İslamiyet’in ele alınış tarzı öylesine etkilidir ki, Savunma’nın elden ele dolaştırılması, o döneme ait mertliğini yitirmiş ve dar görüşlü Müslüman devletlerinden birinde hoşgörü ile karşılanması mümkün değildir. Ve, Motazelit Halifeleri, aynı zamanda belki de büyük Akbar’ı da hariç tutacak olursak, herhangi bir çağda yer alan bir Müslüman yönetiminin İslamiyet açısından böylesine tehlike taşıyan bir esere en şiddetli acılar ve en ağır cezalar aracılığıyla engel olmayı gerekli göreceğini düşünüyorum. 4 Ama bu durum, bizim ülkelerimizin yönetimleri söz konusu olduğunda farklıdır. Ve bir Abbasi Halifesinin davasında yazılan ve elden ele dolaşan bir Savunma’nın ortaya çıkmasına, Hıristiyan imanının Savunucusunun hükümleri içinde itiraz edilmesi çok zor olurdu.

Bundan dolayı, Savunma’nın kullanımını ve çevirisini ya da seçilmiş parçalarını kolay değerlendirilebilir hale getirmek için içeriklerine ilişkin, daha ilginç bölümlerin çok sayıda çevirisini de dahil ederek tam bir analiz derledim. Bunu yaparken, bazı nedenlerden ötürü atlanması gereken bir kaç bölümü de belirttim.Daha çok kısaltmanın olmasının gerekip gerekmediği yerel gözlemlere dayalı olmalıdır.

Savunma, Asya’ya özgü eski ve yerli bir ürün olarak yalnızca bizler için Hıristiyanlığa ilişkin derin bir ilgi içermek ile kalmaz, aynı zamanda halen Doğu’da hakkında yasal takipte bulunulan aynı tartışma açısından pratik bir bağlantıya da sahiptir. Buradaki Hıristiyan avukat, özellikleri ve öğretişi Avrupalı bir tipe göre şekil verilmiş bir Mesih’i tanıtarak genelde meydan okuyan bir tavır içindedir ve sonuç olarak bu Mesih’in inancı Batı ile uyumlu olmasına rağmen, Asya’ya özgü zihin ve alışkanlığa yabancı özellikler taşımaktadır. Böyle bir şey, bizim Savunmacımız hakkında her halde söylenemez. Arapların Arabı olan, binlerce yıl önce Kildani ovalarında doğmuş ve yetişmiş olan El Kındi, kendisini ve inancını Asyalılara özgü bir düzen ve dil kullanarak sunar. İtirazda bulunan kişiler, zaman ya da ülkeye göre, ve biçiminde ya da özünde, ya da aracılığıyla desteklendiği muhakemesinde değişmediğini göreceklerdir. El Kındi’nin Hıristiyanlığı (belki Asyalı tartışmacının daha gayretli doğası ve daha canlı kavramları hariç tutularak) maddesel açıdan günümüz Misyonerliği aracılığıyla ileri sürülenden biraz farklı olabilir.

El Kındi’nin hitabet yeteneğini bu sayfalara aktarmaya çalışmadım, ama kendimi tartışmanın özüne ve cereyan ediş şekline bütünüyle verdim. Eserdeki karşılıklı konuşmalar baştan sona kadar kısaltılmışlardır ve bir çeviri olarak işaretlenen bir bölümün bulunduğu yerde bile meselenin özü, büyük çapta kısaltılarak aktarılmıştır ve yazarımızın ayrıntılı olarak dile getirmekten hoşlandığı eleştiren sözlere ve laf kalabalığının coşkusuna yer verilmemiştir. Bu görevi yerine getirmek için gerekli yeteneğe sahip olmuş olsaydım bile, dilimizin farklı özel nitelikleri taklit etme konusundaki herhangi bir girişimim ile çatışırdı. El Kındi’nin konuşma sanatının hızla akan bir seli andıran yeterli algılanmasını biçimlendirmek için orijinal eserin okunması gerekir. Ancak her şeye rağmen eserin Farsça ve Urdu dili gibi Doğu dilerine çevrilmesi, yazarımızın hem stili hem de ruhu nedeni ile daha az zor olacaktır.

Dr. Pfander’in talebi üzerine, kendisinin Müslüman hakkında yaptığı üç harika Bilimsel İnceleme’sinin bir açıklamasını yazdım. Yazım, “Calcutta Review” da 5 bir Tartışma şeklinde yayınlandı.Şimdi o günden bu güne otuz altı yıl geçmiş bulunuyor. Bu yazılar aracılığıyla, hem Hindistan hem de Türkiye’de önemli etkilenmeler oldu. Ama El Kındi’nin Savunması’nın kıyaslanamaz derinlikte hayret uyandıran bir olaya neden olmasının beklenebileceğini söylemek, bu etkilenmelerin kötülenmesi anlamına gelmez. Hıristiyanlığı savunan kişinin kendisinin soylu bir Arap soyundan dünyaya gelen bir Doğulu olması ve bununla birlikte aslen bir Hıristiyan, bir filozof ve Halife El Mamun’un Davasında saygı gören bir hizmetkar olması, yazarımızın tartışmasına esasi değerleri açısından çok büyük bir önem kazandırmaktadır. Bu eser ve Pfander’in eserleri arasında yalnızca makaleyi dikkatle inceleme ve avukatın kendi savunmasının ateşli hitabet yeteneği arasında küçük bir fark mevcuttur; bir savaşın tanımlanmasını okumak ile savaşın cereyan ettiği alanda bizzat bulunarak savaşı kendi gözleriniz ile izleyerek tanık olmak arasında da bir fark bulunduğu kesindir.

Türk Misyon Yardım Topluluğuna, Savunma’nın değerine gösterdikleri takdir ve bu Savunma’yı bize sunarken el yazması belgelerin eksikliklerine karşı koymadan çok zekice ve özen ile basılmış bir metin 6 ile sağladıkları yardımdan dolayı teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

W. M.
LONDRA,
Aralık 1, 1881


1. Bakınız sayfa 38.

2. “Indian Female Evangelist”  (Hint Kadın Müjdeci) Londra: Nisbet & CO., Nisan, 1881, Art. I.

3. Bkz. “Muhammed’in Yaşamı” (1.baskı), cilt i. s. clxxiii. et seq.

4. Kahire’de bilgili bir Amerikan Misyoneri olan Dr. Lansing tarafından bana şöyle söylendi: Mısır’da daha önce yürürlükte olan eski bir yasaya göre, içinde El Yazması bulunabilen herhangi bir evin, çevresindeki kırk ev ile birlikte yerle bir edilmesi ihtimal dahilinde olan bir durumdu.

5. “Calcutta Review,” cilt viii. Art. VI.

6. Türk Misyon Yardım Topluluğu, metinin özenli baskısını Dr. Tien’in emek ve bilgilerine borçludur. Dr. Tien, eksik materyalden oldukça iyi anlaşılır bir metin üretmeyi başarmıştır ve bu nedenle bu eser üzerinde hakkı büyüktür.

Vahiy 1

Mesih Görümü

Ayet 1— İlk bölümün başlangıç ayetleri, Tanrı Sözü’nün bu kitapta yer alan derin önemini vurgularlar; bu kitap Tanrı’nın “yakın zamanda olması gereken olayları” kullarına göstermesi için İnsanoğlu olarak görülen İsa Mesih’e verdiği vahiy hakkındadır. Aracılığı Tanrı, önce yeryüzündeki alçakgönüllü İnsan aracılığı ile açıklanmıştır, şimdi ise yüceltilmiş İnsan aracılığı ile gelecekte olması gereken olaylar açıklanır.

Gelecek ile ilgili olarak insanların boş ve çelişkili sözlerine bırakılmamış olduğumuzun farkında olmak ne kadar büyük bir berekettir. İnsanlar geçmişteki tarihten ve şimdiki olaylardan hareket ederek dünyanın gelecekteki yönü hakkında kendilerine göre sonuçlar çıkartırlar. Her şeyi Bilen, “yakın zamanda olması gereken olaylar” ile ilgili bilgileri perdeyi kaldırarak açıklamak ile kalmaz, ama aynı zamanda Her Şeye Gücü Yeten olarak önceden bildirilen her olayın gerçekleşmesini de sağlayabilir.

Ayrıca, gelecekteki bu olaylar imanlılara, kullar olarak hitap edilerek açıklanır. Bu tür bir bilgi nedeni ile Tanrı’nın gerçekleştireceği büyük amaçları ile uyumlu olarak akıllıca hizmet edebiliriz. Vahşet ve çürüme ile ifade edilen bir dünyadan ayrı kalarak yürüme konusunda uyarı alırız ve bize gelmek üzere olan yargı bildirilir; hepsinden önemlisi, Kuzu’nun hizmetkarlarının sonunda O’nu yüz yüze görecekleri ve göksel ortamda O’na hizmet edecekleri zamana götüren görkem ve yüceliği öğrendiğimiz zaman, hizmetimizde teşvik alacağımızdır (Vahiy 22.3,4).

Sonra tüm bu açıklamaların Rabbin öğrencileri ile birlikte iken yaptığı gibi, doğrudan iletişim aracılığı ile bildirilmediğini öğreniriz; bu açıklamalar genelde Tanrı’yı temsil eden bir melek aracılığı ile elçi Yuhanna’ya bildirildi. Ayrıca, bu açıklamalar yalnızca bildirilmek ile kalmadı, ama aynı zamanda “belirtiler ile de anlatıldı”, sözcükler aracılığı ile iletişim olduğu kadar görümler aracılığı ile de söylenenlere ek bilgi verildi.

Ayet 2 —  Yuhanna’nın tanıklık ettiği bu açıklama, bize Tanrı yetkisinin tüm yetkisi ile, İsa Mesih aracılığı ile kanıtlanarak, sözcükler ve görümler aracılığı ile gelir. Bu nedenle, Vahiy kitabının sonunda Yuhanna şu sözleri söyleyebilir:”Bunları işiten ve gören ben Yuhanna’yım.” (Vahiy 22:8)

Ayet 3 —  Bu peygamberlik sözlerini okuyana, burada yazılanları dinleyip yerine getirene özel bir bereket verileceği ilan edilir. Vahiy kitabı başladığı gibi, yine aynı şekilde, bu kitabın peygamberlik sözlerini yerine getiren kişiye verilecek olan bereketi ilan ederek son bulur (Vahiy 22.7). Böylelikle şu konuda uyarı almış oluruz: Vahiy kitabının içeriği, aslı esası olmayan merak konularını ve Hıristiyan yaşamlarımızda uyguladığımız davranışlarımız ile ilgilenmeyen düşünceler kapsamaz. Kitapta yazılı öğütlere kulak vermemiz ve söylediği sözlerdeki gerçekleri benimsememiz gerekir. Ancak böyle yaptığımız takdirde ruhlarımız, Hıristiyanlığın giderek büyüyen sapmalarının ortasında bile sukünet içinde muhafaza edilecek ve insanların ellerindeki yönetimin çöküşünden kaynaklanan ve artarak büyüyen vahşet ve çürümeden korunacaktır.

Ayetler 4,5 —  Yuhanna selam eder. Asya İlindeki yedi kiliseye hitap ederken, her Tanrısal Kişi, Vahiy kitabının karakteri ile uyum sağlayan bir şekilde takdim edilir. Tanrı, sonsuz Tanrı olarak sunulur; Ruh, dünyanın yönetildiği tahtın önündeki Tanrı gücünün doluluğu içinde sembolik olarak takdim edilir. Rab İsa’dan, “sadık Tanık” olarak söz edilir. O’nun sadık ve tanıklığı yeryüzündeki geçmişte yer alan mükemmel yaşamı aracılığı ile kanıtlanmıştır. Ölüler arasından ilk dirilen O’dur; şimdiki konumunda yücelik ve onur ile taçlandırılmıştır; ve O, yeryüzünün tüm kralları üzerinde yakın gelecekte gözler önüne serilmek üzere zaferli Prens’tir.

Ayetler 5,6 —  Kilise Vahyi alır almaz bu selama karşılık verir. Tanrı’nın sadık tanığı Olan, ölümün gücünü kırmıştır ve artık yeryüzü kralları üzerinde egemenlik sürecektir; O, bizi seven ve günahlarımızdan arındırmış olan Kişi’dir. Peygamberliğin devamında Mesih’i Yargıç olarak ve vakur bir görünümde buluruz. İmanını ağzı ile ikrar eden kilisenin üzerine yargıda bulunduğunu işitiriz; İsrail’in yaşayacağı büyük sıkıntıyı ve ulusların üzerine gelecek olan yargıyı öğreniriz; son olarak büyük beyaz tahtın önünde gerçekleşecek olan ölülerin yargılanması açıklanır. Ancak gelecek olan yargılar konusunda imanlılara şu bereketli güvence verilmiştir: Yargılayacak olan kişi, imanlıları tüm yargının ötesine taşımıştır, çünkü o, onların yargısını üstüne almış ve onları tüm günahlarından yıkamıştır. Ayrıca, bizler, imanlılar olarak, yalnızca yargıdan özgür kılındığımıza dair güvenceye sahip değiliz, ama aynı zamanda Mesih’in görkemli krallığında payımız olduğunu da biliyoruz, çünkü biz egemenlik sürecek “bir krallık” haline getirildik ve Tanrı’ya övgüler sunmak için kahinler yapıldık.

Yargıdan kurtarılmış olmak ve keyfini çıkartacağımız bereketler bizim kendi çabalarımızın bir sonucu değildirler; her şeyi “O’na” borçluyuz. Bu nedenle, imanlılar büyük bir zevk ile tüm övgüyü Mesih’e atfederek şu sözleri söylerler: “Yücelik ve güç sonsuzlara dek Mesih’in olsun! Amin.” Uluslara verilmiş olan dünya yönetimi sonunda, ulusların ilk başı şu sözleri söylediği zaman çöker, “İşte onurum ve yüceliğim için üstün gücüm ile krallığımın başkenti olarak kurduğum büyük Babil bu değil mi?” (Daniel 4:30). O günden bu güne insanlar arasında kendi yüceliği için uluslar üzerinde egemenlik kurmak isteyen, birbiri ardına pek çok kişi çıkmıştır; ama vardıkları sonuç, Ulusların ilk kralının vardığı sonucun aynısı olmuştur; insanlar ile ilgili yönetim konusunda her ne kadar Tanrı tarafından kullanılmış ve bir süre için başarılı olmuşsa da, sonunda aşağılayıcı bir yenilgiye uğramak zorunda kalmıştır. Sonunda tüm “yüceliğin”, yeryüzü krallarının kendisine karşı kalktıkları” Kişi’ye verildiği ve O’nun “egemenliğinin” “sonsuzluklar boyunca” süreceği gözler önüne serilecektir. Amin.

Ayet 7 —  burada Vahiy kitabının büyük konusunu özetleyen bir ifade yer alır – Mesih’in görkemli egemenliği için aracılıkları ile yeryüzünün hazırlanacağı hem Yahudilerin hem de Ulusların yargılanması. O, yargılama eylemi için geri döndüğü zaman, bu durum, kilisenin göğe alınması gibi olmayacaktır, göğe alınma olayı yalnızca O’nunla havada buluşacak olan kişiler tarafından görülecektir. O’nun yargılamak için gelişi, herkesin önünde gerçekleşecektir – “her göz O’nu görecektir”. İmanlılar ve imansızlar, Yahudiler ve Uluslar O’nun gelmiş olduğunu bileceklerdir ve O’nun gelişi, tüm kötülerin yargılanacağı anlamına gelecektir. Çünkü “O’nun için bütün yeryüzü halklarının dövüneceklerini” okuyoruz.

