April 2013

Mısır’dan Çıkış 25

Bu bölümde tükenmez bir madenin en zengin damarlarına gizli zenginliklerini ışığa çıkartacak kazma darbeleri vurulduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir madende çalışabileceğimiz tek kazmanın, yani, farklı hizmetin yalnızca Kutsal Ruh’a ait olduğu aşikardır. Doğanın burada yapacağı hiç bir şey yoktur. Mantık kördür, hayal gücü tamamıyla boştur – en dev zeka, kutsal sembolleri yorumlayabilmek yerine, güneş ışığındaki bir yarasa gibi görünür; kör bir şekilde göremediği şeylere çarpıp durur. Mantık ve hayal gücü çarpışmasını dışarıda bırakacak olur isek, ruhsal bir göz, zihin ve yürek ile tapınağa konan çok önemli eşyalara bakabiliriz. Kutsal Ruh Tanrı bizi Rabbin evinin avlularının arasında dolaştırabilecek ve canlarımıza burada gözümüze çarpan her şeyin gerçek anlamını açıklayacak Olan’dır. Zihnin kutsanmamış güçlerinin aracılığı ile hareket etmek saçmalık olur. Göktekinin örneği ve gölgesi olan tapınak, en üst düzeydeki bir doğal zihin tarafından bile yorumlanamaz. Tapınakta bulunan eşyaların göksel ışık ile açıklanmaları gerekir. Yeryüzü, onların güzelliklerini hakkı ile ortaya koyacak ışığa sahip değildir. Tapınaktaki eşyaları, ancak onları yerleştiren Kişi açıklayabilir. O harika sembolleri açıklayacak olan onları tapınağa Yerleştiren’dir.

Kutsal Ruh’un tapınağın eşyalarını düzenleme şekli, insan gözüne düzensiz görünür. Ama gerçekte, beklenildiği gibi, Kutsal Ruh’un düzeni en mükemmel düzendir; dikkat çekecek muhteşem bir titizlik ile yapılmıştır. Mısırdan Çıkış 25.bölümden Mısırdan Çıkış 30.bölüme kadar Mısırdan Çıkış kitabında farklı bir kısmın yer aldığını görürüz. Bu kısım iki bölüme ayrılır; ilki Mısırdan Çıkış 22:19 ayeti ile başlar ve ikincisi Mısırdan Çıkış 30.bölüm ile sona erer. Önceki perdenin içindeki antlaşma sandığı ile başlar ve içinde sunağın bulunduğu bronz sunak ve avlu ile sona erer. Yani, ilk planda bize verilen Tanrının yargı tahtıdır; Tanrı orada yeryüzünün Rabbi olarak oturur. Ve tamamlanan kefaretin değeri ve erdemi sayesinde günahkar ile karşılaşacağı o yerde bizim ile bağlantı kurar. Sonra, ikincisinde, insanın Tanrıya olan yaklaşımını görürüz – kahinler olarak Kutsal Huzur’a yaklaşmak için izne sahip olan bu kişilerin ayrıcalıkları, saygınlıkları ve sorumlulukları ve oradaki tapınma ve birlikten keyif almaları. Böylece bu düzenlemenin mükemmel ve güzel olduğunu anlıyoruz. Bunun tanrısal bir düzenleme olduğunu bildiğimize göre, bundan farklı olmasını zaten bekleyebilir miydik? Antlaşma sandığı ve bronz sunak bilindiği gibi iki çok farklı şeydir; Antlaşma sandığı, “adalet ve yargı” üzerine bina edilmiş olan Tanrının tahtı idi. (Mezmur 89:14) Bronz sunak ise, Yehova’nın yüzünün önünden giden “merhamet ve gerçeğin” yerine günahkarın yaklaştığı sunaktır. İnsan tek başına, Tanrı ile buluşmak için antlaşma sandığının bulunduğu yere yaklaşmaya cesaret edemedi, çünkü en kutsal yere giden yol henüz hazır değil idi.” (İbraniler 9:8) Ama Tanrı, bir günahkar olan insan ile buluşmak için pirinçten yapılmış sunağa yaklaşabildi. “Adalet ve yargı”, günahkarı içeri kabul edemez idi, ama “merhamet ve gerçek” Tanrıyı dışarı çıkarabilir idi; Tanrı tahtını gizemli bir şekilde destekleyen Keruvların yüceliği arasından her şeyden üstün olan parlaklığı ve yüceliği ile değil, ama bize sembolik olarak sunulan tapınağın eşyaları ve düzeninin lütufkar hizmeti içinde görünebilirdi.

Tüm bunlar bize kutsanmış Olan’ın yolunu hatırlatabilir; O, bu örneklerin tam karşıtı bir örnektir – tüm bu gölgelerin özüdür. O, göklerdeki Tanrının sonsuz tahtından Golgota tepesindeki çarmıhın derinliklerine aşağı indi. En üstün yüceliklerden en aşağıdaki utançlara indi, kurtardığı, bağışladığı ve kabul ettiği halkını Kendisi ile birlikte yükseltmek ve onları, onlar için terk etmiş olduğu tahtının önüne hatasız olarak çıkartabilmek için bunu yaptı. Rab İsa kendi Kişiliği ve tamamladığı iş ile Tanrının tahtının ve ölümün tozunun arasındaki her noktayı ve ölümün tozu ile Tanrının tahtı arasındaki her noktayı doldurur. Tanrı, Mesih’te mükemmel lütfu içinde aşağı günahkarın yanına indi; günahkar ise Mesih’te, Tanrının doğruluğu içinde yukarıya Tanrıya çıkartıldı. Antlaşma sandığından pirinç sunağa kadar olan tüm yol sevginin ayak izleri ile işaretlendi ve pirinç sunaktan Tanrının antlaşma sandığına kadar olan tüm yol kefaret kanı ile örtüldü ve uğruna kefaret ödenmiş tapınan kişi bu harika yol boyunca yürür ve karşısına çıkan her şeyin üzerinde İsa’nın mühürlenmiş adını görür. Bu yüce ad yüreklerimiz tarafından daha çok sevilsin diye dua ediyorum! Şimdi ilerleyelim ve bölümleri dikkatle inceleyelim.

Burada dikkat çekilmesi gereken en ilginç nokta Rabbin Musa’ya lütufkar amacı içinde halkının ortasında bir tapınak ya da kutsal bir konut inşa etmesini söylemiş olmasıdır – içinde bulunan eşyaların doğrudan İsa’ya, O’nun Kişiliğine, O’nun işine ve Kutsal Ruh’un ışıkta, kudrette ve çeşitli lütuflar içinde görüldüğü gibi, bu işin değerli meyvesine işaret ettiği bir tapınak. Ayrıca tüm bu eşyalar adanmış yüreklerin gönüllü sunuları olarak Tanrı lütfunun hoş kokulu meyvesi idi. Yüceliğini “göklerin sonsuzluğunun” içeremediği Yehova, sınırlı ve perdeleri olan bir konutta bulunma konusunda lütufkarlığı nedeni ile hoşnut idi. Bu çadırı, O’nun varlığını büyük bir arzu ile isteyen kişiler O’nun için kuracaklar idi; Bu tapınak iki şekilde gözden geçirilebilir: ilki, “göktekilerin bir örneği” olarak ve ikinci olarak Mesih’in bedeninin çok önemli ve anlamlı bir örneği olarak. Tapınağın oluşturulduğu çeşitli malzemeler bölümde devam ettikçe tarafımızdan görülecekler; biz şimdi bu nedenle, bu bölümdeki üç konuyu öncelikle gözden geçireceğiz. Yani, antlaşma sandığını, üzerinde ekmek sunulan, masayı ve kandilliği.

Antlaşma sandığı, Musa’ya verilen tanrısal buyruklar içinde ilk sırada yer alır. Tapınaktaki konumu da en çok dikkat çeken konumdur. Perdenin arkasındaki en kutsal yerde durur ve Yehova’nın tahtının temelini oluşturur. Adı bile, ne kadar büyük önem taşıdığını ortaya koyar. Adından da anlaşıldığı gibi bir antlaşma sandığı, içine konan şeylerin korunması için tasarlanmıştır. Nuh’u ve Nuh’un ailesini ve yaratılışın diğer örneklerini yeryüzünü kaplayan yargıdan koruyarak taşıyan bir altı düz bir mavnadan oluşturulmuş bir sandık idi. Bu kitabın başlangıcında “seçilmiş bir çocuğu” ölüm sularından koruyan bir iman kabını teşkil eden bir sepet ya da sandık idi. Bildiğimiz gibi, bu sandığın içine ikinci kez yazılan on buyruğun taş tabletleri konmuş idi. İlk taş tabletler hakkında konuşacak olur isek, insanın antlaşmasının tamamen iptal edildiğini gösteren bir şekilde dağın altında parçalar halinde kırılmışlar idi – öyle ki, insanın işinin asla, herhangi bir olasılık olmaksızın Yehova’nın egemen tahtının temelini oluşturmasınlar. Yersel ya da göksel görünümü ile “adalet ve yargı bu tahtın temelidirler.” Antlaşma Sandığının içine kırılmış olan taş tabletler konulamazdı. İnsan kendi seçimi ile verdiği sözü yerine getirme konusunda başarısız olabilir. Ama Tanrının yasası tanrısal saygınlık ve mükemmelliği içinde korunmak zorundadır. Eğer Tanrı tahtını halkının ortasında kuracak idi ise, bunu ancak Kendisine yakışan bir şekilde yapmalı idi. Tanrının yargı ve egemenlik standardının mükemmel olması gerekir.

“Akasya ağacından bir sandık yapsınlar. Boyu iki buçuk, eni ve yüksekliği birer buçuk arşın olsun. İçini de dışını da saf altın ile kapla. Çevresine altın pervaz yap. Dört altın halka döküp dört ayağına tak. İkisi bir yanda, ikisi öbür yanda olacak. Sandığın taşınması için akasya ağacından sırıklar yapıp altın ile kapla ve bu sırıkları sandığın yanlarındaki halkalara geçir.” Antlaşma Sandığı, halk nereye gider ise yanlarında onlara eşlik edecek idi. Yolculuk eder iken ya da bir düşman ile çatışma halinde iken, sandık yanlarından asla ayrılmayacak idi. Halkın çölde gittiği her yerde sandık onların yanında oldu. Şeria nehrinin ortasından geçerken sandık onların önünden gitti. Kenan diyarındaki tüm savaşlarda sandık yanlarından asla ayrılmadı. Sandık, gittikleri her yerde onların kesin ve emin gücü oldu. Tanrının varlığının ve gücünün çok iyi bilinen ifadesi olan sandığın önünde hiç bir düşman gücü ona karşı koyamadı. Antlaşma sandığının, halkın çöldeki yolculuğu sırasında İsrail’in refakatçisi olması gerekiyor idi. Ve “sırıklar” ve “halkalar”, sandığın yolculuk etme özelliğinin ifadesini oluşturuyorlardı.

Ama yine de sandığın her zaman yolculuk etmesi gerekmiyor idi. Hem “Davut’un sıkıntılarının” hem de İsrail’in savaşlarının bir son bulması gerekiyor idi. Şu duanın söylenmesi ve yanıtlanması gerekiyor idi, “Çık, ya Rab yaşayacağın yere, gücünü simgeleyen sandık ile birlikte.” (Mezmur 132:8) “Kahinler Rabbin antlaşma sandığını tapınağın iç odasına, en kutsal yere taşıyıp, Keruvların kanatlarının altına yerleştirdiler. Keruvların kanatları sandığın konduğu yerin üstüne kadar uzanıyor ve sandığı da, sırıklarını da örtüyordu. Sırıklar öylesine uzundu ki, uçları iç odanın önündeki Kutsal Yer’den görünüyor idi. Ancak dışarıdan görünmüyor idi. Bunlar hala oradadır. (1.Krallar 8:6-8) Çölün kumunun, tapınağın altın döşemesi ile yer değiştirmesi gerekti. (1.Krallar 6:30) Antlaşma sandığının yolculuklarının artık sona ermesi gerekiyor idi; Ortada düşman ya da herhangi bir kötü durum yok idi ve bu yüzden sırıkların çıkartılması gerekti.

Çadırdaki ve tapınaktaki sandık arasındaki tek fark bu değil idi. Tapınağın çöldeki konumundan söz eden elçi, onu şöyle tanımlar: “Altın buhur sunağı ile her yanı altınla kaplanmış antlaşma sandığı burada idi. Sandığın içinde altından yapılmış man testisi, Harun’un filizlenmiş değneği ve antlaşma levhaları vardı.” (İbraniler 9:4) Sandığın çöl yolculuğu sırasında içinde bulunan eşyalar bunlardı. Yehova’nın kurtardığı halkı için çölde sağladığı ve böylece sadakatini gösterdiği altından yapılmış man testisi ve Harun’un “isyan eden halkın şikayetlerini susturmak için” kullandığı filizlenmiş değneği. (Mısırdan Çıkış 16: 32-34 ve Çölde Sayım 17:10 ayetlerini karşılaştırın.) Ama sandığın sırıklarının çıkartılması gereken an yaklaştığı zaman, İsrail’in çölde dolaştığı dönem ve savaşları son bulduğu zaman, üstün güzellikteki tapınak tamamlanmış idi; İsrail’in yüceliğinin güneşi parladığı zaman, Süleyman’ın egemenliğinin ve zenginliğinin örneğine benzer olarak, sonra, çöl ihtiyaçlarının ve çöl başarısızlığının kayıtları fark edilmedi ve İsrail’in ve tüm yeryüzünün Tanrısının tahtının sonsuz temelini teşkil eden şeylerden geriye bir şey kalmadı. “Sandığın içinde Musa’nın Horev dağında koyduğu iki taş levhadan başka bir şey yok idi.” (1.Krallar 8:9)

Ancak tüm bu parlaklık çok geçmeden insan başarısızlığının ve tanrısal hoşnutsuzluğun koyu karanlık bulutları tarafından söndürülecek idi. Sünnetsizlerin kaba ayakları, artık bu güzel evin harabeleri arasında dolaşacak ve sönüp giden ışık ve ayrılıp giden yücelik gibi yabancılar tarafından sahiplenilecek idi. Burada bu konudaki ayrıntılara yer vermemeyi uygun buluyorum. Okuyucuma işaret etmek istediğim yalnızca tek bir son nokta var: Tanrının Sözü bize antlaşma sandığından söz ediyor – insan akılsızlığının ve günahının bu sandığın dinlenme yerini artık rahatsız etmeyeceği ve ne perdesi olan bir çadırın ne de el ile yapılmış bir tapınağın bu sandığı barındırmadığı zaman, yani, ilerdeki bir zaman için bize yapılan bir uyarı. “Ve yedinci melek borazanını çaldı. Gökte yüksek sesler duyuldu: dünyanın egemenliği Rabbimizin ve Mesihi’nin oldu, o sonsuzlara dek egemenlik sürecek. Tanrının önünde tahtlarında oturan yirmi dört ihtiyar yüz üstü yere kapandı. Tanrıya tapınarak şöyle dediler: ‘Her Şeye Gücü Yeten, Var olan, var olmuş olan Rab Tanrı! Sana şükrediyoruz. Çünkü büyük gücünü kuşanıp egemenlik sürmeye başladın. Uluslar gazaba gelmişlerdi. Şimdi ise senin gazabın üzerlerine geldi. Ölüleri yargılamak, kulların olan peygamberleri, kutsalları, küçük olsun büyük olsun, senin adından korkanları ödüllendirmek ve yeryüzünü mahvedenleri mahvetmek zamanı da geldi.’ Ardından tanrının gökteki tapınağı açıldı. Tapınakta O’nun antlaşma sandığı göründü. O anda şimşekler çaktı, uğultular, gök gürlemeleri işitildi. Yer sarsıldı, şiddetli bir dolu fırtınası koptu.” (Vahiy 11:15-19)

Daha sonra sıra Bağışlanma Kapağına gelir. “saf altından bir bağışlanma kapağı yap. Boyu iki buçuk, eni bir buçuk arşın olacak. Kapağın iki kenarına dövme altından birer Keruv yap. Keruvlardan birini bir kenara, öbürünü öteki kenara, kapak ile tek parça halinde yap. Keruvlar yukarı doğru açık kanatları ile kapağı örtecek. Yüzleri birbirine dönük olacak ve kapağa bakacak. Kapağı sandığın üzerine sana vereceğim taş levhaları ise sandığın içine koy. Seninle orada Levha Sandığının üstündeki Keruvlar arasında Bağışlanma Kapağının üzerinde görüşeceğim ve İsrailliler için sana buyruklar vereceğim.”

Yehova burada Bağışlanma Kapağının üzerindeki yerini almak için ateşler tüten dağdan aşağı inerek lütufkar niyetini ortaya koyar. Musa ile orada Levha sandığının üstündeki Keruvlar arasında Bağışlanma Kapağının üzerinde görüşecek ve İsrailliler için Musa’ya buyruklar verecektir. Yehova’nın tahtı bir lütuf tahtıdır ve adalet ve yargı tarafından desteklenen tanrısal doğruluğun temeli üstünde kurulmuştur. İsrail Tanrısının yüceliği burada açıkça parlar. Burada lütuf kaynağı tarafından yumuşatılmış ve tatlandırılmış buyruklarını verecektir; bir bulutun arasından geçen öğle güneşinin ışınları gibi onların parlaklığı gözlerimizi kamaştırmadan canlandırıcı etkilerinin tadını çıkartabiliriz. Bağışlanma Kapağı’nın üzerinden alındıkları zaman, “O’nun buyrukları ağır değildir”, çünkü kulaklara işitme ve itaat etme gücü veren lütuf ile bağlantılı olarak gelirler.

Antlaşma sandığına ve Bağışlanma Kapağına birlikte baktığımız zaman, onlarda Mesih’in Kişiliğine ve işine ilişkin çarpıcı bir örnek görebiliriz. Rab İsa, yaşamında yasayı yüceltti ve onu onurlandırdı ve iman eden herkes için ölümü aracılığı ile bir Bağışlanma Kapağı oldu. “Öyle ki, günah nasıl ölüm yolu ile egemenlik sürdü ise, Tanrının lütfu da Rabbimiz İsa Mesih aracılığı ile sonsuz yaşam vermek üzere doğruluk ile egemenlik sürsün. ((Romalılar 5:21) Tanrı ve insan arasındaki tek uygun buluşma yeri, lütuf ve doğruluğun karşılaştıkları ve mükemmel bir şekilde uyum sağladıkları noktadır. Tanrıya uyum sağlayan tek doğruluk mutlak doğruluktur ve günahkara tek uyum sağlayabilecek olan ise mükemmel lütuftur. Ancak bu iki tutum tek bir noktada nerede bir araya gelebilirler? Yalnızca çarmıhta. “Sevgi ile sadakat buluşacak, doğruluk ile esenlik öpüşecek.” (Mezmur 85:10) İman eden günahkarın canı burada esenlik bulur. Ve imanlı Tanrının sadakatinin ve doğruluk armağanının tam olarak aynı noktada, yani, Mesih’in tamamladığı işinin temelinde olduğunu görür. İnsan, Tanrı gerçeğinin güçlü eylemi altındaki yerini bir günahkar olarak aldığı zaman, Tanrı da lütuf aracılığı ile bir Kurtarıcı olarak yerini almış olur ve o zaman her sorun çözülür, çünkü çarmıh tanrısal adaletin tüm taleplerini yerine getirmiş olduğu için merhamet akıntıları hiç bir engel ile karşılaşmadan akabilirler. Adil bir Tanrı ve mahvolmuş bir günahkar kan dökülmüş olan bir platform üzerinde buluştukları zaman, her şey sonsuza kadar çözümlenmiş olur – öyle bir şekilde çözümlenmiş olur ki, Tanrı mükemmel bir şekilde yüceltilmiş olur ve günahkarı sonsuza kadar kurtarır. Her insanın yalan söylediği kanıtlanmış olmasına rağmen, Tanrının yalan söyleyemeyeceği kesindir. Ve insan Tanrının önünde kendi ahlak noktasının en alt derecesine getirildiği zaman ve Tanrının gerçeği olan bu yeri kabul etmeye istekli olduğu zaman, işte o zaman, Tanrının Kendisini, adil bir Aklayıcı olarak açıklamış olduğunu öğrenir. Bu öğrendiği şeyin vicdanına huzur vermesi gerekir. Ve konu yalnızca bununla da kalmaz ve Tanrı ile ilişki kurmak için bir kapasite de sağlar ve imanlı, tanrısal lütfun bize sunmuş olduğu o ilişkinin kutsal düşüncelerine kulak verir.

Bu yüzden “en kutsal yer” gerçekten harika bir sahnenin açıklanışıdır. Antlaşma Sandığı, Bağışlanma Kapağı, Keruv ve yücelik! Yılda bir kez perdenin öbür tarafına geçen İsrail’in baş kahininin gözleri için ne kadar görkemli bir sahne! Dileğim, Tanrının Ruhunun anlayışımızın gözlerini açmasıdır, öyle ki, bu değerli örneklerin değerli anlamlarını daha derin bir şekilde kavramamız mümkün olsun!

