April 2013

10 Nisan

“Kimsenin size bir şey öğretmesine gerek yoktur.”  (1.Yuhanna 2:27)

İlk bakışta, bu ayet sorun yaratacak bir ifadeye yer veriyor gibi görünür. Eğer hiç kimsenin bize öğretmesine gerek yok ise, o zaman dirilen Rab neden kutsalları hizmet işi için bina etsinler diye öğretmenler verdi? (Efesliler 4:11,12)

Yuhanna’nın ne demek istediğini anlamak için bu mektubun neden yazıldığının bilinmesi yarar sağlar. Yuhanna bu mektubu yazdığı zaman, kilise Gnostikler olarak bilinen sahte öğretmenler tarafından rahatsız edilmekte idi. Bu sapkın kişiler bir zamanlar Rab İsa’ya içtenlikle iman ettiklerini söylemişlerdi ve yerel topluluklar ile paydaşlıkta bulunmuşlar idi. Ama sonra Rab İsa’nın insanlığı ve tanrılığı ile ilgili sahte görüşlerini yaymak için topluluklardan ayrılmışlardı.

Bu sahte öğretmenler en üstün bilgiye sahip olduklarını söylediler, kendilerine Gnostik dendi, çünkü Grekçe’de gnosis kelimesi “bilmek” anlamına gelir. Büyük bir olasılık ile Hıristiyanlara şu tür sözler söylediler: “Sizin sahip olduğunuz öğretiş iyidir, ancak biz buna eklenecek bir gerçeğe sahibiz. Biz sizi basit öğretişlerin ötesine götürebilir ve sizin yeni ve daha derin gizemlere sahip olmanızı sağlayabiliriz. Eğer tam olarak büyümek ve dolmak istiyorsanız, o zaman bizim öğretişlerimize ihtiyacınız var.”

Ama Yuhanna tüm bu sözlerin birer hileden ibaret olduğu konusunda Hıristiyanları uyarır. Hıristiyanların kendilerine öğretiş verilmesi için bu sahtekarlara ihtiyaçları yoktur. Onlar, Kutsal Ruh’a sahiptirler. Gerçeğin Sözüne sahiptirler. Ve Tanrı tarafından atanmış olan öğretmenleri vardır. Kutsal Ruh onlara gerçeği ve yanlışı ayırt edebilmeleri için gerekli olan gücü sağlar. Hıristiyan imanı ilk ve son kez olarak imanlılara verilmiştir (Yahuda 3) ve buna eklenmesi gerektiği iddia edilen her şey hilekarlıktır. Hıristiyan öğretmenlere Kutsal Yazıları açıklamaları ve uygulamaları için ihtiyaç duyulur, ama bunlar asla Kutsal Yazıların anlamlarının ötesine geçerek onları ihlal etmemelidirler.

Yuhanna kilisede öğretmenlere ihtiyaç duyulduğunu inkar edecek olan son kişidir. Yuhanna’nın kendisi harika bir öğretmen idi. Aynı şekilde yine Yuhanna Kutsal Ruhun nihai yetkiye sahip olduğunu ve Kutsal Yazıların sayfaları aracılığı ile Halkını tüm gerçeğe yönlendirdiğini söyleyerek bu konuda ısrar edecek olan ilk kişidir. Tüm öğretiş Kutsal Kitap aracılığı ile test edilmelidir. Eğer öğretiş, Kutsal Kitap’a  ekleme yapılması gerektiğini söylüyor ise, Kutsal Kitap ile eşit yetkiye sahip olduğunu iddia ediyor ise, ya da Kutsal Kitap ile uyuşmuyor ise, o zaman reddedilmesi gerekir.

Zubeidat Tsarnaeva Tells CNN: “I Don’t Care if My Youngest Son Is Killed. I Don’t Care If I Am Killed. I Will Say Allahu Akbar!. I Want the World to Hear."

Islam has emptied all the affection that this mother would naturally have for her sons. Her heart has become filled with the bitterness and the irrationality of jihad.

Mısır’dan Çıkış 15

Bu bölüm İsrail, “Rabbin Mısırlılara neler yaptığını” gördüğü zaman, Kızıl Deniz kıyısında söylediği harika zafer şarkısı ile başlar. İsrail halkı Tanrının kurtarışını gördü ve bu nedenle, O’nun yaptığı kudretli işleri birer birer sayıp övgü şarkıları söylediler. “Sonra Musa ve İsrailliler Rabbe şu ezgiyi söylediler.” O ana kadar bir övgü şarkısının tek bir notasını bile işitmemiş idik. Mısırda esaret altında zulüm görür iken, derin üzüntüleri nedeni ile ettikleri feryatları duymuş idik; Aşılması imkansız engeller olarak gördükleri güçlükler tarafından kuşatıldıkları zaman, attıkları imansızlık çığlıklarına kulak vermiş idik. Ama şimdiye kadar hiç bir övgü şarkısı duymamış idik. Kurtulmuş bir halk olarak kendilerini Tanrının kurtarışının ürünleri tarafından çevrelenmiş olarak buldukları zaman, ancak o zaman kurtulmuş olan tüm topluluğun ağzından zafer ezgisi döküldü. “Bulutta ve sudaki” önemli vaftizlerinden çıkmışlardı ve çevrelerine yayılmış olarak duran zengin zafer ganimetlerine bakabiliyorlar idi. Altı yüz bin ses aynı anda zafer şarkısı söylüyorlar idi. Kızıl Denizin suları onların ve Mısırın arasında duvar oldu ve karşı kıyıya tamamıyla kurtulmuş bir halk olarak çıkıp durdular ve bu nedenle Yehova’yı övebildiler.

Her konuda olduğu gibi, bu konuda da bize örnek teşkil ediyorlar idi. Açık ve zekice bir tapınma sunabilmemizden önce bile ölüm ve dirilişin gücünde bizler de kendimizi kurtulmuş olarak bilmeliyiz. Canın içinde her zaman tereddüt ya da kuşku olacaktır, ama bizler İsa Mesih’in tamamlamış olduğu kurtuluşa dahil olmuş bulunuyoruz. Mesih’te kurtuluş olduğunu ve O’ndan başka hiç kimsede kurtuluş olmadığına dair gerçek hakkında bilgimiz olabilir; ama bu, iman aracılığı ile o kurtuluşun gerçek karakterini ve temelini kavramak ve bu kurtuluşun bize ait olduğunun farkında olmaktan çok farklı bir şeydir. Kutsal Ruh, Tanrının Sözünde, yanılmaz bir netlik ile Kilisenin, ölümünde ve dirilişinde Mesih’e bağlı olduğunu açıklar. Ve ayrıca Tanrının sağında oturan dirilmiş bir Mesih Kilisenin kabul edilmiş olduğunun ölçüsü ve kanıtıdır. Buna inanıldığı zaman, can, kuşku ve belirsizlik bölgesinin ötesine geçer. Bir imanlı, Avukatı tarafından Tanrının önünde sürekli olarak temsil edildiğini bildiği zaman, “Adil Olan İsa Mesih’ten” nasıl kuşku duyabilir? Tanrının kilisesinin en zayıf üyesinin bile bu ayrıcalığa sahip olduğu bir gerçektir: her imanlı çarmıhta Mesih tarafından temsil edildi; çarmıhta tüm günahları Mesih’in üzerinde taşındı, yargılandı ve kefaret edildi. Bu tanrısal bir gerçektir ve bu gerçeğe iman ile sımsıkı sarıldığımız zaman, bu gerçeğin, vicdanımıza huzur vermesi gerekir. Tanrı için gayretli, kaygılı ve çok içten arzular mevcut olabilir. Tüm buyruklara, görevlere ve inanç biçimlerine en içten ve adanmış bir şekilde katılımlar olabilir. Vicdandaki günahlılık duygusundan kurtulmanın tek yolu, günahın İsa Mesih üzerinde lanetlenmiş ağaç üstünde bir günah sunusu olarak yargılandığını anlamak ve görmektir. Eğer günah ilk ve son kez olarak orada çarmıhta yargılandı ise, o zaman bu tanrısal gerçek imanlı tarafından kabul edilmelidir ve sonsuza kadar çözüm bulmuş bir konu olarak kabul edilmelidir. Ve bu yargının kesinliği dirilişin gerçeği ile kanıtlanır. “Tanrının yaptığı her şeyin sonsuza kadar süreceğini biliyorum. Ona ne bir şey eklenebilir, ne de ondan bir şey çıkarılabilir. Tanrı insanların kendisine saygı duymaları için bunu yapıyor.” (Vaiz 3:14)

Ama yine de tüm bunlar Kilise ile ilgili olarak ne kadar kabul edilse de, pek çok kişi bu gerçeği kendisine kişisel olarak uygulama konusunda zorluk çekebilir.

Mezmur yazarı ile birlikte şu sözleri söylemeye hazırdırlar: “Tanrı gerçekten İsrail’e, yüreği temiz olanlara karşı iyidir. Ama benim ayaklarım,”&c. (Mezmur 73:1,2) Mesih’e, O’nun ölümüne ve O’nun dirilişine bakmak yerine, kendilerine bakarlar. Kimliklerini düşünmek yerine kapasitelerini düşünürler. Bu nedenle, çok büyük sıkıntı veren bir belirsizlik durumunda kalırlar ve bunun bir sonucu olarak asla mutlu ve zekice tapınan kişiler arasında yer alamazlar. Kurtuluşa bilinçli olarak sahip oldukları için bundan zevk almak yerine kurtulmak için dua ederler. Mesih’in mükemmel kefaretine bakmak yerine, kendi kusurlu ürünlerine bakarlar.

Şimdi Mısırdan Çıkış 15. Bölümdeki bu zaferli övgü ezgisinin notalarına baktığımız zaman, bunların arasında benlik, benliğin işleri, benliğin sözleri, benliğin duyguları ya da benliğin ürünleri hakkında tek bir nota bile göremeyiz. Notalar başından sonuna kadar sadece Yehova hakkındadır. Ezgi şöyle başlar: “Ezgiler sunacağım Rabbe, çünkü yüceldikçe yüceldi. Atları da atlıları da denize döktü.” Bu ilk satırlar tüm ezginin bir özeti gibidir. Ezgideki her söz Yehova’nın tutumu ve davranışları hakkındadır. Mısırdan Çıkış 14. Bölümde halkın yüreği, koşullarının yoğun baskısı tarafından adeta parçalanmış gibi idi; ama Mısırdan Çıkış 15. Bölümde bu baskı uzaklaştırılmış ve gözlerin önünden kaldırılmıştır. Ve yürekleri tatlı bir övgü şarkısı ile doluverir. Benlik unutulmuştur. Kötü koşullar ortadan yok olmuştur. Gördükleri tek ama tek şey, Rabbin karakteri ve yollarıdır. Şu sözleri söyleyecek güce sahip olurlar: “Çünkü yaptıkların ile beni sevindirdin Rab. Ellerinin işi karşısında sevinç ilahileri okuyorum.” (Mezmur 92:4) Gerçek tapınma işte budur. Zavallı ve yoksul benlik tüm kendisine ait olanlar ile birlikte gözden kaybolduğu ve yüreği yalnızca Mesih doldurduğu zaman, uygun tapınma sunulabilir. Canda adanma duyguları uyandırmak için et ve kanı temel alan bir inanç çabasına gerek yoktur. Ayrıca herhangi bir din uygulaması talebi de canda kabul edilebilir bir tapınma ateşi yakmak için söz konusu değildir. Ah, hayır! Bırakın yüreği, yalnızca Mesih’in Kişiliği ile meşgul olsun, bu davranışın doğal sonucu “övgü şarkıları” olacaktır. Gözlerini O’na dikmiş birinin ruhu mutlaka kutsal tapınma için boyun eğer. Tanrının ve Kuzunun tahtının etrafındaki orduların tapınmasını düşündüğümüz takdirde, tanrısal üstünlüğün ya da tanrısal eylemin bazı farklı özelliklerinin sunulduğunu göreceğiz. Aynı şey yeryüzündeki kilise içinde geçerli olmalıdır ve eğer böyle değil ise, o zaman biz bulutsuz ışık ve bereket bölgelerinde yer almayan şeylere izin verdiğimiz içindir. Tüm gerçek tapınmada Tanrının Kendisi, tapınmanın hem nesnesi, hem öznesi hem de gücüdür.

Mısırdan Çıkış 15. Bölümün bir ezgi şarkısından oluştuğunu gördük. Kurtarılmış bir halk, kendilerini kurtaran Kişi’ye layık olan övgüyü vererek kutlama yapmaktadırlar. “Rab gücüm ve ezgimdir, O kurtardı beni. O’dur Tanrım. Övgüler sunacağım O’na. O’dur babamın Tanrısı. Yücelteceğim O’nu. Savaş eridir Rab, adı Rab’dir. Senin sağ elin ya Rab, senin sağ elin korkunç güce sahiptir; altında düşmanlar kırılır. Devrilir sana baş kaldıranlar büyük görkemin karşısında. Var mı senin gibisi, ilahlar arasında, ya Rab? Senin gibi kutsallıkta görkemli, heybeti ile övgüye değer, harikalar yaratan var mı? Öncülük edeceksin sevgin ile kurtardığın halka, kutsal konutunun yolunu göstereceksin gücünle onlara. Rab sonsuza dek egemen olacaktır.” Bu övgü şarkısının bölümlerine dikkat edelim; kurtuluş ile başlar ve yücelik ile sona erer. Çarmıh ile başlar ve krallık ile sona erer. Bir ucu “sıkıntıların” içine ve diğer ucu, “bunları izlemesi gereken yüceliğin” içine dalmış, muhteşem güzellikteki bir gökkuşağına benzer. Her şey Yehova hakkındadır. Tanrıyı ve O’nun lütufkar ve görkemli işlerini görmüş olan bir canın dışa dökülüşüdür.

Ayrıca, asıl tanrısal amacın tamamlanışını kısa kesmez; şunları okuruz: “Kutsal konutunun yolunu göstereceksin onlara gücünle.” Halk, ayağını tam çöle atmış bir konumda iken, bu övgüleri ve sözleri söyleyebiliyor idi. Bu sözler, boş bir umudun ifadesi değillerdi. Zavallı ve kör bir şans ile beslenmiyorlar idi. Ah, hayır! Can tamamen Tanrı ile meşgul olduğu zaman, O’nun lütfunun tüm doluluğuna girebilir, O’nun yüzünün parlaklığında güneşlenebilir ve O’nun merhamet ve sevecenliğinin zengin bolluğundan zevk alabilir. Bu konu hakkında tek bir kuşku bulutu bile mevcut değildir; iman eden can sonsuz kaya üzerindeki konumuna yerleştiği zaman, kurtaran sevgi onu dirilmiş bir Mesih ile bir araya getirmiştir. Böyle bir can tanrının sınırsız plan ve amaçlarının enginliğine yani, yukarıya bakar ve o yüceliğin etkisi altında kalır; tanrı o yüceliği giysilerini Kuzunun kanında yıkamış ve onları aklamış olan herkes için hazırlamıştır.

Kutsal Yazıların tamamında bulduğumuz bu övgü patlamaları inanılmaz karakterde bir parlaklığa sahiptirler. Yaratık bir kenara bırakılmıştır; Tanrı, objedir ve canın gördüğü tüm alanı doldurur. İnsan ve insanın duyguları ile insanın tecrübeleri konusunda hiç bir şey mevcut değildir ve bu yüzden övgü akışı doğal olarak hiç kesilmeden akar. Bu tür övgüler, imanlı topluluklarında sık sık söylediğimiz hatalı, zayıf ve yetersiz ilahilerden ne kadar da farklıdırlar. Gerçek şudur ki, biz kendimize baktığımız zaman, gerçek ruhsal zihin ve güç ile ezgi söyleyemeyiz. Hatta kendimize baktığımız zaman, bizi tapınmaktan geri çeken bir tutumun dahi farkına varırız. Gerçekten de pek çok imanlı sürekli bir kuşku ve tereddüt konumu içinde kalmayı bir Hıristiyan lütfu imiş gibi görür ve bunun bir sonucu olarak söyledikleri ilahiler koşullarına uygun özellikler taşırlar. Bu tür kişiler ne kadar inançlı ve içten olsalar da canlarında şimdiye kadar asla uygun bir tapınma temelinde tecrübeye sahip olmamışlardır. Kendilerinin Rab olmadan hiç bir şey yapamayacaklarının farkında değillerdir. Denizden ya da sudan geçmemişlerdir ve ruhsal açıdan vaftiz olmuş bir halk olarak diriliş gücü içinde kıyıdaki konumlarına sahip olmamışlardır. Şu ya da bu şekilde hala kendileri ile meşguldürler. Benliğin sonsuza kadar çarmıha gerilmiş olduğunu düşünmezler.

Dilerim ki, Kutsal Ruh tüm Tanrı halkına, Mesih’in kanında günahlarından yıkanmış kişiler olarak sahip oldukları konum ve ayrıcalığın daha dolu daha açık ve daha değerli olduğu konusunda rehberlik etsin; Tanrının önünde temsil edilen Tanrı halkı Kilisesinin diriltilmiş ve yüceltilmiş Başı olarak duran Mesih’teki konumunun sınırsızlığını ve güvenliğini anlayabilsin; imanlılarda kuşkular ve korkular bulunmamalıdır, çünkü onların tanrısal Kefil’i, üzerine bir kuşku ya da korkunun inşa edilebileceği bir temelin gölgesine bile izin vermemiştir. İmanlıların yeri perdenin iç kısmındadır. “İsa’nın kanı sayesinde kutsal yere girmeye cesaretimiz vardır.” (İbraniler 10:19) En kutsal yerde herhangi bir kuşku ya da korku var mıdır? Kuşku duyan bir ruhun Mesih’in tamamladığı işin mükemmelliğini sorguladığı aşikar değil midir? Mesih’in ölümden dirilişi aracılığı ile tamamlanan işe yaratılmış hiç bir zihnin bir şey ekleyebileceği düşünmemelidir. Kutsanmış olan Mesih, tüm kuşku ve korku temeli ortadan kaldırılmamış olsa idi, mezardan dirilemezdi. Bu nedenle, Hıristiyan tam kurtuluşunun zaferini her zaman tatlı bir ayrıcalık olarak görmeli ve sevinmelidir. Rabbin Kendisi Hıristiyan’ın kurtuluşu olmuştur ve imanlının yapacağı tek şey, Tanrının onun için hazırlamış olduğu meyvelerin tadını çıkartmak ve bu zamanın gelmesini bekler iken O’nu överek yürümektir. O zaman, “Yehova’nın, sonsuzluklar boyunca egemenlik süreceği zamandır.”