Ayet 8 —  İsa’nın Yargıç olarak tüm kötülüğü sona erdirmek ve Krallığını kurmak için geleceği zaman, Tanrı’nın ilk ve son, sonsuz Olan, Her Şeye gücü Yeten olduğuna dair gerçek bina edilecektir.

O zaman bu başlangıç ayetlerinden sorumlu olan insanın – hepsi; Yahudi, Uluslar ya da kilise -  tüm çöküşüne ve, Tanrı’ya karşı isyan etmesinin sonucu olan dünyayı dolduran vahşet ve çürümeye rağmen, Tanrı tahtında oturmaktadır, Kutsal Ruh tahtın önündedir ve Mesih kötülüğün sonunu getirmek ve yücelik ve egemenliğini sonsuzluklar boyunca bina etmek için gelecektir. Ayrıca, imanlılar, onları günahlarından yıkamış olan kan aracılığı ile yargılanacak olan dünyadan ayrı tutulan kişiler olarak belirtilirler; imanlılar Mesih’in gelecek olan krallığındaki yüceliği ve bereketleri paylaşmak için uygun kılınmışlardır. Bu tür şeylerin ardından giden kişiler olarak elçi Petrus ile şu sözleri söyleyebileceğimiz kesindir: “Kutsallık içinde yaşamalı ve Tanrı yolunu izlemelisiniz.” (2.Petrus 3:11)

Bu giriş, bizi, bu ilk bölümün geriye kalan ayetleri içinde yer alan Vahiy kitabının ilk bölümüne hazırlar. Bu bölümde Rabbin, Yuhanna’ya doğrudan verdiği görevi ve kendisine tüm yargılama görevinin teslim edilmiş olduğu İnsanoğlu olarak Kendini takdim edişini okuruz.

Ayet 9 —  Yuhanna, kendisinden şöyle söz eder: “İsa’ya ait biri olarak sıkıntıda, Tanrısal egemenlikte ve sabırda ortağınız ve kardeşiniz olan ben Yuhanna”. Yuhanna kendisini, bu dünyanın geçici yüceliklerine sahip krallıklarının bir üyesi olarak görmez, imanlılar olarak sabır ile beklememiz gereken Mesih’in gelecek olan krallığının bir üyesi olarak görür. Ayrıca, bunun da ötesinde, insanları gelecek olan yargı hakkında uyaran ve bu dünyanın krallıklarını deviren Tanrı sözü ve İsa Mesih’e tanıklık uğruna sıkıntı çektiğini ve Patmos denilen adaya sürgün edildiğini söyler. Böylelikle bizler Yuhanna’da Mesih’i reddeden bir dünyadan geçen kilisenin gerçek konumunu görürüz ve kilise O’nun düşmanlarının ayaklarının altında bir tabure yapılmasını beklemektedir.

Ayetler 10,11 —  Kutsallar genellikle Mesih uğruna çok sık zulme uğradıkları için, Yuhanna çektiği sıkıntıların Rab’den özel bir teşvik alması için fırsat haline dönüşeceklerini düşünüyor. Böylece Rabbin Gününde haftanın ilk günü – Ruh’un kudretli gücü ile Yuhanna, yedi temsilci kiliseye yazması ve göndermesi gereken özel görümler ve açıklamalar alır

Ayetler 12-16 —  Yuhanna kendisine sesleneni görmek için arkasına döndüğü zaman, Daniel peygamber tarafından eskiden beri var Olan’ın özellikleri ile tanımlanan ile benzer görünümde sunulan İnsanoğlu’nu görür.

Ama İnsanoğlu artık hor görülen, alay edilen ve insanlar tarafından reddedilen İnsanoğlu değildir, Yargıç olarak eyleme geçmek üzere olan yücelik içindeki İnsanoğlu’dur. O, artık kutsallara hizmet etmek için üstlüğünü bir yana koyarak beline bir havlu dolayan İnsanoğlu değildir; üzerine adalet giysileri giymiştir. Göğsündeki altın kuşak aracılığı ile doğruluk korunmaktadır. Yargılarının yoğun kutsallığı, “başının, saçının ak yapağı gibi beyaz, kar gibi bembeyaz” oluşu ile ortaya konur. Yargılarının araştırıcı özelliği, kendilerinden hiçbir şeyin saklı olmadığı “alev alev yanan ateşe benzeyen gözleri” aracılığı ile kesin bir şekilde önümüze getirilmiştir. “Ocakta kor haline gelmiş parlak tunca benzeyen ayakları”, “yakıp tüketen bir ateş” olarak Tanrı’nın denemesine dayanan kesin bir kutsal yürüyüşten söz ediyor olabilir. Gürül gürül akan suların sesine benzeyen sesi aracılığı ile O’na karşı çıkan her ses üzerinde egemendir. Sağ elindeki, bir süre sonra kiliselerin yedi temsilcisini teşkil ettiğini öğreneceğimiz yedi yıldız tutmaktadır. Bu bize, yedi kilise üzerinde gücü ile egemen olduğunu gösterir. Ağzından iki uçlu, keskin bir kılıç uzanır; “Tanrı’nın sözü diri ve etkilidir, iki ağızlı kılıçtan daha keskindir. Can ile ruhu, ilik ile eklemleri birbirinden ayıracak kadar derinlere işler, yüreğin düşüncelerini ve amaçlarını yargılar” ve ağzından iki uçlu, keskin bir kılıç uzanan Kişi, Tanrı’nın sözünü konuşur. Yüzü, bütün gücü ile parlayan güneş gibidir; bu dünyanın karanlığını dağıtan ışıktan söz edilmektedir.

Ayet 17 —  Her sembolün Rabbin Yargıç karakterini sergilemekte olduğu aşikar değil midir? Rabbi sonsuz lütfu ve sevgisi içinde tanımış olan Yuhanna için bu görüm bunaltıcıdır. Bunun sonucu olarak, bir zamanlar Rabbin huzurunda başını O’nun göğsüne yaslayarak oturan bu öğrenci şimdi O’nu görünce “ölü gibi ayaklarının dibine yığılır.” Her şeye rağmen, “İsa’ya ait biri olarak sıkıntıda, Tanrısal egemenlikte ve sabırda ortağımız ve kardeşimiz” olan Yuhanna gibi biri için korkulacak bir şey yoktur. Yargılamak üzere Olan, elini imanlının üzerine koyar ve şöyle der:”Korkma!” Rab, bize, öncelikle hemen imanlının Yargıç’ın önünde neden korkmaması gerektiğini anlatır. O’nun Kişiliğinin yüceliği ve İşinin büyüklüğü korkuyu bizden uzaklaştırır. O, Kişiliği içinde “İlk ve Son’dur, Diri Olan’dır!” O, sonsuzlarca Var Olan’dır. Tüm bunlara rağmen beden aldı ve öldü ve sonsuzluk boyunca yaşamak üzere dirildi. İmansız bir kişi için O, kendisine tüm yargı yetkisinin verildiği İnsanoğlu’dur. İmanlı bir kişi için ise, O aynı zamanda ölümün ve mezarın gücünü de kırmış olan İnsanoğlu’dur.

Ayet 19 —  Rab, kulundan tüm korkuyu uzaklaştırdıktan sonra vahyin üç ana bölümünü bildirir.

  • Birincisi, Yuhanna’nın “gördüğü” şeyler – yedi kilisenin arasında yürüyen İsa’nın yüceliği (Vahiy 1).

  • İkincisi, “şimdi olanlar” – yedi temsilci kilise ile ortaya konan şimdiki kilise dönemi (Vahiy2,3).

  • Üçüncüsü, “bundan sonra olacaklar” – kilisenin Mesih ile birlikte yücelikte olması için yeryüzünden alındığı zaman gerçekleşecek olaylar (Vahiy 4-22).

Ayet 20 —  Vahyin ikinci kısmına geçmeden önce, Rab yedi yıldızın ve yedi altın kandilliğin sırrını açıklar. Yıldızlar ikinci derecedeki göksel ışıklardır ve Tanrı halkına, armağan ya da tecrübe aracılığı ile göksel gerçek hakkında hizmet etmek için Rabbin rehberliği altına konmuş kişilere işaret etmek üzere bir figür olarak belirtilirler. Ayrıca buna ek olarak, yıldızların yedi kilisenin melekleri oldukları söylenir. Kutsal Yazılarda “melek” teriminin, bazen “temsil etmek” ile ilgili olarak kullanıldığını görürüz ve bu nedenle bu sözcüğün her zaman, bir meleğin varlığını ima etmesi gerekmez. Bu kısımda, melek, Mesih’in önünde sorumlu olan toplulukların temsilcilerini ima ediyor gibi görünmektedir.

Burada, bizim, Rab ve O’nun kulu Yuhanna arasındaki haberleşmenin bir aracı olarak bir meleğin varlığının bulunduğunu anlayabilmemiz için belirtilir, ama Yuhanna’nın Rab tarafından Mesih’ten birebir anlamı ile bir meleğe mektup yazması görevinin verildiğini düşünmek zor olur.

Son olarak, yedi kandilliğin Mesih’in mevcut bulunmadığı bir dünyada Mesih’in bir ışığı olma sorumluluğunu taşıyan kiliselerin sembolleri olduklarını öğreniriz.

Vahiy 2-3

Yedi Kilise

İlk bölüm bize, birinci Mesih’in, İnsanoğlu’nun, Yargıç olarak karakterine ilişkin ilk görümü sunmuş, böylelikle Vahyin ilk kısmını biçimlendirerek, 19. ayette söz edilen “gördüklerini” ifadesini bildirmiştir. İkinci ve üçüncü bölümlerde önümüzde yer alan konular “şimdi olanlar” ifadesi ile belirtilirler. Vahyin 1:4, 11 ve 20 içeriğinde yer alan yazılanlardan, Vahyin, Küçük Asya’nın bir ilindeki Elçilerin zamanında var olan yedi kiliseye hitaben söylendiği aşikardır. Ancak, bu belirli kiliselerin, Elçilerin zamanından kilise döneminin kapanışına kadar Hıristiyan ikrarında başarılı olarak gelişecek ahlak koşullarının şimdiki koşullarını sunmak için seçilmiş oldukları konusunun sorgulanması zordur. Böylelikle, “görülenler”, kilisenin yeryüzündeki tarihinin tüm dönemini peygamberliğe özgü bir şekilde temsil ederler. Ayrıca, bu yedi kilise yedi altın kandillik sembolü aracılığı ile anlaşılırlar. Bu durumun, hitap şekillerinin kesinlikle Mesih’in yeryüzündeki yokluğu döneminde kilisenin Mesih için bir ışık olma sorumluluğunu ima ettiği kesindir.

Ayrıca, Rabbin kiliselerin arasında, Kilisenin Mesih için parlama sorumluluğuna ne derece karşılık verdiğini ortaya çıkarmak için Yargıç olarak yürürken sunulduğunu anlıyoruz. Bu hitap şekillerinden kilisenin tüm diğerleri ile birlikte sorumluluk konusunda tamamen başarısız olduğunu öğreniyoruz. Tüm başarısızlığın nedeninin ortaya çıkarıldığını görüyoruz, kilisenin yüz yıllar boyunca gösterdiği gelişmeden ve Mesih tarafından tiksinti duyularak tamamen reddedilecek olan iman ikrarında bulunan kilisenin önceden bildirilen sonundan söz ediliyor. Her şeye rağmen tüm başarısızlığın orta yerinde bile, Rabbin onay verdiği şeylerin var olduğunu öğreniyoruz ve Rabbin yargıladığı şey konusunda bireyin galip gelmesinin mümkün olduğunu görüyoruz; ve özel bereket vaatleri bulunuyor.

Hıristiyanlığın son günlerinde Hıristiyanlığın kötülükleri hakkında kendi yargımızı oluşturmak zorunda bırakılmamamız, başarısızlığın ortasında bile Rabbin onayını alan bir Hıristiyanlığın varlığı ne kadar teşvik edici! Bu hitap şekillerinde Rabbin zihnine sahibiz. Her hitapta, şu öğüt yer alıyor: “Kulağı olan Ruh’un kiliselere ne dediğini işitsin.” O zaman Ruh tarafından yazdırılan Rabbin sözlerini dinlememiz ve böylelikle Rabbin bir yıkım gününde ne düşündüğünü öğrenmemiz büyük bir önem taşır. Ama eğer yine de kilisenin yıkımından söz ediyorsak, şu söylenenleri her zaman hatırlamamız gerekir: “Tanrı’nın amacı uyarınca kilise yıkılamaz, ama yeryüzünde Tanrı için bir tanıklık olarak içinde bulunduğu şimdiki durum yıkıntıyı andırmaktadır.”

Ayrıca, eğer kilisenin yıkımının sorumluluğu bize ait ise, imanlılar olarak kurtuluşumuzun kesin olduğunu bilerek rahatlamamak için uyanık olalım ve yıkımın ortasında bile Rabbin hakkımızdaki düşüncesine ilgisizce kayıtsız kalmayalım. Birinin şu sözlerle ifade etmiş olduğu gibi düşüncelerimizde uyanık olalım: “gerçek yıkım olduğu zaman, Rabbin gücü zayıf düşer. O’nun işleyişi, kilisenin içinde bulunduğu duruma göre gerçekleşecektir, kilisenin içinde bulunmadığı duruma göre değil …. İstediğimiz şey …şimdiki koşulları karşılamak için Tanrı’nın kaynaklarının uygulanması için onlara duyulacak gerçek ve uygulamalı imandır.

Yaşayan iman yalnızca ihtiyacı görmez, ama aynı zamanda bu ihtiyaç konusunda Rabbin düşüncelerini ve zihnini de görür ve Rabbin mevcut sevgisini hesaba katar.”

O’nun zihnini bilmek arzusu ile, yedi kiliseye bulunulan hitaplar üzerinde düşünelim ve böylece O’nun onayına sahip olanın ne olduğuna yanıt ararken, Rabbin yargıladığı  her şeyi reddedebilelim.

1. Efes’teki Kiliseye Hitap (Vahiy 2:1-7)

Bu hitapta, elçilerin son günlerinde, kilisenin Mesih tarafından görüldüğü gibi bir sunumuna sahip olduğumuzu söyleyemez miyiz? Her hitapta Rabbin, Kendisini kilisenin durumuna uyan bir özellik içinde sunduğu görülecektir. Kilise tarihinin bu erken döneminde, ayrılmanın dışsal belirtileri mevcut değildi Mesih bu dönemde hala sağ elinde yedi yıldız tutan ve kiliselerin arasında yürüyen kişi olarak görülür. Bu durum, şunu ima etmez mi? Toplulukta Rabbin ilgilerini temsil etmek için Rabbin rehberliği altındaki ikinci yetkide yer alanlar hala O’nun gücü ve yönlendirmesi altında değil midirler? Buna göre Rab hala kiliselerin arasında yürüyebiliyordu ve Laodikya’da olduğu gibi kapının dışında değildi.

Kilise tarihinin bu erken döneminde hala Rabbin onaylayabileceği pek çok şey mevcuttu. Kutsallar, Rabbin hizmetindeki çalışkanlıkları ve dayanıklılıkları ile fark ediliyorlardı. Mesih’in adı uğruna denemeye göğüs germişler ve zayıf düşmemişlerdi. Şeytanın sahte öğretiş ve kötü işler aracılığı ile kiliseye her saldırışında kilise bozulmamış ve karşı koymuştu.