Musa’ya daha sonra üzerinde ekmek sunulan masa ya da ekmeğin sunumu hakkında talimat verilir. Bu masanın üzerinde Tanrı kahinlerinin yiyecekleri durur idi. Yedi gün süre ile Rabbin önünde ince undan yapılmış on iki somun ekmek konurdu, daha sonra başkaları tarafından bunların yerine kahinlerin kutsal yerde beslendikleri yiyecek yerleştirilir idi. (Bakınız 24:5-9) Bu on iki somunun “İnsanoğlu İsa Mesih’in” sembolleri olduklarını söylemek gereksiz. Bu ekmeklerin yapıldığı ince un ise, O’nun mükemmel İnsanlığına işaret ederler; İnsanoğlu Tanrıya tamamen adanmıştır. Eğer Tanrı kahinlerinin kutsal yerde hizmet etmelerini uygun gördü ise, o zaman onlar için kesinlikle bir masa, hatta en iyi şekilde donatılmış olan bir masa hazırlayacağı kesindir. Mesih, masadır ve Mesih, masanın üzerindeki ekmektir. Saf altından masa ve on iki somun ekmek Mesih’in gölge örnekleridirler. Hiç durmadan Tanrının önünde, O’nun kusursuz İnsanlığının üstünlüğü içinde sunulur ve kahin ailesine yiyecek olarak dağıtılırlar. “Yedi gün”, Mesih’in tanrısal sevincinin mükemmelliğini ortaya koyar. Aynı zamanda bu semboller ile birlikte dile getirilmek istenen şu düşünce de mevcuttur; Mesih’in İsrail’in on iki oymağı ile olan bağlantısı ve Kuzu’nun on iki elçisi.

Daha sonraki düzen içinde saf altından yapılmış kandillik gelir. Çünkü Tanrının kahinlerinin hem ışığa hem de yiyeceğe ihtiyaçları vardır ve Mesih’te hem ışığa hem de yiyeceğe sahiptirler. Bu kandillik hakkında söylenen tek şey, saf altından yapılmış olduğudur. “Saf altından bir kandillik yap. Ayağı, gövdesi dövme altın olsun.” “Kandilliğe ışık veren yedi lamba” Kutsal Ruh’un ışığının ve enerjisinin mükemmelliğini ifade ederler. Ve Mesih’in işinin mükemmel etkinliği üzerinde temellenmiştirler ve onunla bağlantılıdırlar. Kutsal Ruhun işi, Mesih’in işinden asla ayrı tutulamaz. Bu gerçek, çifte bir şekilde altın kandilliğin güzel figürü içinde ortaya konur. Yedi lambanın dövme altın gövde ile bağlantısı, bize kilisedeki Kutsal Ruhun görünümünün tek temeli olarak Mesih’in tamamladığı işe işaret eder. Kutsal Ruh, İsa yüceltilene kadar verilmedi. (Yuhanna 7:39 ile Elçilerin İşleri 19:2-6 ayetlerini karşılaştırın.) Vahiy kitabı 3. Bölümde Mesih, Sart kilisesine “yedi ruha sahip olan” olarak tanıtılır. Rab İsa, Tanrının tahtının sağındaki yerine yüceltildikten sonra Kutsal Ruh, kilisenin üzerine “döküldü”, öyle ki kilise, konumunun gücü ve mükemmelliği ile uyumlu olarak kutsal yerde, yani varlığının bulunduğu doğru yerde, eylemi ve tapınması ile parlayabilsin.

Sonra tekrar, bu yedi lambanın açılıp kapatılması ile ilgili Harun’a bazı özel işlevlerin verildiğini okuruz. “Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘ İsrail halkına buyruk ver, kandilin sürekli yanıp ışık vermesi için saf sıkma zeytinyağı getirsinler. Harun kandilleri benim huzurumda, Buluşma Çadırında, Levha sandığının önündeki perdenin dışında, akşamdan sabaha kadar sürekli yanar biçimde tutacak. Kuşaklar boyunca sürekli bir kural olacak bu. Rabbin huzurunda saf altın kandillikteki kandiller sürekli yanacaktır.” (Levililer 24:1-4) Böylece Kutsal Ruhun kilisedeki işinin Mesih’in yeryüzündeki ve gökyüzündeki işi ile nasıl bağlantılı olduğunu görebiliriz. Hiç kuşkusuz, “yedi lamba” orada idiler, ama onların sürekli sönmeden yanmalarını muhafaza etmek için kahinlerin enerji ve gayretine ihtiyaç vardı. Kahin sürekli olarak saf sıkma zeytinyağı tedarik edecek ve sabahtan akşama kadar hizmet halinde olacak idi. Bu saf altından yapılmış kandiller kutsal işleyişin doğrudan sonuçlarını temsil ediyorlar idi. Eğer kilise parlıyor ise,bu yalnız Kutsal Ruhun enerjisi ile mümkün olur ve bu enerjinin temeli Mesih’tir; Mesih Tanrının sonsuz isteğini eksiksiz olarak yerine getiren bir Kurban ve bir Başkahin ve kilisesinin her şeyinin kaynağı ve gücü oldu. Tüm bunların hepsi Tanrıdandır. Bu gizemli perdenin arkasına geçip baksak ve orada örtüsü ile birlikte antlaşma sandığını görsek ve ona eklenmiş olan iki önemli figüre dikkat etsek  ya da gözlerimizi perdenin olmadığı kutsal yerdeki saf altından masaya ve saf altından kandilliğe diksek, oradaki farklı kap ve araçlara baksak – hepsi de bize, ya Oğul ile ya da Kutsal Ruh ile bağlantılı olarak Tanrı’dan konuşurlar ve bize açıklamada bulunurlar.

İmanlı okuyucum, yüksek çağrınız sizi tüm bu değerli gerçekliklerin tam orta yerine yerleştirir. Yeriniz yalnızca, “göklerdeki örneklerin arasında” değil, “göklerdeki gerçeklerin arasındadır.” İsa’nın kanı aracılığı ile en kutsal yere girme hakkına sahipsiniz. Siz Tanrı tarafından bir kahin yapıldınız. Masa üzerinde sunulan ekmekler sizindir. Yeriniz, Kutsal Ruh’un ışığında kahinlerin yiyeceğinden beslenmeniz için saf altından masadadır. Hiç bir şey sizi hiç bir zaman bu tanrısal ayrıcalıklardan yoksun kılamaz. Bu ayrıcalıkların hepsi sonsuza kadar sizindir. Bu ayrıcalıkların tadını çıkarmamanız için onların sevincini sizden çalmak isteyebilecek her şeye karşı dikkatli ve uyanık durun. Tanrıdan olmayan her türlü duygu ve hayal gücünden uzak durun; benliği bastırın, dünyanın dışında kalın ve şeytanı kendinizden uzak tutun. Kutsal Ruh tüm canınızı Mesih ile doldursun. O zaman uygulamalı olarak kutsal ve kalıcı olarak mutlu olacaksınız. Ürün vereceksiniz ve Baba yüceltilecek ve sevinciniz tam olacak.

Mısır’dan Çıkış 26

Şimdi önümüzde açtığımız kitabımızın kısmı tapınağın perdelerinin ve örtülerinin eğitici tanımını içerir. Ruhsal göz burada Mesih’in sergilenen karakterinin çeşitli özelliklerinin ve durumlarının gölgelerinin farkına varır. “Ayrıca, Tanrının konutunu on perdeden yap. Perdeler lacivert, mor, kırmızı iplik ile özenle dokunmuş ince ketenden olsun, üzeri Keruvlar ile ustaca süslensin.” Burada İnsanoğlu İsa Mesih’in farklı özellikleri yer alır. “İnce keten perdeler” O’nun yürüyüşünün ve karakterinin lekesiz saflığının ön örnekleridirler; “lacivert, mor ve kırmızı” renkleri bize O’nu “gökten gelen Rab” olarak sunarlar; O, tanrısal öğütler uyarınca egemenlik sürecektir, ama O’nun sadakatinin sonucu çekeceği acılar olacaktır. Böylece lekesiz bir insana, göksel bir insana, soylu bir insana ve acı çeken bir insana sahip oluruz. Bu malzemeler tapınağın perdeleri değiller idi, ama aynı zamanda perdeyi yapmak için kullanıldılar (ayet 31), “Çadırın giriş bölümündeki perde” (ayet 36), “avlunun kapısına asılan perde” (Mısırdan Çıkış 27:16), “Harun’un hizmet giysileri ve kutsal giysileri.” (Mısırdan Çıkış 39:1) Tek bir sözcük ile belirtecek olur isek, Mesih her yerde idi, her şeyde idi ve her şey yalnızca Mesih idi. 1

Mesih’in lekesiz insanlığının ifadesi olan “ince keten perdeler”, ruhsal zihnin düşünce kaynağına değerli bir anlam eklerler. Bu öyle bir konudur ki, üzerinde hiç bir zaman yeterince derin düşünemeyiz. Mesih’in insanlığı ile ilgili olan gerçeğin ruhsal bir titizlik ile kabul edilmesi gerekir, bu gerçeğe ruhsal bir enerji olarak tutunmak, onu kutsal bir gayret ile korumak ve göksel bir güç ile konuşmak lazımdır. Eğer bu konuda hatalı isek, hiç bir konuda doğru olamayız. Bu gerçek çok büyük, çok yaşamsal ve çok temel bir gerçektir. Ve eğer onu Tanrının Kutsal sözünde açıklamış olduğu gibi, kabul etmez, ona tutunmaz, onu konuşmaz ve onu konuşmaz isek, tüm doğaüstü yapının mantıksız olması gerekir. Bu her şeyden önemli öğretişe üstün gelebilecek gibi görünen düşünce ve ifade gevşekliğinden daha kötü bir şey olamaz. Eğer Tanrının sözüne daha fazla saygı duyulsa idi, o zaman Tanrı Sözü daha detaylı olarak bilinir idi. Ve bu şekilde, görevi İsa Mesih’e tanıklık etmek olan Tanrının Kutsal Ruhunu gereksi yere kederlendiren o tüm hatalı ve zararlı ifadelerden uzak kalır ve mutlu olurduk.

Melek Meryem’e Kurtarıcının doğumu ile ilgili sevinç veren haberi ilan ettiği zaman, Meryem meleğe şöyle dedi: “Bu nasıl olur? Ben erkeğe varmadım ki! “ Meryem’in doğal ve zayıf zihninin, “Tanrının bedende görünmesi” ile ilgili muhteşem sırrı kavraması imkansız idi. Ama meleğin Meryem’e verdiği yanıta dikkat edelim – yanıt kuşku duyan bir zihne değil, bilgisiz de olsa inançlı bir yüreğe verildi. “Kutsal Ruh senin üzerine gelecek. Yüceler Yücesi’nin gücü sana gölge salacak. Bunun için doğacak olana, kutsal Tanrı Oğlu denecek.” (Luka 1:34-35) Meryem hiç kuşkusuz, bu doğumun sıradan insan soyunun ilkeleri ile uyumlu olduğunu düşünmüş idi. Ama melek onun hatasını düzeltti ve bu düzeltme ile açıklamasında yer alan en önemli gerçeklerden birini de dile getirmiş oldu. Melek, Meryem’e tanrısal gücün GERÇEK BİR İNSAN şekillendirmek üzere olduğunu – “ikinci insan – gökten gelen Rab” olduğunu ve doğasının herhangi bir kusuru kabul edemeyeceğini ya da bir kusur ile temasta bulunamayacağını bildirir. Bu Kutsal Olan, “günahlı insan bedeni benzerliğinde” idi, ama “bedeninde günah yoktu.” Et ve kandan oluşan gerçek bir bedene paydaş oldu, ama bu bedende kötülüğün en ufak bir zerresi ya da gölgesi yok idi.

Bu büyük gerçeğin doğruluğu ne kadar vurgulansa da yeterince ifade edilmesi mümkün değildir. Oğul’un beden alması, bir bakirenin rahminde Yüceler Yücesi’nin aracılığı ile şekil verilen saf ve lekesiz bedenin gizemliliği, Tanrının kurtarmış olduğu kilisenin Başı, Temsilcisi ve Modeli olan gökte yüceltilmiş olan bir Tanrı-insanın, “tanrısallığının yüce gizemidir!” O’nun İnsanlığının mükemmel saflığı, Tanrının taleplerini eksiksiz olarak yerine getirdi; bu nedenle insanın yapması gerekip de yapamadıklarını yaptı. O bir insan idi, çünkü insanın ihtiyaçlarını başka bir kişi karşılayamaz idi. Ama O, öyle bir insandı ki, Tanrının tahtının tüm taleplerini O’ndan başka karşılayabilecek hiç kimse yok idi. O, Tanrının kendisinden mükemmel bir şekilde hoşnut olduğu ve insanın O’na yüzde yüz güvenerek tamamen yaslanabileceği lekesiz ve gerçek bir insan idi.

Zihni ve yüreği aydınlanmış olan okuyucuma, O’nun ölümü ve dirilişi olmadığı takdirde, bizim için yeterli olmayacağını hatırlatmama gerek yok. Yalnızca beden alan bir Mesih’e değil, aynı zamanda çarmıha gerilen ve dirilen bir Mesih’e ihtiyacımız vardır. Evet, çarmıha gerilmesi için beden alması gerektiği doğrudur, ama ancak O’nun ölümü ve dirilişi ile kurtulmamız mümkündür. Mesih, yalnızca beden almak ile kendisini insan ile birleştirmedi. Bu mümkün olamaz idi; İsa’nın kendisi bunun aksini öğretir: “Size doğrusunu söyleyeyim, buğday tanesi toprağa düşüp ölmedikçe yalnız kalır. Ama ölür ise çok ürün verir.” (Yuhanna 12:24) günahlı ve kutsal, saf ve kusurlu, çürümeyen ve çürüyecek olan beden arasında hiç bir birlik mümkün değildir. Tamamlanmış ölüm Mesih ve O’nun seçtiği üyeleri arasında mevcut olan tek zemindir. Bu güzel bağlantıyı şu sözlerde görebiliriz:” Ben asmayım, sizler dallarsınız.” “O’nun ölümünün benzerliğine O’nunla birlikte ekildik.” “Günah bedeninin gücü kırılsın diye eski yaratığımız O’nunla birlikte çarmıha gerildi.” “ayrıca Mesih’in gerçekleştirdiği sünnet sayesinde O’nda el ile yapılmayan sünnet ile sünnet edildik; vaftizde O’nunla birlikte gömüldük ve O’nu ölümden dirilten Tanrının gücüne iman ederek O’nunla birlikte dirildiniz.” Okuyucuma, bu önemli konudaki gerçek ile ilgili daha detaylı bilgi alması için Romalılar 6. Bölümü ve Koloseliler 2. Bölümü okumasını öneririm. Mesih’in ve halkının bir olabilmesi ancak ölmüş ve dirilmiş olan Mesih sayesinde mümkün olabilir. Gerçek buğday tanesinin toprağa düşmesi ve ölmesi gerekiyor idi, öyle ki, yalnız kalmasın ve çok ürün versin.

Ama bu konu Kutsal Yazılarda açıklanan gerçeğin ilk görkemli derecesidir; beden almanın şekillenmesi ile eşit derecede sade bir açıklamadır. Ve “ince keten perdeler”, “İnsan Mesih İsa’nın” ahlak saflığını önceden bildiren örneklerdir. O’nun nasıl oluşturulacağı konusunu önceden incelemiş idik ve burada O’nun yeryüzündeki yaşamına baktığımız zaman, O’nun yaşamının her anındaki aynı lekesiz saflığı görebiliriz. Mesih kırk gün çölde kaldı, şeytan tarafından denendi ama O’nun saf doğası, ayartıcının akılsız önerilerine hiç bir karşılık vermedi. O, cüzamlı kişilere dokundu ve Kendisine hiç bir şey olmadı. Ölü bedene dokundu ama ölümün kokusu O’nu etkilemedi. En kirli çevrelerin ortasında saflığından kaybetmeden bulundu. O, ışığın kaynağı olarak en karanlık yerlerden geçerken ışığı hep parladı. O, doğası, davranışı ve karakteri olarak mükemmel bir şekilde eşsiz idi. Yalnızca O, şu sözleri söyleyebilir idi: “Kutsal Olanını çürümeye bırakmayacaksın.” Bu sözler, O’nun İnsanlığı ile ilgili idi; mükemmelen saf ve mükemmelen kutsal olarak günahı üstlendi. “O, günahlarımızı kendi bedeninde, ağaç üzerinde taşıdı.” Mesih günahlarımızı” ağaçta”, yani çarmıhta ve yalnızca orada üstlendi. “Tanrı, günahı bilmeyen Mesih’i bizim için günah (sunusu) yaptı, öyle ki, Mesih sayesinde Tanrının doğruluğu olalım.” (2.Korintliler 5:21)

“Mavi”, gökler ile ilgili bir renktir ve Mesih’in göksel karakterine işaret eder – ama Mesih yine de –günah dışında- insanlığın asıl ve gerçek tüm koşullarının içine aşağı inmiş idi, ancak O, yine de, “gökten gelen Rab” idi. Mesih her ne kadar tam olarak insan olsa da, her zaman, Kendisine yarışır saygınlığının bilinci hiç bir zaman hiç bir şekilde kesintiye uğramadan yeryüzünde göksel bir yabancı olarak yürüdü. O, nereden geldiğini, nereye gittiğini ve nereye gideceğini asla bir kez bile unutmadı. O’nun tüm sevinçlerinin kaynağı yücelerde idi. Yeryüzü O’nu ne daha zengin ne de daha yoksul yapamazdı. O’nun gözünde bu dünya, “suyun bulunmadığı kurak ve çorak bir ülke” idi. Ve bu yüzden, O’nun ruhu yalnızca yukarıda tazelenme bulabilir idi. O’nun Ruhu tamamen göksel idi. “Gökten inmiş ( ve gökte olan) olan İnsanoğlu’ndan başka hiç kimse göğe çıkmamıştır.” (Yuhanna 3:13)

Mor” renk, kraliyet ya da soyluluğu belirtir ve bize “Yahudilerin kralı olarak doğmuş olan Mesih’i”; Kendisini Yahudilerin kralı olarak Yahudilerin ulusuna sunduğuna ve onlar tarafından reddedildiğine ve ölümlü bir göz bu kraldan tek bir soyluluk belirtisi asla göremese de Pontius Pilatus’un önünde kral olduğunu kabul ettiğine işaret eder. “Bir kral olduğumu sen söylüyorsun.” Ve, “Bundan sonra İnsanoğlu’nun Tanrının tahtının sağında oturduğunu ve bulutlar üstünde geldiğini göreceksiniz.” Ve son olarak çarmıhının üstüne asılan İbrani, Grek ve Latin – din dili, bilim dili ve yönetim dili - dillerinde yazılan kelimeler ile tüm dünyaya O’nun “Nasıralı İsa, Yahudilerin Kralı” olduğu ilan edildi. Yeryüzü, O’nun ünvanlarına sahip çıkmadı – ve bu yeryüzünün aleyhine oldu, ama aynı şey gökyüzü için geçerli olmadı; gökyüzünde O’nun ünvanları tam olarak fark edilmiş idi. Mesih, sonsuz ışık yerlerine yücelik ve onur ile taçlandırılmış olan bir galip olarak kabul edildi ve göklerdeki krallık tahtına, melekler ordusunun ortasında övgüler sunularak, düşmanlarının ayaklarının altına konulmasını beklemek üzere oturtuldu. “Nedir uluslar arasındaki bu kargaşa? Neden boş düzenler kurar bu halklar? Dünyanın kralları saf bağlıyor, hükümdarlar birleşiyor Rabbe ve meshettiği krala karşı.’Koparalım onların kayışlarını’ diyorlar, ‘Atalım üzerimizden bağlarını.’ Göklerde oturan Rab gülüyor, onlarla eğleniyor. Sonra öfke ile uyarıyor onları, gazabı ile dehşete düşürüyor. Ve ‘Kralımı kutsal dağım Siyon’a oturttum’ diyor. Rabbin bildirisini ilan edeceğim: Bana ‘sen benim oğlumsun’ dedi, ‘bu gün ben sana baba oldum. Dile benden, miras olarak sana ulusları, mülk olarak yeryüzünün dört bucağını vereyim. Demir çomak ile kıracaksın onları, çömlek gibi parçalayacaksın. Ey krallar, akıllı olun! Ey dünya önderleri, ders alın! Rabbe korku ile hizmet edin, titreyerek sevinin. Oğul’u öpün ki, öfkelenmesin, yoksa izlediğiniz yolda mahvolursunuz. Çünkü öfkesi bir anda alevleniverir. NE MUTLU O’NA SIĞINANLARA.” (Mezmur 2)

“Kırmızı” renk, samimi olmak gerekir ise, ölüm aracılığı ile üretilir ve bu renk acı çeken Mesih için uyarlanan uygun bir renk özelliği taşır. “Mesih bizim için bedende acı çekti.” Eğer ölüm olmasa idi, her şey boş olacak idi. Bizler “mavi”, ve “mor” renklere hayranlık duyabiliriz, ama eğer “kırmızı” renk olmasa idi, tapınak en önemli özelliğinden yoksun kalmış olacak idi. Mesih, ölümün gücünü, ölümü aracılığı ile yok etti. Kutsal Ruh’un Mesih ile ilgili çarpıcı örneği – gerçek tapınağı – atlaması imkansız idi; O’nun karakteri, kilise olan Bedeni ile bağlantısının, Davut’un tahtı ile ilgili talebinin ve tüm yaratılışın Başı olduğuna ilişkin gerçeğin zeminini oluşturmakta idi. Özetleyecek olur isek, Kutsal Ruh Rab İsa’yı bizim görüşümüze yalnız açıklamak ile kalmaz, kusursuz bir insan ve soylu bir insan olduğunu bildirmek ile yetinmez, ama aynı zamanda O’nun acı çeken bir insan olduğunu da kırmızı renk aracılığı ile sembolize eder; O’nun ünvanını hak ettiğini belirtir.