Ama bu övgü ezgisinde okuyucumu dikkat etmeye davet ettiğim bir nota vardır. “O benim tanrımdır ve ben O’na bir konut hazırlayacağım.” Burada dikkat etmeye değer olan şey şudur: yürek, kurtuluş sevinci ile dolup taşmaya hazır olduğu zaman, “Tanrı için bir konut” ile ilgili olarak adanmış olduğu amacı ifade eder. Hıristiyan o0kuyucunun bu konu üzerinde derin düşünmesine izin verin. İnsan ile birlikte yaşayan Tanrı düşüncesi Kutsal Yazılarda Mısırdan Çıkış 15. Bölümden Vahiy’e kadar yer alan büyük bir düşüncedir. Adanmış bir yüreğin şu sözlerine kulak verin: “Evime gitmeyeceğim, yatağıma uzanmayacağım. Gözlerime uyku girmeyecek, göz kapaklarım kapanmayacak. Rabbe bir yer, Yakup’un güçlü Tanrısına bir konut buluncaya dek.” (Mezmur 132: 3-5) Başka bir ayete daha kulak verelim: “ Evin için gösterdiğim gayret beni yiyip bitirecek.” (Mezmur 69:9; Yuhanna 2:17) Burada bu konu ile ilgili daha fazla bir şey yazmayacağım, ama okuyucumda bu konu hakkında bir ilgi uyandırmak istedim, öyle ki o, kendisi için, dua ederek cana heyecan veren bu duyuru konusunda Söz’de var olan ilk ifadeyi bulmak için kendisi çaba sarf etsin. “Tahttan yükselen gür bir sesin şöyle dediğini işittim, ‘İşte, Tanrının konutu insanların arasındadır. Tanrı onların arasında yaşayacak. Onlar O’nun halkı olacaklar, tanrının Kendisi de onların arasında bulunacak. Onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlayış, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı.” (Vahiy 21:3,4)

“Musa, İsraillileri Kamış denizinin ötesine çıkardı. Şur çölüne girdiler. Ama çölde üç gün yol almalarına rağmen su bulamadılar.” (Mısırdan Çıkış 15:22) Çöl deneyimine girdiğimiz zaman, Tanrıyı ve kendi yüreklerimizi ne kadar iyi tanıdığımız ile ilgili gerçek ölçünün ne olduğu hakkında denenmeye koyulduğumuz zamandır. İmanlı yaşamımızın başlangıcı ile bağlantılı olan sevincin tazeliği ve coşkusu, çok kısa bir süre sonra çölün koşullarından etkilenir ve sonra Tanrının bizim için her şeyden öte bir anlam taşıdığını derin bir şekilde anlamadıkça, çökmeye eğilim gösterir ve “tekrar Mısıra dönmek için yüreklerimizde istek duyarız.” Çöl disiplini, bizi bir Kenan ünvanı ile donatmak için değil, ama Tanrı ve kendi yüreklerimiz ile tanıştırmak için gereklidir; insanın Rabbin ağzından çıkan her söz ile yaşadığını anlamamız ve gerçekten Kenan diyarına vardığımız zaman, Kenan diyarının tadını çıkartmak için kapasitemizi arttırmak amacı ile lazımdır. (Bakınız Yasanın Tekrarı 8: 2-5)

İlkbaharın yeşilliği, tazeliği ve güzelliği yazın kavurucu sıcaklarından önce gelip geçecek olan garip çekiciliklerdir. Ama sonra, ilkbaharın güzel izlerini uzaklaştıran o kızgın sıcaklık sonbaharın olgun ve lezzetli meyvelerini üretir. Aynı şey imanlı yaşamı için de geçerlidir. Çünkü, bildiğimiz gibi, doğanın krallığında var olan prensipler ve lütuf krallığını karakterize eden prensipler arasında çarpıcı ve derinlemesine ders veren bir benzerlik mevcuttur. Her ikisinde de aynı Tanrının işini görürüz.

İsrail’i Mısırda, çölde ve Kenan diyarında görebileceğimiz üç farklı konum söz konusudur. Tüm bunların hepsinde İsrail halkı bizim “örneklerimizdir.” Ama bizler üç konumun hepsinde birlikte varız. Bu gerçek gibi görünmeyebilir, ama doğrudur; aslında doğal değerler ile çevrelenmiş olarak Mısırdayızdır ve bu doğal değerler tamamen doğal yüreğe uyarlanır. Ama Tanrının lütfu aracılığı ile Tanrının Oğlu ile paydaşlığa çağrıldığımız için, yeni doğanın duyguları ve arzuları ile uyumlu olarak, kendimizi Mısıra ait olan her şeyin dışında buluruz, (örneğin, doğal konumu içinde bulunan dünya), 1 ve bu durum çöl deneyimini yaşamamıza neden olur ya da başka bir deyiş ile bu durum bizi bir tecrübe konusu olarak çöle yerleştirir.

Tanrısal doğa, değerlerin farklı bir düzeninden sonra, gayretli bir şekilde nefes alır – kendimizi çevrelendiğimiz bulduğumuz bundan daha saf ya da temiz bir atmosferden sonra tanrısal doğa nefes alır ve böylece Mısırın bir ahlak çölü olduğunu hissetmemize neden olur.

Ama sonra Tanrının gözünde olduğumuz gibi, yani O’nunla sonsuza kadar birleşmiş olarak ve O’nda O’nun görkemli ve zaferli tahtında oturarak kimliğimizin farkında olmak bizim için mutlu bir ayrıcalıktır; iman aracılığı ile “O’nunla birlikte göksel yerlerde oturuyoruz.” (Efesliler 2) Bedenlerimiz açısından hala Mısırda olmamıza ve deneyimlerimiz açısından hala çölde olmamıza rağmen, iman aynı anda bizde ruhumuza Kenan diyarına doğru yol gösterip önderlik etmektedir. Ve bizim ülkenin “eski buğdayından” beslenmemizi sağlar. Örneğin, Mesih’ten yalnızca yeryüzüne Gelen olarak değil, ama aynı zamanda göğe geri gitmiş ve orada yüceliğinde Oturan olarak da besleniriz.

Bu 15. Bölümün son ayetleri, bize çöldeki İsrail’i gösterir. Bu noktaya kadar her şey yolunda gitmiş gibi görünüyor idi. Mısırın üzerine ağır yargılar geldi, ama İsrail bu yargıların tamamen dışında kaldı – Mısır ordusu denizin kenarına ölü olarak serildi, ama İsrail zaferli oldu. Tüm bu olup bitenler yeterince iyi idi, ama heyhat! Olup bitenlerin görünümü çok çabuk değişti. Övgü notalarının akordu çok geçmeden bozuldu. “Mara’ya vardılar, ama Mara’nın suyunu içemediler, çünkü su acı idi; bu yüzden oraya Mara (acı) adı verildi. Ve halk, “ne içeceğiz?’ diye Musa’ya yakınmaya başladı.”  Ve tekrar başka bir ayete bakalım: “İsrail  halkının hepsi çölde Musa’ya yakınmaya başladı, ‘keşke Rab bizi Mısırda iken öldürse idi’ dediler, ‘hiç değil ise orada et kazanlarının başına oturur ve doyasıya yerdik, ama siz bütün topluluğu açlıktan öldürmek için bizi bu çöle getirdiniz.”

Burada çölün denemeleri söz konusu idi. “Ne yiyeceğiz?” ve “Ne içeceğiz?” Mara’nın suları İsrail’in yüreğini denedi ve onlarda şikayet eden bir ruh geliştirdi; ama Rab onlara Kendi lütfunun sağlayışı ile tatlandıramayacağı hiçbir acılık olmadığını gösterdi. “Ve Rab Musa’ya bir ağaç parçası gösterdi. Musa onu suya atınca sular tatlı oldu. Orada Rab onlar için bir kural ve bir ilke koydu, hepsini sınadı. O’nun güzel figürü sınırsız lütfu ile ölümün acı sularına düştü, öyle ki, bu sular bize sonsuza kadar yalnızca tatlı hale gelsinler. Gerçekten de, “ölümün acılığı geçti” diyebiliriz ve bizim için mevcut olan dirilişin sonsuz tatlılığıdır.

26. ayet Tanrının kurtardıklarının çöldeki ilk aşamalarının anlık karakterini gözlerimizin önüne serer. Bu noktada korkarak ve sabırsızlığa kapılarak şikayet eden bir ruh hali içine düşmek gibi bir tehlike ile karşı karşıya geliriz. Bu şikayetçi ruhtan kurtulmanın tek çaresi, gözlerimizi sürekli olarak İsa’ya dikili tutmaktır – “İsa’ya bakmaktır.” Adına övgüler olsun ki İsa her zaman, Kendisini her zaman halkının ihtiyaçlarına göre açıklar ve onların koşullarından şikayet etmek yerine tek bir şey yapmaları gerekir: koşullarını İsa’dan, yeniden çekmek için bir fırsat haline getirmek. Böylece, çöl, Tanrıyı iyi tanıma tecrübemize hizmet eder. Çöl, Tanrının sabırlı lütfunu ve büyük kaynaklarını öğrendiğimiz bir okuldur. “Çölde yaklaşık kırk yıl onlara katlandı.” (Elçilerin İşleri 13.18) Ruhsal zihin, her zaman Tanrının tatlandırması için acı sulara sahip olmanın değerini bilecektir. “Yalnız bununla değil, sıkıntılarla da övünüyoruz. Çünkü biliyoruz ki sıkıntı dayanma gücünü, dayanma gücü Tanrının beğenisini, Tanrının beğenisi de umudu yaratır. Umut düş kırıklığına uğratmaz. Çünkü bize verilen Kutsal Ruh aracılığı ile Tanrının sevgisi yüreklerimize dökülmüştür.” (Romalılar 5.3-5)

Ama her şeye rağmen çölün Mara’ları olduğu gibi Elim’leri de vardır; acı suları olduğu gibi kuyuları ve hurma ağaçları da vardır, “Sonra Elim’e gittiler. Orada on iki su kaynağı, yetmiş hurma ağacı vardı. Su kıyısında konakladılar.” (Mısırdan Çıkış 15: 27) Rab lütufkar ve şefkatli davranarak yolculuk eden halkı için çölde yeşil alanlar sağlar. Ve bu yeşil alanların en iyisi bile vaha olmasalar bile yine de ruhu tazeler ve yüreği teşvik ederler. Elim’deki bu konaklama halkın yüreğini rahatlattı ve şikayetlerini susturdu. Elim’deki hurma ağaçlarının serin gölgesi ve kuyularındaki tazeleyici sular Mara denenmesinin ardından tam zamanında ve tatlı bir şekilde geldiler ve Tanrının, halkı için çölde sağladığı o ruhsal hizmetin değerli erdemleri olarak ortaya çıkarıldılar. “On iki” ve “yetmiş” sayıları, hizmet ile yakından ilgili olan sayılardır.

Ama Elim, Kenan değil idi. Elim’in kuyuları ve hurma ağaçları kurtarılmış olanların henüz girmiş oldukları çölün sınırlarının çok ötesinde bulunan o mutlu ülkenin ilk ürünlerine benzetilebilirler. Elim’in halkı tazelediğine dair hiç bir kuşku yoktur, ama bu bir çöl tazelemesi idi; kısa bir süre için lütuf ile tasarlanmış olan geçici bir zaman idi; bunalmış ruhlarını teşvik etmek ve onları Kenan’a doğru yaptıkları yolculukta güçlendirme amacını taşıyor idi. Bildiğimiz gibi aynı şey, kilisedeki hizmet için de geçerlidir. Elim, “sonunda hepimiz imanda ve Tanrı Oğlunu tanımada birliğe, yetkinliğe, Mesih doluluğundaki olgunluk düzeyine erişinceye kadar” (Efesliler 4) yüreklerimizi tazelemek, güçlendirmek ve teşvik etmek için tasarlanmış olan ihtiyacımızı giderecek olan lütufkar bir sağlayış idi.


1 Mısır ve Babil arasında anlaşılması çok önemli olan büyük bir ahlak farklılığı mevcuttur. Mısır, İsrail’in içinden dışarı çıktığı ülke idi; Babil ise İsraillilerin daha sonra götürüldükleri bir yer idi. (Amos 5:25-27 ile Elçilerin İşleri 7:42,43 ayetlerini karşılaştırın.) Mısır, insanın dünyayı ne hale getirdiğini ifade eder; Babil ise, iman ikrarında bulunan Kiliseden şeytanın ne yapmış olduğu, ne yapıyor olduğu ya da ne yapacağını ifade eder. Bu yüzden biz, yalnızca Mısırın koşulları ile çevrili değiliz, ama aynı zamanda Babil’in ahlak prensipleri ile de çevriliyiz.

Bu durum “günlerimizi” Kutsal Ruh’un ifadesi ile “korkulu” şekle sokar. (χαλεποί – “tehlikeli, zor”.) Bu günler, Tanrının Ruhunun özel bir enerjisini ve Tanrı sözünün yetkisine tam bir boyun eğişi talep eder, öyle ki, Mısırın gerçekliklerinin ve Babil’in ruhunun ve prensiplerinin bileşik etkisi ile karşılaşabilsin. Mısırın gerçeklikleri yüreğin doğal arzularını karşılar. Babil’in ruhu ve ilkeleri ise kendisini onlarla birleştirir ve yürekte garip bir yer tutan doğanın dindarlığına hitap eder. İnsan dindar bir varlıktır ve garip bir şekilde müzik, heykel, resim, tören ve seremonilerden yükselen etkilerin altında kolaylıkla kalır. Tüm bu şeyler onun bütün bu doğal isteklerinin tam olarak sağlanması ile birlikte durduğu zaman – evet, yaşamın tüm konfor ve lüksü ile sağlanışı —  kişiyi Mesih’e gerçekten bağlı olarak koruyacak olan tek şey, Tanrının sözünün ve Ruhunun gücünün kudretidir.

Aynı zamanda Mısırın yazgıları ve Babil’in yazgıları arasında büyük bir farklılığın mevcut olduğuna da dikkat etmemiz gerekir. Yeşaya 19. Bölüm Mısır için mevcut olan bereketleri şöyle sıralar; ortaya çıkan sonuç ise şudur: “Rab Mısırlıları hastalık ile alabildiğine cezalandıracak. Sonra iyileştirecek. Rabbe yönelip yakaracaklar. Rab de onları iyileştirecek. O gün Mısır ile Asur arasında bir yol olacak. Asurlu Mısıra, Mısırlı Asur’a gidip gelecek. Mısırlılar ile Asurlular birlikte tapınacaklar. O gün Mısır ve İsrail’in yanı sıra İsrail üçüncü ülke olacak. Dünya bu üçü sayesinde kutsanacak. Her Şeye Egemen Rab, ‘Halkım Mısır, ellerimin işi Asur ve mirasım İsrail kutsansın’ diyerek dünyayı kutsayacak. (Yeşaya 19:22-25)

Babil’in tarihinin sona ermesi ise çok daha farklıdır; hem bir bireysel kent hem de ruhsal bir sistem bakış açılarına göre farklıdır. “’Babil’i baykuş yuvasına, bataklığa çevirecek ve yıkım süpürgesi ile süpüreceğim’ diyor Her Şeye Egemen Rab.” (Yeşaya 14:23) “Orada bir daha kimse yaşamayacak, kuşaklar boyu kimse oturmayacak, Bedeviler çadır kurmayacak, çobanlar sürülerini dinlendirmeyecek.” (Yeşaya 13:20) İşte Babil için yazılanlar bunlardır ve bu konuya ruhsal ya da mistik bir bakış açısı ile bakıldığı zaman, Babil’in yazgısının ne olduğunu Vahiy 18. Bölümde okuruz. Bu bölümün tamamı Babil’i tanımlar ve şu cümleler ile sona erer: “Koca kent Babil de işte böyle şiddet ile atılacak ve bir daha görülmeyecek.” (Vahiy 18:21)

Bu sözlerin Babil ile yani, sahte iman ikrarı ile herhangi bir ilişkisi olan kulaklara yoğun bir ciddiyet ile ulaşması gerekir. Ey halkım! Babil’in günahlarına ortak olmamak uğradığı belalara uğramamak için çık oradan.” (Vahiy 18:5) Kutsal Ruhun “gücü”, gereken şekilde üretecek ya da kendisini belirli bir “biçimde” ifade edecektir ve düşmanın hedefi her zaman iman ikrarında bulunan kilisenin gücünü çalmak olmuştur. Şeytan bu şekilde ruhsal Babil’i inşa eder. Bu kentin kurulmuş olduğu taşlarda yaşam yoktur ve bu taşları birbirlerine bağlayan balçık ya da harç “gücü olmayan bir tanrısaymazlık biçimidir.”

Ah, benim sevgili okuyucum, bu konuları tam, net ve etkili bir şekilde anlamaya ve kavramaya bakalım.

Mısır’dan Çıkış 16

“Bütün İsrail topluluğu Elim’den ayrıldı.
Mısırdan çıktıktan sonra ikinci ayın on beşinci günü
Elim ile Sina arasındaki Sin çölüne vardılar.”
(Mısırdan Çıkış 16.1)

Burada İsrail’i çok önemli ve ilginç bir konumda görüyoruz. Bulundukları yer hiç kuşkusuz hala çöldür, ama burada önemli olan konu Elim ve Sina arasında olmalarıdır. Elim, kısa bir süre önce tanrısal hizmetin tazeleyici kaynaklarının tecrübe edildiği yer idi; Sina ise karşılıksız ve egemen lütfun zemininden tamamen ayrılmış ve kendilerini bir “işler” antlaşması altına yerleştirmiş oldukları yerdir. Bu gerçekler, İsrail’in yolculuğunu tek başına ilginç kılan Sin çölüne işaret ederler. Sin çölünün özellikleri ve etkileri tüm kariyerleri içindeki en önemli noktadır. Halk burada Sin çölünde kendilerini Mısırdan dışarı çıkartan aynı lütfun objeleri olarak görülür. Ve tüm şikayetlerine bu nedenle tanrısal sağlayış ile karşılık verilir; Tanrı, lütfunu göstererek harekete geçtiği zaman, hiç bir engel mevcut değildir. O’ndan akan bereket kaynakları hiç bir kesilmeye uğramadan ilerleyerek akarlar. İnsanın her şeyi ceza olarak kaybettiği zaman, yalnızca kendisini yasa altına koyduğu zamandır. Çünkü Tanrı o zaman kendi işlerinin temeli üzerinde ne kadar istekte bulunabileceğini kanıtlamak için insana, izin vermesi gerekir.

Tanrı, halkını ziyaret ettiği ve onları kurtardığı zaman ve Mısır ülkesinden dışarı çıkardığında, amacı, kesinlikle onların çölde açlıktan ya da susuzluktan ölmeleri değil idi. Halkın bunu biliyor olması gerekir idi. O’na güvenmeleri gerekirdi ve onları Mısırın esaretinin dehşetlerinden böylesine görkemli bir şekilde kurtaran sevgisinin güvencesi içinde O’nunla yürümeleri doğru olur idi. Firavunun ülkesinde esaret altında olmaktansa çölde Tanrı ile birlikte olmanın çok daha iyi olduğunu hatırlamaları gerekir idi. Ama hayır! İnsan yüreğine,  saf ve mükemmel sevgi için Tanrıya onur payı vermek çok zor gelir. İnsan yüreği şeytana Tanrıdan daha fazla güvenir. Bir an durun ve şeytanın sesine kulak verdiği için insanın ne kadar çok üzüntü, acı ve aşağılanmaya katlanmak zorunda kaldığını düşünün. Ama insan buna rağmen yine de şeytana hizmet ettiği için tek bir kelime dahi şikayette bulunmaz ya da onun elinin altından kaçma arzusu duymaz. Şeytan ile hoşnutsuzluk duymaz ya da ona hizmet etmekten bezmez. Şeytanın onun önüne atarak açmış olduğu bu alanlarda tekrar ve tekrar acı ürünler biçer ve yine tekrar ve tekrar aynı tohumu ekerken ve aynı işleri yapar iken görülür.