Her şeye rağmen yine de, dışarıdan bakıldığı zaman bir eksikleri olmasa da, yürekleri bilen Rab şu sözleri söylemek zorunda kaldı: “Başlangıçtaki sevginden uzaklaştın.” Bu sözlerde, sorumluluk sahibi kilisenin tüm hatalarının kökü yer almaktadır. Biri şöyle demiştir: “Yara açan ve sonunda yıkıma götüren, dışarıdan değil kesinlikle içerden gelendir. Mesih’in sevgisinde dinlenenleri ve yaşamlarının ve canlarının seveni olarak O’na sahip olanları Şeytan yıkmak için uğraşsa bile uğraşıları boş olacaktır.” Mesih’e duydukları ilk sevgiyi yitirenlere Rab şu ağır sözleri ilan eder: “Düştün.” Dünyanın önündeki tanıklıkları dışsal açıdan ne kadar lekesiz görünürse görünsün, kilise Rabbin gözünde düşmüş bir kilise idi. Tövbe etmedikleri takdirde kandilliklerinin yerlerinden kaldırılacakları konusunda uyarı alırlar. Eğer Mesih’e duyulan ilk sevgi kayboldu ise, insanların önündeki ışık başarısızlığa mahkumdur.

Bir bütün olarak kilise için gerçek olanın, her bireysel imanlı için de gerçek olduğu tarihte mevcut olan her yerel topluluk için geçerlidir. Her başarısızlığın kökü içseldir, yürektedir ve tövbe edilmediği takdirde, Tanrı’nın yönetimindeki dışsal tanıklık tüm gücünü kaybedecektir.

Ama her şeye rağmen yine de, kilisede bir bütün olarak iyileşme gerçekleşmedi, bireyler için bu ciddi içsel başarısızlığın üstesinden gelmek bireyler için mümkündü. Rab, bu kişilere Kendisini Yaşam Ağacı olarak açıklayacaktı – Tanrı’nın cennetindeki ruhsal gıdanın gizli kaynağı, burada hiç bir düşman yüreklerimizi Mesih’ten ayırma konusunda başarılı olamayacaktır.

2. İzmir’deki kiliseye Hitap (Vahiy 2:8-11)

İkinci hitapta, Kilise, elçilere özgü saflığından çöktükten sonra yüz yüze gelmesine izin verilecek olan zulüm günlerinden söz edildiğini kesin olarak biliriz.

Rab, Kendisini, ölüm derecesine varacak kadar zulmedilmekte olan kutsallarına en büyük teşviği sağlayarak gösterir. O, halkına karşı koyan her şeyin önüne geçer ve zulmeden kişiler sonsuza kadar ortadan kayboldukları zaman bile O, halkının önünde kalacaktır. Eğer kutsallar ölüm ile yüzleşmeye çağrıldılar ise, o zaman Mesih’in ölümde ve yaşamda var olmuş bulunduğunu hatırlasınlar.

İzmir’de yeni kötülükler aracılığı ile kiliseye saldırıldığını görüyoruz; bu çoğalan kötülükleri durdurmak için Rabbin izin verdiği zulüm; ve bireysel galiplerin denenmenin ortasında gösterdikleri adanmışlık, ölüm pahasına sadakatten söz edilir.

Kilise tarihinin bu döneminde Şeytanın kiliseyi çürütmek ve tüm tanıklığı bozmak için gösterdiği çaba iki yönlü bir şekil aldı. İlk olarak, Hıristiyan toplumunun içinde Hıristiyanlığa Yahudiliği eklemek isteyenlerin kötü etkileri arttı ikinci olarak ise, uluslara ait zalimler aracılığı ile Hıristiyanlığa dışarıdan müdahale edildi. Her iki kötülüğün kaynağı da şeytandı. Hıristiyanlığı Yahudileştirmeye çalışan öğretmenler, şeytanın Tanrının kilisesindeki bu çabalarının farkında olan elçiler tarafından yeryüzünde kaldıkları sürece, yenilgiye uğratıldılar. Elçiler ayrıldıktan sonra ise, Hıristiyanlığı Yahudileştirmeye çalışan bu kişilerin yerini başka gruplar aldı; burada öncelikli olan grup Şeytanın havrası olarak adlandırılıyordu ve bu grup Hıristiyanlığa Yahudiliğin öğretişlerini, törenlerini ve ilkelerini ekleme gayreti içindeydi. Bu kötülük, o günden bu güne işlemeye devam etmiştir, öyle ki bu günkü Hıristiyan ikrarı gerçek göksel karakterini kaybetmiştir ve göz alıcı binaları, öğretişleri ve törenleri ile doğal insanı Yahudi sistemine çekecek büyük bir dünyasal sistem haline gelmiştir.

Bu önemli ayrılık gerçekleştiği zaman Rab, kilisenin ışığa götüren bir sıkıntı döneminden geçmesine izin verdi. Giderek büyüyen bu denemenin karanlığının ortasında O’na gerçekten sadık kalanlardan “ölüm pahasına da olsa” sadık kalmalarını istedi. Bu kişiler, Rabbin her şeyin üzerinde egemen olduğuna güvendiler ve Rab halkının denenmesine bir sınır koydu Ölüm pahasına sadık kalanları bir yaşam tacı ile ödüllendirecek ve onlara, ölümden geçmelerine rağmen, asla “ikinci ölüm tarafından yaralanmayacaklarına” dair söz verdi.

3. Bergama’daki Kiliseye Hitap (Vahiy 2: 12-17)

Bu hitaplarda zulmü izleyen günlerde iman ikrarında bulunan kilisenin daha sonraki ayrılışını görüyoruz ve inancın açıklanması içindeki Yahudileştirme grubunun öğretiş ve uygulamalarının sonucu bu oldu.

Bu dönemdeki Hıristiyan inancı açıklamasına Rab, Kendisini “ağzından iki ağızlı keskin bir kılıç uzanan” kişi olarak takdim eder. Kilisenin içinde bulunduğu ciddi durum, Tanrı sözünün keskin kılıcı ile ifşa edilir. Yahudiliği Hıristiyanlık ile bağlamak girişiminin amacı şudur: doğal insanın gözü ile gördüğüne ve duyularına uygulanan aracılığı ile Hıristiyanlığı dünyaya intibak ettirmek ya da dünya ile uzlaştırmak. Bunun sonucunda insanlar dünyadan çekip çıkartılmıyorlardı, ama Hıristiyan inancı dünyaya doğru yönlendiriliyordu. Bu nedenle, Rabbin bu döneme ait kiliseye şu sözleri söylemesi gerekti: “Nerede yaşadığını biliyorum, Şeytanın tahtı oradadır.” Bulunduğumuz yer, yüreklerimizin neyi arzu ettiğini gösteren ciddi bir belirtidir. Şeytanın tahtının olduğu yerde bulunmak, kesinlikle yüreğin şu konumunu ifade eder: şeytanın prens olduğu bir dünyanın hükmü ve parlaklığı altında kalmayı arzu etmek.

Ancak her şeye rağmen yine de, dünyanın hükümranlığının aranmasına rağmen, kilise tarihinin bu döneminde Mesih’in Kişiliği ve İşi hakkındaki büyük ve belli başlı gerçekler hala muhafaza edilmiş durumdaydılar, çünkü Rab şu sözleri söyleyebiliyor: “Yine de adıma sımsıkı bağlısın ve bana olan imanını inkar etmedin.” Bildiğimiz gibi, Mesih’in Tanrılığını inkar etmek için, Aryanizmin her tür çabasını reddeden ve zulüm ve şehitlik karşısında imanın büyük gerçeklerini iddia ile beyan eden konseyler oluşturuldu.

Mesih’e ve imana duyulan bu sadakatin ölçüsüne bakmayan ve dünyanın egemenliği altına düşmüş olan kilise dünyanın yöntemlerini benimsedi ve eski dönemdeki Balam’a işaret eden kötülüklerin pençesine düştü Böylece, iman ikrarında bulunan kilisenin içinde bu kötü Balam’a benzeyen bir grup insan ortaya çıktı, hizmeti kendi çıkarları lehinde kullandılar ve böylece kiliseyi dünyaya bağladılar ve onun, Mesih ile nişanlı olan erden kız konumunu çaldılar. Bu durum, Nikola yanlılarına tekrar kapı açmış oldu; öyle görünüyor ki, uygulamalı tanrısayar yaşama çok az rağbet eden; imanlı, iman aracılığı ile aklandığı için ahlak kurallarına karşı gelen öğretiş ön plana geçti. Bu tutum, Tanrı’nın lütfunu şehvete düşkünlüğe dönüştürmekti. Rab, bu tür tutumlara karşı bize tanrı lütfunu gerçekten anlatan iki ağzı keskin kılıcı kullanacaktı. Tanrı lütfu bizi aynı zamanda “Tanrımızın yakıp tüketen bir ateş” olduğu konusunda da uyarır.

Yöntemlerini benimseyerek insanların peşinden giden dünyaya yerleşmeyi reddeden galip, Rabbin gizli onayı ile ödüllendirilecekti ve Mesih tarafından “gizli man” ile desteklenecekti, Mesih, bu  dünyada iken, başını yaslayacak yeri olmayan bir yabancı gibi yürüdü.

4. Tiyatira’daki Kiliseye Hitap (Vahiy 2:18-29)

Bu hitap şeklinde, ortaçağ döneminde iman ikrarında bulunan kilisenin durumu ile ilgili bir ön bildiriye sahip olup olmadığımız sorgulanabilir mi? Rab, ateş alevi ile yanan gözleri aracılığı ile her kötülüğün farkında olarak ve parlak tunca benzeyen ayakları ile kötülüğe karşı harekete geçmeye hazırlıklı olan Biri olarak takdim edilir.

Rabbin sözleri, iman ikrarında bulunan kilisenin bu dönemde önde gelen iki özelliğe sahip olduğunu belirtir. Rab ilk olarak, bu kilisenin yaptıklarını, sevgisini, imanını, hizmetini ve sabrını bildiğini belirtir. Tarih, Rabbin sözlerini onaylamıyor mu, çünkü cehaletin ve batıl itikatların mevcut olmasına rağmen biliyoruz ki, orta çağ boyunca kişisel adanmışlıkları ile fark edilen çok sayıda birey, kendilerini inkar etmeyi esirgemeden Mesih uğruna sabırla dayandılar.

İkinci olarak, bir kısım bireyin bu adanmışlığına rağmen, Rabbin sözleri, iman ikrarında bulunan kilisenin bu dönemde “Şeytanın derinliklerine” ulaştıklarını bildirir. Çünkü o zaman papalık sistemi olarak bilinen ve “İzebel adlı o kadın” olarak sembolize edilen o korkunç sistem varlığını sürdürüyordu. Bu sistemde benliğin yüceltildiğini görürüz, çünkü bu kadın “kendisini bir peygamber olarak adlandırdı”. Kilise, öğretişi ilan etmek için bir öğretmenin konumuna geçer, dünya ile, kutsal olmayan bir birliğe yönlendirir ve putlara ve kutsallara tapınan bir putperestlik sistemi başlatır. Burada, Bergama’daki kötülüğün hızla ilerlediğini görürüz. Kilise orada, Şeytanın taht kurduğu yerde, dünyanın egemenliği altına giriyordu. Tiyatira’da, dünyada kalmanın sonucunun iman ikrarında bulunan kilisenin kendisini dünya üzerinde hükmederek yüceltmek istediğini ve dünyanın tutkularına yaltaklık ettiğini görürüz. Bu korkutucu sistemin sonucu, iman ikrarında bulunan kilisenin içinde, ölüm yargısı altına giren ve yaptığı işlere göre Rabbin araştıran yargılarına uğrayan bir kuşak meydana getirir.

Ancak her şeye rağmen yine de, Rab, kötülüğün bu ahlaksız sisteminin varlığına rağmen, bu sistemin öğretişinden kişisel olarak özgür olan ve Şeytanın derinliklerinin içine düşmemiş olan bazı kişilere sahipti. Bu gibi kişiler Rab İsa gelene kadar gerçeğe sımsıkı yapışan kişilerdi ve bu korkunç sistem içinde değillerdi. Onlar, Rab İsa gelince ödülleriniz alacaklar. Mesih’in yokluğu sırasında dünyada egemenlik sürmeyi reddetmiş olanlar O’nun yücelik gününde uluslar üzerinde kudret ile egemenlik sürecekler. Bu arada, galip gelen Mesih’i Sabah Yıldızı olarak tanıyacak – tüm denenmeleri sırasında Halkı için yaşayan O, doğruluk Güneşi olarak geldiği zaman, şafak sökmemiş olacak.

5. Sart’taki Kiliseye Hitap (Vahiy 3.1-6)

Rab, bu kiliseye “Tanrı’nın yedi ruhuna ve yedi yıldıza sahip” Olan olarak takdim edilir. Her ne kadar Katolik mezhebinin usulleri ve inançları “uluslar üzerinde güç sahibi olmak” olarak kabul edilmiş ise de, “Tanrı’nın yedi ruhu” aracılığı ile ortaya konan gücün bütünlüğü hala gerçek olarak Rab ile birlikte kalır. Ve gerçekten sapma her ne kadar büyük olursa olsun, yedi  yıldız ile sembolize edilen kişiler mevcuttur ve O, bu kişiler aracılığı ile halkına göksel ışık verebilir. Böylece, Roma’nın gücüne ve gururuna rağmen, bu sistemin kötülüklerine karşı  koyan kişilerin var olduğunu biliyoruz. Ama ne yazık! Hataya direniş ne olursa olsun ve bu akımda gerçeğin uyanışı ne olursa olsun, Reformasyon olarak söz ettiğimiz bu hareket insanların elinde yıkıma uğramış ve çökmüştür. İnsan, sorumluluk yerine getirme konusunda her zaman başarısız olur. Sonuç, Protestanlığın gelişimi olmuştur ve aslında Protestanlığın hala yaşayan bir “adı” mevcuttur ve böylelikle gerçek adına insanların önünde ayakta durur. Ancak, Rabbin bu konuya nasıl baktığı şu sözler ile belirtilir: “Ama sen…. ölüsün.” Ama bu Katolik inancına karşı duruş aracılığı ile Kutsal Kitap okunabilir ve anlaşılabilir hale geldiği ve iman aracılığı ile aklanma konusundaki büyük gerçek yeniden ilan edildiği için müteşekkir olabiliriz. Ama ne yazık! Yalnızca Ortodoksluğa razı olmak ile Kutsal Kitap ölü bir mektuptan biraz daha fazlası haline gelmiştir ve Kutsal Kitap’ın gerçekleri, kitlelerin yaşamlarını değiştirmediği gibi kişisel iman ile de kabul edilmemiştir. Biri şu sözleri söylemiştir: “Protestanlar arasında en sık görülen şudur: bir şeyin eksiksiz bir şekilde gerçek olduğunu itiraf ederler, çünkü o şey Tanrı‘nın sözünde mevcuttur, ama onu uygulamak gibi bir niyetleri yoktur.”

Böyle bir durumun getireceği tek şey Rabbin yargısı olacaktır. Rab, gelişinde dünya gibi, imanlı olduklarını söyleyenleri de uykuda bulacaktır (1.Selanikliler 5:2-6). U neden

Ama yine de her şeye rağmen, çürümüş ve putperest Katolik inancı içinde bile adanmış kişiler vardır ve bu nedenle Protestanlığın ölü Ortodoksluğu arasında bir bakiyeyi oluşturan “birkaç isim” mevcuttur ve Rab, bu bakiye hakkında şunları söyleyebilir: “Aranızda giysilerini lekelememiş bir kaç kişi var ki, beyazlar içinde benimle birlikte yürüyecekler. Çünkü buna layıktırlar.” Ölü bir inancın ortasında kişisel olarak Mesih ile birlikte yürüdüler ve adları yaşam kitabından hiç silinmeyecek ve Baba’nın ve meleklerinin önünde o kişinin adı açıkça anılacak.