Ama tapınağın perdelerinde, Mesih’in karakterinin çeşitli ve mükemmel özelliklerinden çok daha fazlasına sahibiz. Aynı zamanda O’nun karakterinin eşsizliğine ve sürekliliğine de sahibiz. Her özellik, kendi uygun mükemmelliği içinde ortaya konur ve biri diğeri ile asla birbirine karışmaz ya da diğerinin güzelliğini gölgelemez. Her şey, Tanrının gözünün önünde mükemmel bir uyum içindedir. Ve Musa’ya dağda verilen modele uygun olarak yapılmıştır. Ve yeryüzünde bu model aslına uygun olarak gerçekleştirilmiştir. “Bütün perdeler aynı ölçüde olacak, perdeler beşer beşer birbirine eklenerek iki takım perde yapılacak.” Aynı şey, yeryüzünde mükemmel bir insan olarak yürüyen Mesih’in tüm yollarındaki orantı ve süreklilik nedeni ile, O’na hangi görünüm ve ilişki açısından bakacak olur isek olalım, geçerli idi. Tek bir karakter halinde hareket edildiği zaman, hiç bir özellik diğerinin tanrısal saygınlığı ile en ufak bir derecede bile uyumsuz değil idi. Mesih, her zaman, her yerde ve her koşul altında mükemmel insan idi. O’nun yollarının hepsinde yalnızca O’na ait olan o saf ve sevgi dolu orantıdan başka bir şey bulunmadı. “Bütün perdeler aynı ölçüde olacak.”

Beş perdenin iki takım perdesinin her biri Tanrıya karşı ve insana karşı eylemler olarak Mesih’in iki önemli görünümünü sembolize ediyor olabilirler. Yasada aynı iki görünüme sahibiz, yani, Tanrıya uygun olana ve insana uygun olana; öyle ki, eğer Mesih hakkında, ayetlere baktığımız zaman şunu görebilelim, “yasan yüreğime yazılıdır” ve eğer O’nun dış karakterine bakar ve yürür isek, bu iki unsurun mükemmel bir uyum içinde uyarlanmış olduklarını görebilir ve yalnızca uyarlandıklarını değil, ama aynı zamanda birbirlerinden ayrılması imkansız bir şekilde En Yüce Kişilik’te konut kurtmuş olan göksel lütuf ve tanrısal enerji aracılığı ile birbirlerine bağlanmış olduklarını anlarız.

“Birinci takımın kenarına lacivert ilmekler aç. Öbür takımın kenarına da aynı şeyi yap. Birinci takımın ilk perdesi ile ikinci takımın son perdesine ellişer ilmek aç. İlmekler birbirine karşı olmalı. Elli altın kopça yap, perdeleri kopçalayarak çadırı birleştir. Böylece konut tek parça haline gelecek.” Bize burada “lacivert ilmekler” ve “altın kopçalar” ile gösterilen, Mesih’teki göksel lütuf ve tanrısal enerjidir. Bunlar, Mesih’in, Tanrının ve insanın bir araya getirilmesi ve mükemmel bir şekilde uyarlanması ile ilgili isteklerini yerine getirmesini sağladılar. Öyle ki, Mesih hem birine hem de diğerine hitap eder iken, asla bir an için bile Kendi karakterinin eşsizliğine leke sürülmesine izin vermesin. Hilekar ve iki yüzlü kişiler O’nu, “Sezar’a vergi ödemek, yasal mıdır, değil midir? “ sorusu ile ayartmak istedikleri zaman, O, bilgece şu yanıtı verdi: “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrının hakkını Tanrıya verin.”

Hakkını alması gereken yalnızca Sezar değil idi, her insan Mesih’te tüm haklarına mükemmel bir şekilde sahip oldu. O, mükemmel Kişiliğinde Tanrının doğası ve insanın doğası ile birleştiği zaman, Tanrının ve insanın isteklerini en mükemmel şekilde karşıladı. Müjde öyküsü aracılığı ile, “lacivert ilmekler” ve “altın kopçalar” aracılığı ile bu ilkeyi izlemek çok ilginç olur idi. Ama okuyucumun bu incelemeyi Kutsal ruhun rehberliği altında yapmasını isterim; Kutsal Ruh Kutsal Olan Mesih’in her özelliğini O’nun değişmez amacı ve bölünemez Yüceliğini göstermekten zevk alır.

“Konutun üstünü kaplayacak çadır için keçi kılından on bir perde yap;” (7-14) Perdelerin güzellikleri örtülü kalmalı idi; içerde bulunan kişiler tarafından görülmemeli idi. Kutsal yere girme ayrıcalığına sahip olan herkes, “mavi, mor, kırmızı ve ince keten perdeleri”, perdenin içinde konut kurmuş olan Tanrıyı yani bedendeki Mesih’i görmemeli idi; tanrısal doğanın ışınları öylesine parlaktı ki, günahkar onların parlaklığı ile karşı karşıya gelmeye dayanamazdı.

Rab İsa yeryüzünde iken, ne kadar da az kişi O’nu gerçekten tanıdı! Gözler, O’nun karakterinin gökselliğini ve derin gizemini içine alıp takdir edecek kadar meshedilmemiş idi. “Mavi, mor, kırmızı ve ince keten perdeleri” ne kadar da az kişi gördü! Yalnızca iman insanı O’nun huzuruna götürdüğü zaman, Tanrı bu parlak yüceliğinin bulut aracılığı ile parlamasına izin verdi. Doğal göz ile bakıldığı zaman, “keçi kılından yapılmış perde”, O’nun ayrılığının ve uzak oluşunun bir sonucu olan ön bir örnek teşkil etmekte idi. Ama yalnızca kişisel olarak günahkarlardan değil, aynı zamanda onların düşüncelerinden de uzak idi. Tanrının bu tür insanlar ile ortak hiç bir noktası yok idi; O’nun doğasını anlayamazlar ve O’ndan zevk alamazlar idi. “Beni gönderen Baba bir kimseyi bana çekmedikçe, o kimse bana gelemez…. Ne mutlu sana Yunus oğlu Simun! Bu sırrı sana açan insan değil, göklerdeki Babamdır!” (Yuhanna 6:44 ile Matta 16:17 ayetlerini karşılaştırın) “O, kurak yerdeki kök gibi büyüdü. Bakılacak biçimden, güzellikten yoksun idi. Gönlümüzü çeken bir görünüşü de yok idi. Rağbet gören düşünce, kendisini “keçi kılından bir perdeye” sarmış Olan’ın bu boş dünya sahnesinden hızla geçer iken izleyicilerinin olamayacağı idi; İsa, rağbet gören Biri değil idi; kalabalıklar O’nu bir an için izleyebiliyorlar idi, çünkü O’nun hizmeti “balık ve ekmek” mucizesinde olduğu gibi, ihtiyaçlarını karşılayan bir hizmet idi; ancak aynı kalabalıklar, “Davud Oğlu’na Hozanna!” diye bağırmalarına rağmen, “O’nu çarmıha ger!” diye bağırmaya da aynı şekilde hazır idiler. Ah! İmanlılar bunu hatırlamalıdırlar! Mesihin hizmetkarları bunu hatırlamalıdırlar! Müjdeyi duyuran tüm vaizler bunu hatırlamalıdırlar! “Keçi kılından perdeleri”, her birimiz aklında tutsun!

Ama eğer keçilerin derileri Mesih’in yeryüzünden ayrılışını ifade ediyor ise, koçların kurutulmuş derileri O’nun tanrıya olan adanmışlığını ve bağlılığını sergiler; bu adanmışlık ve bağlılık ölüm derecesinde bile sadık kalmıştır. Tanrının bağında durabilen tek mükemmel Hizmetkar yalnızca O idi. Beşikten mezara kadar hiç vazgeçmeden izlemiş olduğu amacı, Babasını yüceltmek ve O’nun işini tamamlamak idi. Çocukluğundan beri, “Babamın işini yapmam gerektiğini bilmiyor musunuz” diye konuşmuş idi ve bu işin başarılması O’nun yaşamının tasarımı idi. “O’nun yiyeceği O’nu gönderenin işini yapmak ve O’nun işini tamamlamak idi. “Kurutulmuş koç derileri” ile “keçi kılından perdeler” arasında O’nun alışkanlıklarını belirleyen farklı kısımlar söz konusu idi. O’nun Tanrıya olan mükemmel adanmışlığı, O’nu insanların alışkanlıklarından ayrı tutuyor idi.

Porsuk derileri, bize, Rab İsa’nın O’nun tüm canına işlemiş olan amacına düşman olan her şeyin yaklaşımına karşı kutsal tedbirini gösterir. O, Tanrının önündeki konumunu aldı ve ne insanların ne kötü ruhların ne yeryüzünün ne de cehennemin buna üstün gelmesine izin vermedi. Porsuk derisinden yapılan perde üst kısımda idi, (ayet 14) ve bize İnsan İsa Mesih’te en önde gelen karakter özelliğinin yeryüzünde Tanrı için bir tanık olarak vazgeçilmez bir kararlılık ile durmak olduğunu öğretiyor idi. O, Tanrının gerçeğini teslim etmekten ya da bu dünyaya gelme nedeninden vazgeçmek yerine yaşamından vazgeçmeyi yeğleyen gerçek Naboth idi;

Keçi, koç ve porsuğun belirli doğal karakterler olarak sergilendiklerini düşünmek gerekir. Ve aynı zamanda belirli ahlak kalitelerini de sembolize ederler. Ve bu örnekleri uygular iken Mesih’in karakterini de hesaba katmamız gerekir. İnsan gözü yalnızca doğal örnekleri birbirinden ayırabilir. Küçümsenen ve aşağılanan Nasıralı İsa’nın dış görünümünün altında gizli olan ahlak lütfunu, güzelliğini ve saygınlığını göremez. Göksel hazinelerin bilgeliği O’nun dudaklarından döküldüğü zaman, sorulan soru şu idi: “Bu, marangoz değil mi?” Ya da “Bu adam hiçbir zaman eğitim almadı, okumayı nereden biliyor?” Sonsuz Oğulluğunu ve Tanrılığını belirttiği zaman, söylenen söz şu idi: “Sen daha elli yaşında bile değilsin.” Ya da “O’na atmak üzere yerden taş aldılar.” Kısaca özetleyecek olur isek, Yuhanna 9. Bölümdeki Ferisiler genelde tüm insanlara örnek teşkil etmekte idiler. “Bu adama gelince, onun nereden olduğunu bilmiyoruz.”

Böyle az hacimli bir kitapta, Mesihin karakterinin bu değerli özelliklerinin, tüm müjde öyküleri boyunca tam olarak açıklanması kesinlikle imkansız olur idi. Okuyucumda ruhsal düşünce kaynaklarının oluşturulması için yeterli olan söylenmiştir ve tapınağın perdelerinde ve örtülerinde gizli olan zenginlikler ile ilgili bazı küçük fikirler verilmiştir. Mesih’in gizli varlığı, gizli kaynakları ve eşsiz üstünlükleri  - O’nun dış görünümü ve çekici olmayan görünümü – Kendi içinde sahip oldukları, Tanrıya ve insana karşı kim olduğu, iman yargısında ve doğa yargısında ne olduğu – sünnet edilmiş kulağa çok tatlı ve etkili bir şekilde “mavi, mor, kırmızı ve ince keten perdeler” ve “deri örtüler” aracılığı ile söylenmiştir.

“Tapınağın direkleri” antlaşma sandığının yapıldığı aynı tahtadan yapıldılar. Ayrıca, direklerin çengelleri ile çengellerin çemberleri gümüşten olacaklar. (Mısırdan Çıkış 30: 11-16 ile Mısırdan Çıkış 38:25-28 ayetlerini dikkatli bir şekilde karşılaştırın.) Tapınak çadırının tüm çatısı, kefaretten söz eden bir zemini temel alıyor idi. Çengeller kuma gömülü idiler ve çengel çemberleri yukarıda idiler. Önemli olan ne kadar derine nüfuz ettikleri ya da ne kadar yüksekte oldukları değil idi; önemli olan önünüzde duran o görkemli ve sonsuz gerçek idi, “BENİM İÇİN KEFARET EDİLDİ.” Tanrıya övgüler olsun, “gümüş ve altın gibi bozulacak olan şeyler ile kurtulmadık…” Kusursuz ve lekesiz bir kuzunun, Mesih’in değerli kanı aracılığı ile kurtulduk.”

Tapınak, üç farklı kısma ayrılmış idi, şöyle ki, “en kutsal yer”, “kutsal yer” ve ”tapınak avlusu”. Bu kısımlardan her birine aynı malzemeler arasından giriliyor idi; “mavi, mor, kırmızı ve ince keten perdeler” (Mısırdan Çıkış 24:31,36; ayetleri ile Mısırdan Çıkış 27:16 ayetlerini karşılaştırın.) Bu ifadenin yorumu oldukça basittir: “Mesih yeryüzünde, gökyüzünde ya da göklerin göğünde henüz görülmemiş olan yüceliğin çeşitli alanlarına giren tek giriş kapısıdır. Gökteki ve yerdeki her aile adını O’ndan alır ve O’nun başardığı kefaretin temeli sayesinde sonsuz mutluluk ve yüceliğe geçiş yapacaklardır. Bu konu gayet açıktır ve bunu kavramak için herhangi bir hayal gücüne gerek yoktur. Bunun gerçek olduğunu biliyoruz: Ve henüz ortaya çıkartılmamış olan gerçeği bildiğimiz zaman, gölgenin anlamı kolayca anlaşılır. Eğer yüreklerimiz Mesih ile dolu olur ise, tapınak ve tapınak eşyaları ile ilgili yorumlarda fazla uzağa gitmemize gerek kalmaz. Zihinlerimizi öğrenilmiş eleştiriler ile doldurmanın bir yararı yoktur, ancak yüreğimiz İsa için sevgi ile dolu ise, ve O’nun çarmıhta döktüğü kanı sayesinde vicdanımız huzurlu ise bunlar yeterlidir.

Tanrının Ruhu bu konuları daha fazla ilgi ve anlayış ile incelememiz için bizi güçlü kılsın! Ve “O’nun sözündeki harikaları görebilmemiz için gözlerimiz açsın.”


1   “Beyaz ve temiz” ifadesi Kutsal Ruhun “ince keten perdeler ile” ilgili olarak sunmuş olduğu örneğin gücünü ve güzelliğini sergiler. Aslında kusursuz bir insanlık için bundan daha iyi bir örnek verilemez idi.

 

Mısır’dan Çıkış 27

Şimdi sıra tapınağın kapısında bulunan tunç sunağı incelemeye geldi. Ve kitabımızın bu bölümünde okuyucuma en büyük dikkatini Kutsal Ruh’un bu kısımdaki düzenine vermesi için ricada bulunuyorum. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mısırdan Çıkış 25. Bölümden Mısırdan Çıkış 27:19 ayetlerine kadar farklı bir bölüm oluşumu mevcuttur. Bu bölümde, bize antlaşma sandığı, bağışlanma kapağı, üzerinde ekmek sunulan masa ve kandillik, perdeler ve örtü ve son olarak tunç sunak ve bu sunağın durduğu avlu. Eğer okuyucum Mısırdan Çıkış 35:15; Mısırdan Çıkış 37:25 ve Mısırdan Çıkış 40:26 ayetlerine bakacak olur ise, kandillik ve tunç sunak arasındaki üç eşyanın her birinde buhur sunulan altın sunağın fark edildiğini görecektir. Oysa, Yehova Musa’ya talimatlar verdiği zaman, tunç sunağın yeri hemen kandillikten ve tapınağın perdelerinden sonra gelmektedir. Bu farklılık için tanrısal bir nedenin mevcut olması gerektiğini düşünüyoruz. Söz’ü gayret ile araştıran her zeki öğrencinin bu nedenin ne olduğunu araştırması kendisi için bir ayrıcalıktır.

O zaman Rab neden “kutsal yerin” eşyaları hakkında talimat verdiği zaman, buhur sunağını atlar ve tapınağın kapısında duran tunç sunağa geçiş yapar? Benim düşünceme göre, bunun nedeni yalnızca şudur: Rab, önce Kendisini insana nasıl göndereceği konusunu tanımlar ve sonra insanın O’na yaklaşma konusunu açıklar. “Tüm yeryüzünün Rabbi” olarak tahtının üzerindeki yerini aldı.” Tanrının yüceliğinin ışınları perdenin arkasında gizli idi – Mesih’in bedeninin örneği (İbraniler 10:20). Ama orada insan ile bağlantılı olarak Kendisinin görünümü mevcut idi, aynı “üzerinde ekmek sunulan masa” ve Kutsal Ruh’un ışığı ve gücü aracılığı ile kandillik de insan ile olan bağlantısını göstermekte idi. Sonra, tapınağın perdelerinde ve örtüde olduğu gibi, aşağıda bu yeryüzünde bir insan olarak bulunan Mesih’in karakterinin gösterilişi yer alır. Ve son olarak tunç sunağı kutsal bir Tanrı ve günahkar bir insan arasındaki en önemli eşya olarak görürüz. Sıradan kahinlik konumunda bulunan Harun ve oğulları altın buhur sunağının bulunduğu yer olan kutsal yerde görev yaparlar. Bu nedenle, buradaki düzen çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. Bir kahin üzerinde buhur yakıncaya kadar altın sunaktan söz edilmez, çünkü Yehova Musa’ya iman aracılığı ile kavranması gereken bu eşyaların düzenini gökteki modele uygun olarak gösterdi. Öte yandan Musa, topluluklara buyruk verdiği zaman (Mısırdan Çıkış 35), “Besalel ve Oholiav” adlı ustaların yaptığı işleri kaydettiği zaman (Mısırdan Çıkış 37 ve Mısırdan Çıkış 38) ve tapınağı kurduğu zaman (Mısırdan Çıkış 40), eşyaların yerleştirilmiş olduğu basit düzeni izler.

Bu ilginç konunun dua edilerek araştırılması ve yukarıda işaret edilen bölümlerin karşılaştırılması, okuyucumun yapacağı incelemeye değecektir. Şimdi tunç sunağı inceleyeceğiz.

Bu sunak, günahkarın kefaret kanının gücü ve yeterliliği sayesinde Tanrıya yaklaştığı yer idi. Tunç sunak, “topluluk çadırının tapınağının kapısında dururdu ve tüm kan bu sunağın üzerine serpilir idi. “Akasya ağacı tahtasından ve pirinç metalinden” yapılmış idi. Tahta, altın buhur sunağının tahtası ile aynı idi, ama metal farklı idi ve bu farklılığın nedeni aşikardır. Pirinç sunak, günah ile ilgili tanrısal yargı ile uyumlu olarak günah ile ilgilenilen yer idi. Altın sunak, Mesih’in Tanrının tahtına yükseltilmesi ile ilgili kabul edilişinin eşsiz değerli kokusunun yükseldiği yer idi. “Akasya ağacı tahtası”, Mesih’in insanlığının örneği olarak her durumda aynı olmalı idi. Ama tunç sunakta Mesih’in tanrısal adaletin ateşi ile karşı karşıya kaldığını anlarız. Altın sunakta Mesih’in tanrısal sevgiyi beslediğini görürüz. Birincisinde tanrısal gazabın ateşi söndürüldü ve ikincisinde kahinlerin tapınma ateşi yakıldı. Can, her iki örnekte de Mesih’i bulduğu için zevk duyar. Ama suçlu vicdan ihtiyacını karşılayan sunak, pirinç sunaktır. Bu, zavallı, çaresiz, ihtiyaç içinde ve günahı ile ilgili ikna olmuş günahkar için en önemli noktadır. Günah sorunu ile ilgili huzurun sağlanması ancak, iman gözünün tunç sunağın aksi örneği olan Mesih’te dinlenmesi ile mümkün olur. Günahımın sunak üzerinde küle dönüştüğünü görmem gerekir, öyle ki, Tanrının huzurunda vicdan esenliğinin tadını çıkartabileyim. Tanrının Sözüne iman aracılığı ile Tanrının Kendisinin tunç sunakta Mesih’in Kişiliğinde günahım ile ilgilendiğini bildiğim zaman – Kendi adil tüm taleplerini yerine getirdiği zaman – günahımın O’nun kutsal huzurundan bir daha asla geri gelmemek üzere kaldırdığını bildiğim zaman, ancak o zaman –daha önce değil – tanrısal ve sonsuza kadar kalıcı esenliğin tadını çıkartabilirim.

Tapınak eşyaları arasında yer alan “altın” ve “pirinç” metallerinin gerçek anlamları hakkında burada bir fikrimi belirtmek isterim. “Altın”, tanrısal doğruluğun ya da “İnsan İsa Mesih’teki” tanrısal doğanın sembolüdür. “Pirinç” doğruluk sembolüdür; tunç sunakta olduğu gibi, günahın yargısını talep eder ya da tunç leğende olduğu gibi, murdarlığın yargısını talep eder. Bu tapınak çadırının içindeki her şeyin altın olduğu gerçeği ile ilgilidir. Her şey altın idi – sandık, bağışlanma kapağı, üzerinde ekmek sunulan masa, kandillik ve yakmalık sunu sunağı. Tüm bunların hepsi tanrısal doğanın sembolleri idiler – Rab İsa Mesih’in kişisel üstünlüğünün kanıtları. Öte yandan, tapınak çadırının dışındaki her şey pirinçten idi; Pirinç sunak ve sunağın kaseleri, leğen ve leğenin ayakları.

Günah ve murdarlık hakkındaki adalet talepleri, Mesih’in Kişiliğinin değerli gizemlerinden zevk almak isteniyor ise, Tanrının iç bölümündeki kutsal yerinde açıklandığı gibi, tanrısal bir şekilde karşılanmalıdırlar. Tüm günahın ve tüm murdarlığın mükemmel bir şekilde yargılandığını ve yıkanıp ortadan kaldırıldığını gördüğüm zaman, işte o zaman bir kahin olarak kutsal yere yaklaşabilir ve tapınabilirim ve Tanrı-insan İsa Mesih’in tüm güzellik ve üstünlüğünün tamamını görerek keyif alabilirim.