Aynı konuda durum Tanrı ile ne kadar farklıdır! Biz Tanrının yollarında yürümeye başladığımız zaman, baskı yada deneme görünür görünmez, şikayet etmeye ve isyan etmeye hazırızdır. Güvenen ve minnettar bir ruh konusunda ne yazık ki başarısız oluruz. Tek bir denemenin yoksunluğu söz konusu olduğu zaman, on binlerce merhamet unutulur. Tüm günahlarımız bağışlanmış ve ortadan kaldırılmıştır, “Sevgili’de kabul edildik,” Tanrının mirasçısı ve Mesih ile ortak mirasçı yapıldık, sonsuz yüceliği bekliyoruz; ayrıca tüm bunlara ek olarak çöldeki yolumuzun üzerine sayısız merhametler saçılmıştır. Ama yine de insan eli büyüklüğünde bir bulut bile ufukta görünse, bu tek bir bulutu gördüğümüz zaman, bir anda geçmişte bize gösterilen tüm zengin merhametleri unutuveririz. Bu konu ile ilgili düşünce bizim Tanrının huzurunda derin bir şekilde alçalmamızı gerektirir. Başka diğer her konuda olduğu gibi bu konuda da kutsanmış Örneğimiz’den ne kadar farklıyızdır! O’na bakın – çöldeki gerçek İsrail – çölde vahşi hayvanlar tarafından kuşatılmış olarak kırk gün oruç tuttu. Kendisini nasıl taşıdı? Şikayet etti mi? Payına düşen için şikayette bulundu mu? Farklı koşullarda olmayı arzu etti mi? Ah, hayır! Tanrı, O’nun kasesinin ve mirasının payı idi. (Mezmur 16) Ve bu yüzden ayartıcı yaklaştığı ve ona ihtiyaçlarını karşılamayı, yücelikleri ve bu yaşamın ayrıcalıklarını ve onurlarını teklif ettiği zaman, O tüm bunların hepsini reddetti ve Tanrıya olan mutlak bağımlılık konumuna sımsıkı sarıldı ve O’nun sözüne itaat etti. Ekmeği yalnızca Tanrıdan alırdı ve aynı şekilde yüceliği de ancak O’ndan kabul ederdi.

Benlikteki İsrail ile durum bundan çok farklı idi. Açlığın baskısını hisseder hissetmez, “çölde Musa ve Harun’a karşı söylendiler.” Öyle görünüyordu ki, Mısırdan kendilerini kurtaranın Tanrının eli olduğunu unutmuşlardı, çünkü şöyle dediler: “Bizi bu çöle siz getirdiniz.” Ve yine Mısırdan Çıkış 17. bölümde Musa’ya karşı şöyle söylendiler: “Niçin bizi Mısırdan çıkardın? Bizi, çocuklarımızı ve hayvanlarımızı susuzluktan öldürmek için mi?” Böylece her fırsatta, şikayet eden bir ruh ile davrandılar ve Her Şeye Gücü Yeten Tanrının elini ve lütfu sınırsız Kurtarıcının varlığının ne kadar da az farkına vardılar.

Şimdi söylememiz gerekiyor ki, Tanrı için, Kendisine ait olan kişilerin şikayet eden bir ruh sergilemeleri kadar Tanrıyı hor gören başka hiç bir şey olamaz. Elçi, bu durumdan Tanrıyı tanımayan kişilerin çürümüşlüklerinin bir özelliği olarak söz eder: “Tanrıyı bildikleri halde O’nu Tanrı olarak yüceltmediler. O’na şükretmediler. Tersine, düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü.” (Romalılar 1:21) Tanrının iyiliği için şükretmeyen bir yürek hızlı bir şekilde “karanlık” hale gelir. Bu nedenle, İsrail Tanrının ellerinde olduğu duygusunu kaybetti ve bu durum İsrail’i beklendiği gibi daha da koyu bir karanlığa sürükledi. Çünkü, İsrail’in daha sonraki bir tarihte şöyle dediğini okuruz: “Rab neden bizi bu ülkeye götürüyor? Kılıçtan geçirilelim diye mi? Karılarımız ve çocuklarımız tutsak edilecek. Mısıra dönmek bizim için daha iyi değil mi?” (Çölde Sayım 14:3) Topluluktan dışarıda bir can böyle bir yol boyunca yolculuk edecektir. Can, önce sonsuza kadar Tanrının ellerinde olduğu gerçeğine ilişkin duyusunu yitirir ve sonunda Tanrının ellerinin ona kötülük edeceğini düşünmeye başlar.

Bu süreç, çok melankolik bir süreçtir! O zamana kadar halka lütuf aracılığı ile sağlanmış idi ve şimdiki bölümümüz bu sağlayışın harika bir örneğine yer verir. “Sonra Rab Musa’ya şöyle dedi, ‘İşte Ben, gökten sizin için ekmek yağdıracağım.” Halk, imansızlığın ürpertici bulutu ile kuşatıldığı zaman, şöyle demiş idi: “Keşke Rab bizi Mısırda iken öldürse idi. Hiç değil ise, orada et kazanlarının başına oturur, doyasıya yerdik. Ama siz bütün topluluğu açlıktan öldürmek için bizi bu çöle getirdiniz.” Ama şimdi sözcük, “gökten verilecek olan ekmek” dir. Nasıl da kutsanmış bir karşıtlık! Mısırın et kazanlarının, soğanlarının ve sarımsaklarının ve bu göksel man’ın arasındaki fark ne kadar da şaşırtıcı bir farklılığa sahiptir – “meleklerin yiyeceği!” Mısırdaki yiyecekler yeryüzüne, man ise gökyüzüne ait idi.

Ama sonra bu göksel ekmeğin İsrail’in durumu ile ilgili bir deneme olduğu görüldü, şunları okuruz: “Böylece onları sınayacağım: Benim yasama göre yaşıyorlar mı yaşamıyorlar mı göreceğim.” İsrail’in bu denemedeki ihtiyacı, Mısırın etkilerinden soğumuş ya da vazgeçmiş bir yürek idi; “gökten gelen ekmek” ile doyacak ya da ondan tat alacak olan bir yürek idi. Aslında, halkın bu göksel ekmekten tatmin olmadığını, aksine, onu küçümsediğini, basit bir yiyecek olarak ilan ettiğini ve et için talepte bulunduğunu okuyoruz. Böylelikle, yüreklerinin Mısırdan ne kadar az ayrılmış olduğunu ya da Tanrının yolunda yürüme konusunda istekli olmadıklarını kanıtladılar. “Ne var ki atalarımız onun sözünü dinlemek istemediler. O’nu reddettiler ve Mısıra dönmeyi arzu eder oldular.“ (Elçilerin İşleri 7:39) “Ama geri gitmek yerine Babil’in ötesine sürüldüler. (Elçilerin İşleri 7:43) Bu, imanlılar için ciddi ve önemli bir derstir. Eğer bu hali hazırdaki dünyadan kurtarılmış olan kişiler yüreklerinde şükranla Tanrı ile yürümezler ve çölde, kurtarılmış olanlar için Tanrının sağlayışı ile tatmin olmazlar ise, Babil’in etkisinin tuzağına düşme tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Bu, ciddi bir durumdur; gökten gelen bir ekmek ile beslenmek için göksel bir tat talep eder. Doğa, böyle bir yiyeceğin lezzetinden hoşlanmaz. Her zaman Mısırı özleyecektir ve bu nedenle, aşağı bastırılması gerekir. Mesih’in ölümüne vaftiz edilmiş olanlar olarak ve yine Tanrının işleyişinin imanı aracılığı ile tekrar dirilmiş olanlar olarak, “gökten gelen yaşam ekmeği olarak Mesih’ten beslenmek bizim ayrıcalığımızdır. “Bu ekmek bizim çöldeki yiyeceğimizdir – yazılmış Söz aracılığı ile Kutsal Ruh tarafından hizmet veren Mesih – ruhsal tazelenmemiz için Kutsal Ruh aşağı gelmiştir; vurulan Kaya’nın değerli ürünü olan Mesih’e bizim için vurulmuştur. Bu çöl dünyasındaki payımız budur.

Ve şimdi böyle bir paydan keyif almamız için, yüreklerimizin bu hali hazırdaki kötü dünyada var olan her şeyden soğumuş olması gerektiği aşikardır. Doğal insanlar, bedende yaşayan insanlar olarak bize hitap edecek olan her şeyden vazgeçmemiz gerekir. Dünyasal bir yürek, dünyasal bir zihin, Mesih’i ne sözde bulabilir ne de elim’i bulduğu takdirde o yerden tat alabilir. Man, öylesine saf ve leziz idi ki, yeryüzü ile temas etmeye dayanamazdı. Gece ordugaha çiy düşer iken, man da birlikte düşerdi. (Çölde Sayım 11:9) Ve güneş doğmadan toplanması gerekirdi. Bu yüzden herkesin sabah erkenden kalkması ve günlük payını toplaması gerekiyor idi. Aynı şey Tanrı halkı için bu gün de geçerlidir. Göksel man’ın her sabah taze olarak toplanması gerekir. Dünkü man bu gün için, bu günkü man ise yarın için geçerli değildir. Her gün, Mesih’ten Ruh’un taze enerjisi ile beslenmemiz gerekir, aksi takdirde büyümemiz durur. Ayrıca, Mesih’i öncelikli konumuz yapmamız gerekir. O’nu diğer “başka şeyler” zavallı  ve kuşku dolu yüreklerimize sahip olmak için zaman bulmadan önce, “erkenden” aramamız gerekir. Ama ne yazık ki, çoğumuz bu konuda başarısız oluruz! Mesih’e ikinci yeri veririz ve bunun sonucu olarak da zayıf ve kısır olarak kalırız. Her zaman uyanık olan düşman, Mesih’ten beslenmemizden akan bereketi ve gücü bizden çalmak için yoğun ruhsal bir baskı ile avantajı ele geçirir. İmanlıdaki yeni yaşam yalnızca Mesih tarafından beslenebilir ve desteklenebilir. “Yaşayan Baba beni gönderdiği ve ben Baba’nın aracılığı ile yaşadığım gibi bedenimi yiyen de benim aracılığım ile yaşayacak.” (Yuhanna 6:57)

Göklerden aşağı gelen olarak Rab İsa Mesih’in lütfu yenilenmiş can için eşsiz bir yiyecektir. Ama O’nun bu şekilde tadına varmak için tamamlanmış kurtuluş içinde Tanrıya ayrılmış olarak çölde olduğumuzun farkına varmaya ihtiyacımız vardır. Eğer çölde Tanrı ile birlikte yürüyor isem, O’nun sağladığı yiyecek ile tatmin olacağım, yani gökten inen ekmek Mesih ile doyacağım. “Kenan diyarının eski buğdayı” yüceltilmiş ve görkemi içinde oturan Mesih için önceden yapılmış bir imadır. Böyle olduğu için O, iman edenlerin uygun yiyeceğidir; O’nunla doyanlar O’nunla birlikte yüceldiklerini ve göklerde oturtulduklarını iman aracılığı ile bilirler. Ama man, yani, gökten gelen Mesih Tanrı halkının çöl yaşamı ve deneyimi içindir. Burada yeryüzünde yolculuk eden bir halk olarak, aynı şekilde burada aşağıda yolculuk etmiş olan bir Mesih’e ihtiyacımız vardır; ruh olarak göklerde oturtulmuş bir halk olarak orada oturan bir Mesih’e sahibiz. Bu ifade bize man ve eski buğdayın arasındaki farkın açıklanması için yardımcı olur. Bu, bir kurtuluş konusu değildir; biz, çarmıhta yalnızca orada dökülen kan ile kurtulduk. Bu, Tanrının, halkı için onların değişen tutumları – çölde zahmet çeken ya da ruhta göksel mirasa sahip çıkan - ile ilgili olarak yaptığı bir sağlayıştır.

İsrail tarafından çölde ne kadar çarpıcı bir örnek sunulur! Mısır arkalarında kalmıştır, Kenan diyarı önlerindedir ve çevrelerinde ise çölün kumları vardır; kendileri ise günlük ihtiyaçları için göğe bakmaya çağrılmışlardır. Çöl, Tanrının İsrail’i için ne bir tek çimen parçası ne de bir damla su sağlamaz. Halkın payı, yalnızca Yehova’dır. Bir çöl olan bu dünyada yol alan Tanrının göçebe halkı için ne kadar dokunaklı bir görüntü! Onlar burada hiç bir şeye sahip değildirler. Göksel olarak başlayan yaşamlarını yalnızca göksel değerler destekleyebilirler. Bu dünyada olsalar da bu dünyadan değillerdir; çünkü Mesih onları seçmiş ve bu dünyadan çıkarmıştır. Gökten doğan bir halk olarak doğdukları yere doğru yolculuk etmektedirler ve bu nedenle gökten gelen yiyecek ile doyurulurlar. Böylelikle yüceliğe doğru yön alırlar. Artık Mısır yönüne doğru, yani geriye bakmaları tamamen boştur. Geride tek bir yücelik ışığı bile mevcut değildir. “Çöle doğru baktılar ve işte, Rabbin bulutlarda görülen yüceliği!” Yehova’nın arabası çölde idi ve O’nunla paydaşlık arzu eden herkesin aynı şekilde orada olması gerekir ve eğer orada göksel man onların yiyeceği olacak ise, yiyecekleri yalnızca bu göksel man olacak idi.

Bu man’ın, bir Mısırlının asla anlayamayacağı, takdir edemeyeceği ya da onu yiyerek yaşayamayacağı garip bir yiyecek olduğu doğru idi; ama “bulutta ve denizde” vaftiz edilmiş olanlar bu önemli vaftiz ile düzenli olarak yürüdükleri takdirde, man’dan tat alırlar ve onunla beslenebilirler. Bu durum gerçek bir imanlı için söz konusudur. Dünyaya ait olan biri imanlının nasıl yaşadığını anlayamaz. İmanlının hem yaşamı hem de yaşamını destekleyen doğal olanın en keskin görüş sınırının bile ötesindedir. Mesih, imanlının yaşamıdır ve imanlı Mesih’te yaşar. İman aracılığı ile Mesih’ten beslenir; ama kul özünü alıp insan benzeyişinde doğarak ululuğunu bir yana bıraktı.” (Filipeliler 2:7) Baba Tanrı O’nu kucağından çarmıha gönderdi ve çarmıhtan sonra da tahta oturttu; O, yolculuğunun her aşamasında ve yaşamında sergilediği her tutum ile her yeni yaratığı için eşsiz değerde bir yiyecek oldu. Aslında Mısır ülkesi halkın bulunduğu ahlaki çevre olarak yenilenmiş bir zihin için hiç bir besin sağlamayan korkunç bir çöl idi ve üstüne üstlük imanlının ruhsal gelişmesine büyük engel teşkil ediyor idi. Tanrının vermiş olduğu tek sağlayış, göksel man idi ve bu man, gerçek imanlı için yeterli besin idi.

İmanlıları bu dünyanın değerleri ardından koşarken görmek gerçekten acıklı bir durum; “göksel man” dan nefret etmek ve onu “yetersiz yiyecek” olarak görmek çok üzücü. İmanlılar dünyasal değerlerin ardından gitmekle öldürmeleri gereken şeylere hizmet eder duruma girmekteler. Yeni yaşamın faaliyetleri kendilerini her zaman “işleri ile eski yaratığa boyun eğer” bir durum ile bağlantılı olarak gösterirler. Ve eski yaratığın işleri devam ettiği sürece “insanın yüreğini besleyen ekmek” ile beslenme arzusu daha da büyüyecektir. Doğal yaşamda olduğu gibi, ne kadar çok egzersiz yapar isek, o kadar çok acıkacağız, iştahımız açılacak ve böylece lütuf altında yenilenmiş armağanlarımız kendilerini daha çok gösterecekler ve biz o zaman Mesih’ten beslenme ihtiyacımızı o kadar daha çok hissedeceğiz. Tanrının önünde tam bir bağışlanma ve kabul edilme ile Mesih’te yaşama sahip olduğumuzu bilmek önemli bir şeydir, ama aynı zamanda iman aracılığı ile O’ndan beslenerek O’nunla alışkanlık haline gelmiş bir paydaşlıkta bulunmak ve O’nu canlarımızın en iyi yiyeceği yapmak daha başka bir şeydir. Pek çok imanlı Mesih’te bağışlanma ve esenlik bulduğunu ağzı ile ikrar eder ve buna rağmen O’nunla bağlantısı olmayan pek çok şeyden beslenir. Zihinlerini gazeteler ve dönemin çeşitli anlamsız ve boş yayınlarını okuyarak beslerler. Bu okuduklarında Mesih’i bulacaklar mıdır? Kutsal Ruh, insan canına Mesih’i sunmak için bu tür araçlar mı kullanır? Kurtarılmış olan Tanrı halkına çölde beslenmesi için verilen göksel ekmek bu yayınlarda mı bulunur? Heyhat! Hayır; tüm bunlar dünyasal zihnin keyif aldığı boş malzemelerdir. O zaman gerçek bir imanlı bu tür yayınlar ile nasıl yaşayabilir? Tanrı sözünün öğretişi aracılığı ile biliyoruz ki, imanlı iki doğa arasındadır; bu iki doğadan hangisi dünyasal haberlerden ve edebiyattan beslenendir? Eski yaratık mı, yeni yaratık mı? Bu sorunun ancak tek bir yanıtı vardır. Pekala, o zaman, ben hangi yaratığı beslemek için arzu duyuyorum? Bu sorunun yanıtını hiç kuşkusuz davranışlarım verecektir. Eğer tanrısal yaşamda büyümeyi içtenlikle arzu ediyor isem, eğer en büyük isteğim Mesih ile birleşmek ve kendimi O’na adamak ise, eğer içimdeki Tanrı Egemenliğinin gerçekten büyümesi için gayret ile nefes alıyor isem, o zaman hiç kuşkusuz ruhsal büyümem için Tanrı tarafından tasarlanmış olan besinin peşinden sürekli olarak koşmam doğru olan davranıştır. Bu aşikardır. Bir insanın işleri her zaman, onun arzu ve amaçlarının doğru dizinidir. Bu yüzden, eğer imanlı olduğunu söyleyen biri Kutsal Kitabını okumayı ihmal ediyor ise ve gazeteleri okuyacak kadar bol zamanı var ise, evet, en seçme zamanlarını bunu yapmak için kullanıyor ise, onun canının gerçek durumu hakkında gerçekten üzüntü duyarım. Böyle davrandığı zaman eminim ki, ruhsal olamaz, Mesih’ten beslenemez, O’nun için yaşayamaz ve O’na tanıklık edemez.