6. Filadelfya’daki Kiliseye Hitap (Vahiy 3:7-13)

Rab bu topluluğa Kendisini adil bir yargıç görünümünde takdim etmez ve topluluğa resmi bir şekilde yön de vermez, ama Kendi ahlak niteliklerinden söz eder ve Kendisini “Kutsal” ve “Gerçek” olarak takdim eder. Rab, topluluğun ahlak tutumu ile uyumlu olarak onları bereketler ve şu sözleri söyleyebilir:”sözüme uydun, adımı yadsımadın.” Genel ayrılmanın ortasında Rabbin sözünü bağırlarına bastılar ve ona itaat ettiler, ve her şeyden daha önemlisi, Mesih’in kişiliğinin yüceliğini gayret ile muhafaza ettiler ve O’nun adının her “reddedilişini” geri çevirip kabul etmediler.

Anahtarları elinde tutan Rab, onları bu tür kişiler için kullanabilir. Düşmanın tüm gücüne rağmen, Rab, onlar için İsteği ile uyumlu olarak hizmet kapıları açar ve Düşüncesine uymayan yollara götüren kapıları kapatır. Bu tür imanlıların güçleri az olabilir ve Tiyatira’da olduğu gibi dünyanın gözünde önemli görünmezler; Sart kilisesinin durumunda olduğu gibi büyük bir reformasyon konusunda üne de sahip değildirler. Ama dünyanın merak edip hayranlık duyacağı hiç bir özellikleri olmadığı halde, Rabbin onayına sahiptirler ve gelecek olan o günde onlara karşı çıkan herkes, onların Rab tarafından sevildiklerini öğrenecektir.

Bu topluluk içinde, Hıristiyanlığın giderek çoğalan bozulmalarının ortasında ve Hıristiyan döneminin sonundan önce, Mesih’in sözündeki gerçeklere ve O’nun adının üstün yetkisi ve değerine karşı bir tanıklığın ortaya çıkacağını Rab bize önceden bildirmemiş midir?

Ama yine de eğer Tanrı, baskın çıkan hüznün ortasında bu taze tanıklığı bildirir, bizler de aynı zaman da Şeytanın, Yahudiliği, usulleri ve törenleri ile canlandırarak ortaya bir karşı-tanıklık çıkartma peşine düşeceği konusunda uyarı alırız. Mesih’in sözünde bulunan kilisenin gerçeğinin uyanışına, Mesih’in sözünü yok etmek isteyen Şeytan’ın, hemen büyük bir törensellik ve batıl itikatlar patlaması ile karşılık verdiğini biliriz. Şeytan, yürekleri Mesih’in kişiliğinden ayırmak ve böylece Hıristiyan’ın tüm hizmetini ve tapınmasını çalmak ister.

Eğer bu kişiler, kendilerine Şeytan tarafından böyle bir karşılık verileceği konusunda uyarıldıkları takdirde, sabır ile dayanmak için teşvik edilmiş olurlar, eğer şimdiki denemelerden korunuyorlar ise, o zaman yakında “tüm dünyanın üzerine” gelecek olan sıkıntı saatinden de korunacaklarını bilirler.

“Güçlerinin az olması” ve sahte din sistemleri aracılığı ile gerçeği kutsallardan çalmak isteyen Şeytan tarafından sürekli bir çatışmaya maruz bırakılmaları sonucu bu topluluk, özellikle, onlara açıklanmış olan gerçeğe olan sıkı bağlılıklarından vazgeçmek tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu tehlikeye karşı durmak için sahip olduğuna “sımsıkı sarılma” uyarısı öğüdünü alır – sahip olduğu şudur: gerçek, Mesih’in Adı’nın değerliliği ve Rabbin sevgisi ve onayı. Bu büyük bereketlerin gitmelerine izin vermek, gelecek olan o günde ödül tacını kaybetmek ile sonuçlanacaktır Bu imanlıları “sımsıkı sarılmaları” için teşvik etmek amacı ile Rab, onlara geri geleceğini bildirir, O’nun gelişi için beklemeleri gerekecektir ama bu bekleyiş kısa sürecektir, çünkü O tez geliyor.

“Sımsıkı sarılarak” galip gelen, yücelik gününde harika bir ödüle sahip olacaktır. Bu topluluk, Rabbin “sımsıkı sarılma” uyarısına kulak vererek ve gücünün azlığına razı olarak günümüz dünyasının değerlerine aldırmayacak ve gelecek olan o günde güçlü bir konuma sahip olacaktır. O’nun reddedildiği günde, adını giderek önemsemeyen bir dünyada Mesih’in adını her şeyden üstün tutan kişinin, yücelik yuvası olan Yeni Yeruşalim’de Mesih’in adına sahip olduğu görülecektir.

7. Laodikya’daki Kilise’ye Hitap (Vahiy 3:14-22)

Bu son hitapta kilisenin, tüm kilise dönemi süresince artan başarısızlığının ciddi sonucunu öğreneceğiz. Aynı zamanda Rabbin uyanan lütfunun nasıl kötüye kullanıldığını ve O’nun uyarılarına ne kadar az kulak verildiğini anlıyoruz. Ama yine de her şeye rağmen, Rabbin, tüm bu başarısızlığın ortasında Halkının değişmeyen kaynağı olarak kaldığını ve bireysel imanlı için en karanlık günde bile en büyük bereketin var olduğunu görüyoruz.

Tanrı’ya sadık kalmamış olan ve insanların önünde gerçek bir tanık olmayan büyük Hıristiyan inancına çarpıcı bir karşıtlık içinde rab Kendisini, “Amin” olarak tanıtır. O’nun aracılığı ile Tanrı’nın her amacı yerine getirilecektir; O, “sadık ve gerçek tanık, Tanrı’nın yarattıklarının başlangıcı” olarak, her şeyin Tanrı ile uyumlu olmasını sağlayacaktır.

Sonra, iman ikrarında bulunan kilisenin son aşamasının ciddi bir resmi gözlerimizin önünden geçer. Mesih’e duyulan ilk sevginin kaybedilmesi ile başlayan başarısızlık, Mesih’e gösterilen öylesine büyük bir kayıtsızlık ile sona erer ki, Mesih, kapılarının dışında durup beklemesine rağmen, kilise hareketsiz kalır ve O’nun, kilisedekilerin yüreklerini kazanmak için başvurduğu her çaba ölü olur. Bize açılmış bir Kutsal Kitap’ı yenileyen ve Mesih ile ilgili büyük gerçekleri açıklayan lütuf, Hıristiyan inancı tarafından öylesine kötüye kullanılmıştır ki, büyük bir çoğunluk, sonunda, gerçeği kullanarak kendilerini yüceltmiştir. Zengin olmaları ve mallarının artması ile övünürler ve hiç bir şeye ihtiyaçları olmadığını düşünürler. Her zaman olduğu gibi, övüngenlerin yararsızlıkları onları içinde bulundukları gerçek durum önünde kör yapmıştır. Kendilerinden memnun olan çoğunluk, Rabbin gözünde ruhsal açıdan “zavallı, acınacak durumda, yoksul, kör ve çıplak” olduğunun farkındadır. Mesih, bu tür kişilerin içinde bulundukları durumdan tiksinir. Ve bu tür kişilerin durumları yalnızca Mesih’e olan Hıristiyan inancının tamamının reddedilmesi ile son bulur.

Ama her şeye rağmen yine de, Rabbin lütfu, içinde bulundukları çaresiz duruma çözüm getirecek olanı O’nda bulmaları için O’na geri dönmelerini öğütler. Ancak bütünü ile harika ve ihtiyaçlarını karşılayabilecek tek Kişi olan sayesinde gerçek zenginliği elde edebilirler, duydukları utanç yok olur ve gözleri Mesih’i görmeleri için açılır.

Sonra bu karanlık günlerin tam orta yerinde Rabbin sevdiği gerçek canların var olacağını öğreniriz. Rab onlara Kendisini, onları azarlayarak ve eğiterek hatırlatır. Rab, bu gibi kişilerin kapısında bulunur, kapılarını sabırla çalar ve onların yüreklerinde bir yer bulmak ister. O’na kapıyı açmanın anlamı kesinlikle şudur: O’na yüreklerimizde bir yer vermek ve böylece ilk sevgimize geri dönmek. Rab bu gibi kişilere şöyle der: “İşte kapıda durmuş kapıyı çalıyorum. Biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim; ben onunla, o da benimle birlikte yemek yiyeceğiz.” O, tüm eylemlerimize ve denemelerimize ortak olacak ve bizi Kendi göksel değerlerine yönlendirecektir.

Bu durumda öğrenmemiz gereken şudur: Hıristiyan döneminin son günlerinde yol tamamen bireysel olarak büyüyecektir, ama birey için ilk sevgisine dönmek mümkün olacak ve böylelikle, açıkça bir geri dönüş ya da birleşmiş tanıklık mevcut olmamasına rağmen, birey Rab ile yakın paydaşlığın en büyük ruhsal bereketinin tadını çıkaracaktır.

Ruhsal zenginlik ile övünmeyen, insanlar önünde ün aramayan ve Rabbin gizli onayından hoşnut olan zaferli kişi, yücelik gününde O’nun tahtında Mesih ile birlikte görünecektir.

Vahiy 4

Taht

Yıkım gününde, Rabbin düşüncesine yanıt aramış olan kişilerin başarısızlığı ve sorumluluk taşıyan kilisenin mahvoluşunda, yoğun bir huzur vardır, öyle ki, duygularımızın özgürce akabilecekleri yerde iman ile dönebileceğimiz bir yer olsun ve tüm topluluklarımız saf ve mutlu olsunlar. İşte, gözlerimizin önüne böyle bir yer Vahiy 4. ve 5 bölümlerde serilir.

Hiç bir şey, Vahiy 3. bölümün sonunda tanımlandığı gibi iman ikrarında bulunan kilisenin son durumu kadar karanlık ya da dehşetli olamaz. Bu bölümde, yeryüzünde Mesih’in adını ikrar eden şu bireyleri buluruz: zenginlikleri ile övünürler, durumlarından hoşnutturlar ve Mesih’e yalnızca kayıtsız kalmakla yetinmezler, ama aynı zamanda aslında Mesih’i reddederler, öyle ki, Mesih kapının dışında kalır. Eski zamanlarda olduğu gibi, İsrail ulusu, Mesih’i reddettiği için felaketini mühürlemiştir. Ve evleri ıssız bırakılacaktır; bu yüzden bu gün Hıristiyanlık, Mesih’i kabul etmemek ile kendi felaketini mühürlüyor. Ve çok yakında Mesih onları ağzından kusacak. Vahiy 3. bölümde anlatılan ciddi resim işte budur. Bu gün çevremizde gelişmekte olan tüm bu olayların yerine geldiklerini göreceğiz.

Böyle bir değerler koşulu içinde vahiy 4. ve 5 bölümlerde tanımlanan olayların içine ruh ile girmek yürek için ne kadar rahatlatıcıdır. Bu bölümlerin başlangıcında Mesih’e ait olanlara cennete girmek üzere açılan bir kapı bulmak için yeryüzünü Mesih’e kapattığı kapısı ile geride bırakmıştık. Eğer göklerde bize açılan bir kapı ve gelip o kapıdan geçmemiz için bir davet mevcut ise, yeryüzündeki kapıların yüzümüze kapanmaları bizim için büyük bir zorluk teşkil etmez. Bu kapıları arkamızda bıraktığımızda Mesih’e değer vermeyen kişilerden uzaklaşır ve kendimizi Mesih’in her şeyde her şey olduğu bir yerde buluruz.

Vahiy kitabını anlamak için Rab tarafından Yuhanna’ya verilen ve Vahiy 1:19 ayetinde yazılı bulunan üç yönlü bir kısmın varlığını hatırlamamız gerekir. Burada elçiye, “ bunun için gördüklerini, şimdi olanları ve bundan sonra olacakları yazması” söylenir (N.Tr.). Yedi kilisede tüm kilise dönemini temsil eden, ikinci bir kısmın varlığına sahibiz. – “şimdi olanları” Vahiy 4 bölümden itibaren ileriye doğru devam ettiğimiz zaman, üçüncü kısım ortaya çıkar” – Yeryüzündeki  “bundan sonra olacak olanlar” – yeryüzündeki kilisenin tarihinden sonra kısım sona erer.

Ayet 1 —  Bu yeni kısmın ilk ayeti, “bundan sonra” ifadesi ile başlar ve yine ayetin sonunda “bundan sonra olması gereken olaylar” ile ilgili sözler okuruz. (N.Tr.) O zaman bu sözcüklerin net olarak üçüncü kısma işaret ettikleri ve bizi kitabın peygamberlik bölümüne kesin olarak getirdikleri aşikardır.

Vahiy kitabının bu üçüncü parçasının ana alt bölümünü göz önünde tutacak olur isek, bu tutumumuz peygamberlikleri anlamak için bize yardımcı olacaktır. Bu peygamberlikler aşağıda sıralandıkları şekilde görünürler:

İlk olarak, girişi teşkil eden Vahiy 4. ve 5. bölümler, Tanrı’nın yeryüzünde gerçekleşmek üzere olan olaylara karşı tutumunu öğrenmemiz için verilirler ve bize, aynı zamanda bu çağın ve daha önceki çağların kutsallarının bu olaylar sırasındaki yerini de bildirirler.

İkinci olarak, Vahiy 6 ‘dan 11:18 ayetine kadar bir biri ardına meydana gelen bir olaylar dizisine sahibiz; bu olaylar dizisi kilisenin göğe alınması ve Mesih’in, Krallığını kurmak için görünmesi arasındaki tüm zaman dönemini kapsarlar.

Üçüncü olarak, Vahiy 11:19 ayetinden 19:10 ayetine kadar bize bu dönem sırasındaki önderler ve olaylar ile ilgili olarak önemli ayrıntılar konusunda bilgi verilir.

Dördüncü olarak, Vahiy 19:11 ayetinden 21:8 ayetine kadar olayların düzeni, Vahiy 11.18 ayetinden itibaren yeniden başlar. Bize, gelecek hakkında Mesih’in görünmesinden itibaren, sonsuz konumdaki bin yılın günlerine kadar olan kısım ile ilgili açıklama verir.

Beşinci olarak, Vahiy 21:9 ayetinden 22.5 ayetine kadar bin yıllık çağ hakkında bağlantılı olarak göksel kutsallar ile ilgili başka ayrıntılar öğrenmek için tekrar geri götürülürüz. İlk alt bölümün düşüncesine döndüğümüzde, Vahiy 4. bölümdeki en önemli konunun Tanrı’nın tahtı olduğunun farkına varırız. Oysa Vahiy 5. bölüm ise, içinde tüm bu olayların sıraya dizildiği Kitap ile ilgilenir. Böylelikle, yeryüzünde meydana gelen her şeyin arkasında Tanrı’nın her şeye egemen tahtının bulunduğunu ve her olayın Tanrı’nın belirlemiş olduğu şekilde düzenlendiğini öğreniriz.

İman ikrarında bulunan bozulmuş kilise, yeryüzünde Mesih’e kapıyı kapattığı zaman, gökyüzünde açık bir kapının mevcut olduğu anlaşılacaktır; gerçek kilise Yuhanna gibi bu kapı aracılığı ile Mesih ile birlikte olmak üzere cennete geçebilir. Yuhanna’yı yeryüzünden göğe çağıran Kişi, onunla önce yedi kilise hakkında görüşmüş olan Kişi ile özdeşleştirilir. Bu kişi’nin Rabbin Kendisi olduğunu biliriz. Aynı şekilde bizi O’nunla göklerde buluşmaya çağıran ses de O’nun Kendi sesi olacaktır.

Olaylara baktığımız duruş açısı, onları nasıl gördüğümüz ile ilgili büyük bir farklılık yaratacaktır. Yuhanna gibi biz de, göksel yerlere geçmeye ve yeryüzünde olması gereken olayların hepsini göğün bakış açısından görmeye davet ediliriz. Bizler göksel çağrıya ortak olan kişileriz ve olması gereken bu olayları göksel kişiler olarak görmemiz gereklidir. Eğer kilisenin göksel çağrısı bilinmiyor ise, ve göksel konum kabul edilmedi ise, dünya üzerinde meydana gelen şimdiki olaylar tarafından meşgul edilmeden ve dikkatimiz dağıtılmadan bu gelecek olayları doğru bir şekilde yorumlama konusunda başarısızlığa uğrayacağız demektir.