Okuyucu bu düşüncenin detayını yalnızca çadırı ve tapınağı ve aynı zamanda sözün çeşitli yerlerindeki bölümleri de inceleyerek uyguladığı zaman, yeterli şekilde yarar sağlayamaz. Örneğin, Vahiy kitabının ilk bölümünde, Mesih’in ayaklarının ocakta kor haline gelmiş tunca benzediklerini okuruz. Giysileri ayaklarına kadar uzanmaktadır ve göğsüne altın kuşak sarınmıştır. “Altın kuşak”, O’nun eşsiz doğruluğunun sembolüdür. “Tunca benzeyen ayaklar”, kötülüğün adil yargısını ifade ederler. O, kötülüğü hoş göremez, kötülüğü ayaklarının altında ezmesi gerekir. ,Bizimle beraber olan Mesih de böyledir. Günahı yargılar, ama günahkarı kurtarır. İman, günahın tunç sunakta küle dönüştüğünü görür; iman tüm murdarlığın tunç leğende yıkandığını görür ve son olarak Kutsal Ruhun ışığı ve gücü aracılığı ile Mesih’i tanrısal varlığının gizemi içinde açıklanmış olarak görmenin zevkini alır. İman, Mesih’i altın sunakta, O’nun aracılığının en değerli yerinde bulur. İman, üzerinde ekmek sunulan masada Mesih’ten beslenir. Mesih’in, adaletin tüm taleplerini ve aynı zamanda insanın tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve yanıtlayan Kişi olarak sandıkta ve bağışlama kapağında farkına varır. İman, Mesih’i perdenin tüm gizemli şekilleri içinde görür ve O’nun değerli adını her şeyin üstünde okur. Ah! Bu eşsiz ve görkemli Mesih’e değer veren ve O’nu öven yüreğe ne mutlu!

Tunç sunak ile ilgili öğretişi net bir şekilde anlamaktan daha önemli hiç bir şey olamaz. Şöyle diyelim: burada öğretilen öğretiş çok önemlidir. Bu konu yeterince net anlaşılamadığı için pek çok can, tüm günlerini üzüntü ile geçirmektedirler. Tunç sunakta suçlarının ortadan kaldırıldığı konusunu asla tam olarak anlamamışlardır. Tanrının Kendisinin, günahları ile ilgili tüm sorunu kökünden çözümlediğini iman aracılığı ile asla kavrayamamışlardır. Huzursuz vicdanları için yeniden doğuş ve onun kanıtlarında esenlik ararlar, – Ruh’un ürünleri, duygular, deneyimler – bu gibi şeyler kendi içlerinde yanlış değildirler ve değerlidirler, ama esenliğin temeli asla değildirler. Canı mükemmel esenlik ile dolduran, Tanrının tunç sunakta ne yaptığına dair sahip oldukları bilgidir. Sunaktaki küller HER ŞEYİN YAPILDIĞINA dair esenlik öyküsünü anlatan kanıtlardır. İmanlının tüm günahları, Tanrının kurtaran sevgisinin eli aracılığı ile ortadan kaldırılmışlardır. “Tanrı, günah nedir bilmeyen Mesih’i günah yaptı, öyle ki bizler Mesih’te Tanrının doğruluğu olalım.” (2.Korintliler 5) Tüm günahın yargılanması gerekir, ama imanlının günahları çarmıhta zaten yargılanmıştır. Bu yüzden, imanlı tamamen aklanmıştır. En zayıf imanlıya karşı olabilecek herhangi bir şey olduğunu düşünmek, çarmıhta tamamlanan tüm işi inkar etmek anlamına gelir. İmanlının günahları ve suçları Tanrının Kendisi tarafından ortadan kaldırılmıştır ve bu yüzden mükemmel bir şekilde ortadan kaldırılmış oldukları kesindir. Tanrı Kuzusu’nun dökülen yaşamı ile birlikte tüm günahlar silinmiştir.

Sevgili imanlı okuyucu, İsa’nın, “çarmıhta akıttığı kanı aracılığı ile” yüreğinin tam bir esenlik içinde bina edilmiş olduğunu anladığından emin ol.

Mısır’dan Çıkış 28

Bu bölümler bize tüm değerleri ve yeterlilikleri açısından Kahinliği açıklarlar. Çok derin ilgi uyandıran özelliklere sahiptirler. “Kahinlik” sözcüğü tek başına bile, yürekte en derin şükran duyguları uyandırır, çünkü lütuf bize yalnızca tanrısal huzura ulaşmak için bir yol sağlamak ile kalmamış, ama aynı zamanda o yüce ve kutsal konumun karakteri ve talepleri ile uyumlu olarak bizi burada korumaktadır da.

Harun’un kahinliği, kendi içlerinde uzakta olan bir halk için Tanrının sağlayışı idi ve bu kahinlerden birinin sürekli olarak O’nun huzurunda görünmesini gerektiriyor idi. İbraniler kitabının 7. Bölümünde bize öğretilen şudur: bu kahinlik düzeni yasaya ait idi – “dünyasal bir buyruğun yasasına” göre yapılmış idi – “ölüm nedeni ile sürekli olamaz idi” – bu kahinlik düzenine bağlı olan kişiler ölümlü oldukları için yetersizdiler. Bu yüzden mükemmellik olamazdı ve tanrı bu nedenle, bu düzen “bir yemine bağlı olmadan” oluşturulduğu için Tanrıya şükrediyoruz. Tanrının yemini yalnızca sonsuza kadar sürecek olan ile bağlantılı kalabilir idi; Bu yüzden bizim yüce ve görkemli Melkisedek’imiz mükemmel, ölümsüz ve değişmez kahinliğe sahiptir. O, hem Kurban hem Başkahin olarak Kendi eşsiz Kişiliğinin tüm değerini, saygınlığını ve yüceliğini sergilemiştir. Böyle bir Başkahine ve Kurban’a sahip olma düşüncesi yüreğin en canlı şükranlık duyguları ile dolmasına neden olur.

Ama şimdi önümüzde bulunan bölümleri incelemek için ilerlememiz gerekiyor.

28. bölümde giysiler ve 29. Bölümde kurbanlar yer alır. 28. Bölümde daha çok halkın ihtiyaçlarına değinilir. Öte yandan 29. Bölümde ise, Tanrının taleplerine yer verilmiştir. Giysiler, kahinlik görevinin çeşitli işlevlerini ve özelliklerini ifade ederler. “Efod”, en önemli kahinlik giysisi idi. Efodun omuzlukları ve göğüs kısımları bize çok farklı bir şekilde şunu öğretirler; kahinin omuzlarının gücü ve kahinin yüreğinin sevgisi, temsil ettiği kişiyi ve onun adına taşıdığı kişinin isteklerine tamamen adanmış olduğunu gösterirdi- efod, özel bir kahinlik giysisi idi. Bu giysi Harun ile örnek olarak gösterilir ve Mesih’de gerçek anlamını bulur. Mesih’in her şeye yeten gücü ve sınırsız sevgisi bizimdir – sonsuza kadar bizimdir – sorgusuz sualsiz bizimdir. Evrene destek veren omuz, kan ile satın alınmış olan topluluğun en zayıf ve en güvensiz üyesini sımsıkı tutar. İsa’nın yüreği ölümsüz bir sevgi ile atar; kurtardığı topluluğun en ihmal edilmiş gibi görünen üyesi için bile sonsuza kadar süren ve her şeye katlanan bir sevgi duyar.

Değerli taşların üzerine kazınmış olan on iki oymağın adları baş kahinin hem omuzlarında ve hem de göğsünde taşınırdı. (bakınız 9-12,15-29.ayetler) Bunda değerli bir taşın garip mükemmelliği görülür, öyle ki, onun üzerine ne kadar yoğun ışık gelir ise, değerli taş o kadar daha çok parlar. Işık, değerli bir taşı asla sönük göstermez, aksine onun ışığını çoğaltır ve parlaklığını geliştirir. On iki oymak en küçüğünden en büyüğüne kadar ayrım gözetilmeksizin sürekli olarak Rabbin önünde Harun’un göğsü ve omuzları üzerinde taşınırdı. Her biri, tek tek tanrısal huzurda İsrail’in Tanrısının mükemmel lütfundaki konuma ait olan o parlak ve değişmez güzellik içinde korunurdu. Halk, Tanrının önünde başkahin tarafından temsil edilir idi. Zayıflıkları, hataları ya da başarısızlıkları ne olur ise olsun, adları yine de kusursuz bir parlaklık ile göğüslüğün üzerinde parlarlardı. Onları oraya yerleştiren Yehova olduğu için onları yerlerinden kim alabilirdi ki? Onları bu şekilde yerleştiren Yehova idi ve O’nun koyduğu yerleri kim değiştirebilir idi? Harun’un göğüslüğündeki İsrail oymaklarından birinin adını kapmak için kutsal yere kim nüfuz edebilir idi? Bu adların etrafına Yehova’nın koymuş olduğu değerli taşlara kim dokunabilir idi? Hiç kimse. Onların her biri hiç bir düşmanın ulaşamayacağı uzaklıkta idi – her kötülüğün etkisinin çok ötesinde idiler.

Denenen, ayartılan, yumruklanan ve taciz edilen Tanrı çocuklarının Tanrının kendilerini yalnızca İsa’nın yüreği üzerinde gördüğünü hatırlamaları ne kadar teşvik edici ve rahatlatıcıdır. Tanrının gözünde Tanrı çocukları her zaman Mesih’in yeterliliği içinde parlarlar. Ve tanrısal zafer alayında yürürler. Dünya onların böyle olduklarını göremez, ama Tanrı görür ve zaten önemli olan da budur. İnsanlar, Tanrının halkına baktıkları zaman, yalnızca onların kusurlarını ve hatalarını görürler. Bundan daha ötesini görebilecek güçleri yoktur ve bunun bir sonucu olarak yargıları her zaman yanlıştır- her zaman tek yanlıdır. Değişmez sevginin eli aracılığı ile Tanrı kurtardıklarının adlarını avucunun içine kazımıştır, ama insanlar bu parlayan mücevherleri göremezler. İmanlıların imansız kişiler ile konuşur iken, sözlerine çok dikkat etmeleri gerekir. Akılsız insanların bilgisizliğini sabırlı bir şekilde iyi işler yapmayı sürdürerek susturmayı hedeflemeleri gerekir. Tanrının gözünde her zaman parladıkları yere Kutsal Ruhun gücü aracılığı ile girdikleri takdirde, insanların gözündeki yürüyüşleri kesinlikle uygulamalı kutsallığı, ahlak saflığını ve yükselmeyi sağlayacaktır. Nesnel gerçeğe ya da Mesih’de bizim hakkımızda gerçek olana iman aracılığı ile ne kadar açık bir şekilde girer isek, yaşam ve karakterimizdeki ahlakın etkisinin görüntüsü ve bizdeki öznel iş, o kadar derin, deneyimsel ve pratik olacaktır.

Ama Tanrıya şükürler olsun ki, bizim yargımız insanlar ile değil, O’nunladır. Ve O, lütufkar bir şekilde bize yüce baş kahinimizi gösterir, “Baş Kahinimiz, Rabbin önünde sürekli olarak Yüreğinde bizim yargımızı taşır.” Bu durum derin ve yerleşmiş bir esenlik sağlar – hiç bir şeyin sarsamayacağı bir esenlik. Devam eden başarısızlıklarımız ve hatalarımız hakkında konuşabilir ve üzülebiliriz. Bazen bir göz, döktüğü içten göz yaşları nedeni ile öylesine göremez hale gelir ki, üzerlerine adlarımızın yazılı olduğu değerli taşları göremez hale gelir – ama onlar her zaman oradadırlar. Tanrı onları görür ve bu kadarı yeterlidir. Tanrı, onların parlaklıkları aracılığı ile yüceltilmiş olur; bu parlaklık bizim başarımız değil, O’nun lütfudur. Bizi karanlıktan, boşluktan ve çürümekten kurtarmıştır. Bize lütfu aracılığı ile parlaklık, amaç ve güzellik vermiştir. Sonsuza kadar sürecek çağlar boyunca tüm övgüler O’nundur!

“Kuşak” iyi bilinen hizmet sembolüdür ve Mesih mükemmel Hizmetkar’dır – Tanrısal öğütlerin ve sevginin ve O’nun halkının derin ve çok yönlü ihtiyacının Hizmetkarı! Hiç bir şeyin engel olamayacağı gayretli bir adanmışlık ruhu ile, O, hizmeti için kuşağını beline bağladı ve iman Tanrı Oğlunu bu kuşak ile gördüğü zaman, hiç bir şeyin O’nun için fazla büyük olamayacağını kesin olarak yargılar. Önümüzdeki örnekte Mesih’in tüm erdemlerini, saygınlıklarını ve yüceliklerini O’nun tanrısal ve insan doğası içinde Hizmetkar karakteri içine tamamen girdiğini görürüz. “Efodun üzerinde efod gibi ustaca dokunmuş bir şerit olacak. Efodun bir parçası gibi lacivert, mor, kırmızı iplik ile altın sırma ile özen ile dokunmuş ince ketenden olacak.” (ayet 8) Bununla ilgili imanın canın her gerekliliğini karşılaması ve yüreğin en büyük özlemlerini tatmin etmesi gerekir. Mesih’i yalnızca tunç sunakta boğazlanan kurban olarak değil, ama aynı zamanda beline kuşağını sarmış Tanrının evi üzerindeki baş kahin olarak da görürüz. O zaman, bu nedenle, esin almış elçi şöyle diyebilir:” Yaklaşalım” – “sımsıkı tutunalım”, - Birbirimizi düşünelim.”  (İbraniler 10:19-24)

“Harun ile oğulları kandilleri benim huzurumda, buluşma çadırında, levha sandığının önündeki perdenin dışında, akşamdan sabaha kadar yanar tutacaklar. İsrailliler için kuşaklar boyunca sürekli bir kural olacak bu.” (Mısırdan Çıkış 27:21). Söz’ün çeşitli bölümlerinden öğrendiğimize göre, Urim,  İsrail’in tarihi konusunda ortaya çıkan çeşitli sorular ile ilgili olarak Tanrının zihninin iletişimi ile bağlantılı idi. Bu nedenle örneğin, Yeşu’nun atanmasında şu sözleri okuruz: “Kahin Elazar’ın önüne çıkacak; kahin Yeşu için Urim aracılığı ile Rabbe danışacak. Bu yöntem ile Elazar Yeşu’yu ve bütün halkı yönlendirecek. (Çölde Sayım 27:21)

“Ve Levi için de şöyle dedi: ‘Ya Rab, senin Tummim’in ve Urim’in sadık kulun içindir. Onu Massa’da denedin, Meriva sularında onunla tartıştın. sO, annesi ve babası için, ‘onları saymıyorum’ dedi. Kardeşlerini tanımadı, çocuklarını bilmedi. Ama senin sözünü tuttu ve antlaşmana bağlı kaldı. İlkelerini Yakup soyuna, Yasanı İsrail’e öğretecekler. Senin önünde buhur, sunağında tümü ile yakmalık sunular sunacaklar.” (Yasanın Tekrarı 33:8-10). “Rabbe danıştı ise de, Rab ona ne düşler ile, ne Urim ne de peygamberler aracılığı ile yanıt verdi.” (1.Samuel 28:6) “Vali, Urim ile Tummim’i kullanan bir kahin çıkıncaya dek en kutsal yiyeceklerden yememelerini buyurdu.” (Ezra 2:63) Böylece şunu öğreniyoruz, baş kahin Rabbin önünde yalnızca topluluğun yargısını taşmak ile kalmadı, ama aynı zamanda Rabbin yargısını ciddiyet, önem ve en değerli işlevlerle topluluğa iletti de. Tüm bunlara tanrısal bir mükemmellik içinde “göklerden geçen yüce Baş Kahinimiz aracılığı ile sahip olduk. O, halkının yargısını sürekli olarak yüreğinde taşır. Ve Kutsal Ruh aracılığı ile günlük yaşamımızın anlık koşulları içinde bize Tanrının öğüdünü iletir. Bizler düşler ya da görümler istemeyiz; eğer yalnızca Kutsal Ruh ile yürür isek, Baş kahinimizin göğüslüğündeki mükemmel Urim’in sağlayabileceği tüm kesinliğin tadını çıkartabiliriz.

“Efodun altına giyilen kaftanı salt lacivert iplikten yap. Ortasında baş geçecek kadar bir boşluk bırak. Yırtılmaması için boşluğun kenarlarını yaka gibi dokuyarak çevir. Kaftanın kenarını çepeçevre lacivert, mor, kırmızı iplikten nar motifleri ile beze, aralarına altın çıngıraklar tak. Eteğin ucu bir altın çıngırak, bir nar, bir altın çıngırak, bir nar olmak üzere çepeçevre kaplanacak. Harun hizmer ederken bu kaftanı giyecek. En Kutsal Yer’e huzuruma girip çıkarken duyulan çıngırak sesi onun ölmediğini gösterecek.” (31-35. Ayetler) Efodun lacivert kaftanı Baş kahinimizin tüm göksel karakterini ifade etmektedir. O, göklere gitmiştir; ölümlü görüm sınırlarının ötesindedir, ama Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile O’nun Tanrının huzurundaki varlığının diri olduğuna dair gerçek ile ilgili tanrısal tanıklık mevcuttur ve yalnızca tanıklık değil, aynı zamanda ürün de mevcuttur. “bir altın çıngırak, bir nar, bir altın çıngırak, bir nar.” Düzenin güzelliği bu şekilde belirlenmiştir. İsa’nın sonsuza kadar bize aracılık yapmak için yaşadığına dair büyük gerçek ile ilgili doğru tanıklık O’nun hizmetindeki verimlilik ile ayrılamaz bir biçimde bağlantılıdır. Ah! Bu değerli ve kutsal gizemleri daha derin anlayabilsek! 1

“Saf altından bir levha yap ve üzerine mühür oyar gibi, ‘Rabbe adanmıştır’ sözünü oy; lacivert bir kordon ile sarığın ön tarafına bağla. Harun onu alnında taşıyacak. İsrailliler kutsal bağışlarını getirirken suç işlemişler ise, suçlarını Harun taşıyacak; onlar önümde kabul görsün diye levha sürekli Harun’un alnında bulunacak.” (36-38. Ayetler) Burada can ile ilgili çok önemeli bir gerçeğe değinilmektedir. Harun’un alnındaki altın levha, Rab İsa Mesih’in elzem kutsallığına ilişkin bir örnek idi. “ONLAR önümde kabul görsünler diye levha SÜREKLİ HARUN’UN alnında bulunacak.” Bir kişinin tüm deneyimleri arasında yüreğini en çok rahatlatacak olan huzur! Baş kahinimiz bizim için HER ZAMAN Tanrımızın huzurundadır. O’nun aracılığı ile temsil edilir ve O’nda kabul ediliriz. O’nun kutsallığı bizimdir. Kişisel zayıflığımız ve kötülüğümüz ile ne kadar derinden tanışır isek, içimizde iyi hiç bir şeyin olmadığına ilişkin alçaltan gerçeğin o kadar çok farkına varırız. Ve Tanrıyı bu sözlerin kapsamında yer alan canımızı destekleyen gerçeğin tüm lütfu için daha ateşli bir şekilde överiz, “Onlar önümde kabul görsünler diye levha sürekli onun alnında bulunacak.”

Eğer okuyucum, ruhsal durumunda sürekli kuşkular ve korkular ve iniş ve çıkışlar ile ayartılıyor ve rahatsız ediliyor ise, zavallı, soğuk, korkak ve dolaşıp duran yüreğinin içine sürekli bir eğilim ile bakıyor ise, eğer yoğun bir boşluk ve kutsal gerçeklik isteği ile deneniyor ise, - ah! O zaman tüm canı ile yüce Başkahininin onu tanrının tahtının önünde temsil ettiğine dair değerli gerçek üzerinde düşünsün. Gözünü altın levhanın üzerine diksin ve üzerindeki yazıyı okusun, Tanrının onu sonsuzluk boyunca kabul etmiş olduğu gerçeğini kabul etsin.

Kutsal Ruh onun bu tanrısal ve göksel öğretişin garip bir tatlılığa sahip olan destekleyici gücünü tatması için kudretlendirsin!

“Harun’un oğullarına mintanlar, kuşaklar, görkem ve saygınlık kazandıracak başlıklar yap. Bu giysileri ağabeyin Harun’a ve oğullarına giydir; sonra bana kahinlik etmeleri için onları mesh edip ata ve kutsal kıl. Edep yerlerini örtmeleri için onlara keten donlar yap. Boyu belden uyluğa kadar olacak. Harun ile oğulları buluşma çadırına girdikleri zaman, ya da kutsal yerde hizmet etmek için sunağa yaklaştıkları zaman, suç işleyip ölmemek için bu donları giyecekler.” (Mısırdan Çıkış 28:40-42) Burada Mesih’e ve kiliseye örnek olarak verilen Harun’u ve oğullarını görüyoruz; tanrısal ve sonsuza kadar kalıcı doğruluğun içinde duruyorlar. Harun’un kahinlik giysileri Mesih’te bulunan elzem, kişisel ve sonsuz özellikleri ifade ederler. Harun’un oğullarının mintanları ve başlıkları kahin ailesinin büyük başı ile birlikte olarak kiliseye ihsan edilmiş olan lütufları temsil ederler.

Böylece, bu bölümde görmüş olduğumuz her konuda Yehova’nın halkının ihtiyacı için sağlamış olduğu lütufkar özeni görebiliriz. Yehova, halkının, onların adına hareket eden biri’nin varlığını görmesi için izin vermiştir; bu Kişi, halkını Kendi huzurunda temsil etmektedir; bir yüreğin ihtiyaç duyabileceği ya da arzu edebileceği hiç bir şey eksik bırakılmamıştır. Onu başından ayaklarına kadar inceleyebilirler ve her şeyin tamam olduğunu göreceklerdir. Kaftanı, alnında taşıdığı levhası, kaftanının eteğindeki narlar ve altın çıngıraklar, her şey olması gerektiği gibi idi, çünkü her şey dağda gösterilen modele uygun olarak yapılmış idi – her şey Yehova’nın halkının ihtiyacına ve O’nun Kendi taleplerinin değerleri ile uyum içinde idi.