Eğer bir İsrailli, sabah saatlerinin tazeliği içinde Tanrının atadığı yiyeceğinden günlük payını toplamıyor ise, çok geçmeden yolculuğa devam etme gücünün hızla eksildiğini fark edecektir. Aynı şey hepimiz için geçerlidir. Mesih, canlarımızın izleyeceği ilk obje olmak zorundadır, aksi takdirde ruhsal yaşamımız kaçınılmaz bir şekilde yıpranacaktır. Hatta duygularımızı ve deneyimlerimizi bile Mesih ile bağlantılı olarak besleyemeyiz, çünkü onlar sürekli değiştikleri için bizim ruhsal besinimizi teşkil edemezler. Oysa Mesih, dün aynı idi, O hem dünün Mesih’i, hem bu günün Mesih’i, hem de sonsuza kadar aynı kalan Mesih’tir, asla değişmez. Ayrıca hem kısmen Mesih’ten, hem de aynı anda diğer değerlerden beslenmek, hiç bir yarar sağlamaz. Yaşamın konusu yalnızca Mesih’tir. Bu nedenle, yaşamak konusunda yalnızca Mesih söz konusu olmalıdır. Yaşam veren bir değer ile başka bir değeri karıştıramayız; aynı şekilde yaşamı sürdüren bir şeyi de başka bir şey ile karıştıramayız.

Ruhta ve iman aracılığı ile şimdi bile dirilmiş ve yüceltilmiş bir Mesih’ten besleneceğimiz oldukça doğrudur; tamamladığı kurtuluştan sonra göğe alındı; ülkenin “kavrulmuş başağı” olarak örnek oldu. (Yeşu 5) Ve yalnızca bu kadar da değil; biz şunu biliyoruz: Tanrının kurtardıkları Şeria’nın ötesinde bulunan bu yücelik, dinlenme ve ölümsüzlük tarlalarından içeri girdikleri zaman, çöldeki man’dan yemeyeceklerdir, ama çöl yaşamlarının özel besinini oluşturan Mesih’i yine de asla unutmayacak ve O’nsuz yapamayacaklardır. İsrail, Kenan diyarının süt ve bal akan topraklarının ortasında yaşar iken, çöldeki kırk yıllık sıkıntısı sırasında kendisini destekleyen yaşam ekmeğini asla unutmayacaktır. “Musa, ‘Rabbin buyruğu şudur’ dedi, ‘Mısırdan sizi çıkardığım zaman, gelecek kuşakların çölde size yedirdiğim ekmeği görmeleri için, bir omer saklansın.’ Musa, Harun’a, ‘Bir testi al, içine bir omer man doldur’ dedi. Gelecek kuşaklar için saklanmak üzere onu Rabbin huzuruna koy.’” (Mısırdan Çıkış 16: 32-34) Tanrının sadakatine ilişkin ne kadar da değerli bir anı! Tanrı, onları akılsız yüreklerinin imansızlık ile bekledikleri gibi açlıktan ölmeleri için sıkıntıya sokmadı. Onlar için gökten ekmek yağdırdı ve onları meleklerin yiyeceği ile besledi, bir annenin gösterdiği özen ile onları izledi, onlarla dayandı, onları kartal kanatları üzerinde taşıdı ve onların yapmaları gereken tek şey lütfun sağlam zemini üzerinde devam etmek idi; onları, atalarına vermiş olduğu tüm vaatler uyarınca sahip oldukları sonsuz mülkiyete yerleştirmek idi. Man’ın içine konduğu testi bu yüzden bir imanlın günlük payını içeriyor idi ve bu gerçeği anımsatmak ve temsil etmek üzere Rabbin önüne konmuş idi; kurtlanmadı ve bozulmadı; bu testinin içindeki Yehova’nın sadakatinin bir kanıtı idi, düşmanın elinden kurtarmış olduğu halk için sağlayan bir Tanrı olduğunun ve O’nun sadakatinin göstergesi idi.

Ama yine de, insan kendisi için biriktirdiği zaman, durum farklı olacaktır. O zaman bozulma belirtileri hemen kendilerini gösterirler. Mesih’in değerliliğine her gün girmek bizim için bir ayrıcalıktır; O, göklerden, biz dünyadakilere yaşam vermek için geldi. Ama eğer biri bunu unutur ve yarın için biriktirmesi gerektiğini düşünür ise, yani, gerçeği, gücünü yenileme yolunda yararlanmak yerine, gerçeği hali hazırdaki ihtiyacının önüne koyar ise, besinin bozulacağı kesindir. Bu ifadeler, bizim için öğretici ve eğitici derslerdir. Bu konu, gerçeği öğrenmek açısından çok derin bir ciddiyet taşır. Çünkü uygulamalı olarak kanıtlamadığımız bir şeyi ağzımız ile ikrar etmek gibi bir ilke mevcut değildir. Tanrı, bizlere teoristler olarak sahip değildir. Bazen kişilerin dua ederken ya da farklı bir şekilde büyük ikrarlarda bulunduklarını ve yoğun bir adanmışlık ile ilgili ifadeler kullandıklarını işitiriz ve denenme zamanı geldiği zaman, devam etmek için dudakların söylemiş olduğunu taşımak için ihtiyaç duydukları ruhsal güç olmayabilir.

Zihnin ya da aklın, vicdana ve duygulara üstün çıkması gibi çok tehlikeli bir durum mevcuttur. Bu nedenle, pek çok kişi önce, belirli bir noktaya kadar çok hızlı bir gelişim gösterir gibi olur, ama sonra orada kesilip kalırlar ve geriye gider gibi görünmeye başlarlar. Aynı bir İsraillinin bir günlük yiyecekten daha fazlası için talepte bulunup çok man toplaması gibi. Görünürde böyle bir kişi göksel ekmek toplama konusunda diğerlerinden daha gayretli gibidir, ancak bir gün sonrasının ihtiyacı için toplanmak istenen her şey yalnızca yararsız değildir, ama aynı zamanda yararsızdan da öte, zararlıdır, çünkü “kurtlanır.” Aynı şey imanlı için de geçerlidir. İmanlı ne alıyor ise onu kullanması gerekir. Mesih’ten, gerçek ihtiyacı olarak beslenmesi lazımdır ve ihtiyaç hizmetin içinden dışarı çıkartılır. Tanrının karakteri ve yolları, Mesih’in değerliliği ve güzelliği ve Söz’ün diri derinlikleri yalnızca imana ve ihtiyaca açıklanır. Aldığımızı kullandıkça daha fazlası verilecektir. İmanlının yolunun pratik bir yol olması gerekir ve pek çoğumuzun yarı yolda kaldığımız nokta budur. Teoride çok hızlı ilerleyen kişilerin genelde uygulama ve tecrübelerde en yavaş oldukları görülmüştür, çünkü konu, vicdan ve yürekten çok zihin ile ilgili bir konudur. Her zaman hatırlamamız gereken şudur: Hıristiyanlık bir düşünceler dizisi, bir öğretişler sistemi ya da bir çok görüşlerden oluşmaz. Hıristiyanlık her şeyden önce yaşayan bir gerçekliktir – kişisel, pratik ve güçlü bir değerdir ve günlük yaşamın her sahnesinde ve her koşulunda kendini ortaya koyar, kutsal etkisini tüm karakter ve davranış üzerine döker ve Tanrı tarafından doldurulmaya çağrılmış olan her ilişkiye göksel rengini verir. Tek bir söz ile belirtecek olur isek, Hıristiyanlık, Mesih ile birleşmiş olmaktan ve O’nunla meşgul olmaktan kaynaklanır. Hıristiyanlık, budur. İsa ile bir ilişki mevcut olmadan net görüşler, doğru düşünceler ve sağlam ilkeler mevcut olabilir, ama Mesih olmadan gerçek bir iman ikrarı olamaz; böyle bir tutum soğuk, kısır ve ölü olacaktır.

İmanlı okuyucum, şunu özenle hatırlamalısın; Mesih tarafından yalnızca kurtarılmadın, ama aynı zamanda Mesih’te yaşıyorsun. Mesih’i, canının günlük payı yap. O’nu “erkenden” ara, “yalnızca” O’nun peşinden git. Herhangi bir şey dikkatini çektiği zaman, şu soruyu sor: “Bu, yüreğime Mesih’i getirecek mi? Benim duygularıma O’nu açıklayacak ya da beni O’nun Kişiliğine daha da yaklaştıracak mı?” Eğer böyle yapmayacak ise, o şeyi hemen geri çevir: evet, geri çevir, her ne kadar kendisini çok değerli bir görünüm ve çok yetkili bir buyruk olarak gösteriyor olsa bile, geri çevir. Eğer amacınız içtenlikle tanrısal yaşam sürmek, ruhsallıkta gelişme göstermek ve Mesih ile kişisel ilişkinizi geliştirmek ise, o zaman bu konuda yüreğinize sadık ve ciddi bir şekilde meydan okuyun. Mesih’i alıştığınız bir besin yapın. Gidin, çiylerin üstüne düşen man’ı toplayın ve çöl yolculuğunuz sırasında Tanrı ile gayretli bir yürüyüş aracılığı ile keskin hale gelmiş bir iştah ile O’ndan beslenin. Tanrının zengin lütfu Kutsal Ruh sizi bu konularda bol miktarda güçlendirsin! 1

Bölümümüzde dikkatimizi çekecek olan bir başka nokta daha vardır; Fısıh gününden man ve İsrail’in konumu ile bağlantılı olarak söz edilir. Yaratılış 2. bölümden şu anda önümüzde olan bölüme kadar bu noktadan bahsedildiğini görmeyiz. Bu durum dikkat çekicidir. Habil’in kurbanı, Enoş’un Tanrı ile yürüyüşü, Nuh’un vaazi, İbrahim’in çağrısı, İshak, Yakup ve Yusuf’un ayrıntılı tarihleri ile birlikte bir arada sunulur, ama İsrail’in Fısıh gününe kadar Yehova ile ilişkisi olan ve bunun sonucunda sorumluluk taşıyan bir halk olarak tanıtıldığına dair bir ima mevcut değildir. Fısıh günü Aden bahçesinde kesintiye uğramıştı ve şimdi burada çölde İsrail için tekrar başladığını görüyoruz. Ama heyhat! İnsan, Tanrının huzuru için bir yüreğe sahip değil. “Yedinci gün bazıları ekmek toplamak için dışarı çıktı. Ama hiç bir şey bulamadılar. Rab, Musa’ya, ‘Ne zamana dek buyruklarıma ve yasalarıma boyun eğmeyi reddedeceksiniz?’ dedi. Size Şabat gününü verdim. Bunun için altıncı gün size iki günlük ekmek veriyorum. Yedinci gün herkes nerede ise orada kalsın, dışarı çıkmasın.” (Mısırdan Çıkış 16:27-29) Tanrı, halkının Kendisi ile birlikte tatlı bir huzur içinde dinlenmesini arzu ediyordu. Onlara çölde bile dinlenme, yiyecek ve içecek vermiş idi. Ama insanın yüreği Tanrı ile birlikte dinlenmeye eğilimli değildir. Halk, Mısırda et kazanlarının başında oturdukları zamanı hatırlayabildi ve bu zamandan söz edebildi; ama çadırlarında Tanrı ile birlikte oturmanın değerini takdir edemediler ve göksel man’dan beslenerek kutsal Şabat gününün dinlenmesinin tadını çıkaramadılar.

Dikkatinizi çekmek istediğimiz nokta, burada Şabat gününün bir armağan olarak sunuluyor olmasıdır. “Rab size Şabat gününü vermiştir.” Bu bölümde daha sonra, Şabat gününün, itaat edilmediği takdirde, bir lanet ve bir yargı eki ile birlikte bir yasa şekline dönüştürüldüğünü göreceğiz. Ama düşmüş insan için bir ayrıcalık ya da bir yasa, bir bereket ya da bir lanet arasında fark yoktur, hepsi birbirine benzer. Düşmüş insanın doğası kötüdür. Bu yüzden ne Tanrı ile birlikte dinlenebilir ne de Tanrı için hizmet edebilir. Eğer Tanrı çalışır ve insan için bir dinlenme hazırlar ise, insan bunu yerine getirmeyecektir ve Tanrı ona çalışmasını söyler ise, insan bunu yapmayacaktır. İnsan, işte böyledir. Tanrı için bir yüreğe sahip değildir. Şabat’ın adını kendini yücelten bir şey olarak kullanabilir ya da kendi dindarlığını öne sürmek için yararlanır, ama Mısırdan Çıkış 16. Bölüme geri döndüğümüz zaman, insanın, Tanrının Şabat’ını bir armağan olarak değerlendiremediğini görürüz ve Çölde Sayım 15:32-36 ayetlerine baktığımız zaman, insanın Şabat’ı bir Yasa olarak yerine getiremediğini okuruz.

Şimdi Şabat’ın, aynı man gibi bir örnek olduğunu biliyoruz. Şabat kendi içinde gerçek bir bereket idi. Seven ve lütufkar bir Tanrının elinden gelen tatlı bir merhamet; yedi günden birini, insanı, günahın vurduğu yeryüzünün zahmetlerinden ve sıkıntılarından özgür kılarak tazelemek için ayırdığı bir gün. Şabat’ı değerlendirir iken, ona hangi yoldan bakar isek bakalım, onun hem insan hem de hayvan olarak yaratılan varlıkların merhametlerin en zengini ile dolmaları için düzenlendiğini anlarız. Ve insanlar haftanın ilk gününü Rabbin günü olarak düşünürler ve o güne uygun olan ilkeleri o güne eklerler; yine de lütufkar bu sağlayışı eşit bir şekilde gözden geçirmek gerekir; doğru duygular tarafından yönetilen herhangi bir zihin bir an için bu merhamet belirtisine müdahale eder. “Şabat, insan için yaratılmıştır;” ve insan bu günü bu konudaki tanrısal düşünce ile uyumlu olarak asla yerine getirememiş olmasına rağmen, kendisi için atanan bu günün lütuf parıltısını yok edemez; ya da Tanrı halkının sonsuz dinlenmesinin bir örneği olan bu günün derin önemini azaltamaz ya da dirilmiş bir Mesih’in Kişiliğindeki ve işindeki özden iman aracılığı ile zevk alamaz.

Bu yüzden okuyucu, bu sayfalarda değinilen insan ve hayvan yaratılışının yararlanması için sunulan bir günlük merhametten kaynaklanan dinlenme gününe önem versin ve Yeni Antlaşma’da söz edilen Rabbin günü ile Şabat gününü birbirinden farklı bir şekilde değerlendirsin. Yazarın düşüncelerinde bundan fazlasına yer verilmez. Yazar bir insan olarak Şabat gününe değer verir ve bir Hıristiyan olarak Rabbin günü ile sevinir; birini diğeri ile karıştıracak herhangi tek bir hece bile yazamayacağını ya da söyleyemeyeceğini kabul eder. Okuyucudan yalnızca Kutsal Ruh’un dengelediği bir zihin ile her satırı ve her ifadeyi değerlendirmesini ve önceden herhangi bir katı yargıda bulunmamasını ister.

Bu konu, Rab ister ise, ilerdeki derin düşüncelerimizde önümüze tekrar gelecek. Biz, Tanrının bizim için Mesih’te sağlamış olduğu dinlenmeye daha çok değer vermeyi öğrenelim, bu bize yeter. Ve Mesih’ten, esenliğimiz ve dinlenmemiz olarak zevk alır iken, iç varlığımızda dirilişin gücü ile O’ndan “gizli man” olarak beslenelim – Tanrının aşağı inerek bu dünyaya gelmesi ve bizim yerimize geçerek tamamlamış olduğu iş için sevinelim ve Mesih’in mükemmelliğine sahip olarak ve bu mükemmellik ile uyumlu olarak bizim için sonsuza kadar hazırlamış olduğu zenginliklerden beslenerek O’nun huzurunda duralım.


1 Okuyucum için Yuhanna 6. bölüme dönmesi ve man konusu ile bağlantılı olarak bu bölüm üzerinde dua ederek derin düşünmesi yararlı olacaktır. Fısıh Bayramı yaklaşır, İsa kalabalıkları doyurur ve sonra yalnız kalmak için tek başına bir dağın eteklerine gider. Sonra, oradan fırtınalı sularda sıkıntı çeken halkını kurtarmak için yanlarına gider. Bundan sonra Kişiliğinin ve işinin öğretişi hakkında açıklama yapar. Tanrı, dünyanın yaşaması için O’nun bedenini nasıl vereceğini ilan eder ve O’nun bedeninden yemeden ve Kanından içmeden hiç kimse yaşama sahip olamaz. Sonunda daha önceden bulunduğu yere yükseleceğinden ve Kutsal Ruh’un dirilten gücünden söz eder. Gerçekten de zengin ve ilginç bir bölümdür ve ruhsal okuyucu canının rahatlığı ve eğitilmesi için büyük bir gerçek temeli bilgisi alacaktır.

Mısır’dan Çıkış 17

“Rabbin buyruğu uyarınca bütün İsrail topluluğu Sin çölünden ayrıldı ve bir yerden öbürüne geçerek Refidim’de konakladı. Ancak orada içecek su yoktu. Musa’ya, ‘bize içecek su ver’ diye çıkıştılar. Musa, ‘Niçin bana çıkışıyorsunuz?’ dedi, ‘Neden Rabbi sınıyorsunuz?’”  (Mısırdan Çıkış 17:1-2) Kendi yüreklerimizdeki aşağılayıcı kötülük hakkında bir şey bilmediğimizi söyleyemeyiz. İsrail’in Rabbin gösterdiği tüm iyiliği, sadakati ve güçlü işleri nedeni ile bu durumda sessiz kalması ve güvenmesi gerekir idi. Çok kısa bir süre önce, çöldeki altı yüz bin kişiyi beslemek üzere Tanrının gökten ekmek indirdiğini görmüşler idi. Ve şimdi kendilerini susuzluktan öldürmek için çöle getirdiğini söyleyerek Musa’ya çıkışıyorlar idi ve hatta onu “taşlamaya hazırdılar.” İnsan yüreğinin umutsuz imansızlığını ve kötülüğünü aşacak herhangi başka bir şey yoktur. Bunu aşabilecek tek şey, Tanrının bol lütfudur. Koşulların ortaya çıkarttığı bu kötü doğanın büyüyen etkisi ancak Tanrının bu bol lütfu altında özgürlük bulabilir. Eğer İsrail Mısırdan çıkartıldıktan sonra doğrudan Kenan’a götürülse idi, insan yüreğinin nasıl olduğu konusunda böyle üzücü durumlar sergilenmeyecek idi ve bunun bir sonucu olarak bizlere bu gerçek ile ilgili örnekler kanıt olarak sunulamayacak idi. Ama İsrail halkının çölde kırk yıl dolaşması bizi kavrayışın ötesinde bir uyarı, öğüt ve eğitim ile verimli kıldı. Bir çok diğer şeyler ile birlikte tüm bunlardan öğrendiğimiz, insan yüreğinin Tanrıya güvensizlik konusundaki değişmeyen eğilimidir. Her Şeye Gücü Yeten Tanrının kolu, insanın kaynaklarından büyüktür, en küçük bir kuşku bulutu bile O’nun yüzünün muhteşem ışığını gizlemek için ne yazık ki yeterlidir. Bu yüzden, “kötü, imansız bir yürek”, “diri Tanrıdan ayrılmak” için kendisinin  hazır olduğunu her zaman gösterecektir.