Ayetler 2,3 —  Çağrının o anda neden olduğu sonuç, Yuhanna’nın “Ruh’un etkisinde kalması” idi. Pavlus da üçüncü göğe alındığı zaman bedeninin bilincinde değildi. Gökteki büyük belirtiler ve gördükleri tarafından tüm varlığı ile büyük bir etkinin altına girmişti –kilise hakkında kendisine gösterilenlere tanıklık etmek için göğe alınmıştı. Pavlus, cennete alındığı zaman, “bir insanın söylemesi yasak olan anlatılamaz sözcükler işitti. Yuhanna’ya ise, bunun aksine, “gördüklerini yazması” ve “peygamberlik sözlerini mühürlememesi” bildirildi.  (Vahiy 1:19, Vahiy 22:10). Yuhanna ve Pavlus’un deneyimleri arasındaki farklılık şuna benziyordu: Pavlus, Baba’nın evinin iç çemberine ait olan şeyleri görür, oysa Yuhanna bize göksel yerler konusunda gerçekten bilgi iletse ve göksel değerlerden söz etse bile, anlatılan olaylar yine de yeryüzü ile ilgili olaylardır. Yuhanna’nın gördüğü ve işittiği şeyleri yazmasından yararlanmamız bizim için mutlu bir ayrıcalıktır. Böylelikle biz bu göksel yere Ruh’ta geçiş yapabiliriz, bu yerin temiz havasını içimize çekebilir ve Mesih’ten söz eden değerler ile canımızı doyurabiliriz. Tüm bu büyük olayın içinde benliğe hizmet edecek ya da ilgiyi Mesih’ten başka yöne çekecek hiç bir şey mevcut değildir.

İlk gördüğümüz şey, bir tahttır. Daha da önemlisi bu taht, “göklerde kurulmuş” bir tahttır. Taht, egemenlik ve yetkinin sembolüdür; tüm evrenin düzeni, bereketi ve güvenliğinin garantisidir. Gerçekte, düşüş tahta bir meydan okuma idi; günah, tahta karşı yapılan bir isyan  ya da başkaldırma idi; sadakatsizlik tahtın var oluşunun inkar edilmesidir; gurur, tahta göz diker ve şeytan tahta meydan okur ya da karşı gelir. O zaman, altı bin yıl tahta baş kaldırdıktan sonra cennete girmek ve tahtın sarsılmaz, sabit ve sağlam olarak “göklerde kurulmuş” olarak bulmak ne kadar mutluluk vericidir; öyle ki bizler bu bölümdeki ana konunun, Tanrı’nın tahtının yüceliği olduğunu gerçekten söyleyebilelim.

Hatta şimdi bile gizli bir şekilde olmasına rağmen güç, egemenlik süren güç, göklerin gücüdür. Yüce Başkahinimiz, “göklerde Yüce Olan’ın tahtının sağında oturur” ve tahtın yanındaki yerinden kutsallar bu dünyadan geçerken onlar için aracılık yapmak üzere sonsuza kadar yaşamaktadır. (İbraniler 7:25; İbraniler 8:1) Taht, imanlı için bir lütuf tahtıdır Yuhanna’nın tahta baktığı zaman gördüğü şey, yargının ortaya çıkmak üzere olduğudur. Günümüzde kötülük artmıştır, yasasızlık hüküm sürmektedir ve dünya her geçen gün şiddet ve çürüme ile sarsılmaktadır. Tanrı, insanlara tövbe etmeleri ve Lütfunu bildirmek için zaman vermeyi amaçladığından, kötüye tahammül etmektedir. Ama yine de her şeye rağmen iman şu gerçeği bilir: olup biten her şeye rağmen Tanrı’nın tahtı göklerde sarsılmadan durur. Tanrı’nın her şeyi arkasında bulunduğu bilinci, ve O’nun tahtının kutsallar için elde edilebilir tüm lütfu ile mevcut olduğunun bilinmesi, insanların kötülüklerinin dokunamayacakları kudretli gücünün tümü, yeryüzünün huzursuzluğunun orta yerinde yürüyen canı, cennet sükuneti içinde muhafaza edecektir.

Bunun da ötesinde, “Tahtta oturan biri vardı”. Bu görkemli Kişi tanımlanmaz, ama O’nun yüceliğini meydana çıkartmak için sembolik olarak değerli taşlar kullanılır. Tanrı’nın taht ile bağlantılı olarak görüldüğünü hatırlamamız gerekir. Gördüğümüz şey, Baba’nın bağrında konut kurmuş Oğul tarafından açıklanan Baba’nın yüreği değildir. Açıklanan, Evrenin yönetimi ile ilgili olarak bir taht üzerinde oturan Mesih’te ortaya konan Tanrı yüceliğidir. Değerli taşlar, yönetimdeki tanrısal yüceliğin parlaklığını gözler önüne seren sembollerdir. Yeryüzünde henüz göz ile görülmemelerine rağmen, cennette görülürler. Yeryüzünde gördüğümüz, insanın hatalı yönetimi ve Tanrı’nın gösterdiği tahammüldür. Eğer Tanrı’nın tahtının parlaklığı kendisini günahlı bir dünyada göstermiş olsa idi, yargı tüm herkesi kapsayacaktı. Görüm, bizi lütuf gününün ötesindeki bir zamana, yeryüzünün üzerinde yargı ile parlayacak olan tahtın parlaklığı tarafından izlenmek üzere kilisenin gökyüzüne alınmış olduğu zamana taşır.

Ayrıca Yuhanna, “tahtın çevresinde zümrüdü andıran bir gökkuşağı” görür. Yaratılış 9. bölümden gökkuşağının Tanrı ve yeryüzünde yaşayan her canlı arasındaki sonsuz antlaşmaya işaret ettiğini biliriz. Tanrısal vaat tarafından güvence altına alınmış olan yeryüzü bereketinden söz eder, ancak söz konusu olan, yargıdan sonra gelecek olan berekettir. Gökkuşağı yağmurdan sonra ortaya çıkar Tanrı’nın bereket vaadi, tufan yargısı geçtikten sonraki dönem içindir. Tahtın etrafını çevreleyen gökkuşağı, ulusların yargılanmasından sonra yeryüzünde bereket olacağının kesin belirtisidir.

Ayet 4 —  Yuhanna tahtın çevresinde yirmi dört ayrı taht gördü; ve bu tahtlara başlarında altın taçlar olan, beyaz giysilere bürünmüş yirmi dört ihtiyar oturmuştu. Bu ihtiyarların meleklerin varlıklarını temsil etmediklerini, bir sonraki bölümün on birinci ayetinden açık bir şekilde anlıyoruz, bu ayette melekler, ihtiyarların çevresinde çok sayıda bulunduklarına işaret edilerek yer alırlar. Yirmi dört rakamı, Davut tarafından “prensler” ya da “ en kutsal yerin yöneticileri” olarak teşkil edilmiş olan kahinliğinin yirmi dört yerine ait bir ima gibi görünür. Davut’un zamanında bu önderler soylu ve kahinlere özgü bir karaktere sahiptiler ve kahinliğin tümünü temsil ediyorlardı (1 Tarihler 24:5). Günümüz kutsalları, Tanrı’ya övgüler sunmak için bir “krallık kahinliği” karakterine sahiptirler. (1 Petrus 2:9) Böylece ihtiyarlar, Eski Antlaşma kutsallarını olduğu kadar yücelikte Mesih ile birleşmiş olarak bütünlük içinde, topluluğu da sembolize etmek için görünürler. Mesih, egemenlik sürmek üzere tahtının üzerinde görülür ve kutsallar da O’nunla birlikte O’nun egemenliğinde görünürler. Çünkü O, tahtta oturmaktadır ve kutsallar da O’nunla birlikte tahtta oturmaktadırlar. Ruhsal olgunluklarını belirtmek amacı ile kendilerinden “ihtiyarlar” olarak söz edilir. “bildikleri artık yarım” değildir; göksel zihnin zekasına sahiptirler Ayrılmış ruhlar olarak görünmezler, ama beyaz giysiler içinde yücelik bedenlerine sahiptirler, kahinlere özgü karakterlerinden söz ederler (Mısır’dan Çıkış 28:39-43). Başlarının üzerine krallık karakterlerini belirleyen “altın taçlar” vardır. Mesih uğruna zulüm çektikleri yersel yolculuklarını sona erdirmişlerdir. Şimdi Mesih ile birlikte egemenlik sürmek üzere taçlandırılmışlardır. İhtiyarların yücelik içindeki kutsalları gerçekten nasıl temsil ettiklerini görmek için yalnızca Vahiy kitabı boyunca ihtiyarlar ile ilgili imaları izlememiz yeterlidir:

İlk önce, ihtiyarları yargılar başlamadan önce gökte, tahtın çevresinde toplanmış olarak görürüz. Yeryüzünde değillerdir. Yargıdan geçmezler, Vahiy 7. bölümde tanımlanan beyaz giysili kutsallar gibi de değildirler, ama yargılar başlamadan önce gökte bulunurlar.

İkinci olarak, bir sonraki bölümden öğrendiğimize göre kurtarılmış bir grupturlar. (Vahiy 8:8-10) .

Üçüncü olarak, tapınan bir grup olduklarını şu ayetlerden öğreniriz: Vahiy 4:10; Vahiy 5:14; ve Vahiy 19:4

Dördüncü olarak, göksel zihni bilen kutsallar olarak zeki bir grupturlar. (Vahiy 5:5 ve Vahiy 7:13-17)

Ayet 5 —  Tahtın özelliği, şu ciddi ifade ile açıkça belirtilir: “Tahttan şimşekler çakıyor, uğultular, gök gürlemeleri işitiliyordu.” Şimşekler ve gök gürlemeleri merhamet ve lütfun sembolleri değil, yargının refakatçileri idiler. Bu gün merhamet bir lütuf tahtından akar. Bin yıllık dönemde bir su nehri, yeryüzüne bereket taşıyarak Tanrı‘nın ve Kuzu’nun tahtından akacaktır. Lütuf döneminin sona ermesi ve Tanrı yüceliğinin başlaması arasında taht, uluslar üzerine gelecek olan ve şimşekler ve gök gürültüleri tarafından sembolize edilen infaz yargısı olacaktır.

Ayrıca, elçi “tahtın önünde Tanrı’nın yedi ruhu olan, alev alev yanan yedi meşale” görür. Hiç kuşku yoktur ki, burada Tanrı’nın Ruhu’nun Doluluğu içindeki sembolik bir sunuma sahibiz. Ama yargı ateşi ile bağlantılı olarak bize sunulması şunu hatırlatır: İsrail için geçerli olan dünya için de geçerlidir. Tanrı, “pisliklerden arındıracak, ve bunu adil ve ateşten bir ruh ile yapacaktır” (Yeşaya 4:4) bu gün lütuf ile göklerden konuşan Kişi’yi reddeden insanlar, gelecek olan o günde “Tanrımızın tüketen bir ateş olduğunu” göreceklerdir. (İbraniler 12:29)

Ayet 6 —  Tahtın önünde billur gibi, sanki camdan bir deniz” vardı. Tapınaktan önce, Süleyman’ın gününde kahinlerin kullanımı için bir su havuzu vardı (1. Krallar 7:23-26). Burada ise su, billura benzeyen sanki camdan bir denize dönüşmüştür. Cennete, mükemmel olmayan hiçbir şey giremez.

Ayetler 6-8 —  Son olarak, elçi, tahtın orta yerinde ve tahtın çevresinde duran “dört yaratık” görür. Tanrı yönetiminin infazcılarının sembolleri olarak ortaya çıkarlar. Sayıları dört tanedir. Büyük olasılıkla yer küresinin her köşesine akan Tanrı yönetiminin bütünlüğünü ima ederler. “Önleri ve arkaları gözler ile kaplı” ifadesi Tanrı’nın hiç bir şey gizlenmeyen yönetimindeki ayırt etme özelliğinin doluluğunu sembolize ederler. Aslan, dana, insan yüzü ve uçan bir kartal, Tanrı’nın yönetiminin güç, değişmezlik, zeka ve yönetim hızı tarafından karakterize edildiğini ifade ediyor olabilirler. Hiç durmadan şöyle bağırırlar: “Kutsal, kutsal, kutsaldır. Her Şeye Gücü Yeten Tanrı, var olmuş, var olan ve gelecek olan.” Tanrı’nın yönetiminin kutsal, gücüne direnilmeyen ve karakter olarak değişmeyen bir yönetim olduğuna tanıklık ederler. Tanrı yönetiminin infazcıları, taht üzerinde sonsuzluklar boyunca Oturan’a sonsuzluklar boyunca yücelik veren ve hamt eden fırsat haline geleceklerdir.

Ayetler 9, 10 —  Tanrı yönetimi ayrıca, O’na mükemmel şekilde boyun eğmiş oldukları için Mesih tarafından kendilerine verilmiş olan taçları kullanan kutsalların tapınmasını ortaya çıkartacaktır. Onlar taçlarını tahtın önüne atarlar ve Rabbin yüceliği, gücü ve onuru almaya layık olduğunu bilirler, çünkü O, her şeyin Yaratıcısı’dır ve her şey O’nun iyi amacı uyarınca yaratıldı ve varlığını sürdürmektedir. Doğru ve iyi yaratılışı günah bozmuştur. Öyle ki, tüm yaratılış şimdi inler ve doğum sancıları çeker. Ama cennette Rabbin zihnine sahip olan kutsallar, her tür kötülük ile ilgili olarak yargı tarafından gerekenin yapılacağını ayırt edebilirler. Öyle ki, Tanrı ilk başta, yaratılış işini tamamladığı zaman olduğu gibi, yarattığı şeylerden zevk alabilsin: “Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü.” (Yaratılış 1:31).

Böylelikle, ilerde gelecek olan yargılara bir giriş olarak, insanların kötülükleri tarafından sarsılmadan göklerde duran yargı tahtını görmek, tahtın üzerinde Oturan’ın yüceliğine bakmak, Tanrı’nın yeryüzü ile ilgili verdiği tüm bereket vaatlerinin tahtın yargısından sonra gerçekleşeceğini, önceki çağlardaki ve şimdiki çağdaki kutsalların, yargılar gelmeye başlamadan önce cennette güvenceli bir konumda olacaklarını öğrenmek, tahtın yargılarının Tanrı’nın yönetiminin mükemmelliği ile uyumlu olarak Kutsal Ruh’un doluluğunda gerçekleşeceklerini anlamak için cennete götürülürüz ve tüm bunların bir sonucu olarak Rabbe tapınılır ve O, Yaratan olarak övülür; ve tüm yaratılış bütün kötülüklerden temizlenmiş olarak bir kez daha Tanrı’nın hoşnutluğuna tabi olacaktır. Tüm bunların yazılı olduklarını ve hatta şimdiden hepsine iman ile sahip çıkacağımızı ve böylelikle dünya sıkıntı içinde iken bile bizlerin mükemmel bir sükunet içinde muhafaza edileceğimizi hatırlayalım.

Vahiy 5

Tomar

Vahiy 4. ve 5. bölümlerde, cennetin kendisine ruhta götürülürüz, orada kilise yeryüzünden gökyüzüne alındığı zaman gerçekleşecek olan olayların bize gözlerimizin önünde açıklanacak olduklarını göreceğiz. Her ne kadar bir tahmin olarak var sayılıyor olmasına rağmen göğe alınmanın, Vahiy kitabında doğrudan açıklanmamış olduğu gerçektir, çünkü peygamberliğin hedefi diğer Kutsal Yazılarda daha önceden açıklanmış olan kilisenin sırlarını ilan etmemektir. Hedef, Mesih’in krallığının düzenlenmesi için yolu hazırlayacak olan yargıları ortaya koymaktır.