Ama Harun’un giysileri ile ilgili okuyucunun özel dikkatini talep eden bir nokta mevcuttur. Ve bu noktada bu giysinin yapılışında altının kullanım şeklidir. Bu konu bize, Mısırdan Çıkış 39. Bölümde sunulur, ama yeterli derecedeki uygun yorum daha sonra açıklanır. “Altını ince tabakalar halinde dövüp lacivert, mor, kırmızı iplik ve ince keten arasına ustaca işlemek için tel tel kestiler.” (ayet 3) daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, “lacivert, mor, kırmızı iplik ve ince keten” İsa’nın insanlığının çeşitli durumlarını sergiler ve altın ise O’nun tanrısal doğasını temsil eder. Altın tel ile tüm diğer malzemeler işlenmiş idi, böylece hem ayrılmaz bir şekilde bağlantılı idiler hem de birbirlerinden tam bir şekilde ayrı idiler.

Bu çarpıcı örneğin Rab İsa’nın karakterine uygulanması, çok ilgi çekicidir. Müjde öyküsü boyunca çeşitli sahnelerde bu İnsanlığın ve Tanrılığın ender ve güzel birliğini kolayca ayırt edebiliriz ve aynı zamanda gizemli farklılıklarını da görebiliriz.

Örneğin, Celile gölü kıyısındaki Mesih’e bakalım. Fırtınanın tam ortasında, “bir şiltenin üzerinde uyuyordu” – mükemmel insanlığına ilişkin eşsiz bir örnek! Ama bir anda gerçek insanlığının davranışından Tanrılığın tüm saygınlık ve görkemine doğru yükselir ve evrenin tek üstün Yöneticisi olarak fırtınayı durdurur ve denizi sakinleştirir; hiçbir çaba göstermez, telaş etmez ve uğraşmaz. Mükemmel bir sükunet ile olumlu insanlık koşulundan elzem Tanrılık alanına doğru yükselir. İlk eylemi, ikinci eyleminden daha doğal değildir. Her iki eyleminde de eşit şekilde rahat hareket eder.

Bu arada O’nu bir de vergi verme konusu ile ilgili olarak görelim; Matta 17. Bölümün sonuna bakalım. “Yerin ve göğün Sahibi, en yüce Olan Tanrı” olarak elini denizin hazinelerinin üzerine koyar ve “onlar benimdir” der ve “denizlerin Kendisine ait olduğunu ve denizleri Kendisinin yaptığını” ilan ettikten sonra, geri döner ve mükemmel insanlığını göstererek şu dokunaklı sözler aracılığı ile İnsanlığı ile bağlantı kurar. “Parayı al ve ikimizin vergisi olarak onlara ver.” Lütufkar sözler! Tanrılığının tüm etkili mucizeleri ile bağlantılı olarak düşünüldüğü zaman, bu sözlerindeki lütuf düşündürücüdür.

O’na bir kez daha Lazarus’un mezarının yanında bakalım. (Yuhanna 11) İçini çeker ve ağlar ve bu iç çekişler ve göz yaşları O’nun mükemmel insanlığının engin derinliklerinden kaynaklanır – başka hiç bir yüreğin hissedemeyeceği şekilde o mükemmel insan yüreği ile günahın neden olduğu o korkunç sonuçların tam orta yerindeki sahnede bulunmanın ne demek olduğunu bilir. Ama sonra Diriliş ve Yaşam olarak, “cehennemin ve ölüler diyarının anahtarlarını” elinde tutan olarak, “Lazarus, kalk!” diye seslenir ve ölüm ve mezar, O’nun yetkili sesine karşılık vermek zorunda kalır ve ölüm kapıları açılır  . ve tutsağının çıkmasına izin verir.

Okuyucumun zihni, şimdi kolayca daha önceki ifadelere gidebilir ve müjdelerde altın telin güzel birleşimi ile ilgili örnekleri hatırlayabilir; “altın sırma ile birlikte dokunmuş mavi, mor, kırmızı iplikler ve ince keten.” Bunun anlamı şudur: Tanrılığın, Tanrı Oğlu’nun gizemli kişiliğinde insanlık ile birleşmesi. Bu düşüncede yeni olan hiç bir şey yoktur. Eski Antlaşmanın Kutsal Yazılarını özen .. ile inceleyen kişiler genellikle bunun farkına varmışlardır.

Ama yine de her şeye rağmen, kutsanmış Rab İsa’yı düşüncelerimizde her zaman “Tam Tanrı ve tam İnsan” olarak yer vermek eğitici olur. Kutsal Ruh, zeki bir ustalık ile her ikisini de birlikte işlemiştir ve onları imanlının yenilenen zihnine zevk alması ve hayranlık duyması için sunmuştur. Bu öğretişi takdir edecek yüreklere sahip olmamızı diliyorum!

Bu kısma son vermeden önce bir an için 29. Bölüme göz atalım.


1 Bize Söz’de sunulan tüm örneklerde önemlilik kadar tanrısal uygunluğun da mevcut olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Bu nedenle, bir “nar” açıldığı zaman, içinde kırmızı renktesıvı taşıyan pek çok sayıda tohum bulunur. Hiç kuşkusuz bunun bir nedeni vardır. Bu konuda hayal gücü değil, ruhsallık hüküm versin.

 

Mısır’dan Çıkış 29

Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, Harun ve oğulları Mesih’i ve kiliseyi temsil ederler, ama üstünlük Harun’dadır.

“Harun ile oğullarını buluşma çadırının giriş bölümüne getirip su ile yıka.” Harun’un su ile yıkanması, Mesih’in kutsallığına ilişkin bir örnektir. Kilise, Mesih ile birlikte diriliş yaşamında bağlantısı olduğu için kutsaldır. Mesih, kilisenin Tanrı önündeki mükemmel tanımıdır. Su ile yıkanmış olmanın törensel eylemi, Tanrı Sözü’nün eylemini ifade eder. (Bakınız Efesliler 5:26) “Onlar da gerçek ile kutsal kılınsınlar diye kendimi onların uğruna adıyorum.” (Yuhanna 17:19) Mükemmel bir itaatin gücü ile Kendisini Tanrı için ayırdı, sonsuz Ruh aracılığı ile Söz tarafından insan olarak her konuda yönetildi, öyle ki, O’na ait olanların hepsi, gerçeğin ahlak gücü aracılığı ile tam olarak ayrılsınlar.

“Sonra mesh yağını al, başına dökerek onu meshet.”  (ayet 7) Burada Kutsal Ruh’a sahibiz. Ama Harun’un kan dökülmeden önce mesh edildiğine dikkat edelim. Çünkü Harun önümüzde Mesih’in örneği olarak durur ve kendi Kişiliğinde ne olduğundan dolayı çarmıh işi tamamlanmadan çok önce Kutsal Ruh ile mesh edildi. Ancak öte yandan Harun’un oğulları kan dökülene kadar mesh edilmediler. “Koçu sen kes. Kanını Harun ile oğullarının sağ kulak memelerine, sağ el ve ayaklarının baş parmaklarına sür.

Artan kanı sunağın her yanına dök. 1 sunağın üzerindeki kanı ve mesh yağını Harun ile oğullarının ve giysilerinin üzerine serp. Böylece Harun ile oğulları ve giysileri kutsal kılınmış olacak.” (ayetler 20,21) Kilise ile ilgili olarak, çarmıhın kanı her şeyin temelinde yatar. Kilise, dirilmiş olan Başı göğe yüceltilmediği ve tamamlamış olduğu kurban hizmetini tanrısal Görkem’in tahtının üzerine koymadığı sürece Kutsal Ruh ile mesh edilemez idi. “Tanrı bu İsa’yı ölümden diriltti ve biz hepimiz bunun tanıklarıyız. O, Tanrının sağına yüceltilmiş, vaat edilen Kutsal Ruh’u Baba’dan almış ve şimdi gördüğünüz ve işittiğiniz gibi, bu Ruh’u üzerimize dökmüştür. “ (Elçilerin İşleri 2:32,33. Aynı zamanda Yuhanna 7:39; Elçilerin İşleri 19:1-6 ayetlerini karşılaştırın.) Habil’in günlerinden bu güne canlar Kutsal Ruh aracılığı ile yeniden doğdular, etkilendiler, hareket ettiler ve hizmet için donatıldılar. Ama kilise, Ama kilise, zaferli Rabbi göğe girene ve Baba’dan Kendi adına verilmiş olan vaadi alana kadar Kutsal Ruh ile mesh edilemedi. Tüm Yeni Antlaşma boyuca bu yeni öğretişin gerçeği, doğrudan ve mutlak bir tarz ile öğretilir ve kesin doğruluğu korunur; önümüzdeki örnekte Harun’un kan dökülmeden önce mesh edilmiş olduğu gerçeğinin aşikar olmasına rağmen (ayet 7), oğulları mesh, edilmediler, daha sonra mesh edildiler. (ayet 21)

Ama bölümümüzde mesh edilme düzeni ile ilgili daha fazlasını, Ruh’un işi ile ilgili önemli gerçeği ve kilisenin konumunu öğreniriz. Aynı zamanda önümüzde Tanrı Oğlu’nun kişisel öncesizliği de mevcuttur. “Doğruluğu sever, kötülükten nefret edersin. Bunun için tanrı, senin Tanrın, seni sevinç yağı ile arkadaşlarından daha çok mesh etti.” (Mezmur 45:7; İbraniler 1:9) Bu durum, Tanrı halkının kanaatinde ve deneyiminde sımsıkı olarak kalmalıdır. Evet, Tanrının sonsuz lütfunun suçlu ve cehennemi hak eden günahkarlardan söz ettiği doğrudur, ama onlar artık Mesih’te ve Tanrının ölümsüz soyundadırlar; ama hiç bir zaman onların yukarıdan doğdukları unutulmamalıdır. Birlik ne kadar yakın olur ise olsun – ve birlik, kurtaran sevginin sağlayabileceği Tanrının sonsuz öğütleri kadar yakındır – yine de Mesih’in “her şeyde üstünlüğe sahip olması gerekir. Bundan farklı bir durum olamaz.

Mesih her şeyin üstünde Baş’tır – Kilisenin Başıdır- yaratılışın Başıdır- meleklerin Başıdır-evrenin Rabbidir. Göklerde olan her şey O’na aittir ve O’nun kontrolü altında hareket eder. Yeryüzünde sürünen küçücük bir solucan bile O’nun uyumayan gözünden kaçmaz. O, “her şeyin üzerindedir” ve “ölüler arasından ilk doğandır” ve “tüm yaratılışın İlki’dir” ve “Tanrının yaratılışının başlangıcıdır.” Gökteki ve yerdeki her aile, kendisini tanrısal kategori içinde Mesih’in altında sınıflandırmalıdır. Tüm bu gerçeklere ruhsal zihin tarafından şükran ile sahip çıkılmalıdır; evet, bunun düşüncesi bile imanlının yüreğinde heyecan yaratır.  Kutsal Ruh tarafından yönetilen herkes Oğul’un kişisel yüceliklerinin her açıklanışında sevinç duyacaktır; bunun aksini bir an için bile hoş göremezler. Kilise yücelikte yükselse de onu kaldırmak için eğilen Rabbin ayaklarında eğilmekten keyif alır; O kurbanlık fedakarlığını tamamlayarak Kendisini kilise ile birleştirmiştir. Tanrısal adaletin tüm taleplerini eksiksiz bir şekilde tatmin etmiştir. Kiliseyi Kendisi ile ayrılmaz bir şekilde birleştirmiş ve kilisenin Baba tarafından, sonsuz yüceliği içinde sınırsız bir kabul görmesini sağlamıştır. “İsa, onlara kardeşlerim demekten “utanmaz.”

NOT: Ben bilerek, 29. Bölümdeki sunular konusuna değinmekten kaçındım, çünkü bu çeşitli sunu gruplarını anlık ayrıntıları ile eğer Rab ister ise, Kutsal Kitap’ın bir sonraki bölümü olan Levililer kitabında inceleyeceğiz.


1 Tamamlanmış kefaretin gücü ve Kutsal Ruh’un enerjisi aracılığı ile kulak, el ve ayağın hepsi Tanrıya adanmıştır.

 

Mısır’dan Çıkış 30

Önceki iki bölümde yer alan kahinlik kurumunun oluşumundan sonra, bize şimdi burada gerçek kahinlik tapınma ve paydaşlığının konumu takdim edilir. Düzen, belirli ve eğiticidir. Ve ayrıca düzen, imanlının deneyim düzeni ile de tam bir uyum içindedir. İmanlı, tunç sunakta, günahlarının küllerini görür; daha sonra kendisini, O’nun kişisel olarak lekesiz ve saf olmasına rağmen, kendisi ile birleştirmiş olarak görür, öyle ki, O, kan olmadan mesh edilebilsin; yaşam, doğruluk ve iyilik konusunda bizi Kendisi ile her şeye rağmen birleştirmiştir. Ve son olarak imanlı, altın sunakta üzerinde tanrısal sevginin beslendiği maden olarak Mesih’in değerliliğini görür.

Bu, her zaman böyledir; altın bir sunak ve buhur olmadan önce tunç bir sunak ve bir kahin olmalıdır. Tanrı çocuklarının bir çoğu hiç bir zaman tunç sunağı geçmemişlerdir. Ruhta, gerçek kahinlik tapınmasının gücüne ve gerçekliğine hiç bir zaman girmemişlerdir. Bağışlanma ve doğruluğun tanrısal duygusu ile tam ve net bir şekilde sevinmezler. Altın sunağa asla ulaşmamışlardır. Bu sunağa öldükleri zaman ulaşacaklarını ümit ederler. Ama aslında şu anda altın sunakta olmaları onların ayrıcalıklarıdır. Çarmıhta tamamlanan iş, onların özgürce ve zihinleri ile tapınmalarına bir engel teşkil edebilecek her şeyi ortadan kaldırmıştır. Tüm gerçek imanlıların hali hazırdaki durumları buhurun altın sunağındadır.

Bu sunak, harika bir bereket konumunun örneğidir. Bu sunakta Mesih’in aracılığının gerçekliği ve yeterliliğinin tadını çıkartırız. Benliğin işi sonsuza kadar bitmiştir ve benlikten beklenen herhangi hiç bir şey kalmamıştır; artık ilgilenmemiz gereken Rab İsa’nın Tanrının önündeki kimliğidir. İç varlığımızda iyi olan hiç bir şey yoktur. Benliğin her görüntüsü murdardır; mahkum edilmiştir ve Tanrı tarafından yargılanmıştır. Saf altından sunakta bulunan saf buhur ve saf ateştir: aksi olamaz. Kutsal Yer’e, İsa’nın kanı aracılığı ile takdim ediliriz – günahın tek bir izinin bile bulunmadığı kahinlik hizmetinin ve tapınmasının yapıldığı kutsal yer. Saf masayı, saf kandilliği ve saf sunağı görürüz. Ancak burada bize benliği ve onun kötülüğünü hatırlatan hiç bir şey mevcut değildir. Gözümüze görünen tapınma, kahin yiyeceği ve ışıktır. Doğal olana Tanrının kutsal yerinde yer yoktur. Doğal olan kendisine ait olan tüm şeyler ile birlikte yanıp kül olmuştur ve bizim şimdi canlarımızın önünde Tanrının huzuruna şükran ile yükselen Mesih’in hoş kokusuna sahip olmamız gerekir. Tanrı bundan hoşlanır. Mesih’i O’nun kendi uygun üstünlüğü ile temsil eden her şey, Tanrının önünde tatlı ve kabul edilebilirdir. Bir kutsalın yaşamında ya da tapınmasında O’nunla ilgili en zayıf bir ifade ve görünüm bile Tanrının çok hoşlandığı tatlı bir kokunun hoş rayihasıdır.

Ne yazık ki, gereğinden fazla sıklıkta başarısızlıklarımız ve zayıflıklarımız ile ilgilenmek zorunda kalırız. Eğer içimizde konut kurmuş günahın işleri yüzeye çıkmak için uğraşırlar ise, onlarla Tanrımızın gücüne güvenerek uğraşmalıyız, çünkü O günah ile devam edemez; günahı bağışlayabilir ve bizi ondan temiz kılabilir; canlarımızı yüce Başkahinimizin lütufkar aracılığı ile restore edebilir, ama tek bir günahkar düşünce ile birlikte olması mümkün değildir. Murdar, aç gözlü, yanlış ya da akılsızca bir düşünce Mesih ile paydaşlığı lekeler ve tapınmayı böler. Eğer böyle bir düşünce ortaya çıkar ise, yargılanması ve itiraf edilmesi gerekir. Öyle ki, kutsal yerin sevinci taze kalsın. İçinde şehvet olan bir yürek, kutsal yerdeki uygun faaliyetlerden zevk alamaz. Uygun kahinlik konumunda olduğumuz zaman, doğa sanki var olmuyor gibidir. O zaman Mesih’ten beslenebiliriz. Benlikten uzak olmanın ve tamamen Mesih ile olmanın tanrısal lüksünün tadını alabiliriz.

Tüm bunlar yalnızca Kutsal Ruh’un gücü aracılığı ile üretilebilir. Sistematik dinin çeşitli uygulamaları aracılığı ile doğanın adanmış duygularını harekete geçirmeye çalışmak gerekmez. Buhur nasıl saf ise ateşin de saf olması gerekir. (Levililer 10:1 ile Levililer 16:12 ayetlerini karşılaştırın.) Doğanın güçleri aracılığı ile Tanrıya tapınmak için gösterilen tüm çabalar “yabancı ateş” başlığı altında yer alırlar. Tapınmanın nesnesi, Tanrıdır; Mesih tapınmanın temeli ve materyalidir ve Kutsal Ruh tapınmanın gücüdür.

Daha uygun söyleyecek olur isek, o zaman pirinç sunakta Mesih’e kurban oluşunun değeri içinde sahip oluruz, o zaman altın sunakta Mesih’e Aracılığının değeri içinde sahip oluruz. Kahinlik hizmetinin neden iki sunak arasında yapıldığını okuyucuma bu ifade ile daha net şekilde anlatmam mümkün olacaktır. Beklendiği gibi, her ikisinin arasında yakın bir bağlantı mevcuttur, çünkü Mesih’in aracılığının temeli O’nun kurban olmasıdır.

“Harun yılda bir kez sunağın boynuzlarını arındıracak. Kuşaklarınız boyunca yılda bir kez günahları bağışlatmak için sunulan sununun kanı ile sunağı arındıracak. Sunak, ben RAB için çok kutsaldır.” Her şey DÖKÜLEN KANIN hareket etmeyen temeli üzerinde dinlenecektir. “Nitekim Kutsal Yasa uyarınca hemen her şey kan ile temiz kılınır, kan dökülmeden bağışlama olmaz. Böylelikle aslı göklerde olan örneklerin bu kurbanlar ile, ama asıllarının bunlardan daha iyi kurbanlar ile temiz kılınması gerekti. Çünkü Mesih asıl kutsal yerin örneği olup insan eli ile yapılan kutsal yere değil, ama şimdi bizim için Tanrının önünde görünmek üzere asıl göğe girdi.” (İbraniler 9:22-24)

11-16 ayetleri arasında topluluk için kefaret parasından söz edilir. Hepsi aynı şekilde ödenecek idi. “İsraillilerin sayımını yaptığın zaman, herkes canına karşılık bana bedel ödeyecektir. Canlarınızın bedeli olarak bu armağanı verdiğiniz zaman, zengin yarım şekelden fazla, yoksul yarım şekelden eksik vermeyecek.” Kefaret konusunda herkesin ortak tek bir platform üzerinde durması gerekiyor idi. Bilgide, deneyimde, başarıda, kapasitede, gayrette ve adanmada büyük bir farklılık olabilir idi, ama kefaretin temeli herkes için aynı idi. Diğer uluslara gönderilen büyük elçi ve Mesih’in tüm sürüsündeki en zayıf kuzu, kefaret ile ilgili konuda aynı seviye üzerinde idiler. Bu, çok basit ve çok bereketli bir gerçektir. Herkesin adanmışlığı ve verimliliği aynı olmayabilir, ama imanlının dinlendiği sonsuza kadar kalıcı sağlam ve sonsuz temel, adanmışlık ya da verimlilik değil, “Mesih’in değerli kanıdır.” Bu konudaki gerçeği ve gücü ne kadar iyi anlar isek, o kadar verimli oluruz.

Levililer 27. Bölümde farklı bir değerlendirme türü buluruz. “Eğer bir kimse Rabbe birini” adamış ise,  Musa bu değeri kişinin yaşına göre belirlerdi. Başka bir deyiş ile, biri kapasitenin temeline cüret ettiği zaman, Musa Tanrının “taleplerinin” temsilcisi olarak Musa’nın biçeceği değeri kutsal yerin şekeli olarak öderdi. Eğer Musa’nın biçtiği değerden “daha yoksul” ise, o zaman gidip kendisini, Tanrı “lütfunun” temsilcisi olan “kahinin önünde temsil etmesi” gerekir idi. Kahin adakta bulunan kişinin ödeme gücüne göre ona değer biçecektir.

Tanrıya şükürler olsun ki, O’nun tüm taleplerinin yerine getirildiğini biliyoruz ve bizim tüm günahlarımızın kefaret işini çarmıhta tamamlayan Temsilcimiz şimdi Tanrının sağındadır. Yürek ve vicdan için tatlı huzur buradadır. Öncelikle tutunduğumuz konu kefarettir ve bu konuyu asla gözden kaçırmamamız gerekir. Çok zeki olabiliriz, çok zengin deneyimlere sahip olabiliriz ve çok yüce bir adanmışlığımız olabilir, ama her zaman KAN ile ilgili basit, tanrısal, değişmez ve canı destekleyen öğretiş tek temelimiz olmalıdır. Bu, Tanrı halkının tarihinde her zaman böyle olmuştur ve böyledir ve böyle olacaktır. Mesih’in en bilgili ve en armağanlı hizmetkarları, bu “tek zevk kaynağına” geri dönmekten her zaman sevinç duymuşlardır; Rabbi ilk tanıdıkları zaman susamış ruhları ile bu kaynaktan içtiler ve Kilisenin yücelikteki sonsuz şarkısı şöyle olacaktır: “Bizi seven ve Kendi kanı ile bizi günahlarımızdan yıkayana övgüler olsun!” Cennetin avluları sonsuza kadar kanın görkemli öğretişi ile çınlayacaktır.