Bu bölümde ve bundan sonraki bölümde imansızlık nedeni ile ortaya çıkan iki büyük soruya dikkat çekmek ilginç olacaktır. Bu sorular, içimizde, çevremizde her gün ortaya çıkan sorulardır; yani, “ne yiyeceğiz? ne içeceğiz?” Burada halkın bir üçüncü soru olan “Ne giyeceğiz?” sorusunu sormadıklarını görüyoruz. Buradaki sorular, çöl sorularıdır. “Ne!” “Nerede!” “Nasıl!” İman, üç sorunun hepsi için kısa ve anlaşılır bir yanıta sahiptir: TANRI! Eşsiz, mükemmel yanıt! Ah, hem yazar hem de okuyucu bu yanıtın gücünü ve doluluğunu keşke daha yakından bilebilse! Bir deneme konumuna yerleştirildiğimiz zaman, kesinlikle hatırlamamız gereken şey şudur: “Tanrı güvenilirdir. Gücünüzü aşan biçimde denenmenize izin vermez. Dayanabilmeniz için deneme ile birlikte çıkış yolunu da sağlayacaktır.” (1.Korintliler 10:13) Ne zaman bir denemeye girsek, deneme ile birlikte bir çıkış yolu da bulunduğu konusunda güven duyabiliriz ve ihtiyacımız olan tek şey, kırılmış bir irade ve bu çıkışı görecek tek bir gözdür.

“Musa, ‘bu halka ne yapayım?’ diye Rabbe feryat etti, ‘neredeyse beni taşlayacaklar.’ Rab Musa’ya,’ halkın önüne geç’ dedi, “birkaç İsrail ileri gelenini ve Nil’e vurduğun değneği de alıp yürü. Ben Horev dağında bir kayanın üzerinde, senin önünde duracağım. Kayaya vuracaksın, halk içsin diye su fışkıracak.’ Musa, İsrail ileri gelenlerinin önünde söyleneni yaptı.” (Mısırdan Çıkış 17:4-6) Böylece her şey en mükemmel lütuf aracılığı ile karşılandı. Her şikayet yeni bir durum ortaya çıkartır. Burada vurulan kayadan fışkıran taze bir suya sahibiz -  Mesih’in tamamlamış olduğu kurbanın ürünü olarak verilen Kutsal Ruh’un çok güzel bir örneği. Mısırdan Çıkış 16. Bölümde dünyaya yaşam vermek için gökten gelen bir Mesih’in örneğini gördük. Mısırdan Çıkış 17. Bölümde Mesih’in tamamladığı işin bir uzantısı olarak “dökülen” Kutsal Ruh örneğini görürüz. “Hepsi aynı ruhsal içeceği içti. Artlarından gelen ruhsal kayadan içtiler; o kaya Mesih idi.” (1.Korintliler 10:4) ama Kaya’ya vurulmadan önce kim su içebilirdi? İsrail o kayaya sadece bakmak ile kalsa idi, bakarken susuzluktan ölürdü. Ama Tanrının değneği ile kayaya vurulmadan önce kayadan su fışkırmayacak idi. Bunu anlamak kolaydır. Rab İsa Mesih, Tanrının sevgi ve merhamet öğütlerinin tümünün merkezi ve temeli idi. O’nun aracılığı ile tüm bereketler insana akacak idi. Lütuf sularının Tanrının Kuzusundan fışkırması planlanmış idi. Ama bunun için Kuzunun boğazlanması gerekiyor idi. Çarmıhtaki işin tamamlanmış bir iş olması gerekiyor idi; çağların Kayasına Yehovanın eli vurduğu zaman, sonsuz sevgi kapıları sonuna kadar açıldı ve mahvolmakta olan günahkarlar Kutsal Ruh’un tanıklığı aracılığı ile “bol bol, kana kana ve karşılıksız içmeye çağrıldılar.” “Kutsal Ruh’un armağanı, Oğul’un çarmıhta tamamladığı işin sonucudur. Mesih, göklerdeki tahtın sağındaki yerini alana kadar, “Tanrının vaadi yerine gelemezdi.” Mükemmel Tanrı doğruluğu ve kutsallığının tüm talepleri karşılanmalı, yasa tamamlanmalı ve onurlandırılmalı, Tanrının günaha karşı olan gazabı yatıştırılmalı, ölümün gücü yenilmeli ve zaferi yok edilmeli idi. Rab İsa tüm bunları yerine getirdi ve sonra, “yükseğe çıktı ve tutsakları peşine taktı, insanlara armağanlar verdi. Şimdi bu ‘çıktı’ sözcüğü, Mesih önce aşağılara, yeryüzüne ‘indi’ demek değildir de nedir? İnen de O’dur. Her şeyi doldurmak üzere bütün göklerin üzerine çıkan da O’dur.” (Efesliler 4:8—10)

Kilisenin esenliği, bereketi ve yüceliği sonsuza kadar bu gerçek temelin üstündedir. Kayaya vurulmadan önce su fışkırmadı ve insan hiç bir şey yapamadı. Hangi insan eli böyle sert bir kayadan su çıkartabilirdi? Ve bu nedenle, şu soruyu sorabiliriz: Tanrısal sevginin fışkıran sularını açmak için hangi insan doğruluğu yeterli olabilirdi? Bu soru, insanın yetersizliğini gerçek bir şekilde ortaya koyar. İnsan, işleri, ya da sözleri veya duyguları ile Kutsal Ruh’un hizmeti için bir temele sahip değildir. Ne olur ise olsun, ne ister ise yapsın, bunu başarması imkansızdır. Ama Tanrıya şükürler olsun ki, bu başarıldı; Mesih işi başardı; gerçek Kayaya vurulmuştur ve susuz canların içmesi için su fışkırmıştır. Mesih, “Benim vereceğim su, içende sonsuz yaşam için fışkıran bir pınar olacak” der. (Yuhanna 4:14) Bir başka ayet daha okuyalım: “Bayramın son ve en önemli günü İsa ayağa kalktı ve yüksek ses ile şöyle dedi: ‘Bir kimse susamış ise bana gelsin ve içsin. Kutsal Yazıda dendiği gibi ‘bana iman edenin içinden diri su ırmakları akacaktır’. Bunu kendisine iman edenlerin alacağı Ruh ile ilgili olarak söylüyor idi. Ruh henüz verilmemiş idi, çünkü İsa henüz yüceltilmemiş idi.” (Yuhanna 7:37-39; aynı zamanda Elçilerin İşleri 19:2 ayeti ile karşılaştırın.)

Böylece man’da Mesih’i gördüğümüz gibi, buradaki su fışkırtan kaya örneğinde Kutsal Ruh’u görüyoruz. “”Bana su ver, içeyim” diyenin kim olduğunu bilse idin, sen O’ndan dilerdin, O da sana yaşam suyunu verirdi” – örnek; Kutsal Ruh.

O zaman vurulan kaya aracılığı ile ruhsal zihne aktarılan öğretiş bu olmalıdır. Ama bu önemli örneğin sunulduğu yerin adı insanın imansızlığının kalıcı bir anıtıdır. “Oraya Massa (deneme) ve Meriva (çıkışma) adı verildi. Çünkü İsrailliler orada Musa’ya çıkışmış ve ‘acaba Rab aramızda mı, değil mi?’ diye Rabbi denemişlerdi. (Mısırdan Çıkış 17:7) Yehova’nın varlığının pek çok kez tekrar edilen güvence ve kanıtlardan sonra böyle bir araştıran tutum insan yüreğinin imansızlığının ne kadar derin olduğunu kanıtlar. Aslında bu tutum, Rabbi denemektir. Yahudiler de Mesih’in varlığı aralarında olduğu günde aynı şeyi yaptılar; O’ndan gökten bir belirti vermesini istediler ve O’nu denediler. İman, asla bu şekilde hareket etmez; inanır ve bir belirti aracılığı ile değil, O’nun Kendisini bilmenin aracılığı ile tanrısal varlığın tadını çıkartır. Rab, imansızlığımızı yenmemize yardım et ve bize güvenen bir ruh ihsan et.

Bölümümüz aracılığı ile üzerinde durulan diğer bir düşünce bizi özel olarak ilgilendiren bir konudadır. “Sonra Amalekliler gelip, Refidim’de İsrail’e savaş açtılar. Musa, Yeşu’ya, ‘Adam seç, git Amalekliler ile savaş’ dedi. Yarın ben elimde Tanrının değneği ile tepenin üzerinde duracağım.” (Mısırdan Çıkış 17: 8-9) Kutsal Ruh’un armağanı çatışmaya yönlendirir. Işık azarlar ve karanlık ile çatışır. Her yer karanlık olduğu zaman, mücadele yoktur, ama en küçük bir mücadele ışığın varlığını talep eder. “Çünkü benlik Ruh’a, Ruh da benliğe aykırı olanı arzular. Bunlar birbirine karşıttır; sonuç olarak istediğinizi yapamıyorsunuz.” (Galatyalılar 5:17) Bölümde incelenen konular bunlardır. Vurulan bir kaya vardır ve kayadan su fışkırır ve hemen ardından Amaleklilerin İsrail’e savaş açtığını okuruz.

Bu durum İsrail’in dışarıdan bir düşman ile ilk kez çatışmaya girdiğini ortaya koyar. Bu noktaya kadar, Mısırdan Çıkış 14. Bölümde okuduğumuz gibi, her zaman Rab İsrail için savaşmış idi. “Rab sizin için savaşacak, siz sakin olun yeter.” Ama şimdi kullanılan ifadede, “git adamlar seç” sözcükleri yer alır. Tanrının daha önceden savaşmış olduğu gibi şimdi de İsrail için savaşması doğrudur. Burada, verilen örnek hakkında farklılık dikkatimizi çeker. Mesih’in bizim “için” ve Kutsal Ruh’un “içimizde” yaptığı savaşlar arasında yoğun bir farklılık olduğunu biliriz. Tanrıya şükürler olsun ki, Mesih’in savaşları zafer kazanılarak çoktan bitmiştir ve görkemli ve sonsuza kadar kalıcı bir esenlik garanti edilmiştir. Ama bunun aksine Kutsal Ruh’un içimizde yaptığı savaşlar halen devam etmektedirler.

Firavun ve Amalekliler iki farklı gücü ya da etkiyi temsil ederler. Firavun, İsrail’in Mısırdan kurtarılması ile ilgili engeli temsil eder; Amalekliler ise İsrail’in çölde Tanrı ile yürüyüşüne engeli temsil ederler. Firavun, İsrail’in Tanrıya hizmet etmesine engel olmak için iki şey kullandı; firavun bu yüzden Tanrının halkına karşı olan “hali hazırdaki kötü dünyayı” kullanır. Öte yandan, Amalekliler önümüze benliğin örneği olarak dikilirler. “Timna, Esav’ın oğlu Elifaz’ın cariyesi idi; Elifaz’a Amalek’i doğurdu. Bunlar Esav’ın karısı Ada’nın torunlarıdır.” (Yaratılış 36:12) İsrail, “bulut ve denizde” vaftiz olduktan sonra, İsrail’e karşı gelen ilk kişiler Amalekliler oldu. Bu gerçekler, onun karakterinin farklılığına uyum sağlamak için hizmet ederler ve tüm bunlara ek olarak, Saul’un Amalek’i yok etmeyi başaramamasının bir sonucu olarak İsrail krallığından alındığını biliriz. (1.Samuel 15) Ve ayrıca Haman’ın Kutsal Yazılarda sözü edilen son Amalekli olduğundan haberdarız. Haman, İsrail’in tohumuna karşı giriştiği kötü planlarının bir sonucu olarak asılarak öldürüldü. (Bakınız Ester) Hiç bir Amalekli Rabbin topluluğundan içeri giremezdi. Ve sonunda incelemekte olduğumuz bu bölümde, Rab Amalek ile sürekli bir savaş beyan eder.

Tüm bu koşullar Amalek’in benlik ile ilgili bir örnek olduğuna dair kesin kanıt olduğunu haklı olarak düşündürebilir. Amalek’in İsrail ile olan çatışması ve kayadan fışkıran su arasındaki bağlantı çok dikkat çekici ve eğiticidir ve imanlının ne tür bir çatışma olduğunu bildiğimiz kötü doğası ile olan çatışması, yeni doğaya sahip olması sonucu ortaya çıkan bir çatışmadır ve imanlının içinde Kutsal Ruh konut kurmuştur. İsrail’in çatışması, kurtuluşun tam günü içinde durdukları ve “o ruhsal yiyecek man’ı ve ruhsal Kaya’dan içtikleri” zaman başladı. Amalek ile karşılaşıncaya kadar yapacakları hiç bir şey yoktu. Firavun ile başa çıkamadılar. Mısırın gücüne üstün gelemediler ve zincirleri kıramadılar. Denizi ortadan ikiye ayıramadılar ve firavunun ordularının denizin dalgaları altında kalmasını sağlayamadılar. Gökyüzünden aşağı ekmek indirmediler ya da sert kayadan su çıkartamadılar. Tüm bu şeylerin hepsini ne yaptılar ne de yapabildiler. Ama buna rağmen şimdi Amalek ile savaşa çıkmaya çağrıldılar. Daha önceki çatışmaların hepsi Yehova ve düşman arasında idi. Yapmaları gereken tek şey “sakin ve yerlerinde durmak” ve Yehova’nın uzanmış kolunun kudretli zaferlerine gözlerini dikerek bakmak ve zaferin ürünlerinin tadını çıkartmak idi. Rab onlar “için” savaşmış idi; ama şimdi Rab onların “içinde” ya da onların “aracılığı” ile savaşacak idi.

Aynı şey Tanrının Kilisesi için de geçerlidir. Kilisenin sonsuz esenlik ve bereketlerinin zaferleri kilise “için” Mesih tarafından kurulan temel üzerinde yer alırlar. Mesih çarmıhta yalnız idi ve mezarda yalnız idi. Kilisenin bir yana çekilmesi gerekiyor idi, çünkü aksi takdirde nasıl orada olabilir idi? Kilise nasıl şeytanın hakkından gelebilir, Tanrının gazabına dayanabilir ya da ölümün dikenini yok edebilir idi? İmkansız! Bu tür tutumlar kilisenin uzanabileceklerinin çok ötesindedirler, ama onları kurtarmak için gelen Mesih’in uzanabileceğinin ötesinde asla olamazlar ve Mesih yalnızca Mesih onların tüm günahlarının ağır yükünü omuzlarında taşıyabilecek ve bu yükü sonsuza dek kaldırabilecek güçte idi; bunu sonsuza kadar geçerli olan Kurban olarak gerçekleştirdi, öyle ki, Baba Tanrıdan çıkan Tanrı Kutsal Ruh Oğul Tanrının mükemmel kefareti sayesinde kilisedeki Baş yerini ve kilisenin her üyesinin bireysel yerini üstlenebilsin.

Şimdi Mesih’in ölümünün ve dirilişinin bir sonucu olarak Kutsal Ruh içimizde konut kurduğu zaman, çatışmamız başlar. Mesih bizim “için” savaşmıştır; Kutsal Ruh “içimizde” savaşır. Zaferin bu ilk zengin ganimetinden keyif almamız ile ilgili gerçek, bizi düşman ile doğrudan bir çatışma içine sokar. Ama teselli şudur: bizler çatışma alanına girmeden çok önce dahi zaten zafere sahibizdir. İmanlı, savaşa, şarkılar söyleyerek yaklaşır: “Rabbimiz İsa Mesih aracılığı ile bizi zafere ulaştıran Tanrıya şükürler olsun!” (1.Korintliler 15:57) Bu yüzden belirsiz bir şekilde ya da havayı dövercesine yumruklayanlar gibi savaşmayız, bedenimize hakim olup onun boyun eğmesini sağlarız. (1.Korintliler 9:26,27) “Bizi seven Mesih aracılığı ile galiplerden de üstünüz.” (Romalılar 8:37) İçinde durduğumuz lütuf benliğin üzerimizde egemenlik sürmesine izin vermez. (Bakınız Romalılar 6.bölüm) Eğer “günahın gücü” yasa ise, lütuf yasanın gücünün üstünde bir güçtür. İlki üzerimizde günahın gücüne neden olur; ikincisi yani sonraki ise bize günah üzerinde güç sağlar.

“Musa, Yeşu’ya, ‘adam seç, git Amalekliler ile savaş’ dedi, ‘yarın ben elimde Tanrının değneği ile tepenin üzerinde duracağım. Yeşu, Musanın buyurduğu gibi gidip Amalekliler ile savaştı. Bu arada Musa, Harun ve Hur tepenin üzerine çıktılar. Musa elini kaldırdıkça, İsrailliler, indirdikçe Amalekliler kazanıyorlardı. Ne var ki, Musa’nın elleri yoruldu. Bir taş getirip altına koydular. Musa üzerine oturdu. Bir yanda Harun öbür yanda Hur Musa’nın ellerini yukarıda tuttular. Güneş batıncaya dek Musa’nın elleri yukarıda kaldı. Böylece Yeşu Amalek ordusunu yenip kılıçtan geçirdi.” (Mısırdan Çıkış 17: 9-13)

Burada iki farklı şeyi, yani, çatışma ve aracı duasını görüyoruz. Mesih, bizim “için” yücelerdedir, Kutsal Ruh ise, “içimizdeki” güçlü çatışmaya devam eder. Her ikisi de birlikte giderler. Mesih’in bizim adımıza yaptığı aracılığa iman ile kötü doğamıza karşı üstün geliriz.

İmanlının benlik ile yaptığı çatışma ile ilgili gerçeği görmezlikten gelmek isteyen bazı kişiler vardır. Bu kişiler yeniden doğuşa tam bir değişim ya da eski doğanın yenilenmesi düşüncesi ile bakarlar. Bu ilkeye göre düşünüldüğü zaman, imanlının mücadele edecek hiç bir şeye sahip olmadığı gibi bir izlenim ortaya çıkar. Eğer doğam yenilendi ise, çatışmam gereken ne var? Hiç bir şey. Eski doğam yeni yapıldığına göre içimde bir şey kalmadı ve bu yüzden içerden bir karşılık olmadığı sürece dışarıdan hiç bir şeyin üzerimde etkisi olamaz. Dünya, benliği tamamen değişmiş olan kişiyi etkileyemez ve şeytanın harekete geçmesi için hiç bir zemin ya da araç yoktur. Bu tür bir teoriye sahip olan ve bu teoriye inanan kişilere söylenebilecek olan, Amalek’in Tanrı halkının tarihinde yer aldığı konumu unutmuşa benzer görünmeleridir. İsrail, firavunun orduları gittiği zaman, çatışmanın son bulduğu gibi bir düşünceye sahip olmuş olsa idi, Amalekliler savaşmak için üzerlerine geldikleri zaman, çok üzücü bir konumda kalırlardı. Ama gerçek şudur ki, İsraillilerin savaşı daha yeni başlıyor idi. Aynı şey imanlı için de geçerli idi, çünkü “Bu olaylar başkasına ders olsun diye onların başına geldi; çağların sonuna ulaşmış olan bizleri uyarmak için de yazıya geçirildi.” (1.Korintliler 10:11) Ama “bu şeylerde”, eski doğası yenilenmiş olan biri için bir figür, bir öğüt ya da bir örnek olamaz idi. Tanrının Krallığında bulunan kişiler için Tanrının sağlamış olduğu bu lütufkar sağlayışlardan herhangi birine gerçekten de çok az ihtiyaç duyulacak idi.