Ayet 1 —  Tomar. Vahiy 4. bölümde her şey tahtın çevresinde ve onun yücelik ve kutsallığının görünümünde anlatılır. Vahiy 5. bölümdeki ana konu, her tür kötülük yargıya uğradıktan sonra Mesih’in egemenliği altındaki dünyanın bereketlerine ilişkin Tanrı’nın öğütlerini ortaya koyan Tomar’dır (Kitap’tır). Tahtın yüceliğinin, kitabın bereketlerinin yerine gelebilmesinden önce, elde edilmesi gerekir.

“Yazılı bir kitap” Tanrı’nın isteğinin değişmez bir şekilde belirlenmiş olduğunu ima eder. Cesaretten ya da fikir motiflerinden yoksun olan kişiler, genellikle planlarını yazılı olarak bildirmek konusunda tedbirli davranırlar. Ama, tanrı, insanların davranışlarına göre hareket etmez; Tanrı Kendisini yazmaya adamıştır. O zaman kitap doludur, çünkü hem içi hem de arka kısmı yazılıdır, hiç yer yoktur, çünkü yere ihtiyaç kalmamıştır; Tanrı’nın yazmış olduğuna hiçbir ek yapılamaz. sonunda, gelecekte, her şey gerçekleştiği zaman, önceden bildirilen her yargının yerine geldiği görülmüş olacaktır. Her berekete kavuşulacaktır ve kitaptan hiç bir şey çıkartılamaz ya da eklenemez.

Ayetler 2,3 —  Meleğin Yakarışı. Görüm ile ilgili olarak sonunda kitabı açma zamanı geldi ve güçlü bir melek tarafından yüksek ses ile şu soru soruldu: “Tomarı açmaya, mühürlerini çözmeye kim layıktır?” Meleğin sorduğu bu sorunun önemini anlamak için akılda çok net bir şekilde iki şeyin tutulması gerekir. Bunların ilki, kitabın özelliğidir. Kitabı, Tanrı’nın yargılarını ortaya koyması konusunda sınırlamamamız gerekir. Kitap, gerçekten de tüm ciddiyetleri ile bu yargılardan söz eder. Ve kitabın ana bölümü Hıristiyanlığın, İsrail’in ve ulusların üzerine inecek olan yargıların tanımlanması ile yakından ilgilenir. Yargı aracılığı ile tüm kötülükten arındırılmış olan dünya ifade edilir ve kitap Tanrı’nın yüceliği ve insanın bereketi için yeryüzünde amaçlamış olduğu bol bereket sistemini sunmaya devam eder.

İkinci olarak, kitabın başlangıcının gerçek anlamını aklımızda tutmamız gerekir. Mühürler açıldığı anda olaylar gerçekleşmeye başlar. Böylelikle meleğin sorusunun neden önem taşıdığını anlıyoruz. Önemli nokta, yazılı olanın yorumunu kimin yapabileceği değildir; bu, oldukça basit bir konudur, ancak asıl soru, önceden bildirilmiş olan olayların gerçekleşmesini kimin sağlayacağıdır.

Bu iki gerçeğin yoğunluğunu ölçecek olduğumuz takdirde, meleğin tüm evren uğruna yakarışındaki gücü anlamamız mümkün olacaktır. Çünkü burada belirtilen sorular şunlardır: bir yandan altı bin yıl süren isyan boyunca insanın günahı aracılığı ile kötünün büyük sistemi ile tahtın adil taleplerini karşılayacak bir şekilde, kim ilgilenebilir? Öte yandan, Tanrı’nın gelecek olan dünya ve yeni gökyüzü ve yeni yeryüzü için amaçlamış olduğu o engin bereket sistemini kim sağlayabilir?

Burada tüm dünyaya meydan okunmaktadır – gökte, yeryüzünde ya da yerin altında kötünün üstesinden gelecek ve bereketi sağlayacak biri mevcut mudur? bu meydan okumanın sonucunda karşılaşılan durum şu olur: “tomarı açıp içine bakabilecek kimse yoktu” ve “tomarı açıp içine bakmaya layık kimse bulunamadı.” Tomarın açılması için talep edilen iki şey, güç ve layık olmaktır.

İnsanlar binlerce yıl boyunca dünyanın kötülüklerini düzeltmek ve evrensel bir barış ve bereket zamanı sağlayabilmek için büyük çabalar sarf etmişlerdir. Vahiy 5. bölüme ait sembolik dili kullanacak olur isek, insanlar tomarı açıp içine bakmak için gayretlerde bulunmuşlardır. Yasa kodları, adalet mahkemeleri, hapishaneler ve ıslah evleri aracılığı ile kötülüğün başını ezmek için uğraşmışlardır. Esenlik ve bolluk dönemine geçmek için her tür yönetim – monarşi ve cumhuriyet, diktatörlük ve demokrasi – şeklini denemişlerdir. Her tür sınıf denenmiştir; krallar ve soylular, avam takımı ve sosyalistler; ama hepsinin içinden tek bir kişi bile yeterli güç ve değerlilikte bulunmamıştır. ama insanlar yine de hala umutsuz çabalar, özel amaçlar için bir araya getirilen birlikler, konferanslar ve ittifaklar aracılığı ile dünyanın hatalarını düzeltmeye çalışır ve evrensel bir barış ve bereket zamanı getirmek için uğraşırlar. Ancak her çabanın kanıtladığı gerçek yalnızca şudur: güçlü meleğin sesini şimdiye kadar hiç bir zaman duymamışlardır. Bu sesi duymuş olanlar ise, çok iyi bilirler ki, ses yüksek bir ton ile şunu beyan etmektedir: İnsanların tüm çabaları başarısızlığa mahkumdur. Dünyayı, Tanrı ve Mesih olmadan düzeltme girişimleri ne yaparlarsa yapsınlar, boştur. İnsanlar yalnızca insanların haklarını düşünürler. Tanrı’nın haklarını ve O’nun tahtının taleplerini önemsemezler.

Ayetler 4,5 —  Yuhanna ağlar. Yuhanna acı acı ağladı, çünkü tomarı açıp mühürlerini çözmeye layık hiç kimse bulunamadı. 1 Yalnızca insanın güçsüzlüğünü ve değersizliğini düşündüğümüz zaman, enerjisini, bilgeliğini, parasını, kaynaklarını, gençliğini ve zamanını kesinlikle umutsuz bir göreve yönlendiren bir dünyanın acıklı görünüşü nedeni ile bizler de ağlayabiliriz. Ama yine de, yeryüzünde ne kadar ağlarsak ağlayalım, cennette ağlamak yer almaz. Yuhanna şimdiye kadar cennette ağlamış olan tek insandır ve eğer “acı acı ağladı” ise bile, daha fazla ağlamasına izin verilmedi. Çünkü ihtiyarlardan biri ona hemen, “Ağlama” dedi. Cennet zihniyetinin zekasına sahip olan ihtiyarlar, ağlamazlar, çünkü insanların tüm lanetlenlenmiş çabalarının ne kadar Tanrı’ umutsuz olduğunun farkına varmışlardır ve bu nedenle Tanrı’nın sırrını bilirler ve eğer görev insan için aşırından fazla bir görev ise, kitabı açmak için güçlü ve layık Biri’nin mevcut olduğunu bilirler.

Aslan ve Kuzu. Verilmiş olan tanrısal zihniyete sahip olan ihtiyarlar, tomarı açabilecek olan Kişi hakkında tanıklık etme gücüne sahiptirler. Yuhanna’ya hitap ederek şöyle derler: “İşte Yahuda oymağından gelen Aslan, Davut’un Kökü galip geldi. tomarı ve yedi mührünü O açacak.” Aslan, gücün sembolüdür, şu ayeti okuyalım: “Hayvanların en güçlüsü olan aslan” (Süleyman’ın Özdeyişleri). Bu durumda aslanın gücünün karşı konulamaz bir güç olduğunu anlıyoruz, bu nedenle peygamber Mika, aslan hakkında şunu söyleyebilir: “Davar sürülerini paralayıp dağıtan, kurtulma fırsatı vermeyen” (Mika 5:8) Yahuda oymağının aslanı bize bu kudretli güçten söz eder; Yahuda’nın, düşmanlarına galip geleceğini önceden bildiren Yakup’un peygamberliğine göre, bu kudretli güç Tanrı’nın eski halkı uğruna kullanılacaktır. “Senin elin düşmanlarının ensesinde olacak.” Yahuda, galip gelebilmek için “genç bir aslanın” gücüne sahiptir. Ama Yahuda’nın gücünün gerçek kaynağı, insanları Kendisinde toplayacak olan o oymaktan gelecek Olan’dır. (Yaratılış 49:8-10) Mesih, gerçek Yahuda Aslanıdır.

Mesih aynı zamanda Davut’un da Kökü’dür. Davut’ta tüm düşmanları tarafından zaferli olmak üzere Tanrı tarafından seçilmiş olan Kral’ı görürüz. Her şeye rağmen Mesih, gerçek Kral’dır. O, tüm düşmanlarını ayaklarının altına alacaktır. O, önceden Tanrı’nın düşüncesindedir ve bu yüzden Davut’tan gelen Kök’tür. Böylelikle, Yahuda oymağının aslanı ve Tanrısal bir Kişi olarak – Davut’un Kökü – karşı konulamaz güce sahip olan Mesih, tomarı açabilecek olan tek Kişi’dir.

Ayet 6 —  Yuhanna sonra, Aslanı görmek için geri döner ve işte, karşısında gördüğü bir Kuzu’dur. Aslan’dan söz edildiğini duyduğu için doğal olarak Mesih’te kudretli bir gücün görünümü ile karşılaşmayı bekleyebilir, ancak bunun yerine zayıflığın belirtisi olan ve aynı zamanda boğazlanmış bir Kuzu görür. Aslan olarak üstün gelmiş Kişi, önce Kuzu olarak eziyet çekmiş olan Kişi’dir. Tomarı açma yetkisine sahip olan güce, ölümü aracılığı ile sahip olmuştur. Boğazlanmış Kuzu olarak günaha, ölüme ve şeytana galip geldi. Eziyet çeken Kuzu olarak galip geldiği için, kudretli Aslan olarak her düşmanı yenmek için güç ele geçirdi. O’nun yedi boynuzu ve yedi gözü vardı. Yedi boynuz tam ve karşı konulmaz gücü sembolize eder – her şeye gücü yeter; Tanrı’nın yedi Ruh’u olan yedi göz, Ruh’un gücündeki tam ve her şeyi araştıran her şeyi bilen özelliğini ifade eder. Tüm dünyaya gönderilmiş olan Tanrı’nın her yerde var oluşundan söz eder.

Ayet 7 —  Alınan Tomar. Aslan olarak, Mesih güçlüdür; Kuzu olarak tomarı açmaya layıktır. Bu nedenle tomarı tahtta oturanın sağ elinden alabilir. Tomarı aldığı an, meleklerin ve kutsalların uzun zamandan beri beklemiş oldukları andır. İsa’nın sabır zamanı geçmişte kalmıştır; eyleme geçme zamanı gelmiştir.

Ayet 8 —  Cennet, tomarı almanın kudretli etkisinin farkına varır. Bu dünya için felaket saatinin zamanı gelmiştir ve bu zaman uzak değildir. Bu nedenle, şunu okuruz: “Tomarı alınca dört yaratık ile yirmi dört ihtiyar O’nun önünde yere kapandılar. Her birinin elinde birer lir ve kutsalların duaları olan buhur dolu taslar vardı.” Çağlar boyunca tüm kutsallar tarafından yükseltilen bütün övgünün açıkça haklı görüldüğü zaman gelmiştir ve kutsalların tüm dualarına görkemli bir yanıt verilecektir.

Ayetler 9,10 —  Yeni bir Ezgi. Dua zamanı sona ermiş, ezgiler söyleme zamanı gelmiştir. Söyledikleri ezgi, yenidir. Şimdiye kadar Rabbin kefaret ödedikleri kurtuluş ezgileri söyleyerek yüceliğe giden yolda ilerlemişlerdi. Ancak bu ezgiler, gözler zafere ve yüceliğin egemenliğine dikilerek söylenmişlerdi. Bunlar umut şarkılarıydılar. Tomarın alınması sayesinde artık umutlarının hepsi yerine gelecekti. Ve umut şarkıları yerlerini zafer şarkılarına bırakacaktı. Bunun da ötesinde, söyledikleri şarkılar, kurtarılanlara sağlanacak bereketlerden ziyade Kurtarıcının değerliliğini ve Kurtuluşun büyüklüğünü kutlarlar. Bu nedenle, daha açık söyleyecek olur isek, kurtuluş ile ilgili referansları kişisel değildir. Kurtarılan kişiler hakkındaki şarkı geneldir, ama onları Kurtaran hakkındaki şarkı özeldir. Tüm cennet ilgisini Kuzu’ya odaklamıştır. “SEN değerlisin ve layıksın,” “Çünkü SEN boğazlandın”, “İnsanları Tanrı’ya SEN satın aldın”, ve “Onları SEN kahinler yaptın.”

Ayetler 11,12 —  Melekler Ordusu. Kutsallar tarafından söylenen yeni ezgi, tüm melekler ordusunun övgüsünü canlandırır. İhtiyarlar, ellerinde lirler notaları çalıyor ve melekler şarkıları sürdürüyorlardı. Kuzu’nun önünde yere kapanarak O’nu onurlandırıyorlardı. boğazlanmış Kuzu, gücü, zenginliği, bilgeliği, kudreti, saygıyı, yüceliği, övgüyü almaya layıktır. İnsanlar birbirlerine sadakat ile karşılık verdiler ve Kuzu’nun onurunu zedelediler. İnsanı tahta çıkardılar, Kuzu’yu çarmıha gerdiler. Yalnızca Kuzu’nun tüm gücü, zenginliği, bilgeliği, kudreti, onuru, yüceliği, övgüyü ve bereketi almaya layık olduğu görüleceği zamanın günü geliyor. Dünya tarihi tüm bu şeylerin insanın elinde kendisini yüceltmek ve Tanrı’yı dışarıda bırakmak için kullanıldığına tanıklık ediyor. Tüm bu şeyleri almaya layık olan yalnızca Kuzu’dur, çünkü tüm bu şeyleri Tanrı’nın yüceliği için kullanacak olan yalnızca O’dur.

Ayet 13 —  Yaratılış. Sonra “muhteşem uyum cennetin sınırlarından dışarı taşar” denir ve yeryüzünün cennet ile birlikte tahtta Oturanı ve Kuzu’yu övmek için cennete katılacağı o görkemli son beklenir.

Ayet 14 —  Tanrı yönetimini tamamlayanların temsilcileri olan dört yaratık hizmetlerinin bereketli sonunu görürler ve “Amin” sözcüğünü eklerler. Tüm çağların kutsalları Tanrı’nın tüm kötünün üzerindeki kudretli zaferini ve O’nun tüm sözlerinin yerine geldiğini görürler ve hayranlıkla diz çökerek tapınırlar.


1. Sözcükler ve “kitabı oku” kısımlarının atlanması gerekir Yeni Çeviriye bakınız.

Vahiy 6

Mühürler

Bu bölüm ile birlikte kilisenin göğe alınmasından Mesih’in görünmesine kadar yeryüzünde gerçekleşecek olan olayların yönünün başlangıcını ve bin yıllık dönemden sonsuz konuma kadar olanları öğrenmek için cennetten geçeriz. Hıristiyanlığın girişinden itibaren geri dönüp yüz yıllara bakacak olur isek, Yahudilerin çağlar boyu sürdürdükleri Mesih’e karşı sergiledikleri tövbesiz tutumu görürüz; Hıristiyanlığın büyüyen çürümesi ve ulusların elindeki yönetimin artan çöküşünü görürüz. Aynı zamanda, büyüyen şiddet ve çürümenin ortasında Tanrı’nın gerçek halkının çağlar boyunca zaman zaman acı zulüm ve eziyet ile yüz yüze geldiklerini de görürüz.