17-21 ayetleri arasında bize “yıkanmak için tunç bir kazandan ve onun tunç ayaklığından” söz edilir – yıkanma kazanı ve ayaklığı. Bu ikisinden her zaman birlikte söz edilir. (Bakınız Mısırdan Çıkış 30:28; Mısırdan Çıkış 38:8; Mısırdan Çıkış 40:11)Kahinler bu kazanda ellerini ve ayaklarını yıkadılar ve böylelikle kahinlik işlevlerinin elzem sorumluluklarını yerine getirdiler. Konu, hiç bir şekilde kanın yeniden sunulması ile ilgili değil idi. Ama yalnızca kahinlik hizmetinde ve tapınma sırasında sağlıklı olarak korunmaları için idi. “topluluğun tapınağına girdikleri zaman, ölmemeleri için su ile yıkanmalılar ya da hizmet etmek ve Rabbe yakmalık sunu sunmak için sunağa yaklaştıkları zaman, ellerini ve ayaklarını yıkamaları gerekir, öyle ki ölmesinler.”

Mesih’te Tanrının kutsallığına sahip olunmadan Tanrı ile gerçek paydaşlık mümkün değildir. “O’nunla paydaşlığımız var der ve karanlıkta yürür isek, yalan söylemiş, gerçeğe uymamış oluruz.”  (1.Yuhanna 1:6) Bu kişisel kutsallık yalnızca Tanrı sözünün işlerimiz ve yollarımız üzerindeki işleyişinden akabilir. “Ağzından çıkan sözler sayesinde kendimi mahvedicinin yollarından korudum.” Kahinlik hizmetindeki sürekli başarısızlığımız kazanın uygun kullanımını ihmal ettiğimiz için ortaya çıkabilir. Eğer yollarımız, sözün temizleyen işleyişine boyun eğmiyor ise – vicdanlarımızın tanıklığı ile uyumlu olarak hareket etmeye devam etmiyor isek, söz, ayırt edilir şekilde mahkum eder; bu yüzden kahinlik karakterimizin enerjisi kesin olarak eksilecektir. Kötülükte devam etmek ve gerçek kahinlik tapınmasını sürdürmek, bir araya gelemezler. “Onları gerçek aracılığı ile kutsal kıl, senin sözün gerçektir.” Eğer üzerimizde herhangi bir kirlilik var ise, Tanrının huzurundan keyif alamayız. O’nun huzurunun etkisi o zaman bizi kutsal ışığı aracılığı ile ikna etmelidir. Ama bize, lütuf aracılığı ile yolumuzu temizleme gücü sağlandığı zaman, Tanrının sözüne uygun bir şekilde kulak verdiğimiz takdirde, o zaman ahlaki açıdan O’nun huzurunun tadını çıkartmak için kapasitemiz olacaktır.

Okuyucum burada kendisine ne kadar geniş bir pratik gerçek alanı açıldığını hemen algılayacak ve aynı zamanda tunç kazan öğretişinin Yeni Antlaşma’da ne kadar büyük bir yer tuttuğunu görecektir. Ah! Kahinlik giysileri içinde tapınağın avlularına girme ve kahinlik tapınması için Tanrının sunağına yaklaşma ayrıcalığına sahip olan tüm bu kişiler, ellerini ve ayaklarını gerçek kazanı kullanarak temizleyebilirler.

Şu ilginç olabilecek notu ekleyelim: “Besalel, Buluşma Çadırının giriş bölümünde hizmet eden kadınların aynalarından tunç ayaklıklı tunç bir kazan yaptı.” (Bakınız Mısırdan Çıkış 38:8) Bu ifadenin içeriğinde dolu bir anlam yüklüdür. “Çünkü sözün dinleyicisi olup da uygulayıcısı olmayan kişi, aynada kendi doğal yüzüne bakan kişiye benzer. Kendini görür, sonra gider ve nasıl bir kişi olduğunu hemen unutur. Oysa mükemmel yasaya, özgürlük yasasına bakıp ona bağlı kalan, unutkan dinleyici değil de, etkin uygulayıcı olan kişi, yaptıkları ile mutlu olacaktır.”  (Yakup 1:23-25) Tanrının sözüne sürekli bakan ve bu sözün yüreğine ve vicdanına konuşmasına izin veren kişi, tanrısal yaşamın kutsal etkinliklerinde devam edecektir.

Sözün araştıran ve temizleyen eylemi ile yakından bağlı olmak, Mesih’in kahinlik hizmetinin yeterliliğidir. “Çünkü Tanrı Sözü diri ve güçlüdür, (“canlı ve enerjiktir”) ve iki ağızlı kılıçtan daha keskindir. Can ile ruhu, ilik ile eklemleri birbirinden ayıracak kadar derinlere işler; yüreğin düşüncelerini ve amaçlarını yargılar. Tanrının görmediği hiç bir yaratık yoktur. Kendisine hesap vereceğimiz Tanrının gözü önünde her şey çıplak ve açıktır.” Sonra, esin alan elçi hemen şu sözleri ekler: “Tanrı Oğlu İsa gökleri aşan büyük Baş Kahinimiz olduğu için açıkça benimsediğimiz inanca sımsıkı sarılalım. Çünkü Baş Kahinimiz zayıflıklarımızda bize yakınlık duyamayan biri değildir; tersine, her alanda bizim gibi denenmiş, ama günah işlememiştir. 1 Onun için Tanrının lütuf tahtına cesaret ile yaklaşalım, öyle ki, yardıma ihtiyaç duyduğumuz zaman, merhamet görelim ve lütuf bulalım.” (İbraniler 4:12-16)

Sözün keskinliğini ne kadar derinden hisseder isek, Baş Kahinimizin lütufkar ve merhamet dolu hizmetinin bedelini o kadar iyi anlarız. Bu ikisi birlikte giderler; imanlı yolunun birbirinden ayrılmayan iki refakatçisidirler. Baş Kahin, sözün belirlediği ve ifşa ettiği zayıflıklara yakınlık duyar. O, hem “sadık” hem de “merhametli” bir Baş Kahin’dir. Bu yüzden, yalnızca kazanı kullandığım zaman sunağa yaklaşabilirim. Tapınmanın her zaman kutsallığın gücü içinde sunulması gerekir. Aynada yansıyan doğal görüntümüze bakmamalı ve sözde sunulduğu gibi tamamen Mesih ile meşgul olmamız gerekir. Ancak bu şekilde kutsal yerin temizliği ile uyumlu olarak, “eller ve ayaklar”, işler ve yollar temizlenebilirler.

22-23 ayetleri arasında, “kutsal mesh yağını” görürüz; kahinler hem kendilerini hem de tapınağın eşyalarını bu yağ ile mesh ederler. Burada Kutsal Ruh’un çeşitli lütuflarının bir örneğinin farkına varırız; bunlar tüm tanrısal dolulukları ile Mesih’te bulunurlar. “Giysilerinin tümü mür, öd, tarçın kokuyor, fildişi saraylardan gelen çalgı sesleri seni eğlendiriyor.” (Mezmur 45:8) “Tanrının Nasıralı İsa’yı nasıl Kutsal Ruh ile ve kudret ile mesh ettiğini biliyorsunuz.” (Elçilerin İşleri 10:38) Kutsal Ruh’un tüm lütufları, Mesih’i merkez alan mükemmel kokuları içindedir ve bu kokular yalnızca O’ndan çıkabilirler. O’nun insanlığı hakkında söyleyeceğimiz, Kutsal Ruh tarafından oluşmasıdır ve halk için hizmetine başlamadan önce Kutsal Ruh tarafından mesh edildi ve son olarak yücelerdeki yerine oturduğu zaman, kurtuluşu tamamlamış olarak Bedeni olan Kilisenin üzerine, Kutsal ruh’un değerli armağanını döktü. (Bakınız Matta 1:20; Matta bb3:16,17; Luka 4:18,19; Elçilerin İşleri 2:33; Elçilerin İşleri 10:45,46; Efesliler 4:8-13)

Ancak bu kutlu ve yüceltilmiş olan Mesih ile birleşmiş olanlar Kutsal Ruh’un armağanlarının ve lütuflarının paydaşları olan imanlılardır. Ve ayrıca, bir alışkanlık haline gelmiş olan O’na yakın yürüyüşleri ile O’nun hoş kokusunun tadını çıkartırlar. Yeniden doğmamış kişi bu konuda bir şey bilmez. Kutsal Ruh’un lütufları, “doğal insanın üzerine dökülmeyecektir.” Ruh’un lütufları, insanın benliği ile asla bir araya gelemezler, çünkü Kutsal Ruh doğal olana sahip olamaz. Kutsal Ruh’un ürünlerinden hiç biri şimdiye kadar “doğal olanın kısır toprağı içinde” üretilmemiştir. “Yeniden doğmamız gerekir.” Bu, yalnızca “yeni yaratılışın” bir parçası olan yeni yaratık ile bağlantılıdır. Öyle ki, ürünlerin Kutsal Ruh’un ürünleri olduklarını bilebilelim. Bu ürünleri ve lütufları taklit etmek mümkün değildir. Doğanın tarlalarında yetişen en iyi ürünler en verimli konumlarında bile Kutsal Ruh’un ürettiği meyveler ile kıyaslanamazlar. “Bu mesh yağı insan bedenine dökülmeyecek. Aynı reçete ile benzeri yapılmayacak. O kutsaldır ve sizin için kutsal olacaktır. Onun benzerini yapan ya da kahin olmayan birinin üzerine döken herkes halkının arasından atılacaktır.” (Mısırdan Çıkış 30:32-33) Kutsal Ruh’un işinin taklidinin olmaması gerekir. Her şeyin tamamen ve gerçekten Kutsal Ruh’tan olması gerekir. Ayrıca Ruh’tan olanın insana atfedilmemesi gerekir. “Doğal kişi, Tanrının Ruhu ile ilgili gerçekleri kabul etmez. Çünkü bunlar ona saçma gelir, ruhça değerlendirildikleri için bunları anlayamaz.” (1.Korintliler 2:14)

Mezmurlardan birinde bu” kutsal mesh yağı” ile ilgili çok güzel bir imaya yer verilmiştir. “Ne iyi, ne güzeldir, birlik içinde kardeşçe yaşamak! Başa sürülen değerli yağ gibi, sakaldan, Harun’un sakalından kaftanının yakasına dek inen yağ gibi.” (Mezmur 133:1,2) Kahin evinin kutsal yağ ile mesh edilmiş başının, giysilerinin eteklerine kadar bu değerli etkileri sergilemesi gerekir. Dilerim, okuyucum bu mesh edilişin gücünü tecrübe edebilsin! Kutsal Olan’ın dokunuşunun değerini bilebilsin ve vaat edilen Kutsal Ruh ile mühürlensin. Mesih ile hemen bağlantı kuranın dışında hiç bir şeyin değeri ve tanrısal takdiri yoktur. O’nunla bağlantı kuran kutsal mesh edilişi alabilir.

Bu çok önemli bölümün son paragrafında saf ve kutsal olan tatlı baharatları görürüz. Bu üstün değerli kokular bize Mesih’in ölçülemez mükemmelliklerini takdim eder. Belirtilen her güzel kokunun bir miktarı verilmemiştir, çünkü Mesih’te konut kurmuş olan lütuflar, O’nun hayran olunan Kişiliğinde yoğunlaşmış olan güzellikler ve üstünlüklerin sınırı yoktur. Kendisinde Tanrının tüm doluluğu bulunan O’ndaki sınırsız mükemmellikleri sınırsız Tanrı zihni dışında yaratılmış olan hiç bir zihin kavrayamaz. Ve sonsuzluk, sonsuz çağlar boyunca devam ettikçe bu görkemli mükemmellikler kutsalların ve meleklerin tapınmalarında kendilerini ortaya koyacaklardır. Işığın bazı taze ışınları tanrısal yüceliğin merkezindeki güneşten parlamaya başlayınca yukarıdaki göklerin avluları ve yaratılışın geniş tarlaları var olmuş, var olan ve var olacak Olan’a coşku dolu Hallelulja’lar ile övgüler haykıracak ve yaratılmış olan zihinler O’na övgüler yükselteceklerdir.

Aynı zamanda ahlaki üstünlüğün her özelliği Mesih’teki doğru yerini ve uygun orantısını bulmuştur. Hiç bir nitelik birbirinin yerine geçmemiş ve birbirine karışmamıştır; hepsi bir arada saf ve kutsal olarak mevcutturlar ve hiç kimsenin takdir edemeyeceği, ancak Tanrının takdir edebileceği kadar güzel kokan bir rayihaya sahiptirler.

“Birazını çok ince döv. Buluşma Çadırında seninle buluşacağım yere, Levha sandığının önüne koy. Sizin için çok kutsal olacaktır.” (Mısırdan Çıkış 30: 36) “Çok ince” ifadesinde sıra dışı bir derinlik ve güç mevcuttur. Bu ifade ile bize şu öğretilir: Mesih’in yaşamındaki her küçük hareket, her anlık olay, her eylem, her söz, her bakış, her özellik, her nitelik ve her ayırt edici özellik eşit bir orantı ile üretilmiş olan bir koku verir. O’nun karakterini oluşturan tüm tanrısal lütuflar, aynı ölçüdedir. Koku veren baharatlar ne kadar ince dövülür ise, ender ve eşsiz koku o kadar etkili olarak duyulurdu.

“Aynı reçete ile kendinize buhur yapmayacaksınız. Onu Rab için kutsal sayacaksınız. Kim koklamak için aynısını yapar ise, halkının arasından atılacaktır.” Bu hoş kokulu buhur yalnızca Yehova için tasarlanmış idi. Yeri, Levha sandığının önünde olacak idi. Hoş kokulu Mesih’i, yalnızca Tanrı takdir edebilir idi. Evet, her iman edenin bu eşsiz Kişi’ye yaklaşabileceği doğrudur ve en derin ve en yoğun özlemlerini O’nunla tatmin edebilir; ne de olsa, Tanrının kurtarmış oldukları Mesih’ten kapasitelerinin sonuna kadar içmişlerdir. Melekler, yalnızca güçlerinin izin verebileceği bir gayret ile insan Mesih İsa’nın eşsiz görkemlerine baktıktan sonra bile, Mesih’te yine de yalnızca Tanrının kavrayabileceği ve keyif alabileceği bir görkem vardır. Ne insan ne de melek gözü “ince dövülmüş” kutsal buhurun eşsiz kokusunu tam olarak göremez, ne de yeryüzünde bu tanrısal ve göksel kokunun değerini kavrayabilecek uygun bir alan mevcut değildir.

Bu yüzden, yaptığımız bu hızlı incelemede, bölümümüzde net bir şekilde işaret edilen konusuna yaklaşmış bulunuyoruz. “Levha sandığı” ile başladık ve “tunç sunağa” doğru devam ettik; tunç sunaktan geri döndük ve “kutsal buhura” geldik ve ah! Eğer bu yolculuk insanın hayal gücünün sahte ve yanıp sönen ışığında yapılmasa idi ve Kutsal Ruh’un muhteşem lambası altında yapılabilse idi! O zaman ne harika bir yolculuk olur idi! Gölgeler arasında yol alınmaz idi; Oğul’un kişisel görkemleri ve güçlü eylemleri arasında keyif ile yola devam edilir idi. Eğer okuyucum bu şekilde yolculuk etti ise, o zaman duygularının şimdiye kadar olduğundan daha güçlü bir şekilde Mesih’e çekileceğini görür idi. O’nun güzelliğini, yüceliğini, eşsizliğini, üstünlüğünü ve yaralı bir vicdana şifa verme yeteneğini ve özlem dolu bir yüreği tatmin etme gücünü daha iyi algılar idi. Gözleri yeryüzünün tüm çekiciliklerine tamamen kapanır idi ve kulakları, yeryüzünün tüm değer ve vaatlerine sağır olur ve “RABBİ SEVMEYENE LANET OLSUN, MARANATA!” diye yazan esin almış elçinin sözlerine daha derin ve ateşli bir “amin” demek için hazır olur idi.(1.Korintliler 16:22) 2


1.  “Hariç tutulan günah” (χωρὶς ἁμαρτίας) ifadesinin birebir anlamı için örnek; O her şekilde ayartıldı – test edildi ve denendi ama günah işlemedi, çünkü O’nda günah yok idi.

2.  Bu çok ciddi ve şaşırtıcı ifadenin konumuna dikkat etmek ilginç olacaktır. Bu ifade çok uzun bir mektubun en sonunda yer alır. Elçi, süreç içinde uygulamadaki kötülükleri ve öğretiş hatalarını azarlamış idi. Ama burada bir lanet okuması, gerçeğin ciddiyetini ve anlamını ortaya koymaktadır. Bu lanet, hata ya da kötülük yapan kişiler için değil, Rab İsa Mesih’i sevmeyenler için söylenmiştir. Bu neden böyledir? Tanrının Ruhunun arada bir küçük hatalar ve kötülükler yaptığı için midir? Kesinlikle hayır! Tüm mektupta bu konu hakkında O’nun düşünceleri açıklanır. Ama gerçek şudur; yürek Rab İsa Mesih için sevgi ile dolu ise, o zaman zaten sahte öğretiş ve kötülükler için etkili bir koruyucu mevcuttur. Eğer bir kişi Mesih’i sevmiyor ise, zaten düşünceleri ya da izleyeceği yol ile ilgilenmez. Bu yüzden, elçini laneti bu şekilde ve bu konumda yazılmıştır.

Mısır’dan Çıkış 31

Bu kısa bölümün başlangıcında Besalel ve Oholiav ustaların Buluşma Çadırını ve eşyalarını yapmaları için Tanrı tarafından çağrılmalarına ve her türlü ustalık verilmesi için Rabbin ruhu ile doldurulduklarına yer verilir. “Ve Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘Bak, Yahuda oymağından özellikle Hur oğlu Uri oğlu Besalel’i seçtim. Beceri, anlayış, bilgi ve her türlü ustalık vermek için onu ruhumla doldurdum. Öyle ki, altın, gümüş ve tunç işleyerek ustaca yapıtlar üretsin, taş kesme ve kakmada ağaç oymacılığında, her türlü sanat dalında çalışsın. Ayrıca Dan oymağından Ahisamak oğlu Oholiav’ı onunla çalışması için görevlendirdim. Sana buyurduğum işlerin hepsini yapabilsinler diye öteki becerikli adamlara üstün yetenekler verdim.’” Eski dönemdeki tapınak işi ya da hali hazırdaki hizmet işi, tanrısal seçim, tanrısal çağrı, tanrısal yetenek ve tanrısal zamanlama gerektirir ve her şeyin tanrısal buyruğa uygun olarak yapılması gerekir. İnsan, tapınağın işini, seçemez, başlatamaz, başaramaz ya da zamanını belirleyemez idi. Bu iş her zaman tam ve mutlak olarak tanrısal idi, tanrısaldır ve tanrısal olması gerekir. İnsanlar başkaları tarafından gönderilebilirler ya da kendiliklerinden gidebilirler; ama Tanrı tarafından gönderilmeden koşanların hepsinin eninde sonunda bir gün yüzlerinin utanç ve zihin karışıklığı ile örtüleceği hatırlanmalıdır. “Ben çağırdım”, “Ben doldurdum”, “Ben verdim”, “Ben koydum” ve “Ben buyurdum” ifadelerindeki “ben” sözcükleri bir öğretiş türünü çok iyi ortaya koyarlar. Ancak biz Vaftizci Yahya’nın sözlerine kulak verelim: “İnsan kendisine gökten verilmedikçe hiç bir şey alamaz.” (Yuhanna 3:27) Bu nedenle, insanın kendisi ile övüneceği hiç bir şey yoktur ve aynı şekilde başka bir kişiyi de kıskanamaz.

Bu bölüm ile Yaratılış 4:22 ayeti arasında bir kıyaslama yapacak olur isek, yararlı bir ders öğrenmemiz mümkün olacaktır. “Tuval-Kayin, tunç ve demirden çeşitli kesici aletler yapardı.” Kayin’in soyu, Tanrının varlığı olmadan, lanetli ve inleyen bir yeryüzü oluşturma konusunda ustalığa sahip idiler; Besalel ve Oholiav ise bunun aksine, İsrail’in Tanrısının varlığı ve yüceliği tarafından kutsanan ve bereketlenen bir tapınağı güzel kılmak için tanrısal ustalık ile donatılmışlar idi.

Sevgili okuyucum, şimdi biraz ara vereceğim ve vicdanınıza şu ciddi soruyu sormak için izin istiyorum: “Bana verilmiş olan ustalık ve enerjiyi Tanrının konut kurduğu yer olan kilisenin yararı için mi, yoksa tanrısaymaz, Mesih’siz bir dünyayı güzel kılmak için mi adıyorum? Yüreğinde şu sözleri söyleme; “ben hizmet işi için tanrısal bir çağrı ya da tanrısal bir yetenek almadım.” Tüm İsrail, Besalel ve Oholiav değil idi, ama yine de hatırlayın ki, hepsi de tapınağın işleri için hizmet edebildiler. Hepsinin bir araya gelmesi için açık bir kapı mevcut idi. Şimdi de böyledir. Herkesin meşgul olacağı bir yer, yerine getireceği bir hizmet ve üstleneceği bir sorumluluk vardır. Ve siz ve ben şu anda ya tanrının evi – Mesih’in bedeni – Kilise ile ilgilenmekteyiz ya da tanrısız planlara sahip olan bir dünyaya yardımcı oluyoruz, ancak bu dünya yine de Mesih’in kanı ve O’nun uğruna şehit olmuş olan kutsalların kanı ile lekelidir. Ah! Bu konu üzerinde gelin derin düşünelim, herkesi tanıyan ve kimse tarafından aldatılamayacak olan yüreklerin yüce Araştırıcısı’nın huzurunda kalalım.