Bize Söz’de ayrıntılı bir şekilde şu öğretilir; imanlı, benliğin, eski yaratığın ve dünyasal zihnin örneği olarak gösterilen Amalek ile çatışır. (Romalılar 6:6; Romalılar 8:7; Galatyalılar 5:17) Şimdi, eğer imanlı kötü doğasının eylemlerini algıladığı zaman, bir imanlı olduğundan kuşku duymaya başlayabilir ve bu yüzden çok mutsuz hale gelebilir, ama aynı zamanda kendisini düşmana karşı sahip olduğu üstün konumdan da yoksun bırakabilir. Benlik imanlıda mevcuttur ve bölümün sonuna kadar onda mevcut olacaktır. Kutsal Ruh, Yeni Antlaşma’nın çeşitli kısımlarından kolaylık ile görebileceğimiz gibi, benliğin varlığının tamamen farkındadır. Romalılar 6. Bölümde şunu okuruz: “Bu nedenle, günahın ölümlü bedenlerinizde egemenlik sürmesine izin vermeyin.” Eğer imanlıda benlik var olmamış olsa idi, Söz’de böyle bir ayetin yer almayacağı mutlak idi. Eğer benlik içimizde gerçekten konut kurmamış bulunsa idi, bize, ‘günahın egemenlik sürmesine izin vermeyin’ şeklinde bir ifadeden söz edilmez idi. Konut kurma ve egemenlik sürme arasında büyük bir fark mevcuttur. Bir imanlıda benlik konut kurar, ama bir imansızda egemenlik sürer.

Ama yine de, benlik içimizde konut kurmuş olmasına rağmen, Tanrıya şükürler olsun ki, benliğin üzerinde ona sahip olan üstün bir ilkenin gücü işler. “günah size egemen olmayacaktır, çünkü siz yasa altında değilsiniz, lütuf altındasınız.” Çarmıhta akan kan aracılığı ile günahı ortadan kaldıran lütuf, bize zafer garanti eder ve onun içerde konut kurmuş ilkesi üzerinde üstün gelen güç sağlar.

Bizler, günah karşısında öldük ve bu yüzden günahın üzerimizde yetki talebi yoktur; olamaz. “Ölmüş olan, günahtan aklanmıştır.” “Artık günaha kölelik etmeyelim diye günahlı varlığımızın ortadan kaldırılması için eski yaradılışımızın Mesih ile birlikte çarmıha gerildiğini biliriz.” (Romalılar 6:6) Ve Yeşu, Amalek ve ordusunu yendi ve kılıçtan geçirerek mağlup etti. Zafer tam idi ve Yehova’nın sancağı üzerinde “Yehova-Nissi” (Rab sancağımdır) yazılı idi ve İsrail ordusunun elinde tatlı bir şekilde zafer ile dalgalanıyor idi. Zaferin garantisinin bağışlanma garantisi kadar tam olması gerekir; her ikisinin de temeli, İsa’nın öldüğü ve tekrar dirildiğine dair büyük gerçektir. İmanlının temiz ve huzurlu bir vicdana sahip olması ve içinde konut kurmuş olan günaha boyun eğdirerek bu gerçeğin gücünden zevk alması gerekir. Mesih’in ölümü, günahlarımız ile ilgili olarak Tanrının tüm adil taleplerine yanıt verdi. Mesih’in dirilişi, daha sonraki çatışmanın tüm detayları için güç kaynağı haline gelir. Mesih bizim “için” öldü ve şimdi O, “içimizde” yaşar. O’nun ölümü bize esenlik sağlar ve dirilişi bize güç verir.

Tepenin üzerinde duran Musa ile tahtta oturan Mesih arasındaki zıtlık üzerinde düşünmek eğitici yarar sağlar. Bizim yüce Aracımızın elleri asla aşağı sarkmaz. O’nun aracılığı sonsuza kadar sürer. “O, bize aracılık etmek için sonsuza kadar yaşamaktadır.” (İbraniler 7.bölüm) O’nun aracılığı asla son bulmaz ve her şeyden üstündür. Tanrısal doğruluğun gücü ile göklerdeki yerini aldıktan sonra Başkahinimiz olarak bize aracılık eder ve tamamladığı işin sonsuz mükemmelliği ile aracılığı yetkindir. O’nun elleri asla aşağı düşmez ve birinin O’nun ellerini kaldırmasına ihtiyacı asla yoktur. Mükemmel Avukatlığının temeli, mükemmel Kurban olmasıdır. Bizi Kendi mükemmelliğine bürünmüş olarak Tanrının önünde temsil eder, öyle ki, her zaman kim olduğumuzu hatırlayalım ve kendi doğruluğumuza güvenmeye kalkışmayalım; yine de yalnızca Kutsal Ruh O’nun Tanrının önünde bizim için ne olduğuna ve bizim O’nda ne olduğumuza tanıklık edebilir. “Biz benlikte değil, Ruh’tayız.” (Romalılar 8) Koşullarımız ile ilgili gerçeğe göre biz “bedendeyiz”; ama konumumuz ile ilgili gerçeğe göre “benlikte” değiliz. Ayrıca, içimizdeki benlik, biz her ne kadar onun önünde ölü isek de, benlikte olmadığımız kesindir, çünkü biz Mesih ile birlikte dirildik.

Bu bölümde üzerinde duracağımız son nokta Musa tepede iken yanında Tanrının değneğine sahip olduğudur – bu değnek kayaya vuran aynı değnektir. Bu değnek, Tanrının gücünün ifadesi ya da sembolüdür. Tanrının gücü hem kefarette hem de aracılıkta görülür. Kefaret işi tamamlandığı zaman Mesih, göklerdeki tahtta bulunan yerini aldı ve Kutsal Ruh’un kilisedeki yerini alması için O’nu aşağıya gönderdi, öyle ki, Mesih’in işi ve Kutsal Ruh’un işi arasında ayrılması imkansız bir bağlantı olsun. Her ikisinde de Tanrı gücünün uygulaması mevcuttur.

Mısır’dan Çıkış 18

Burada, Mısır’dan Çıkış kitabının çok bilinen bir kısmının sonuna ulaşmış bulunuyoruz. Tanrının mükemmel lütuf uygulamasında Tanrıyı gördük; halkını ziyaret etti ve kurtardı; onları Mısır ülkesinden dışarı çıkardı. Onları önce firavunun elinden ve sonra Amalek’in elinden kurtardı. Ayrıca, Mesih’in bir örneği olan man’ın gökten indirildiğini gördük; kaya, halkı için Kendisine vurulmuş olan Mesih için bir örnek idi ve kayadan fışkıran suda verilen Kutsal Ruh’un örneğini öğrendik. Bu örnekleri sonra çarpıcı ve güzel bir düzen içinde sunulan gelecekteki yüceliğin örneği izler; bu yücelik üç büyük bölüme ayrılır, yani, Yahudi, diğer uluslar ve Tanrının Kilisesi.

Musa’nın kardeşleri tarafından reddedilmesi dönemi sırasında Musa bir kenara ayrılır ve bir gelin ile birlikte sunulur – gelin reddedilişinin refakatçisidir. Bu kitabın başlangıcında Musa’nın, gelini ile olan ilişkisinin karakterini görmeye yönlendirildik. Musa, gelini için “kan aracılığı ile bir koca” idi. Bu ifade, Mesih’in kilise ile olan ilişkisini tam olarak ifade eder. Gelinin ya da Kilisenin Mesih ile olan bağlantısının temeli, O’nun ölümü ve dirilişidir. Ve kilise O’nunla birlikte O’nun sıkıntılarını paylaşmaya çağrılır. Bildiğimiz gibi, İsrail’in imansızlık dönemi ve Mesih’in reddedilişi dönemi sırasında Kiliseye çağrıda bulunulur ve Kilise tanrısal öğütlere göre tamam olduğu zaman, “diğer uluslardan olan seçilmişlerin Krallığa girdikleri zaman”, İsrail yeniden dikkate alınacak ve gözetilecektir.

Aynı şey Musa’nın karısı ve eski İsrail için de geçerli idi. Musa İsrail’e olan hizmet dönemi sırasında karısını geri göndermiş idi ve İsrail tam olarak kurtarılmış bir halk olarak ortaya çıktığı zaman, şu ayetlerde yazılanları okuruz: “Musa’nın kayınbabası Midyanlı kahin Yitro, Tanrının Musa ve halkı İsrail için yaptığı her şeyi, Rabbin İsraillileri Mısır’dan nasıl çıkardığını duydu. Musanın kendisine göndermiş olduğu karısı  Sippora’yı ve iki oğlunu yanına aldı. Musa, ‘garibim bu diyarda” diyerek oğullarından birine Gerşom (orada garip) adını vermiş idi. Sonra, ‘babamın Tanrısı bana yardım etti, beni firavunun kılıcından esirgedi” diyerek öbür oğluna da Eliezer (Tanrım yardımcımdır) adını koymuş idi. Yitro, Musa’nın karısı ve oğulları ile birlikte Tanrı dağına, Musa’nın konakladığı çöle geldi. Musa’ya şu haberi gönderdi, ‘Ben, kayınbaban Yitro, karın ve iki oğlun ile birlikte sana geliyoruz.’ Musa kayınbabasını karşılamaya çıktı, önünde eğilip onu öptü. Birbirlerinin hatırını sorup çadıra girdiler. Musa İsrailliler uğruna Rabbin firavun ile Mısırlılara tüm yaptıklarını, yolda çektikleri sıkıntıları, Rabbin kendilerini nasıl kurtardığını bir bir anlattı. Yitro, Rabbin İsraillilere yaptıkları iyiliklere, onları Mısırlıların elinden kurtardığına sevindi, ‘sizi Mısırlıların ve firavunun elinden kurtaran Rabbe övgüler olsun’ dedi. Halkı Mısırlıların boyunduruğundan O kurtardı. Artık biliyorum ki, rab tüm ilahlardan daha büyüktür. Çünkü onların gurur duyduğu şeylerin üstesinden geldi. Sonra Tanrıya yakmalık sunu ve kurbanlar getirdi. Harun ile bütün İsrail ileri gelenleri, Musa’nın kayınbabası ile Tanrının huzurunda yemek yemeye geldiler.” (Mısır’dan Çıkış 18: 1—12)

Buradaki sahne çok derinden etkileyici bir sahnedir. Tüm topluluk, Rabbin önünde zafer ile bir araya geldi -  diğer uluslardan biri Rabbe kurban sunuyor -  ve buna ek olarak resmi ya da örneği tamamlamak için kurtarıcı Musa’nın gelini ve Tanrının ona vermiş olduğu çocuklar ile birlikte Yitro da tanıtılmış oldu. Kısaca belirtecek olur isek, bu, gelecek olan krallık ile ilgili kendi başına çarpıcı bir ön örnektir. “Rab lütuf ve yücelik verecektir.” Bu kitapta gezinir iken, zaten daha önce de “lütuf” ile ilgili pek çok etkinlik görmüş idik. Ve burada, Kutsal Ruh’un kaleminden “yücelik” ile ilgili çok güzel bir örneğe sahibiz. Bu örneği, söz edilen yüceliğin hangi alanlarda gösterileceğine dair anlamlı bir önem içeren örnek olarak düşünebiliriz.

“Yahudi, diğer uluslar ve Tanrının Kilisesi”, gibi konular, Tanrının kutsal Sözünde açıklamış olduğu gerçeğin mükemmel sıralamasını bozmadan asla gözden geçirilemeyecek olan Kutsal Yazı konularıdırlar. Bu konular kilise ile ilgili gizem, elçi Pavlus’un hizmeti aracılığı ile tam olarak geliştirildikten beri var olmuşlardır ve bin yıllık dönem çağı boyunca var olacaklardır. Bu yüzden Kutsal Yazıları öğrenen her öğrenci, zihninde bu konulara gereken önemi verecektir.

Elçi, Efesliler’e yazdığı mektupta bize üzerinde durarak şunu öğretir: Kilisenin gizemi diğer önceki çağlarda yaşayan insanlara, elçi Pavlus’a açıklandığı gibi bildirilmemiş idi. Ancak kilisenin gizemi doğrudan açıklanmamış olmasına rağmen, şu ya da bu şekilde ön örnek olarak sunulmuş idi. Yusuf’un bir Mısırlı ile evlenmesi ve Musa’nın bir Etiyopyalı ile evlenmesi örneklerinde olduğu gibi. Bir gerçeğin örneği ya da ön örneği, onun doğrudan ve kesin bir şekilde açıklanışından çok farklı bir şeydir. Kilisenin gizemi göksel yücelik içinde ilk kez Tarsuslu Saul’e Mesih tarafından doğrudan açıklandı. Bu yüzden, bu gizemin açıklamasını bulmak için yasaya peygamberlere ya da mezmurlara bakan herkes boşu boşuna çaba sarf etmiş olur. Ama Efeslilere yazılan mektuba baktıkları zaman, bu gizemi orada ayrıntılı bir şekilde açıklanmış olarak bulurlar; bu şekilde Eski Antlaşma’nın Kutsal Yazılarında ön örneği verilmiş olan gizemi anlayabilir ve yararlanabilirler.

Böylelikle, bölümümüzün başlangıcında bin yıllık dönem ile ilgili bir sahne görürüz. Yüceliğin tüm alanları gözümüzün önüne açık olarak serilir. “Yahudi” Yehova’nın sadakatinin, merhametinin ve gücünün büyük yersel tanığı olarak ortaya çıkar. Yani, “Yahudi” nin önceki çağlarda ne olduğu, şimdi ne olduğu ve sonu olmayan dünyada ne olacağı belirtilir. “Diğer uluslar”, Tanrının Yahudiler ile ilişkisinden söz edilen kitapta detaylı olarak konuyu kavrarlar. Bu garip ve seçilmiş halkın- başlangıçlarından beri dik başlı olan – harika tarihini izlerler. Tahtların ve imparatorlukların alt üst edildikleri görülür – uluslar merkezlerinden sarsılırlar – Yehova’nın sevgisine mazhar olan bu halkın üstünlüğünün kurulması için herkes ve her şey yol vermeye zorlanırlar. Yitro, “Artık biliyorum ki, Rab bütün ilahlardan büyüktür, çünkü onların gurur duyduğu şeylerin üstesinden geldi” der. (Mısır’dan Çıkış 18:11) İşte, diğer uluslardan olanlar, Yahudi tarihinin harika sayfası önlerinde açıldığı zaman, bu gerçeği bu şekilde kabul ederler.

Son olarak, Sippora aracılığı ile ön örnek olarak verildiği gibi “Tanrının Kilisesinin” tamamı ve bireysel ön örnek olarak Sippora’nın oğullarında ima edilen, kilise üyeleri kurtarıcı ile olan en yakın ilişkiye ön örnek teşkil ederler. Tüm bunlar şekil olarak mükemmel ön örneklerdir. Bize bu konu ile ilgili kanıtlarımız hakkında soru sorulabilir. Yanıt şöyle olacaktır: “ben bilge kişilere hitap ettiğimi düşünüyorum; sözlerim hakkında yargıyı siz verin.” Bir öğretişi, bir örnek üzerine asla inşa edemeyiz. Ama bir öğretiş bir örnek aracılığı ile açıklandığı zaman, ayrıntılı olarak fark edilebilir ve yapılan incelemeden yarar sağlanabilir. Her durumda, ruhsal bir zihin ya öğretişi anlamak ya da örneği ayırt etmek için kesinlikle gereklidir. “Doğal kişi, tanrının Ruhu ile ilgili gerçekleri kabul etmez. Çünkü bunlar ona saçma gelir, ruhça değerlendirildikleri için bunları anlayamaz.” (1.Korintliler 2:14)

13. ayetten bölümümüzün sonuna kadar topluluktaki ilişkilerin yönetimi konusunda Musa’ya yardım etmeleri için atanan önderlerden söz edilir. Bu fikri öneren Yitro’dur; Musa’nın yaptığı işlerin çokluğundan dolayı “tükeneceğini” anlar ve bu öneriyi getirir. Bu konu ile bağlantılı olarak Çölde Sayım 11. Bölümdeki yetmiş yönetici önderin atanmasına dair ayetleri okumak yararlı olur. Burada Musa’nın üzerine yüklenmiş olan ağır sorumluluğu tek başına taşıyamadığı için ezilen ruhunu görürüz. Musa, burada, yüreğindeki sıkıntıyı şu sözler ile dile getirir: “Rabbe, ‘kuluna neden kötü davrandın?’ dedi, ‘Seni hoşnut etmeyen ne yaptım ki, bu halkın yükünü bana yüklüyorsun? Bütün bu halka ben mi gebe kaldım? Onları ben mi doğurdum? Öyle ise neden emzikteki bir çocuğu taşıyan bir dadı gibi, atalarına ant içerek söz verdiğin ülkeye onları kucağımda taşımamı istiyorsun? Bütün bu halka verecek eti nereden bulayım? Bana, ‘bize yiyecek et ver’ diye sızlanıp duruyorlar. Bu halkı tek başıma taşıyamam, bunca yükü kaldıramam. Bana böyle davranacak isen – gözünde lütuf buldu isem – lütfen beni hemen öldür de kendi yıkımımı görmeyeyim.’” (Çölde Sayım 11:11-15)

Tüm bu ifadelerden gördüğümüz gibi, Musa’nın onurlu görevinden çok yorulmuş olduğu aşikardır. Eğer Tanrı onu topluluğu yöneten tek aracı yapmaktan hoşnut olsa idi, ona verdiği görevin saygınlığı ve ayrıcalığı da daha çok olacak idi. Sorumluluğun çok fazla olduğu gerçek idi, ama iman, bu konuda Tanrının yeterli olacağını savunurdu. Ama burada yine de Musa’nın yüreğinin –her ne kadar bereketlenmiş bir hizmetkar olsa da – dayanamadığını görüyoruz ve Musa şöyle der: “Bu halkı tek başıma taşıyamam, bunca yükü kaldıramam.” Ama ondan bu yükü tek başına taşıması istenmiyor idi, çünkü Tanrı Musa ile birlikte idi. Bu halk Tanrı için bir yük değil idi, halkı taşıyan Tanrı idi; Musa yalnızca aracı idi. Konuşmasında halkı taşırken kullandığı değnekten söz etmiyor idi, oysa Musa nasıl Tanrının elinde bir aracı ise, değnek de aynı şekilde Musa’nıın elindeki bir aracı değil mi idi? Mesih’in hizmetkarları işte bu noktada sürekli başarısızlığa uğrarlar ve böyle bir başarısızlık çok tehlikelidir, çünkü alçakgönüllülük görünümüne bürünür. Kişinin kendisine güvenmemesi ve ruhun derin alçalması gibi görünür, ama ağır sorumluluk almaktan çekinmektir. Ama araştırmamız gereken tek şey, bu sorumluluğu Tanrının verip vermemiş olduğudur. Eğer bu sorumluluğu Tanrı verdi ise, o zaman bunu taşımam konusunda benimle birlikte olacağı kesindir. Ve eğer Tanrı benimle birlikte ise o zaman her şeyi taşıyabilirim. Tanrı benimle beraber olduktan sonra bir dağın yükü bir hiçtir; Tanrı olmadan bir tüyün yükü bile çekilmezdir. Eğer bir kişi kendi aklı ile hareket eder ve Tanrının kendisinden taşımasını asla istemediği bir yükü omuzlarına koyar ise,  onu taşıması uygun değildir; o zaman bu kişinin bu yükün ağırlığı altında ezildiğini görmeyi kesinlikle bekleyebiliriz. Ama eğer bir yükü Tanrı kişinin üzerine koyar ise, Tanrı o kişiyi o yükü taşıması için usta ve güçlü kılacaktır.