Ayrıca, günümüzün hala lütuf çağı olduğu aşikardır; Tanrı kötüyü tamamen ve lütfuna bağlı olarak yargılarken, yarattıkları ve özellikle imanın ev halkı ile ilgilenir ve öte yandan kötülerin yargılanmasına müdahale etmek ya da acı çeken halkını kurtarmak için henüz açık bir şekilde devreye girmemiştir. Ama bu, yine de, Tanrı’nın kötüye karşı kayıtsız kaldığı anlamına gelmez. Tanrı, Mesih’e edilen hakaretlere ya da halkına çektirilen eziyetlere kayıtsız değildir; geleceğe bakacak olur isek, Vahiy kitabında açıklanmış olduğu gibi, Tanrı’nın kötüleri yargılayarak kötülere müdahale edeceği zamanın geleceğini görmemize izin verilir. Böylelikle, Tanrı’nın kutsallığı doğrulanacak, Mesih’in yüceliği sergilenecek ve Tanrı halkının bereketi garantilenecektir.

İnsanlar yeni bir düzen için boşuna hayaller kuruyorlar ve savaşa son vermek için planlar yapmak ile meşguller ve huzur ve güvenlik dolu bir dünya bina etmek istiyorlar. ancak dünyanın insan çabaları ile gelişme göstermesi mümkün değildir. Burada okuduğumuz peygamberliklerden dünyadaki kötülüklerin artacağını öğreniyoruz. Bu kötülükler, Mesih karşıtı yönetimindeki sapıklığın dindarlık ile başını kaldırmasına ve dünya yönetiminin şeytan tarafından güçlendirilen canavarın egemenliği altında tamamen çürümüş hale gelmesine kadar artmaya devam edecektir.

Geleceğin bu harika açıklaması aracılığı ile yarar sağlamak için Kutsal Yazıları okurken şunların farkında olmak önemlidir: Tanrı, yalnızca işe yaramayacak olan bir merakı tatmin etmek için tarihi olayları kaydetmez ya da gelecekteki olayları açıklamaz. Tarih ya da peygamberlik konusunda kaydedilen her şeyin görünürde ahlaki bir sonucu mevcuttur ve bizim ruhsal açıdan bereketlenmemiz içindir ve böylelikle yürüyüşümüz ve yollarımız üzerinde pratik bir etki yaratma amacını taşır. Eğer Tanrı kötülüğün gelişmesini ve insanların üzerine inecek yargıyı önceden bildiriyorsa, o zaman bunun, imanlıyı yargı felaketine uğrayacak olan bir dünyadan kutsal bir şekilde ayırarak koruyacak etkisi kesinlikle mevcuttur. Eğer bize gelecek olan bu yargının ortasında Tanrı’nın bizi destekleyeceği ve koruyacağı yolun ne olduğu söylenirse, bunun nedeni, biz Mesih’in adına sadık kalmanın peşinden koşarken, karşımıza çıkabilecek olan herhangi bir denemenin varlığında Tanrı’ya daha çok güven duymamız için söylenmesidir. Eğer O, göksel kentin ve sonsuz konumun bereketliliğini bizim önümüzde açıklıyor ise, amacı canlarımızı görünen ve geçici olan değerlerin verdiği hafif sıkıntıların üstüne kaldırmaktır, bunu duygularımızı, görünmeyen ve sonsuz olan değerler ile meşgul etmemiz için yapar.

Vahiy 4. bölümden Vahiy 11:18 ayetine kadar bize, Mesih’in, kutsalları için gelişi ve kutsalları ile birlikte görünmesi arasındaki dönem sırasında dünyada gerçekleşecek olan olaylar açıklanır. Bu olaylar kitabın başlangıcında söz edilen yedi mühür ile temsil edilir. Bu mühürlerin açılışının anlamını öğrenmek istediğimiz zaman, bu sembollerin büyük gerçekleri ifade ettikleri ya da kişileri ve olayları temsil ettiklerini hatırlayalım. Kullanılan sembollerin anlamlarının peşinden gitmemiz ve onları birebir anlamları ile kullanma konusunda ayık ve uyanık davranmamız gerekir. Eğer Yuhanna bir at ve bir binici görüyor ise, bu gelecekte, birebir anlamda bir atın ve binicinin ortaya çıkacağı anlamına gelmez, bunlar ancak gelecek olanları temsil ederler.

Bu hazırlayıcı nitelikteki başlangıç yargıları aracılığı ile ilk dört mührün açılışının son üç mühürde kendilerinden söz edilmeyen dört yaratık ile doğrudan bağlantılı olduğu fark edilecektir. Görmüş olduğumuz gibi dört yaratık, Tanrı’nın yönetim ile ilgili ilahi takdire dayalı yollarının uygulamasını sembolik olarak ortaya koyacak gibi görünürler. Bu durum, ilk dört mühür altındaki yargıların ne kadar korkunç olurlarsa olsunlar, Tanrı’nın doğrudan mucizevi bir müdahalesini ima eden hiç bir şeyin olmayacağını belirtir. Böylelikle ilk dört mühür altındaki yargılar, dünya tarihinde pek çok meydana gelmiş olan olaylardan farksız olmayacağını, ama buna rağmen yine de, şimdiye kadar gerçekleşmiş olan herhangi bir şeyden daha fazla yoğunluğa sahip olabilecekleri anlamına gelir.

Ayetler 1,2 —  Mühürlerin açılışını izleyecek olan yeryüzündeki yargılar, cennetin müdahalesinin doğrudan sonuçları olacaklardır. Gökteki Kuzu mühürlerden birini açtığı zaman, Yuhanna’nın gök gürültüsünün sesini hemen o anda işittiği andır. Ve dört yaratıktan biri şöyle der: “Gel”. Bu feryada karşılık olarak ortaya “beyaz bir at” çıkar ve yeryüzü üzerine yargılar gelmeye başlar. İnsanlar kendi isteklerini yerine getirdiklerini düşünürler, ama Tanrı, insanların tüm yaptıklarının arkasında bulunur, ve hiç kimse Tanrı’nın arkasında değildir.

İlk dört mührün açılışındaki “Gel ve gör” ifadesinde genellikle fark edilen, “ve gör” sözcükleri, orijinal metinde yer almazlar. “Gel ve gör” sözleri, Yuhanna’ya yapılan bir çağrıyı ifade eder. Ama elçiye yapılacak bir çağrıya bir gök gürültüsünün eşlik etmesi çok küçük bir olasılıktır. “Gel” sözcüğü, atlara ve binicilere yapılan bir çağrı olabilir ve bu açıdan birbirleri ile oldukça tutarlıdırlar.

Diğer ayetlere göre atın, Tanrı’nın sağlayışı aracılığı ile O’nun yargı ya da bereket ile ilgili amaçlarını yerine getirmek için kullanılan bir kraliyet gücünü temsil etmek için kullanılmış olması mümkün gibi görünebilir. Zekeriya 1:10 ayetinde, peygambere kesin olarak görümünde görmüş olduğu atlar hakkında konuşulur: “Bu atlar dünyayı dolaşmak için Rabbin gönderdikleridir.” Rab egemenlik sürmek için ortaya çıktığı zaman, beyaz bir at sembolü kullanılır (Vahiy 19:11). Bu nedenle, bu sembol Rab ile ya da diğerleri ile bağlantılı gibi görülür, beyaz at binicisinin bir zafer sembolüdür. Burada binicinin elinde bir yay bulunur; kılıcın aksine binici bir yay ile kişisel bir savaşa girmeden ve kan dökmeden gücünü uzaktan hissettirebilir. Ayrıca, her şeyi önünde taşıması için izni vardır, çünkü “galip gelen biri olarak zafer kazanmaya çıktı.” “O’na bir taç verildiği” gerçeği O’nun Napolyon ve diğer diktatörler gibi kitleler arasından çıkmış olan soydan gelen bir monarşiye ait olmayacağını ima ediyor olabilir.

Bu ilk mühür, kilise döneminden sonra dünyanın üzerine gelecek olan ilk yargının şu özellikte bir önderden çıkacağını ima eder: kitleler arasından çıkan ve kendisine bir kral konumu verilecek olan ve bir saldırı seferine çıkacak ve bir süre için çevresindeki uluslar üzerinde karşı konulamaz bir güç ile zaferden zafere koşacak olan bir önder.

Ayetler 3,4 —  İkinci mührün açılışı ile Yuhanna, kızıl bir atın geldiğini ve yeryüzünden esenliğin kaldırıldığını görür. Bu durum kesin olarak şunu ima eder: İlk beyaz atın üzerindeki binicinin zaferli kariyerinin sonucu, ulusların genel bir ayaklanması ile öldürücü bir savaşa ve kan dökülmesine yol açar ve yeryüzünden huzur kalkar.

Ayetler 5,6 —  Üçüncü mühür açıldığı zaman Yuhanna binicisinin elinde bir terazi olan siyah bir at gördü. Bu durumun şunu ima ettiği açıktır: evrensel savaşı kıtlık izleyecektir ve bu kıtlıkta zenginler lüks yaşamlarını hala ellerinde tutacak bile olsalar, kitleler yaşamları için gerekli olan ihtiyaçlarının sağlanmasından yoksun kalacaklardır.

Ayetler 7,8 —  Dördüncü mührün açılışında binicisinin adı ölüm olan soluk renkli bir at ortaya çıkar. Bu durum, bize kesinlikle kıtlığı salgın hastalığın izleyeceğini ifade eder. Böylece, dünyanın dörtte birinde insanlar kılıç, kıtlık, salgın hastalık ve yeryüzünün yabanıl hayvanları tarafından öldürülecektir.

Bu ilk dört yargının Rabbin, “sıkıntıların başlangıcı” olarak söz ettiği yargılar ile uyum içinde olduğu genellikle fark edilmiş olan bir durumdur. Rab, öğrencilerine, peygamberliğe özgü olarak yeryüzünün üzerine gelecek olan yargılardan söz ettiği zaman, önce “savaşlardan ve savaş söylentilerinden” bahseder. Sonra mahva neden olan savaşlara değinir. “Ulus ulusa devlet devlete savaş açacak; üçüncü olarak ise, yer yer kıtlıklar, depremler olacak.” (Matta 24:6-8).

Ayetler 9,11 —  Beşinci mührün açılması ile bağlantılı olarak belirli bir yargı mevcut olmasa da, geriye kalan mühürlerin altındaki yargıların daha dehşetlileri için gerekli olan yolu hazırlar – artık bir ilahi takdir özelliğine sahip olmayan, ama insanların Tanrı’nın elinin farkına varmak zorunda kaldıkları yargılar.

Bu mührün açılışı ile iki gerçek gözler önüne serilir. Birincisi, ilk dört mührün dönemi süresince Tanrı’nın, Tanrı sözüne tanıklık edecek ve bunun sonucunda “yeryüzünde kalmış olanların” elleri ile şehit edilecek Tanıklarının var olacağıdır. Bu tanıklar, paylarını yeryüzünde bulan belirli bir sınıftır ve Tanrı’nın ve Tanrı’nın Mesihi’nin tanınmasına engel olacaklardır ve bundan dolayı Mesih’in tanıklarına onları öldürecek kadar büyük bir düşmanlık duyacaklardır. Bu kişilerden Vahiy kitabında defalarca söz edilir (bakınız Vahiy 3:10; Vahiy 11:10; Vahiy 13:8, 12,14; Vahiy 14:6; Vahiy 17:8).

İkinci olarak, gelecek olan yargıların, bu şehitlerin, Tanrı’dan kanlarının öcünü alması için yükselttikleri feryada bir yanıt olacaklarını öğreniyoruz. Bu gün kilisenin tanıklığı gökseldir, ama bu yargılar sırasında Tanrı’nın tanıklarının şehadetleri tamamen yeryüzü ve Tanrı’nın Mesih’in mirası olarak bildirdiği iddiaları ile ilgili olacaktır. Böyle bir tanıklığın, “yeryüzünde yaşayanlar” ile Tanrı’nın iddiaları arasında bir çelişkiye yol açacağı aşikardır. Kendilerine karşı çıkanların ve şehitlik eziyetini yaşayanlar, kanlarının öcünü alması için Tanrı’ya yüksek ses ile feryat etmekte haklıdırlar, çünkü geleceğini ilan ettikleri Krallığın bereketleri yalnızca dünyanın yargılanması aracılığı ile elde edilebilirler. Bereketlerimiz göğe ait oldukları ve Mesih’in gelişi aracılığı ile elde edildikleri için yargıyı çağırmak kilisenin tanıklığına dahil değildir.

“Daha ne kadar” ifadesi ile belirtilen bu feryatlar, şehitlerin, Tanrı’nın halkına zulmedilmesi için bir sınırın olduğunu bildiklerini ima eder. “Sunağın altında” ifadesi, bu kutsalların kilise yukarı alındıktan sonra şehit edilmiş olan kutsalların ilk grubu olarak Tanrı’ya kabul edilebilir bir kurban olarak sunulacaklarını bir sembol olarak ileri sürer gibidir. Yargı zamanı sona ermeden önce onlar gibi şehit edilecek olan başkaları da vardır, bu nedenle kendilerine kardeşlerinin sayısı tamamlanıncaya dek kısa bir süre daha beklemeleri gerektiği söylenir. Beyaz kaftanlar onların uygulamadaki doğruluklarının ve bundan dolayı Tanrı tarafından onaylandıklarının tanıklığıdır. Onlar Tanrı’nın kutsal ve Gerçek olduğuna tanıklık ettiler ve insanlar onlara karşı çıktı ve onları şehit ettiler, ama Tanrı onları onayladı ve onların kanlarının öcünü alacaktır.

Ayetler 12-17 —  Altıncı mührün açılması ile yargılar daha da dehşetli bir hal alacaklardır, öyle ki, dünyadaki en önemli kişiden en önemsiz kişiye kadar herkes korkuya kapılacak ve dünyanın geçmişteki tarihinde insanların hiç bir şekilde yaşamamış oldukları kadar yıkıcı ve baskın bir gazap görmek zorunda kalacaklardır. Depremler, tüm sosyal, dini ve siyasi düzenin çöküşünü sembolik olarak ima ederler. Güneş, ay ve yıldızlar hakkındaki ifadeler, en üstten en alt kademeye kadar yönetim uygulayan herkesin tamamen çökeceğini sembolize etmektedir. Yerlerinden oynatılan dağlar ve adalar, imparatorlukların çöküşünü ortaya koyarlar. Dünyada meydana gelen bu şiddetli sarsıntılar insanları öylesine dehşete düşürecektir ki, Tanrı’nın harekete geçen elini gördükleri zaman, vicdanları kor gibi yanacak ve Tanrı’nın gazabının geldiği o büyük günde büyük korku duyacaklardır. Ama, Tanrı’nın tanıklarının şehadetini reddetmiş kişiler olarak, “Bu gazaba kim dayanabilir?” diyeceklerdir.