Bölümümüz Sebt gününün oluşumu ile ilgili özel bir referans ile sona erer. Sebt gününden Mısırdan Çıkış 16. Bölümde man ile ilgili olarak söz edilmiş idi; halk resmi olarak yasa altına konulduğu zaman, Mısırdan Çıkış 20. Bölümde de aynı konudan söz edilmiş idi ve burada aynı konuyu tapınağın kuruluşu ile ilgili olarak tekrar görüyoruz. İsrail ulusu ne zaman özel bir konum içinde temsil edilse ya da özel bir sorumluluk yüklenmiş bir halk olarak tanınsa, Şabat günü o zaman tanıtılır. Ve okuyucumun bu günün ne zaman yerine getirilmesi konusunda hem günü hem de durumu özen ile incelemesini öneririm ve aynı zamanda bu günün İsrail’de neden meydana getirildiğine dikkat etmesini salık veririm. “Şabat gününü tutmalısınız, çünkü sizin için kutsaldır. Kim onun kutsallığını bozar ise, kesinlikle öldürülmeli. O gün çalışan herkes halkının arasından atılmalı. Altı gün çalışılacak; ama yedinci gün Rabbe adanmış Şabat’tır, dinlenme günüdür. Şabat günü çalışan herkes kesinlikle öldürülmelidir. İsrailliler, sonsuza dek sürecek bir antlaşma gereği olarak, Şabat gününü kutlamaya özen gösterecekler.” Bu, çok kesin bir ifadedir. Diğer günler ile ilgili değildir, yalnızca “yedinci gün” ile ilgilidir. Ve o gün yapılacak her türlü işi ölüm cezası ile yargılar ve o gün iş yapılmasını kesinlikle yasak eder. Bu ifadenin içeriğindeki anlam açıktır. Ve hatırlanması gereken şey şudur: Kutsal Yazılarda Şabat gününün değiştirildiğine ya da yerine getirilmesine ilişkin kesin ilkeler ile ilgili en küçük bir değişikliğe dair tek bir satır bile mevcut değildir. Eğer Kutsal Yazılarda bu söylediğimin aksine en ufak bir kanıt var ise, o zaman okuyucum, söylediğimin doğru olup olmadığını anlamak ya da bu konuda bilgisini tatmin etmek için lütfen araştırma yapsın.

Şimdi, ağızları ile Hıristiyan olduklarını ikrar eden kişilerin Tanrının Şabat gününü tutup tutmadıklarını ve bunu Tanrının buyruğuna uygun olarak yerine getirip getirmediklerine dair bir inceleme yapalım. Bunu yapmadıklarını kanıtlamak için zaman kaybetmek akılsızlık olur idi. Pekala, şimdi de Şabat gününü yerine getirmemenin sonuçlarına bir bakalım; “Halkının arasından atılmalı”, “Kesinlikle öldürülmeli.”

Ancak bu konuda şöyle bir yanıt gelecektir: “yasa altında değiliz, lütuf altındayız.” Tanrıya bu tatlı güvence için şükürler olsun! Yasa altında olsa idik, yargı taşının altına düşer idik, ama eğer lütuf altında isek, bize ait olan bu gün nedir? Kesinlikle, “haftanın ilk günü”, “Rabbin günüdür.” Kilisenin günüdür, Şabat gününü mezarda geçirmiş olan İsa’nın karanlığın tüm güçleri üzerinde zafer ile yükseldiği diriliş günüdür; böylece halkını eski yaratılışın soyundan çıkartmış ve onu yeni yaratılış yapmıştır. Yeni yaratılışın Baş’ı İsa’dır ve haftanın ilk gününün uygun ifadesidir.

Bu durum, okuyucunun ciddi dikkatini talep etme konusunda haklıdır. Okuyucu bu konuyu Kutsal Yazıların ışığında dua ederek incelesin. Yalnızca bir ad, hiç bir şey ifade etmeyebilir ve aynı zamanda bunun aksine çok şey de ifade edebilir. Hali hazırdaki olayda Şabat günü ve Rabbin günü arasındaki farklılık pek çok imanlının farkında değil gibi göründükleri pek çok şey içerir. Tanrının sözünde haftanın ilk gününün başka hiç bir yere verilmemiş olan bir yere sahip olduğu çok aşikardır. Başka hiç bir gün Rabbin günü gibi, görkemli ve seçkin bir unvan ile asla anılmaz. Bir şeyin farkındayım, o da bazı kişilerin Vahiy 1:10 ayetinin haftanın ilk gününe işaret ettiğini inkar etmeleridir. Ama sağduyulu eleştirinin ve sağduyulu yorumun her ikisinin de garantili olduklarına dair tam emin olduğumu hissediyorum. Evet, bu bölümün uygulaması Mesih’in yüceliği içinde geleceğe güne değil, O’nun ölüler arasından dirildiği güne işaret eder.

Ama kesin olan şudur ki, Rabbin günü asla bir kez bile Şabat günü olarak anılmamıştır. Böyle olmadığı gibi, bu iki günden defalarca uygun farklılıkları içinde söz edilir. Bu yüzden okuyucumun, bu iki farklılığı birbirinden ayırması gerekir. Öncelikle, Şabat ifadesi ile çok bağlantılı bulunan yasacılıktan sakınması gerekecektir ve ikinci olarak, Rabbin gününe saygısızlık edecek ya da onu sıradan bir gün seviyesine düşürecek her tür girişime karşı çok kararlı bir tanıklık sunması lazımdır. Bir imanlı, “günlerden ve aylardan, ve zamanlardan ve yıllardan” onlara bağımlı olma konusunda tamamen kurtarılmıştır. Dirilen bir Mesih ile birleşmiş olması, onu bu tür batıl itikatlara dayanan gözlemlerin esaretinden tamamen çekip çıkartmıştır. Ama yine de tüm bunlar kutsanmış gerçekler olsa bile, “haftanın ilk gününün” Yeni Antlaşma’da en önemli yere konulmuş olduğunu görürüz. Hıristiyan bu güne hak ettiği yeri versin. Bu gün, kederli bir boyunduruk değil, tatlı ve mutlu bir ayrıcalıktır.

Bu ilginç konuda daha fazla yazmama yerimin az olması engel oluyor. Bu kitabın ilk sayfalarında daha önce de belirttiğim gibi, konuların özüne değinmek ile yetinmeye gayret ediyorum. Bu konu ile ilgili düşüncelerimi “Şabat günü” ve “Rabbin günü” arasındaki karşıtlığın bir iki özelliğine işaret ederek noktalamak istiyorum.

  1. Şabat günü yedinci gün idi; Rabbin günü İlk gündür.
  2. Şabat günü İsrail’in durumu ile ilgili bir deneme idi; Rabbin günü ise kilisenin tamamen koşulsuz temeller üzerinde kabul edilmiş olduğunun kanıtıdır.
  3. Şabat günü, eski yaratılışa aittir; Rabbin günü ise yeni yaratılışa aittir.
  4. Şabat günü Yahudiler için bedensel bir dinlenme günü idi; Rabbin günü ise imanlı için ruhsal bir dinlenme günüdür.
  5. Eğer bir Yahudi Şabat gününde çalışır ise, öldürülmesi gerekiyor idi. Eğer bir imanlı Rabbin gününde çalışmıyor ise, o zaman yaşam ile ilgili çok küçük bir kanıt vermektedir. Bunun anlamı şudur; eğer imanlı insanların canlarının yararı, Mesih’in yüceliğinin övülmesi ve O’nun gerçeğinin yayılması için çalışmıyor ise, armağanlara sahip olan adanmış imanlı, o zaman genellikle Rabbin gününün akşamında haftanın bir başka gününün akşamında olduğundan daha yorgun olacaktır. Çünkü çevresindeki canlar mahvolur iken o nasıl dinlenebilir?
  6. Yahudi’ye, yasa tarafından çadırında kalması buyruldu; İmanlı ise topluluğa katılmak ya da mahvolmakta olan günahkarların canlarına hizmet etmek için müjdenin ruhu tarafından ilerlemesi için yönlendirilir. Sevgili okuyucu, Rab bizi Rab İsa’nın adı uğruna iç varlığımızda dinlendirirken dış varlığımızda canlandırsın! Bir çocuğun ruhunda dinlenmemiz gerekir ve bir erkeğin enerjisi ile çalışmamız gerekir.

Mısır’dan Çıkış 32

Dikkatimizi şimdi çok farklı bir konu üzerinde toplamak istiyoruz. “”göklerdeki asılların modeli”, önümüze konmuştur – görkemli Kişiliği, görkemli hizmetleri ve mükemmel işi ile Mesih Buluşma Çadırında ve onun tüm gizemli eşyaları ile ortaya konmuştur. Ruhta dağa çıkmış ve Tanrının Kendi sözlerine kulak vermiş idik – Cennet’in düşünceleri, sevgileri ve öğütleri, İsa’nın “Alfa ve Omega, başlangıç ve son, ilk ve son” olduğunu ifade eden tatlı sözler.

Ama şimdi yine de, eline aldığı her şeyi melankolik bir enkaz haline getiren insana bakmak için aşağıya yeryüzüne çağrılıyoruz. “Halk, Musa’nın dağdan inmediğini, geciktiğini gördüğü zaman, Harun’un çevresine toplandı. Ona, ‘Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap’ dediler, ‘bizi Mısır’dan çıkaran adama, Musa’ya ne oldu bilmiyoruz.’” Bu ifadede ne kadar korkunç bir aşağılama var! Bize ilah yap! Yehova’yı terk ediyorlar idi; ve kendilerini insan eli ile yapılmış tanrıların altına yerleştiriyorlar idi – insan eli ile yapılan tanrılar. Dağın çevresine koyu karanlık bulutlar ve yoğun sisler toplandı. Bekledikleri kişinin geri dönmesi uzadığı ve görünmeyen ama gerçek bir kola bağlı kaldıkları için bu durumdan bezmişler idi. El ile şekil verilen bir tanrının Yehova’dan daha iyi olacağını düşündüler; görebildikleri bir buzağı, göremedikleri ama yine de her yerde var olan Tanrıdan daha iyi idi; görünmeyen bir gerçeklik yerine göz ile görünen bir sahtelik!

Ne yazık! Ne yazık! İnsanlık tarihinde bu her zaman böyle olmuştur. İnsan yüreği görülebilir olan bir şeyi sever; duyuları ile karşılaşan ve onları tatmin eden bir şeyler. Yalnızca iman, “görünmeyeni gördüğü için dayanabilir.” Bu nedenle, her çağda insanlar, tanrısal gerçekliklerin yerine insanların sahteliklerini koymayı ve onlara güvenmeyi tercih etmişlerdir. Böylece çürümüş dinin gözlerimizin önünde sergilediği sahtelikleri görürüz. Tanrı sözünün yetkisine dayanarak bildiğimiz bu şeyler, tanrısal ve göksel gerçeklikler, ağzı ile iman ikrarında bulunan kilise tarafından insani ve yersel imitasyonlara dönüştürülmüşlerdir. İnsanlar görünmeyen bir kola dayanmak, görünmeyen bir kurbana güvenmek, görünmeyen bir kahinden medet ummak, kendini görünmeyen bir başın rehberliğine adamaktan yorulmuş ve bezmiştir. Kilise, bu görünmeyen şeyleri “yapma” yoluna başvurmuştur ve bu yüzden her çağda elindeki” araç ile” çalışarak meşgul olmuş, bir şeyin ardından bir başkasına bağlanarak sonunda gerçeği anlayana kadar, çevremizde gördüklerimiz ve Söz’de okuduklarımız arasında “altından eritilerek yapılmış bir buzağı” ve İsrail’in Tanrısı arasında küçük bir benzerlik olduğu yanılgısına kapılmışlardır.

“Bize bir ilah yap!” Ne kadar korkunç bir düşünce! İnsan tanrılar yapmaya çağrıldı ve kişiler bu putlara güvenmeye istekli oldular. Sevgili okuyucum, içimize dönüp bakalım ve çevremize de bakalım ve tüm bunlar konusunda nasıl karar vereceğimizi anlayalım. 1.Korintliler 10. Ayette, İsrail’in tarihine ilişkin olarak şunları okuruz, “Bu olaylar başkalarına ders olsun diye onların başına geldi; çağların sonuna ulaşmış olan bizleri uyarmak için yazıya geçirildi.” (ayet 11) O zaman bu “uyarılardan” yararlanmaya gayret edelim. Ve şunu hatırlayalım: bizler henüz “altın bir buzağı” oluşturmadık ve onun önünde eğilip ona tapmadık, ama buna rağmen İsrail’in günahı, bizlerin de her zaman içinde düşme tehlikesini yaşadığımız bir durumun “örneğidir”. Yüreğimizde her ne zaman yalnızca Tanrının Kendisine güvenmekten dönüş yapsak, kurtuluş konusunda olsun ya da yolun gereklilikleri konusunda olsun, prensip olarak söylediğimiz sözler bunlardır:” Bize bir ilah yap!” Bizim kendi içimizde Harun’dan ya da İsrailoğulları’ndan daha iyi olmadığımızı söylememiz gereksizdir. Ve eğer Yehova yerine bir buzağıyı kabul ediyorlar ise, biz de aynı prensip ile hareket etme ve aynı ruhu sergileme gibi bir tehlike içindeyizdir. Tek cankurtaranımız tanrının huzurunda mümkün olduğu kadar çok kalmaktır. Musa, “eritilmiş buzağının” Yehova olmadığını biliyor idi ve bu yüzden onu kabul etmedi. Ama tanrısal huzurun dışına çıktığımız zaman, bizi kandıracak olan büyük hatalar ve kötülüklerin hesabı yoktur.

Bizler, iman ile yaşamaya çağrıldık. Duyuların gözü ile hiç bir şey göremeyiz. İsa yücelere çıktı ve bize O’nun tekrar görünmesini sabır ile beklememiz söylendi. Kutsal Ruh’un enerjisi içinde tanrının sözü yuvayı yüreğe taşıdı. Tanrı sözü, her konuda, geçici ve ruhsal, hali hazırda ve gelecekte her konudaki güvencenin temelidir. Tanrı sözü, bize Mesih’in eksiksiz bir kurban oluşunu anlatır; bizler lütuf aracılığı ile buna inanır ve canlarımızı bu konunun yeterliliğine adarız. Ve asla şaşırmayacağımızı biliriz. Tanrı sözü bize göklerden geçen, aracılığı her şeyden üstün olan Tanrı Oğlu İsa’dan, yüce bir Baş Kahin’den söz eder. Bizler, lütuf aracılığı ile O’nun gücüne inanır ve O’nun çarmıhta tamamladığı işe dayanarak sonsuza kadar kurtulduğumuzu biliriz. O, bize bağlı olduğumuz diri Baş’ı Kutsal Ruhun gücü aracılığı ile anlatır ve O’nun bizdeki gücünü ne melekler, ne insanlar, ne de şeytan etkileyemez; biz, lütuf aracılığı ile inanır ve bu kutsal Baş’a basit bir iman ile yapışırız ve asla mahvolmayacağımızı biliriz. O, bize göklerden gelecek olan Oğul’un görkemli görüntüsünden söz eder. Biz de lütuf aracılığı ile inanır ve bu “kutlu umudun” temizleyen ve yücelten gücünü kanıtlamak isteriz ve hayal kırıklığına uğramayacağımızı biliriz. O, bize, “çürümeyecek olan, bozulmayan ve solmayacak olan göklerde bizim için saklı, Tanrının gücü ile korunan bir mirastan” söz eder. Bu mirasımıza lütuf aracılığı ile inanır ve biliriz ki, asla şaşkınlığa uğramayacağız. Tanrı sözü bize başımızdaki saçın tellerinin sayılı olduğunu söyler ve iyi olan bir şeyin asla yoksunluğunu çekmeyeceğimizi bildirir. Biz, lütuf aracılığı ile inanırız ve tatlı, sakin bir yürek huzurunun tadını çıkartırız.

Böylece, Tanrımız onurlanır. Ama sonra düşman bizim bu tanrısal gerçeklerden ayrılmamız için elinden geleni yapar ve imansızlık gibi “tehlikeli bir araç” ile kendimize “tanrılar yaptırır.” Bu nedenle ona karşı uyanık duralım, ona karşı duada kalalım, ona inanmayalım, ona karşı tanıklık edelim ve ona karşı direnelim: böylece o şaşıracak, Tanrı yücelecek ve bizler ise bol bol bereket alacağız.

Önümüzde olan bölümde İsrail konusunda gördüğümüz, Tanrıyı tamamen reddetmiş olmasıdır. “”Ve Harun, ‘Karılarınızın, oğullarınızın, ve kızlarınızın kulaklarındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin’ dedi. Herkes kulağındaki küpeyi getirip Harun’a verdi. Harun altınları topladı, oymacı aleti ile buzağı biçiminde dökme bir put yaptı. Halk, ‘Ey İsrailliler, sizi Mısırdan çıkaran Tanrınız budur!’ dedi. Harun bunu görünce buzağının önünde bir sunak yaptı ve ‘yarın Rabbin onuruna bayram olacak’ diye ilan etti. Bu yaptıkları Tanrıyı tamamen devre dışı bırakmak ve O’nun yerine bir buzağı koymak idi. Kendilerini Mısırdan çıkaranın bir buzağı olduğunu söyleyebildikleri zaman, gerçek Tanrının varlığı ve karakteri ile ilgili tüm düşünceleri terk etmiş oldukları aşikar idi. Böylesine büyük bir hata ve korkunç bir yanlış yapmak için, yürüdükleri yoldan ne kadar da “çabuk” dönmüş olmaları gerekir. Ve Musa’nın kardeşi ve yoldaşı Harun, onlara bu çirkin konuda önderlik etti ve önünde duran bir buzağı için şu sözleri söyleyebildi: “Yarın Rabbin onuruna bayram olacak!” Ne kadar da üzücü! Ne kadar alçaltıcı! Tanrının yerine bir put kondu.

İnsan eli ve kötülüğü ile yapılmış olan bir şey, tüm yeryüzünün Rabbinin yerine geçti.

Tüm bunlar İsrail açısından, Yehova ile olan bağlantılarını kendi istekleri ile bilerek kestikleri anlamına geliyor idi. Tanrıdan vazgeçmişler idi; ve biz de Tanrının öfkesinin alevlendiğini ve onları yok etmek istediğini okuruz. “Rab, Musa’ya, ‘aşağı in’ dedi, ‘Mısırdan çıkardığın halkın baştan çıktı, buyurduğum yoldan hemen saptılar. Kendilerine dökme bir buzağı yaparak önünde tapındılar, kurban kestiler. ‘Ey İsrailliler, sizi Mısırdan çıkaran ilahınız budur’ dediler. Rab Musa’ya, ‘bu halkın ne kadar inatçı olduğunu biliyorum’ dedi. ‘şimdi bana engel olma, bırak öfkem alevlensin, onları yok edeyim. Sonra seni büyük bir ulus yapacağım.’” Burada Musa için açık bir kapı vardı ve Rab İsa’nın ruhuna ve lütfuna benzer bir davranış sergiledi ve böylece Rab halkına yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti. Musa, Tanrıya Kendi yüceliği adına yalvardı ve şu dokunaklı sözler ile O’na konuştu: “Ya Rab, neden Kendi halkına karşı öfken alevlensin? Onları Mısırdan büyük kudretin ile ve güçlü elin ile çıkardın. Neden Mısırlılar, ‘Tanrı kötü amaç ile, dağlarda öldürmek, yeryüzünden silmek için onları Mısırdan çıkardı’ desinler. Öfkelenme, vazgeç halkına yapacağın kötülükten. Kulların İbrahim’i, İshak’ı ve İsrail’i hatırla. Onlara kendi üzerine ant içtin. ‘Soyunuzu gökteki yıldızlar kadar çoğaltacağım. Söz verdiğim bu ülkenin tümünü soyunuza vereceğim. Sonsuza dek onlara miras olacak’ dedin.” Bu, gerçekten güçlü bir yakarış idi. Tanrının yüceliği, kutsal adının haklı çıkartılması ve içtiği andın yerine getirilmesi. Musa, Rabbe bu konularda konuşarak ateşli gazabından dönemsi için yalvardı. Musa’nın yalvarışında İsrail’in tutumunda ve karakterinde mevcut olan bir temel yok idi. Yalvarışındaki tek temel, Tanrının Kendisi idi.

Rab Musa’ya şöyle demiş idi: “Mısırdan çıkardığın “haklıN”; Ama Musa Rabbe şu yanıtı verdi, “Onları Mısırdan büyük kudretin ve güçlü elin ile “Sen” çıkardın.” Onlar, Rabbin halkı idi; ve yazgılarında O’nun adı, O’nun yüceliği ve O’nun andı bulunmakta idi. Tanrı Kendisini bir halk ile birleştirdiği anda, işin içine Tanrının karakteri de dahil olur ve iman O’na her zaman bu sağlam temel üzerinden bakacaktır. Musa kendisini tamamen unuttu; hiç görmedi bile. Tüm canında Rabbin yüceliği ve Rabbin halkı yer almakta idi. Kutsanmış hizmetkar! Ona benzeyen ne kadar az kişi var! Ve yine de biz tüm bu sahne içinde ona baktığımız zaman, onun kutsanmış Efendi ile asla kıyaslanamayacağını anlarız. Musa, dağdan aşağı indi ve buzağıyı ve dans edenleri gördüğü zaman, çok öfkelendi. Elindeki taş levhaları fırlatıp dağın eteğinde parçaladı. Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz haline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsraillilere içirdi. Elindeki taş levhalardaki antlaşma parçalanmış idi, sonra haklı öfke ile yargı infaz etti. “Ertesi gün halka, ‘Korkunç bir günah işlediniz’ dedi. Şimdi Rabbin huzuruna çıkacağım, belki günahınızı bağışlatabilirim.’”