Tanrısal bir atanmadan ayrılmak hiç bir zaman bir alçakgönüllülük meyvesi değildir. Aksine, gerçek alçakgönüllülük kendisini atandığı görevde kalmak aracılığı ile Tanrıya bağımlı kalması şeklinde ifade edecektir. Gücümüz yetmediğinde hizmetten ayrıldığımız zaman, benlik ile ilgilendiğimize dair kesin bir kanıt göstermiş oluruz. Tanrı bizi hizmete kendi gücümüzün temelinde değil, Kendi gücünün temelinde atar. Bu yüzden kendimle ilgili düşünceler ile dolu olur isem, ya da O’na kesin güvensizlik duyuyor isem, her hizmet ya da tanıklık konumundan vazgeçmem gerekir. Çünkü o hizmet ya da tanıklığın ağır sorumluluğunu taşıyamayacağım kesindir. Tüm güç yalnızca Tanrıya aittir ve bu gücün bir ya da yetmiş aracı tarafından iş görmesi arasında bir fark yoktur; güç her iki durumda da aynıdır; ama eğer bir aracı saygınlığı reddeder ise, bunun sonucu olarak daha kötü durum ile karşılaşacaktır. Tanrı, bir kişi eğer O’nun koyduğu yerde Tanrının gücüne güvenmiyor ise, Tanrı o kişiyi o onur yerinde kalması için zorlamayacaktır. Saygınlığından vazgeçmesi için yol her zaman önünde açık olacaktır ve bu kişinin imansızlığının onu koyacağı yerde batacaktır.

Bu durum Musa için söz konusu oldu. Yükten şikayet etti ve yük çok hızlı bir şekilde omuzlarından kaldırıldı, ama aynı zamanda o yükü taşımasına izin verilen yüksek onur da alındı. “Ve Rab Musa’ya, ‘Halk arasında önder ve yönetici bildiğin İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi topla’ dedi, ‘onları Buluşma Çadırına getir, yanında dursunlar. Ben inip seninle orada konuşacağım. Senin üzerindeki Ruh’tan alıp onlara vereceğim. Halkın yükünü tek başına taşımaman için sana yardım edecekler.’” (Çölde sayım 11:16,17) Taze bir güç sunulmadı. Bir kişideki ya da yetmiş kişideki Ruh, aynı Ruh idi. Bir kişinin benliğinde olan değer ya da erdem, yetmiş kişide olan değer ya da erdemden daha fazla değil idi. “Yaşam veren Ruh’tur. Beden bir yarar sağlamaz.” (Yuhanna 6:63) güç açısından kazanılan hiç bir şey olmadı, ama bu tutumu nedeni ile Musa büyük bir saygınlık kaybetmiş oldu.

Çölde sayım 11. Bölümden sonraki kısımda Musa’yı imansızlıktan söz ederken görürüz ve bu sözleri Rabbin sert bir azarlayışına yol açar: “Rab, ‘Elim kısaldı mı?’diye yanıtladı. ‘Sana söylediklerimin yerine gelip gelmeyeceğini şimdi göreceksin.” (Çölde Sayım: 11:23) Eğer okuyucum Çölde sayım 11:11-15 ayetleri ile Çölde sayım 11:21,22 ayetlerini karşılaştıracak olur ise, burada dikkat çeken ciddi bir bağlantı bulacaktır. Kendi zayıflığı ya da güçsüzlüğü nedeni ile sorumluluktan kaçan kişi Tanrının kaynaklarının doluluğunu ve yeterliliğini sorgulamak gibi büyük bir tehlike içine girecektir. Tüm bu sahne Mesih’in, kendisini yalnız hissetme ya da yaptığı işte bunalma gibi bir ayartma ile karşılaşabilecek her hizmetkarı için çok değerli bir ders öğretir. Şunu aklımızdan çıkartmayalım; Kutsal Ruh’un işlediği bir yerde bir aracı yetmiş aracı kadar iyi ve yeterlidir. Ve Kutsal Ruh’un işlemediği bir yerde yetmiş kişi de çalışsa, değeri ancak bir kişinin değeri kadardır. Her şey Kutsal Ruh’un enerjisine bağlıdır. Bir kişi, Kutsal Ruh ile birlikte her şeyi yapabilir, her şeye katlanabilir, her şeyi başarabilir. Kutsal Ruh olmadığı zaman yetmiş kişi bile olsa hiç bir şey yapılamaz. Tek başına olan hizmetkar şunu hatırlasın: Kutsal Ruh’un varlığı ve gücü sağlandığı sürece, yükünden şikayet etmesi ya da iş bölümü için istekte bulunması gerekmez. Eğer Tanrı bir kişiyi, yapması için büyük bir iş vererek onurlandırır ise, bu kişi bu iş ile sevinsin ve o işten şikayet etmesin; çünkü eğer şikayet eder ise, onurunu çok çabuk bir şekilde kaybedebilir. Tanrı için aracılar çoktur. Tanrı, istese İbrahim’e taşlardan çocuklar yapardı ve aynı şekilde görkemli işine devam etmek için ihtiyaç duyduğu aracıları da sağlayabilir.

Ah, O’na hizmet edecek bir yürek! Sabırlı, alçakgönüllü, benliğini hiç sayan ve adanmış bir yürek! Hem topluluk ile birlikte hem de tek başına hizmet etmeye hazır bir yürek, Mesih’in sevgisi ile öylesine dolu bir yürek ki, sevincini, hizmetinin alanı ya da karakteri ne olur ise olsun, tüm sevincini O’na hizmet etmekte bulur. Günümüzdeki en özel ihtiyacın bu olduğu kesindir. Kutsal Ruh yüreklerimizi İsa’nın adının değerliliği ile daha derin hissetmemiz için karıştırsın ve bize O’nun yüreğinin değişmez sevgisine daha dolu, daha net ve daha uygun bir karşılık vermemiz amacı ile bizi güçlendirsin!

Mısır’dan Çıkış 19

Şimdi İsrail tarihindeki en önemli noktaya gelmiş bulunuyoruz. “Dağa dokunanın kesinlikle öldürüleceği”, üstüne ateşin indiği dağın eteğinde durmaya çağrılırız. Bir önceki bölümde önümüzde açılan bin yıllık sahne geçip gitmiştir. Kısa bir süre için güneş ışığı görülmüş idi, ama kısa bir süre sonra bu güneş ışığını dağın çevresine toplanan kalın ve koyu bulutlar izledi; İsrail burada koyu ve duygusuz yasacılık ruhu ile Yehova’nın saf lütuftan oluşan antlaşmasını terk etti ve insan işlerine dayanan antlaşma istedi. Feci bir hareket! Korkunç sonuçlara neden olan bir hareket! Daha önce görmüş olduğumuz gibi İsrail2in önünde hiç bir düşman duramadı. Önlerindeki zaferli yürüyüşlerini kesmek için hiç bir engel başarılı olamıyor idi. Firavunun orduları yok edilmiş idi – Amalek ve halkı kılıçtan geçirilmişler idi – her zaman zafer vardı, çünkü Tanrı, İbrahim, İshak ve Yakup’a verdiği söz uyarınca halkı adına hareket ediyor idi.

Şimdi önümüzde bulunan bölümün ilk ayetlerinde Rab, İsrail’e olan hareketlerini şu dokunaklı ve güzel ifade ile ortaya koyuyor: “Yakup soyuna, İsrail halkı soyuna şöyle diyeceksin: Mısırlılara ne yaptığımı, sizi nasıl kartal kanatları üzerinde taşıyarak yanıma getirdiğimi gördünüz. Şimdi sözümü dikkatle dinler ve antlaşmama uyarsanız, bütün uluslar içinde öz halkım olursunuz. Çünkü yeryüzünün tümü benimdir. Siz benim için kahinler krallığı, kutsal ulus olacaksınız. İsraillilere böyle söyleyeceksin.” (Mısırdan Çıkış 19: 3-6)Burada benim sözüm ve benim antlaşmam sözlerine dikkat edelim. Bu sözler ne anlam ifade ediyorlardı? Yehova, ağır ve bükülmeyen bir yasa vericinin kurallarını ve buyruklarını koymak amacı ile mi böyle konuşmuş idi? Hayır, kesinlikle değil. Burada esaretten özgürlükten söz ediliyor. Mahvedicinin kılıcından kaçmak için bir sığınak sağlanmasından söz ediliyor, kurtarılmış kişilerin özgürlüğe geçmeleri için açılan bir yoldan bahsediliyor; gökten ekmek indirildi, sert kayadan su fışkırtıldı. İsrail dağın önünde kamp kurduğu zaman Yehova’nın lütufkar sözleri böyle idi.

Yehova’nın antlaşmasına göre, bu antlaşma saf bir lütuf antlaşması idi. Hiç bir koşul talep etmiyor idi, boyna hiç bir boyunduruk takmıyor ve omuzlara hiç bir yük koymuyor idi. Kildanilerin Ur kentinde Tanrının yüceliği İbrahim’e göründüğü zaman, Tanrı İbrahim’e kesinlikle “bunu yapacaksın” ve “şunu yapmayacaksın” şeklinde hitap etmedi. Ah, hayır! Böyle bir hitap şekli Tanrının yüreğine uygun değil idi. Tanrıya yakışan “insanın boynuna bir boyunduruk takmak” değil idi. İbrahim’e,”BEN VERECEĞİM” dedi. Kenan diyarı, insan çabası ile değil, Tanrının lütfu aracılığı ile verilecek idi. Bu değişmedi ve Mısırdan Çıkış kitabının başlangıcında Tanrının İbrahim’in tohumuna verdiği vaadi yerine getirmek için lütuf ile aşağı indiğini görürüz. Bu tohumu hangi koşullar içinde bulduğu önem taşımıyor idi. Kuzunun kanı O’nun verdiği vaadi mükemmel bir adalet temeli üzerinde yerine getirmesi için yeterli idi. İbrahim’in tohumuna Kenan diyarını vaat etmesinin nedeni, halkın doğruluğu değil idi, çünkü böyle olsa idi, o zaman verdiği vadin gerçek doğası tamamen mahvolmuş olur idi. O zaman bu bir antlaşma olur idi ve bir vaat olmaz idi, “ama Tanrı bereketi İbrahim’e vaat aracılığı ile verdi, antlaşma aracılığı ile değil. (Galatyalılar 3. Bölümü okuyun.) Bu nedenle, bu 19. Bölümün başlangıcında halka Yehova’nın kendilerine nasıl lütuf ile davrandığı hatırlatılır. Ve kendilerine sağlanan merhametin göksel sesine kulak vermeye devam etmeleri ve karşılıksız ve mutlak lütuf antlaşması içinde kalmaları gerektiği söylenir. “Siz, benim için tüm diğer insanlardan üstün değerli bir hazine olacaksınız.” Bu durum nasıl mümkün olabilir idi? Merdiveni insan doğruluğu ve yasacılık ile tırmanarak mı? İnsan tarafından yerine getirilmesi imkansız bir yasanın lanetine uğradıkları zaman, “değerli bir hazine” mi olacaklar idi? Kesinlikle hayır! Bu yasa, daha kendilerine verilmeden önce kendileri tarafından ihlal edilmiş idi bile. Yehova, peygamberin şu sözleri ile açıkladığı gibi, halkının lütuf konumunda kalmasını istiyor idi: “Ey Yakup soyu, çadırların, ey İsrail, konutların ne güzel! Yayılıyorlar vadiler gibi, ırmak kıyısında bahçeler gibi, Rabbin diktiği öd ağaçları gibi, su kıyısındaki sedir ağaçları gibi. Kovalarından sular akacak, tohumları bol su ile sulanacak. Kralları Agak’tan büyük olacak, krallığı yüceltilecek. Tanrı onları Mısırdan çıkardı, O’nun yaban öküzü gibi gücü var. Düşmanı olan ulusları yiyip bitirecek, kemiklerini parçalayacak, okları ile onları deşecekler.” (Çölde Sayım 24: 5-8)

Ama yine de her şeye rağmen İsrail, bu bereketli konumunda kullanma fırsatını kullanmadı. Tanrının “kutsal vaadi” ile sevinç duymak yerine ölümlü bir ağızdan çıkabilecek en kutsal yemini vermek gafletine düştüler. “Bütün halk bir ağızdan, ‘Rabbin söylediği her şeyi yapacağız” dediler. (Mısırdan Çıkış 19:8) Bu sözleri söyler iken çok cesur bir dil kullanmışlar idi. “Yapacağımızı umuyoruz” ya da “yapmaya gayret edeceğiz” dahi dememiş, “yapacağız” demişler idi. Bu sözleri ile kendilerine duydukları güvenin ölçüsünü ifade ettiler. Ama hayır, daha da ileri gittiler ve “yapacağız” dediler. Tüm topluluk içinden tek bir kişi bile farklı konuşmadı. Hayır; “Bütün halk bir ağızdan yanıt verdi.” Kutsal vaadi – “kutsal antlaşmayı” – ihlal ettiklerinin farkında bile değiller idi.

Ve şimdi halkın bu kararının sonucuna bakalım. İsrail tek bir ağızdan verdiği sözü söylediği ve “yapacağız” dediği anda değerlerin görünümünde mutlak bir değişiklik meydana geldi. “Rab, Musa’ya, ‘Sana koyu bir bulut içinde geleceğim’ dedi, ‘öyle ki, seninle konuşur iken, halk işitsin ve her zaman sana güvensin. Dağın çevresine sınır çiz ve halka de ki, ‘ Sakın dağa çıkmayın, dağın eteğine de yaklaşmayın! Kim dağa dokunur ise kesinlikle öldürülecektir. Ya taşlanacak, ya da ok ile vurulacak; ona insan eli değmeyecek. İster insan olsun ister hayvan, yaşamasına izin verilmeyecek.” Bu durum çok dikkat çekici bir değişim idi, bir süre önce, “Sizi kartal kanatları üzerinde taşıyarak yanıma getirdim” diyen Yehova şimdi koyu bir bulut içinde geliyor idi ve şu sözleri söylüyor idi: “Dağın çevresine sınır çiz ve halk dağa yaklaşmasın.” Lütuf ve merhametin tatlı sözlerinin yerini üzerine ateş inen bir dağın “gök gürültüleri ve şimşekleri” alıyordu. İnsanoğlu tanrının muhteşem lütfunun önünde kendi sefil işlerinden söz etmeye cesaret etmiş idi. İsrail, “yapacağız” demiş idi ve bu nedenle ne yapabileceğinin tam olarak görülmesi için uzak bir mesafede tutulması gerekiyor idi. Tanrı, ahlak mesafesinin yerini alır. Ve halk bu sözlere itaat eder, çünkü korku ve dehşet ile dolarlar, titremeye başlarlar ve bu durumlarına şaşmamak gerekir, zira görüntü gerçekten “korkunçtur”. “Öylesine korkunçtur ki, çok korkuyorum ve sarsılıyorum” demiştir. Tanrısal kutsallığın ifadesinin görünümü olan “yakıp tüketen ateşin” görüntüsüne kim dayanabilir idi? “Rab Sina dağından geldi, halkına Seir’den doğdu ve Paran dağından parladı. On binlerce kutsalı ile birlikte geldi, sağ elinde halkı için alev alev yanan ateş vardı.” (Yasanın Tekrarı 33:2) “Alev alev yanan ateş” ifadesi yasa için uyarlanan bir ifadedir; yasanın kutsallığını ortaya koyar. “Tanrımız yakıp tüketen bir ateştir,” – düşünce, söz ve eylem açısından kötüyü asla hoş görmeyen bir mükemmellik.

Bu nedenle, görüyoruz ki, İsrail “yapacağız” demekle ölümcül bir hata yaptı. İsteseler bile, yerine getirmek ya da ödemek için asla güçleri olmadığı halde kendilerini mahvedecek bir söz söylediler. Hepimiz şu sözü çok iyi biliriz: “söz verip yerine getirmemektense, hiç söz vermemek çok daha iyidir.” Bir vaadin temel özü onu yerine getirme konusundaki yeterlilikten oluşur. Ve insanın bu konudaki yeterliliği nerededir? Yoktur! Çaresiz bir günahkarın bir vaatte bulunması, iflas etmiş birisinin bankadan para çekmek istemesine benzer. Vaatte bulunan bir insan, doğası ve koşulları itibarı ile gerçeği inkar eden bir kişidir. İnsanoğlu mahvolmuştur, elinden ne gelir, ne yapabilir? Hiç bir şey! İnsanın gücü hiçtir ve iyi bir şeyi ne yapacaktır ne de yapar. İsrail verdiği sözü yerine getirdi mi? “Rabbin her sözünü yerine getirdiler mi?” Altın buzağının yapımını, on buyruğun yazılı olduğu kırılan taş levhaları, tutulmayan Sebt gününü, küçük görülen ve ihmal edilen kuralları, taşlanan elçileri, reddedilen ve çarmıha gerilen Mesih’i, direnç gösterilen Kutsal Ruh’u hatırlayın. Tüm bunlar insanın yerine getiremediği sözlerinin baskın ve üzücü kanıtlarıdır. Düşmüş insanlık bir vaatte bulunduğu zaman hep aynı şey olacaktır.

İmanlı okuyucu, sonsuz kurtuluşunun senin zavallı söz ya da çözümlerine değil, “İsa Mesih’in ilk ve son kez sunduğu” kurbana bağlı olması seni sevindirmiyor mu? Ah, evet, bu gerçek asla başarısızlığa uğramayacak olan sevincimizdir. Mesih tüm vaatlerimizi kendi üzerine almıştır ve onları görkemli bir şekilde sonsuza kadar yerine getirmiştir. O’nun diriliş yaşamı Bedeninin üyelerinde akar ve üyelerinde, yasal sözlerin ya da yasal iddiaların asla üretemeyeceği sonuçlar üretir. Mesih bizim yaşamımızdır ve O bizim doğruluğumuzdur. O’nun adı yüreklerimizin en büyük değeri olsun. O’nun amacı her zaman enerjimize hükmetsin. O’nun işi yiyeceğimiz ve içeceğimiz olsun ve adı ve gücü O’nun hizmetinde yüceltilsin.