Vahiy 7

Kurtarılan Bakiye

Bu yargılar dönemi esnasında daha önce şunu görmüştük: tanrı’nın şehitlik bereketleri aracılığı ile sonsuz bereketlerini elde edecek tanıkları olacaktır. Şimdi yedinci mührün açılışını izleyecek olan daha ağır yargılar gelmeden önce Tanrı’nın “büyük sıkıntı” sırasında korunacak olan büyük bir tanıklar ordusuna sahip olacağını öğreniriz. (ayet 14)

Ayetler 1-8 —  Yuhanna, dünyanın dört bir köşesine inecek olan yargıları infaz etmek için hazır olan “yeryüzünün dört köşesinde duran dört melek gördü”. Ama bu yargıların başlangıcından önce Yuhanna gündoğusundan yükselen başka bir melek görür. Ve böylece, bu melek, Tanrı’nın kullarını alınlarından mühürleyene dek, zarar vermek için yetki verilen diğer dört meleğin yargısını durdurur. “Yüz kırk dört bin” gibi sembolik bir rakam ile temsil edilen bu kullar İsrail’in on iki oymağından mühürlenmişlerdir. Bu ifade kesinlikle şunu ima eder: Bu sıkıntı zamanında Tanrı, dağıtılmış oldukları dünyanın her bir köşesindeki kullarını Kendisine açıkça tanıklık etmeleri için eski halkı İsrail’in arasından seçecektir.

Ayetler 9-10 —  Yuhanna, ayrıca, her ulustan oluşan “kimsenin sayamayacağı kadar büyük bir kalabalık” görür. Bu kalabalık tahtın ve Kuzu’nun önünde beyaz kaftanlar giymiş ve ellerinde hurma dalları tutarak ayakta durmaktadırlar. Tahtın önünde ayakta durdukları ifadesinin cennette olduklarını ima etmesi gerekmez. ama Tanrı’nın lütfuna sahip kişiler olarak kabul edilmiş olduklarını gösterir. Tüm semboller Mesih’in yersel krallığının bereketleri için büyük bir imanlı topluluğunun korkunç yargılardan korunacaklarını ifade etmez mi? Kötüler, adalet ile hareket eden Tanrı’nın tahtının ve Kuzu’nun yargılarının önünde yere düştükleri zaman, tahtın ve Kuzu’nun önünde güvenlik içinde ayakta duracak olanlar var olacaktır. Uluslar kötülükleri nedeni ile yargılandıkları zaman, Tanrı’nın doğru olarak kabul ettiği kişiler olacaktır ; “beyaz kaftanlar” bu gerçeğe tanıklık ederler. Dünya, şeytan, canavar ve Mesih karşıtı tarafından Tanrı’ya karşı isyan etmek üzere yönlendirileceği zaman, ellerinde tuttukları “hurma dalları” aracılığı ile sembolize edilmiş olan düşmanın tüm gücü üzerinde zaferli olacak kişiler mevcut olacaktır. Ama eğer yargılar sırasında korunuyorlar ise, bunun nedeni kendi iyi işleri değildir; bu konudaki bereketlerinin tek kaynağı Tanrı ve Kuzu’dur. “Tahttan” ve “Kuzu’dan” yargının geleceği o günde şöyle diyebilirler: “Kurtarış, tahtta oturan Tanrımız’a ve Kuzu’ya özgüdür.”

Ayetler 11,12 —  Bu büyük kalabalığı, dünyanın üzerine yargı indiği o günde bereket için bir araya getiren lütuf cennette büyük bir övgü yükseltilmesine neden olur. Melekler, ihtiyarlar ve dört yaratık tahtın önünde yere kapanıp tapınırlar ve “Bereketi, övgüyü, yüceliği, bilgeliği, şükranı, saygıyı, gücü ve kudreti” Tanrı’ya atfederler.

Ayetler 13-17 —  Bölümün ilk kısmında bu yargılar zamanında Tanrı’nın İsrail’den ve ulusların arasından kurtarılmış bir bakiyeye sahip olacağını görmüştük. Bölümün sonundaki ayetlerde, beyaz kaftan giymiş olan bu kişilerin kimler oldukları ve nereden geldikleri hakkındaki soruyu cennetteki ihtiyarlardan biri yanıtlar.

Bu ayetler her iki sınıfa da işaret eder gibi görünürler, çünkü Yeşaya 49:10 ayetinde yenileniş İsrail’in bereketini tanımlamak için aynı benzer dil kullanılır bu ayette şunu okuruz: “Acıkmayacak, susamayacaklar, kavurucu sıcak ve güneş çarpmayacak onları. Çünkü onlara merhamet eden kendilerine yol gösterecek.”

Yuhanna’ya bu bereketlenmiş topluluğun, bir sonraki bölümde sözü edilen Yedi Borazan aracılığı ile sembolize edilen yargıların tüm dünyanın üzerine yakında gelecek olan “büyük sıkıntıdan” geçip geldikleri açıklanır. Filadelfya’daki topluluğa hitapta bu önemli zamandan söz edildiğini daha önce görmüştük; “Ben de yeryüzünde yaşayanları denemek için bütün dünyanın üzerine gelecek olan denenme saatinden seni esirgeyeceğim” (Vahiy 3:10) Vahiy 6:9-11 ayetlerinde bu yargı dönemi sırasında şehit edilen bir bakiye olacağını daha önce görmüştük. Ama bu büyük topluluğun şehitlik sıkıntısı çekeceğine dair hiç bir ima mevcut değildir. “Onların büyük sıkıntıdan geçip geldikleri” söylenir. Bunlar, bu büyük topluluğun deneme saati sırasında korunduklarını ifade eden sözlerdir. Onlar, Mesih’in kanı altına girerek temizlendiler ve bu nedenle, Tanrı’nın huzurunda kabul edilirler, O’nun huzuruna girebilir ve Tanrı’da sığınak bulurlar. Çünkü Tanrı “çadırını onların üzerine gerecektir” (N.Tr.) ama yine de, yargı sırasında korunsalar bile, bu, açlık, susuzluk, sıcak ve göz yaşları tarafından temsil edilen deneme ve sıkıntılar ile karşılaşmayacakları anlamına gelmez, ama sonunda sıkıntıları sonsuza kadar yok olacaktır, çünkü “artık acıkmayacak, artık susamayacaklar.” Çünkü “tahtın ortasında olan Kuzu onları güdecek ve yaşam sularının pınarlarına götürecek Tanrı gözlerinden bütün yaşları silecek..”

Bu bölümden öğrendiğimiz şudur: Bu gün de olduğu gibi, Tanrı’nın müjdesini kabul eden kişilerin göksel bereketleri aldıklarını biliyoruz, Rabbimiz İsa Mesih’in müjdesine itaat etmeyenler ise, yargı göreceklerdir (2. Selanikliler 1:8,9). bu nedenle, gelecek olan o gün Tanrı’nın lütfunun müjdesini hiç bir zaman duymamış olan büyük bir kalabalık bulunacaktır, ama krallığın sonsuz müjdesini işitecekler ve bin yıllık dönemin yersel bereketlerine dahil olacaklardır, ancak bu müjdeyi reddeden kişiler yargı altına gireceklerdir.

Vahiy 8

Borazanlar

Yedinci mührün açılışını gökte yarım saat kadar süren bir sessizlik izledi. Yeryüzünde gerçekleşmek üzere olan olayların dehşetinin tüm göğü sessizlik içinde bırakması düşüncesi çok ciddi yoğunluğa sahip bir düşüncedir.

Uzun çağlar boyunca kötülük artmış, Mesih’in onuruna leke sürülmüş, Tanrı’ya baş kaldırılmış ve O’nun halkına zulmedilmişti. Bu sürekli artan kötülük sırasında Tanrı’nın kötülüğe açıkça müdahale ettiği görülmemişti. Ancak, Tanrı’nın sessiz kalması, O’nun kayıtsız olduğu anlamına gelmiyordu. Çünkü Tanrı, sonunda müdahale etmek üzere idi. Çünkü çağların sessizliği O’nun yargılarını ilan eden Tanrı’nın borazanları aracılığı ile bozulacaktı.

İlk mühürlerin altındaki yargılar, ilahi takdir özelliğine sahiplerdi. Çok ağır yargılar olmalarına rağmen, farklı zamanlarda insanların üzerine gelen savaş, kıtlık ve salgın hastalık gibi sıkıntılara benzer belalardı. Yedinci mührün açılışında peygamberliğe özgü olarak ilan edilen yargılarda Tanrı’nın daha doğrudan ve görünür bir müdahalesini izliyoruz. Bir borazan sesi, Tanrı’nın, yargılarının insanın üzerine düşmek üzere olduğunu doğrudan ilan ettiği gerçeğini sembolize eder.

Ayet 2 — Yuhanna, kendilerine yedi borazan verilmiş olan yedi meleğin Tanrı’nın önünde ayakta durduklarını görür. Bunun anlamı, son mührün yedi borazan altındaki yargıların tüm zamanını kapsadığını gösterir ve böylelikle bizi yedinci borazanın zamanına, bu dünyanın krallıkları Rabbimizin ve O’nun Mesihinin krallıkları haline geldiği zamana taşır (Vahiy 11:15-18).

Ayetler 3-6 —  Bu yargılar başlamadan önce bize, Tanrı’nın, Halkının dualarını işittiğini görmemiz ve duaların bu yargılar aracılığı ile yanıtlanacağını anlamamız için izin verilir. Bu gün Tanrı egemen lütfu içinde hareket ettiği zaman, göksel zihne sahip olanlar günahkarların kurtulması için dua ederler ve duaları canlarının bereketi aracılığı ile yanıtlanır. Tanrı’nın yargı ile hareket edeceği o gelecek günde O’nun zihnine sahip olanlar lanet okuyan Mezmurları, Eski Antlaşmanın yersel kutsalları ile birlikte doğru olarak kullanacaklardır, çünkü bereketlerine düşmanlarının yargılanması aracılığı ile erişeceklerdir. bu imanlılardan farklı olarak bu günün kutsalları Mesih’in gelişi aracılığı ile yargı yerinden alınarak, nihai bereketlerini elde edeceklerdir.

Bu kutsalların duaları, sunakta altın bir buhurdan taşıyan ve dualara buhur ekleyen bir melek tarafından Tanrı’ya sunulur. Bu melek, Büyük Başkahin olarak Halkı için aracılık eden Mesih’in Kendisini temsil etmez mi? “Tüm kutsalların duaları” ile birlikte buhur sunduğu söylenir. Bu ifade şunu ima etmez mi? Bizler bu yargılar aracılığı ile, büyük sıkıntı dönemindeki kutsallar gibi Eski Antlaşma dönemindeki tüm kutsalların dualarına da bir yanıt verildiğini görürüz.

Tanrı’nın önüne yükselen buhur, insanların üzerine yargı indirerek o anda bir yanıt sağlar. Çünkü kutsallar adına Tanrı’ya buhur sunan melek, buhurdanı sunağın ateşi ile doldurup yeryüzüne atar, ve bunun sonucunda gelen yargının her belirtisi mevcuttur. Ve yedi borazan tutan yedi melek borazanları çalmaya hazırlanırlar.

Ayet 7 —  Birinci meleğin başlattığı yargıya kan ile karışık dolu ve ateş eşlik eder. “Dolu”, vahşi ve yıkıcı yargıyı sembolize ediyor olabilir; “ateş” ise, yargının her şeyi yakıp tüketen özelliğidir. Ve “kan”, yargıyı izleyen ölümü temsil eder.

Bu yargı, yeryüzünün üzerine düşer, büyük olasılıkla deniz aracılığı ile meydana çıkan uygar olmayan ulusların aksine dünyanın düzenli ve refah içindeki kısmını ortaya koyan bir sembol olarak kullanılır. Bundaki “üçüncü kısım” ve bunu izleyen üç yargı borazanı yargıyı belirli bir bölge içinde sınırlayacaktır. Vahiy 12:4 ayetine göre, bu bölge yeniden canlanan Roma İmparatorluğu bölgesini ima ediyor olabilir. Altıncı borazan Fırat ya da doğu bölgesi ile ilgilidir; bunun aksi olarak Roma İmparatorluğunun batı kısmı olabilir. Yedinci borazan ise bize, evrensel bir yargıdan söz eder (Vahiy 11:15-18).

Bu yargı ağaçların ve bütün yeşil otların üzerine düşer Kutsal Yazılarda ağaçlar genellikle yeryüzünün önemli kişilerini ortaya koymak için bir sembol olarak kullanılır, yeşil otlar ise refaha işaret ederler. Böylelikle, ilk borazanın yargısı Avrupa ya da Roma İmparatorluğunun batı kısmına düşer; önderleri yargılar ve tüm zenginliklerini siler süpürür.

Ayetler 8,9 —  İkinci borazandan sonra gelen yargıda Yuhanna şunu gördü: “Alev alev yanan dağ gibi büyük bir kütle denize atıldı.” Kutsal Yazılarda bir dağın büyük ve uzun süre dayanan bir gücü sembolize etmek için kullanıldığını biliriz. Böylece, Babil’den “yıkıcı bir dağ” olarak söz edilir ve RAB şöyle der: “Ey yıkıcı dağ, sana karşıyım. Seni uçuruma yuvarlayacak ve yanık bir dağa çevireceğim.” (Yeremya 51:25) Engin suların kenarında oturmak, genellikle huzursuzluk içinde bulunan ulusları ifade etmek için kullanılır (Vahiy 17:15).

Bu borazan, büyük bir dünya gücünün baskın yıkıcılığını önceden bildirmek için çalınır. Bu büyük dünya gücünün çökmesi ulusların üçte birinin üzerine yıkım ve ölüm getirecektir; o zaman Babil’in sefahati ile zenginleşen dünya tüccarları ve ticaret gemileri olanlar yas tutup ağlayarak feryat ettiler.

Ayetler 10,11 —  Üçüncü borazanın çalınışını izleyen yargı, gökten meşale gibi yanan büyük bir yıldızın ırmakların üçte birinin üzerine ve su pınarlarının üzerine düşmesi oldu. Büyük bir yıldız, insanların önder olarak gördükleri bazı seçkin düşünce liderlerini ifade etmez mi? Irmaklar, insanların yaşamlarına yön vermek istedikleri entelektüel düşünce kaynaklarını ima ediyor olabilirler mi? Büyük ve yanan bir yıldızın düşmesi, Tanrı’nın yargısında entelektüel bir öndere, insanların zihinlerini zehirleyen, yeryüzünün üçte birinin üzerine acılık ya da ahlak ölümü ya da Tanrı’dan ayrı olmak gibi sahte bir öğretişi, örneğin evrimi ortaya çıkarmasına izin verildiğini ima ediyor olabilir mi?

Ayet 12 —  dördüncü borazanın çalınması ile inen yargı, güneşin üçte birini, ayın üçte birini ve yıldızların üçte birini vurdu. Güneş, Ay ve Yıldızlar Kutsal Yazılarda Tanrı tarafından düzenlenen yönetim yetkilerinin farklı derecelerini ortay koymak için kullanılır. Bu semboller, insanları yaşamın her alanında karanlıkta ve zihin karışıklığı içinde bırakan siyasi güçlerin üçte birinin vurulacağını göstermiyor mu?

Ayet 13 —  Son üç borazan ile gelen yargılar, göğün ortasında uçan melek tarafından bildirilen ilk dört duyurudan farklıdırlar; yüksek ses ile şöyle bağırırlar: “Borazanlarını çalacak olan öbür üç meleğin borazan seslerinden yeryüzünde yaşayanların vay, vay, vay haline!”

İlk dört borazanın çalınması ile gelen yargının, özellikle ağaçlar, ırmaklar, güneş, ay ve yıldızlar aracılığı ile sembolize edilen yaşam koşulları ile ilgili olduğu fark edilecektir. son üç borazanın çalınması ile gelen yargılar, özellikleri açısından daha ciddi ve dehşet vericidir; göreceğimiz gibi bu yargılar koşullardan çok, insanların üzerine ineceklerdir. “Yeryüzünde yaşayanlar” olarak ifade edilen o özel sınıf üzerine felaket getirirler – Kayin gibi Rabbin huzurundan ayrılan ve içinde Tanrı’ya yer vermeyen bir dünya bina etmek isteyen kişilerin yer aldığı özel sınıf.

Pages