Bu durum, Mesih’de gördüğümüz durumdan ne kadar da farklı! Mesih, Babanın bağrından aşağı geldi, elinde taş levhalar yok idi, ama yasa yüreğinde idi. Aşağı gelmesinin nedeni, insanların koşulları ile tanışması değil idi, çünkü bu koşulların ne olduğunu zaten çok iyi biliyor idi. Ayrıca, antlaşmanın levhalarını parçalamak ve yargı infaz etmek yerine, yasayı yüceltti ve onu onurlandırdı ve halkının yargısını üstünde taşıdı, çarmıhta kendi kutsanmış Kişiliğinde bu yargıyı yüklendi ve her şeyi tamamladıktan sonra göğe geri döndü, ama “belki günahınızı bağışlatabilirim” gibi bir ifade kullanmadı. Zaten tamamlamış olduğu bir kefaretin bozulamaz sonuçları ile yücelerdeki Babanın sağında oturdu. Bu durum, gerçekten çok büyük ve görkemli bir farkı ortaya koyar. Tanrıya şükürler olsun ki, Aracımıza endişeli gözler ile bakmamıza gerek yok; O bizim için kefaretini tamamladı ve gücendirilmiş adaleti yüceltti. Hayır, O, her şeyi yaptı. O’nun yücelerdeki varlığı işini tamamlamış olduğunun kanıtıdır. Bu dünyadan ayrılmaya hazırlanır iken, bilinçli bir galibin sükuneti içinde henüz daha en karanlık sahne ile karşılaşmamış olmasına rağmen, şu sözleri söyleyebildi, “Yeryüzünde Seni yücelttim: Yapmam için bana verdiğin işi tamamladım.” (Yuhanna 17) Kutsanmış Kurtarıcı! Sana tapınmakta haklıyız ve sen şimdi sonsuz adaletin seni yerleştirmiş olduğu saygınlık ve yücelik yerinde onurlandırıldın. Göklerdeki en yüksek yer sana aittir. Ve kutsalların daha şimdiden “Baba Tanrının yüceliği için her dizin çökeceği ve her dilin İsa Mesih’in Rab olduğunu ikrar edeceği” zamanı beklemekteler. Bu zaman bir an önce gelsin!

Bu bölümün sonunda Yehova şu sözler ile ahlaki yönetimde sahip olduğu hakları ortaya koyar: “Kim bana karşı günah işledi ise onun adını sileceğim. Şimdi git, halkı sana söylediğim yere götür. Meleğim sana öncülük edecek. Ama zamanı gelince günahlarından ötürü onları cezalandıracağım.” Bu sözleri söyleyen Tanrı, yönetimdeki Tanrıdır; müjdedeki Tanrı değil. Tanrı burada günahkarı yok etmekten söz ediyor; müjdede ise günahı yok etmekten söz eder. Çok büyük bir fark!

Halk, Musa’nın aracılığı altında, bir meleğin önderliğinde ileri gönderilmelidir. Bu Mısırdan Sina dağına kadar olan koşullardan çok farklı bir koşul idi. Halk, yasa temeli üzerinde ceza olarak hakkını kaybetmiş idi ve bu yüzden Tanrının yapacağı tek şey, Kendi egemenliğine geri dönmek  ve şu sözleri söylemek idi: “Lütfedeceğime lütfedecek ve merhamet gösterdiğime merhamet göstereceğim.”

Mısır’dan Çıkış 33-34

Yehova , İsrail’e vaat edilen ülkeye giderken eşlik etmeyi reddeder. “Ben sizinle gelmeyeceğim, çünkü inatçı insanlarsınız. Belki sizi yolda yok ederim.” Bu kitabın başlangıcında, insanlar Mısır’da kölelik altında iken, Rab şu sözleri söyleyebilmiş idi: “ Halkımın Mısırda çektiği sıkıntıyı yakından gördüm. Angaryacılar yüzünden ettikleri feryadı duydum. Acılarını biliyorum.” Ama şimdi şu sözleri söylemesi gerekiyor idi: “Bu halkı gördüm, işte, hepsi inatçı insanlar.” Sıkıntı içindeki bir kişi, lütfun bir objesidir, ama inatçı bir halkın alçaltılması gerekir. Baskı gören İsrail’in feryadına lütuf gösterilerek yanıt verildi; ama putperest İsrail’in şarkısına ciddi ve ağır bir azarlama ile yanıt verilmesi gerekiyor idi.

“Siz inatçı insanlarsınız. Bir an aranızda kalsam, sizi yok ederim. Şimdi üzerinizdeki takıları çıkarın, size ne yapacağıma karar vereyim.” Tanrının bizde işlemesi ancak tüm doğal süslerimizi gerçekten çıkarttığımız zaman mümkün olabilir. Çıplak bir günahkar giydirilebilir, ama süsler ile örtülmüş bir günahkarın soyunması gerekir. Bu her zaman için geçerli olan bir gerçektir. Benlik ile ilgili her şeyden soyunmamız gerekir, öyle ki Tanrıya uygun olan kıyafetler giyebilelim.

“Böylece Horev Dağından sonra İsrailliler takılarını çıkardılar. “ Halk bu kötü haberi duyunca yasa büründü, kimse takı takmadı. Orada dağın eteğinde durdular, bayramları ve şarkıları acı ağıtlara dönüştü, takıları ve süsleri gitmiş idi, antlaşma levhaları kırılmıştı ve parçalar halinde idi. Halkın durumu işte böyle idi ve Musa bir kez daha duruma uygun hareket etmek üzere ilerler. Halkın bu karakterine artık tahammül edemezdi. Topluluk tamamen murdar olmuş idi, kendi elleri ile bir put yapmışlar ve bu put buzağıyı Tanrının – Yehova’nın- yerine koymuşlar idi. “Ve Musa bir çadır aldı ve onu ordugahın dışına biraz öteye kurdu ve ona Buluşma Çadırı dedi.” Böylece ordugahta artık tanrısal varlığın olmadığını anlarız. Tanrı orada, aralarında değil idi, orada aralarında olamaz idi. Tanrıyı insan eli yapılan bir putun yerine koymuşlar idi. Bu nedenle, yeni bir buluşma yeri yapıldı. “Kim Rabbe danışmak istese, ordugahın dışındaki buluşma çadırına giderdi.”

Burada ruhsal bir zihnin hazır bir şekilde kavrayabileceği gerçek ile ilgili ince bir ilke mevcuttur. Mesih’in şimdi bulunduğu yer ordugahın dışındadır ve bize “onun yanına gitmemiz” söylenir. Ordugah ile kast edilenin ne olduğunu tam olarak bilmek bu sözcüğün iyi anlaşılmasını talep eder. Ve ordugahın dışına çıkmak için büyük ruhsal güç gerekir ve kutsallık ve lütfun gücünün birleşiminde ordugahın murdarlığından ayrılmak lazımdır; ordugahta kalanlara karşı davranışlarımızda bize güç sağlayan, lütuftur.

“Rab Musa ile iki arkadaş gibi yüz yüze konuşur idi. Sonra Musa ordugaha dönerdi. Ama genç yardımcısı Nun oğlu Yeşu çadırdan çıkmazdı.” Musa yardımcısı Yeşu’dan daha yüksek derecede bir ruhsal enerji sergiler. Ordugahın içinde kalanlara doğru davranmak, ordugahtan ayrılma konumunda kalmaktan daha zordur.

“Ve Musa Rabbe şöyle dedi: ‘Bana bu halka öncülük et’ diyorsun, ama kimi benimle göndereceğini söylemedin. Bana, ‘seni adın ile tanıyorum, senden hoşnudum’ demiş idin.”  Musa Yehova’nın eşlik eden varlığını O’nun gözünde lütuf bulduğuna dair bir kanıt olarak görmektedir. Eğer konu yalnızca adalet olsa idi, Rab onların arasına girdiği zaman, yapabileceği tek şey onları yakıp tüketmek olur idi. Çünkü onlar “inatçı” bir halk idiler. Ama aracı ile bağlantılı olarak Tanrı yalnızca lütuftan söz eder; halkın inatçı olması, O’nun varlığının talep edilmesi için rica edilmesine neden olur. “Ey Rab, eğer şimdi gözünde lütuf buldum ise, sana yalvarıyorum, varlığın bize eşlik etsin, çünkü bunlar inatçı bir halktır. Ve bizim suçumuzu ve günahımızı bağışla ve bizi mirasın olarak kabul et.” Bu sözler çok dokunaklı ve güzel sözlerdir. İnatçı bir halk, Tanrının sınırsız lütfunu ve tükenmez sabrını talep etti. Tanrıdan başka hiç kimse onlara tahammül edemez idi.

“Rab Musa’yı, ‘Varlığım sana eşlik edecek’ diye yanıtladı, ‘seni rahata kavuşturacağım.’” Eşsiz bir pay! Eşsiz bir umut! Tanrının varlığı bizimle beraber, tüm çöl boyunca ve sonundaki sonsuza kadar kalıcı rahatlığa kavuşmak. Hali hazırdaki ihtiyacımızı karşılamak için lütuf ve gelecekteki payımız olarak yücelik! Tatmin olmuş yüreklerimiz rahatlık içinde şöyle diyebilir: “Değerli Rabbim, bu yeterlidir.”

Mısırdan Çıkış 34. Bölümde kırılan levhaların yenisi yapılır, bu kez önceden olduğu gibi kırılmak üzere değil, levha sandığında saklanmak üzere verilir. Yehova önceden de fark edilmiş olduğu gibi, tüm yeryüzünün Rabbi olarak ahlaki yönetimdeki yerine geçecektir. “Musa öncekiler gibi, iki taş levha kesti. Rabbin buyurduğu gibi sabah erkenden kalktı, taş levhaları yanına alarak Sina dağına çıktı. Rab bulutun için de oraya inip onunla birlikte durdu ve adını Rab olarak duyurdu. Musa’nın önünden geçerek, ‘Ben Rabbim’ dedi, ‘Rab acıyan, lütfeden, tez öfkelenmeyen, sevgisi engin ve sadık Tanrı. Binlercesine sevgi gösterir, suçlarını, isyanlarını, günahlarını bağışlarım. Hiç bir suçu cezasız bırakmam. Babaların işlediği suçun hesabını oğullarından, torunlarından, üçüncü ve dördüncü kuşaklardan sorarım.” Hatırlanması gerekir ki, Tanrı burada dünyanın ahlaki yönetimindeki Tanrıdır. Çarmıhta görüldüğü gibi değildir – İsa Mesih’in yüzünde parladığı gibi değildir – lütuf müjdesinde ilan edildiği gibi değildir. Şu sözler, Müjde’deki Tanrının bir görüntüsü gibidirler: “Ve bunların hepsi Tanrıdandır. Tanrı, Mesih aracılığı ile bizi Kendisi ile barıştırdı ve bize barıştırma görevini verdi. Şöyle ki Tanrı, insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih’te Kendisi ile barıştırdı ve barıştırma sözünü bize emanet etti.” (2.Korintliler 5:18,19) “Netleştirmemek” ve “saymamak” Tanrının birbirinden tamamen farklı iki düşüncesini temsil eder. “Suçları saymamak ve onları iptal etmek iki aynı şey değildir. İlkinde yöneten Tanrıyı görürüz, ikincisinde ise müjdedeki Tanrıyı görürüz. Elçi, 2. Korintliler 3. Bölümde Mısırdan Çıkış 34. Bölümde kaydedilmiş olan “hizmet” ile müjdenin “hizmeti” arasındaki farkı ortaya koyar. Okuyucum, bu bölümü özen ile inceler ise, kendisi için yararlı olacaktır. Okuyucum yapacağı bu inceleme sonucu Musa’ya Horev dağında müjdeyi açıklamak için verilen Tanrı karakterinin görünümünü öğrenecektir. Müjdenin ne olduğuna ilişkin tam bir kavrayışa sahip olmak çok önemlidir. Ne yaratılışta ne de ahlaki yönetimde Babanın bağrının derin sırlarını okumam ya da okuyamam. Kaybolan oğul, Sina dağında açıklanan Tanrının kollarındaki yerini bulabilir miydi? Yuhanna, başını Tanrının omzuna yaslayabilir miydi? Kesinlikle hayır. Ama Tanrı Kendisini İsa Mesih’in yüzünde açıkladı. Çarmıhtaki işinde sergilediği tüm niteliklerinde tanrısal uyum içinde O’nu bildirdi. Orada, çarmıhta, “merhamet ve gerçek buluştular, adalet ve esenlik öpüştüler.” Günah tamamen ortadan kaldırıldı ve iman eden günahkar “ÇARMIHTA AKAN KAN ARACILIĞI İLE” kusursuz bir şekilde aklandı. Bu şekilde açıklanan bir Tanrı görünümüne sahip olduğumuz zaman, yapacağımız tek şey aynı Musa gibi, başımızı yere eğmek ve tapınmaktır – Tanrının huzurunda bağışlanmış ve kabul edilmiş günahkar için en uygun davranış budur!

Mısır’dan Çıkış 35-40

Bu bölümler, buluşma çadırının ve onun eşyalarının çeşitli bölümlerinin bir özetini içerirler. Ve daha önceki bölümlerde önemli noktalara zaten değinmiş olduğum için burada ek yapmanın gereksiz olduğuna inanıyorum. Ancak yine de bu kısımda çok yararlı bilgiler edineceğimiz iki konu mevcuttur. Ve bu iki konudan ilki, gönüllü adanmışlıktır ve ikincisi, halkın topluluğun tapınağı ile ilgili işte göstereceği kesin itaattir.

Ve önce gönüllü adanmışlık ile ilgili şunları okuruz: “İsrail topluluğu Musa’nın yanından ayrıldı. Her istekli ve hevesli kişi buluşma çadırının yapımı, hizmeti ve kutsal giysiler için Rabbe armağan getirdi. Kadın ve erkek, herkes istek ile geldi. Rabbe her çeşit altın takı, broş, küpe, yüzük ve kolye getirdi. Rabbe armağan ettikleri bütün takılar altın idi. Ayrıca kimde mor, kırmızı ve lacivert iplik;  ince keten, keçi kılı, deri, kırmızı boyalı koç derisi var ise getirdi. Gümüş ve tunç armağanlar sunan herkes onları Rabbe adadı. Herhangi bir işte kullanılmak üzere kimde akasya ağacı var ise getirdi. Bütün becerikli kadınlar elleri ile eğirdikleri lacivert, mor, kırmızı ipliği ve ince keteni getirdiler. İstekli ve becerikli kadınlar de keçi kılı eğirdiler. Önderler efod ve göğüslük için oniks, kakma taşlar, kandil, mesh yağı ve güzel kokulu buhur için baharat ve zeytinyağı getirdiler. Kadın ve erkek bütün istekli İsrailliler Rabbin Musa aracılığı ile yapmalarını buyurduğu işler için Rabbe gönülden verilen sunu sundular.” (Mısırdan Çıkış 35: 20-29) Ve tekrar şu sözleri okuruz: “Öyle ki, kutsal yerdeki işleri yapmakta olan ustalar, işlerini bırakıp bir bir Musa’nın yanına gelerek, ‘halk, Rabbin yapılmasını buyurduğu iş için gereğinden fazla getiriyor’ dediler. Bunun üzerine Musa buyruk verdi: ‘Ne erkek ne kadın, hiç kimse kutsal yere armağan olarak artık bir şey vermesin. Buyruk ordugahta ilan edildi. Böylece halkın daha çok armağan getirmesine engel olundu. Çünkü o ana kadar getirilenler işi bitirmek için yeter de artardı bile.” (Mısırdan Çıkış 36: ayet 4-7)

Tapınak işine adanmışlığı gösteren harika bir örnek! Halkın yüreği vermek için harekete geçmeye ya da çaba sarf etmeye gerek duymadı; gayrete getirilmedi, etkileyici konuşmalar yapılmadı. Ah, hayır! ;Onların “yürekleri harekete geçti.” Doğru olan şekil de bu idi. Gönüllü adanmışlığın akıntıları içerden kendiliğinden aktılar. “Önderler,” “erkekler,” “kadınlar,”  - herkes Rabbe vermenin tatlı bir ayrıcalık olduğunu hissetti, yürekleri dar değil idi ve elleri açık idi, böyle soylu bir adanmışlık sonucunda “gereğinden fazlasına” sahip olundu.

Sonra kesin itaat hakkında şunları söyleyebiliriz; okuyalım, “Her şeyi tıpkı Rabbin Musa’ya buyurduğu gibi yaptılar. Musa baktı, bütün işlerin Rabbin buyurduğu gibi yapılmış olduğunu görünce onları kutsadı.” (Mısırdan Çıkış 39:42,43) Rab tapınağın tüm işleri ile ilgili her detayı bire bir vermiş idi. Her çivi, her oyuk, her delik, her parça söylendiği gibi yerine kondu. İşi yaparlar iken insan mantığına, insan çaresine ya da insan sağ duyusuna yer yok idi. Yehova insanın kendi mantığı ile yapacağı hiç bir şey vermemiş idi ve insanın çabası ile çalışmasına da izin vermedi. Hiç bir insanın talimatlarına herhangi bir şekilde müdahale etmesine izin vermedi. Hiç bir şekilde! “Her şeyi sana dağda gösterilen örneğe uygun olarak yapmaya dikkat et.” (Mısırdan Çıkış 25:40; Mısırdan Çıkış 26:30; İbraniler 8:5) Böylece insana bir şey yapması için asla fırsat tanınmadı. Eğer insana tek bir çivi çakması için izin verilmiş olsa idi, bu çivi kesinlikle Tanrının yargısına uğrayacak idi. İnsan araçlarının ne ürettiğini Mısırdan Çıkış 32. Bölümde görüyoruz. Tanrıya şükürler olsun ki, tapınakta böyle bir araç için izin yok idi. Bu konuda her şeyi kendilerine söylenildiği gibi yaptılar – ne fazla – ne az. İman ikrarında bulunan kilise için iyi bir ders! Bizlerin, İsrail tarihinde gayret ile yapmaktan kaçınmamız gereken çok şey vardır; sabırsızca söylenmeleri, şikayet etmeleri ve putperestlikleri; ama şu iki konuda onları taklit edebiliriz. Adanmışlığımız tüm yüreğimiz ile ve itaatimiz kesin olsun. Eğer her şey Musa’ya dağda gösterilen örneğe uygun olarak yapılmamış olsa idi, o zaman şu ifadeleri okumamızın mümkün olmayacağını kesin olarak ileri sürebiliriz: “O zaman bulut buluşma çadırını kapladı ve Rabbin görkemi konutu doldurdu. Musa buluşma çadırına giremedi, çünkü bulut her yeri kaplamış, Rabbin görkemi konutu doldurmuş idi.” (Mısırdan Çıkış 40:34,35) Tapınak her konuda “tanrısal modele” uygun olarak yapılmış idi ve bu yüzden “tanrısal görkem” ile dolabilir idi.

Bu ifadede bir cilt kitap dolduracak kadar anlam bulunur. Tanrının tapınma ve hizmeti ile bağlantılı olan en ufak detaylar için Tanrının sözünü yetersiz olarak görme eğilimine sahibizdir. Bu, büyük bir hatadır; iman ikrarında bulunan kilisede kötülüklerin ve hataların verimli kaynağını kanıtlamış olan bir hata. Tanrının sözü her şey için kesinlikle yeterlidir; ister kişisel kurtuluş ve yürüyüş ile ilgili olsun, ister topluluktaki düzen ve kural ile ilgili olsun. “Kutsal Yazıların tümü Tanrı esinlemesidir ve öğretmek, azarlamak ve yola getirmek, doğruluk konusunda eğitmek için yararlıdır. Bunlar sayesinde Tanrı adamı her iyi iş için donatılmış olarak yetkin olur.” (2.Timoteos 3:16,17) Bu ifade meseleyi halleder. Eğer Tanrı sözü bir insanı, “tüm iyi işler” konusunda eğitmek için yararlı ise, bunun gerekli bir sonucu olarak ortaya şu çıkar; onun sayfalarında bulamadığım bir şeyin iyi bir iş olması mümkün olamaz. Ve ayrıca, hatırlamamız gereken şudur: tanrısal görkem kendisini tanrısal modele uygun olmayan bir şey ile birleştiremez.


Sevgili okuyucu, şu ana kadar birlikte bu çok değerli kitapta yolculuk etmiş bulunuyoruz. Bu incelememizden yaralandığımızı umuyorum. Bu kitapta ilerler iken, İsa ve O’nun kurban olması ile ilgili bazı taze düşünceleri bir araya topladık. Aslında bizim en canlı düşüncelerimiz ve en derin algılarımız bu kitabın içeriğindeki Tanrı zihninin yanında son derece zayıf ve güçsüzdür. Lütuf aracılığı ile şimdi bilindiğimiz gibi bileceğimiz o yücelik yolunda olduğumuzu hatırlamak mutluluk verir. Yaratılışta, ilahi takdirde ya da kurtuluşta Tanrının tüm yollarının başlangıcı ve sonu olan O’nun yüzünün parlaklığında duracağız. Beden, can ve ruhta tüm merhamet ile size yalvarırım; Mesih’te sahip olduğunuz derin bereketini bilin ve O’nun görkemli ikinci gelişini sabır ile beklerken korunun. Amin.

C.H.M

Pages