Bu bölümü sona erdirmeden önce söylemek istediğim bir şey var: Yasanın Tekrarı adlı kitaptaki bir bölüm, bu konu ile ilgili bağlantısı olduğu fark edilmeden bazı zihinler için zorluk yaratabilir. Bu zorluk, üzerinde durduğumuz konu ile yakından ilgilidir. “Rab benimle yaptığınız konuşmayı duyunca şöyle dedi: ‘Bu halkın sana neler söylediğini duydum. Bütün söyledikleri doğrudur’” (Yasanın Tekrarı 5:28) Bu ifade okunduğu zaman, Rabbin onların söylediklerini onayladığı gibi bir düşünce akla gelebilir. Ama eğer okuyucum 24-27. Ayetler arasındaki tüm bölümü okuma zahmetine katlanır ise, Tanrının halkın verdiği sözü onaylayan bir ifade kullanmadığını ve bu ifadedeki içeriğin halkın verdiği sözün sonuçlarının getireceği dehşeti belirttiğini hemen anlayacaktır. Halk, buyrulanlara katlanacak güce sahip değil idi. Halk, ‘eğer Tanrımız Rabbiin sesini bir daha duyar isek, öleceğiz. Ateşin içinden seslenen yaşayan Tanrının sesini bizim gibi duyup da sağ kalan var mı? Sen git, Tanrımız Rabbin söyleyeceklerini dinle. Sonra Tanrımız Rabbin tüm söylediklerini bize anlat. Ve biz de kulak verip uyacağız.’ Halkın kibirli yasacılığı Tanrının bu şekilde davranmasına neden olmuş idi; o korkunç görüntü içinde Yehova ile yüz yüze gelme konusunda güçleri olmadığını kabul ediyorlar idi. Tanrının, “yasanın işleri” gibi temeli kum olan bir zemin için lütfun karşılıksız ve değişmez antlaşmasından vazgeçmesi asla mümkün olmayacak bir gerçektir.

Mısır’dan Çıkış 20

Bu bölümde verilen ahlak yasasının gerçek karakterini ve objesini anlamak çok önemli bir meseledir. İnsan zihninde yasa ve lütuf ilkelerini birbirine karıştırmak gibi bir eğilim mevcuttur, öyle ki, ne biri ne de diğeri tam olarak anlaşılabilsin. Yasa, katı ve bükülmez görkemi ile kesilmiştir ve yasa lütfun tüm tanrısal çekiciliklerini sıyırıp atar. Tanrının kutsal talepleri yanıtsız kalır ve günahkarın derin ve çok yönlü ihtiyaçları yasa ve lütfu birbirine karıştırma girişiminde bulunan kişiler tarafından çerçevelenmiş bir sistem nedeni ile karşılanamaz ya da ulaşılamaz olarak kalırlar. Gerçeği söylemek gerekir ise, yasa ve lütuf asla bir araya gelemezler, çünkü onlar kadar birbirlerinden farklı olan başka iki şey daha yoktur.  Yasa, insanın ne yapması gerektiğini ortaya koyar, lütuf ise Tanrının ne olduğunu gösterir. Bu iki şey nasıl olur da tek bir sistem içinde bir araya gelebilir? Bir günahkar nasıl olur da yarısı yasa yarısı lütuftan oluşturulmuş olan bir sistem aracılığı ile kurtarılabilir? İmkansız! Ya biri olacaktır ya da diğeri olacaktır; ikisi bir arada asla olamaz.

Yasa bazen “Tanrının zihninin ikinci nüshası” olarak ifade edilir. Bu tanımlama, bütünüyle hatalıdır. Bu ifadeyi, insanın nasıl olması gerektiği hakkındaki Tanrı zihninin bir ikinci nüshası olarak ifade edecek olsa idik, o zaman gerçeğe daha yakın olmuş olur idik. Eğer ben on buyruğu Tanrının zihninin ikinci nüshası olarak düşünecek olur isem, o zaman Tanrının zihninde “şunu yapacaksın” ya da “şunu yapmayacaksın” gibi ifadelerden başka bir şey olup olmadığını sorarım. Lütuf yok mudur? Merhamet? Sevecen iyilik? Tanrının ne olduğunu göstermesi gerekmez mi? Bağrında taşıdığı o derin sevginin sırlarını söylemesi gerekmez mi? Tanrısal karakterin içinde katı talepler ve yasaklardan başka bir şey yok mudur? Eğer böyle olsa idi, o zaman “Tanrı sevgidir” yerine “Tanrı yasadır” denmesi gerekmez miydi? Ama Adına övgüler olsun ki, Tanrının yüreğinde o ateşli dağda söylenmiş olan şeylerden çok fazlası mevcuttur. Eğer Tanrının ne olduğunu görmek istiyor isem, o zaman Mesih’e bakmam gerekir; “Çünkü tanrının bütün doluluğu bedence Mesih’te bulunuyor.” (Koloseliler 2:9) “Yasa Musa aracılığı ile verildi, ama lütuf ve gerçek Mesih İsa aracılığı ile geldi.” (Yuhanna 1:17) Yasada bir ölçüde gerçeğin mevcut bulunduğu kesindir. Yasanın kapsamındaki gerçek, insanın nasıl olması gerektiği ile ilgilidir. Her şey nasıl Tanrıdan hasıl oluyor ise, yasa mutlak uygulandığı sürece mükemmel idi; içinde yazılı olanlar açısından mükemmel idi; ama içeriği suçlu günahkarların gözüne Tanrının doğasını ve karakterini açıklayacak bir aracıya sahip değil idi. Yasada lütuf yok idi – merhamet yok idi. “Musa’nın yasasını hiçe sayan, acımasızca öldürülür.” (İbraniler 10:28) Kurallarıma ve ilkelerime sarılın, çünkü onları yerine getiren onlar sayesinde yaşayacaktır.” (Levililer 18:5; Romalılar 10:5) Bu yasanın sözlerine uymayana ve onları onaylamayana lanet olsun.” (Yasanın Tekrarı 27:26; Galatyalılar 3:10) Bu, lütuf değildir. Sina dağı, gerçekten de lütuf aranacak bir yer değil idi. Yehova Sina dağında Kendisini korkunç bir görkem, koyu karanlık, şiddet, gök gürlemesi ve şimşekler ile açıkladı. Bu söylenenler lütfun ve merhametin özelliklerini asla göstermezler, ama gerçek ve adalet açısından tam olarak uygundurlar ve yasa da zaten gerçek ve adalet idi ve bundan başka bir şey değil idi.

Tanrı, yasasında bir insanın ne ya da nasıl olması gerektiğini ortaya koyar ve eğer insan öyle değil ise, onun üzerine lanet beyan eder. Ama o zaman insan yasanın ışığında kendisine baktığı zaman, kendisinin tam yasa tarafından mahkum edilen kişi olduğunun farkına varır. O zaman bu yasadan yaşam alması nasıl mümkün olacaktır? Yasa, yaşamı ve doğruluğu, ancak sürekli olarak yerine getirildiği takdirde, vaat eder. Ama daha başlangıçta yasa bize zaten bir ölüm ve kötülük konumunda olduğumuzu kanıtlar. Biz, yasanın sonunda yani yasa yerine getirildikten sonra kazanılacağını söylediği şeyleri başlangıçta arzu ederiz. Bu nedenle, onları kazanmamız nasıl mümkün olur? Yasanın taleplerini yerine getirebilmem için önce yaşama sahip olmam gerekir ve yasanın taleplerini karşılamam için mutlak doğruluğa sahip olmam gerekir. VE eğer ne ona ne de diğerine sahip değil isem, o zaman “lanetliyimdir.” Ancak bilindiği gibi gerçek, her ikisine de sahip olmadığımdır. Ne yapmam gerekir? Sor ya da mesele işte budur. “Yasa öğretmeni olmak isteyen” kişiler bir örnek versinler. Yasanın hem ruhsallığı, hem bükülmezliği ve hem de insanın umutsuz dünyasallığı gibi zorluklar altında bükülmüş olan doğru bir vicdana tatmin edici bir yanıt versinler.

Gerçek, elçinin bize öğrettiği gibidir. “Kutsal Yasa, suç çoğalsın diye araya girdi.” (Romalılar 5:20) Bu ayet, bize çok net olarak yasanın gerçek amacını ya da objesini gösterir. Yasa, günahın ne olduğunu açıklamak için verildi. Yasa bir anlamda, insana ahlak yetersizliğini açıklamak amacı ile gökten aşağı indirilmiş olan mükemmel bir aynaya benzer. Eğer bir aynanın önünde taranmamış bir saç ile durur isem, ayna bana saçımın taranmamış olduğunu gösterir, ama saçımı taramaz. Eğer eğri bir duvarı mükemmel bir şakul sicimi ile ölçmeye kalkacak olur isem, bu şakul sicimi duvarın eğri olduğunu gösterir, ama eğriliği düzeltmez. Eğer karanlık bir gecede dışarıda yanıma bir lamba alır isem, bana önümdeki yolda bulunan bütün engelleri ve bozuklukları gösterecektir, ama onları yolun üzerinden kaldırmayacaktır. Ayrıca, ayna, şakul sicimi ve lamba ayrıca işaret ettikleri çeşitli kötülükleri yaratmazlar; ne yaratırlar ne de onları yok ederler, onları yalnızca açığa çıkartırlar. Aynı şey yasa için de geçerlidir. İnsanın yüreğindeki kötülüğü yasa yaratmaz, aynı şekilde onu yüreğinden uzaklaştırmaz da, ama hatasız bir kesinlikle onu ortaya koyar ve açığa çıkartır. “Öyle ise ne diyelim? Kutsal Yasa günah mı oldu? Kesinlikle hayır! Ama yasa olmasa idi, günahın ne olduğunu bilemezdim. Yasa, ‘göz dikmeyeceksin’ demese idi, başkasının malına göz dikmenin ne olduğunu bilemezdim.” (Romalılar 7:7) Buradaki ifade “tutku duymazdım” değil, “bilemezdim” ifadesidir. “tutku” her zaman orada idi, ama yasa Her Şeye Gücü Yeten’in mumu olarak onun üzerine ışık tutuncaya kadar karanlıkta kalacak idi. Ama yasanın tuttuğu ışık aracılığı ile yüreğin karanlık odaları aydınlanır ve oradaki kötülük açığa çıkartılır. Karanlık odadaki bir adam çevresindeki tozun ve karışıklığın karanlık nedeni ile farkına varamaz, ama güneşin ışınları odanın içinde parladığı zaman, çevresinde bulunan her şeyin hemen farkına varır. Tozu yaratan güneş ışınları mıdır? Kesinlikle hayır. Toz zaten oradadır ve güneş ışınları onu yalnızca yakalarlar ve açığa getirirler. Tüm bu anlatılanlar yasanın etkisine dair basit ama etkili örneklerdir. Yasa insanın karakterini ve koşullarını yargılar. Onun bir günahkar olduğunu kanıtlar ve onu lanet altına tıkayıp hapseder. Onun ne olduğu konusunda hüküm verir ve yasa eğer insana, yasanın olması gerektiği gibi bir kişi olmadığını söylüyor ise, o zaman insanı yargılar.

Bu nedenle, yasa insana yaşam ve doğruluk sağlama konusunda yetersizdir; insanı yalnızca lanetleyebilir ve eğer günahkarın koşulu ve yasanın karakteri tamamen değişmez ise, yasa insanı lanetlemekten başka bir şey yapamaz. Yasa zayıflıklara izin vermez, kusurlu olmasına rağmen içten itaat konusunda hiç bir bilgisi yoktur. Eğer öyle olsa idi, o zaman yasa olduğu gibi, yani, “kutsal, adil ve iyi” olmaz idi. Yasa ne ise o olduğu için günahkar yasa aracılığı ile yaşam elde edemez. Eğer insan yasa aracılığı ile yaşam elde edebilse idi, o zaman mükemmel olmaz idi ya da günahkar, günahkar olmaz idi. Bir günahkarın mükemmel bir yasa ile yaşam elde etmesi imkansızdır, çünkü yasa mükemmel olduğu için insanı yargılamak zorundadır. Yasanın mutlak mükemmelliği insanın mutlak mahvını ve mahkumiyetini ortaya çıkartır ve mühürler. “Bu nedenle, yasanın gereklerini yapmak ile hiç kimse Tanrı katında aklanmayacaktır. Çünkü yasa sayesinde günahın bilincine varılır.” (Romalılar 3:20) Bu ayette yalnızca günahın bilincine varılması için ifadesi yazılıdır. “Kutsal yasadan önce de dünyada günah vardı, ama yasa olmayınca günahın hesabı tutulmaz.” (Romalılar 5:13) Günah mevcut idi ve suç halinde görünmesi için yalnızca yasanın varlığına ihtiyacı var idi. Eğer çocuğuma, “o bıçağa dokunmaman gerekir” der isem, aynen yasanın yaptığını yapmış olurum.” Çocuğuma getirdiğim yasaklama onun yüreğinde kendi isteğini yapma eğilimini ortaya çıkartır.

Elçi Yuhanna, “Günah demek, yasaya karşı gelmek” demektir.” (1.Yuhanna 3:4) Bu bölümdeki “karşı gelmek” sözcüğü, Kutsal Ruh’un gerçek düşüncesini geliştirmez. Karşı koymak için önüme konmuş kesin bir kurala ya da çizgiye sahip olmam gerekir. Karşı koymak, yasaklanmış olan bir çizgiyi geçmek anlamına gelir ve yasada benim için böyle bir çizgi mevcuttur. Yasanın koyduğu yasaklardan herhangi birini alabilirim, örneğin, “öldürmeyeceksin”, “zina etmeyeceksin”, ya da “çalmayacaksın”. Burada, önüme konmuş olan bir kural ya da çizgi vardır; ama ben, içimde bu doğrudan ifade edilmiş olan yasaklara karşı kesin prensiplerin bulunduğunun farkına varırım. Evet, bana söylenen adam öldürmeyeceksin ifadesindeki gerçek, bana doğamda adam öldürme kapasitemin var olduğunu gösterir. Yapma kapasitemin olmadığı bir şeyi yapmamamın söylenmesine gerek yoktur. Ama Tanrının olmam gereken konudaki isteği, benim olmamam gereken konudaki isteğimin var olduğunu gösterir. Bunun açıklaması basittir ve elçinin bu konuda belirttiği mantığı ile uyum içindedir.

Ama yine de pek çok kişi yasa aracılığı ile yaşama sahip olamayacağımızı kabul edecektir. Ancak aynı zamanda yasanın yaşam kuralımız olduğunu da kabul ederler. Bu noktada elçi şu gerçeği beyan eder: “yasanın işlerini yapmaya güvenenlerin hepsi lanet altındadır.” (Galatyalılar 3:10) Eğer yasanın temeli üzerindeler ise, kim oldukları fark etmez, otomatikman lanet altındadırlar. Bir kişi şöyle diyebilir: “Ben yeniden doğdum ve bu yüzden lanete maruz kalmam.” Bu geçerli değildir. Eğer, yeniden doğuş, bir kişiyi yasanın temelinden çekip almıyor ise, onu yasanın lanetinin ötesine de götüremez. Eğer Hıristiyan yeniden doğdu ise, ki, yeniden doğmuştur, o zaman lanetin etkisine maruz kalacaktır. Ama yasanın yeniden doğuş ile ne ilgisi vardır? Mısırdan Çıkış 20. Bölümde bu konu ile ilgili herhangi bir beyanı nerede buluruz? Yasanın bir kişiye sorduğu tek bir soru vardır, kısa, ciddi ve dikkat çeken bir soru, yani, “Sen, olman gerektiği gibi bir kişi misin?” Eğer yanıt olumsuz olur ise, kişi kendisine bildirilen korkunç lanete sinirlenebilir ve kötü tepki verebilir. Ve gerçekten yeniden doğmuş bir kişi olarak ne olması gerektiğini, kendi içinde hem çabuk hem de empatik bir şekilde kabul edecek olan kimse var mıdır? Bu yüzden eğer kişi, yasa altında ise, kaçınılmaz olarak lanet altında olacaktır. Yasanın standardını düşürmesi mümkün değildir ve lütuf ile birleşmesi de imkansızdır. Kişiler, sürekli olarak yasanın standardını düşürmeye çalışırlar; yasanın yüksek standardına ulaşamayacaklarını hissederler ve bu yüzden yasayı aşağıya kendilerine doğru indirmeye gayret ederler. Ama bu çabaları boştur: yasa saflığı, görkemi ve katı bükülmezliği ile ayakta durur ve itaat kusursuz olmadığı sürece onu itaat olarak kabul etmez. Ve yeniden doğmuş ya da yeniden doğmamış olan kim kusursuz olarak itaat edebilir? “Mesih’te mükemmelliğe sahip olduğumuz” söylenir. Evet, doğru; ama bunun doğruluğu yasa aracılığı ile değil, lütuf aracılığı ile mümkündür. Ve bildiğimiz gibi, yasayı ve lütfu birbirine karıştırmamız mümkün değildir. Kutsal Yazılar geniş ve titiz bir şekilde bize yasa aracılığı ile aklanmadığımızı öğretirler, aynı şekilde yasa, yaşam kuralımız da değildir. Yalnızca lanetleyen yasa, asla aklayamaz. Ve yalnızca öldürebilen yasa asla bir yaşam kuralı olamaz. Aynı iflas etmiş bir kişinin borçları aracılığı ile servet yapamayacak olması gibi.

Eğer okuyucum elçilerin İşleri 15. Bölüme dönecek olur ise, diğer uluslardan olan kişilerin bir yaşam kuralı olarak nasıl yasa altına konmak istendiklerini anlayacaktır; bu girişim Kutsal Ruh tarafından durdurulmuştur. “Yahudiye’den gelen bazı kişiler Antakya’daki kardeşlere, ‘Siz Musa’nın töresi uyarınca sünnet olmadıkça, kurtulamazsınız’ diye öğretiyorlar idi.” Bu durum, eski yılanın tıslamasından başka bir şey değil idi; ilk dönem yasacılarına karanlık ve bunaltıcı yalanını duyuruyor idi. Ama biz şimdi bu duruma Kutsal Ruh’un kudretli enerjisinin nasıl müdahale ettiğine bakalım ve on iki elçinin ve tüm kilisenin seslerine kulak verelim. “Uzunca bir tartışmadan sonra Petrus ayağa kalkıp onlara, ‘Kardeşler, öteki uluslar müjdenin bildirisini benim ağzımdan duyup inansınlar diye Tanrının uzun zaman önce beni seçtiğini biliyorsunuz,” – ne ? Konu, Musa’nın yasasının talepleri ve lanetleri miydi? Hayır: Tanrıya şükürler olsun ki, çaresiz günahkarların işittikleri sözler bunlar değil idi. O zaman ne işitmişlerdi? “MÜJDENİN BİLDİRİSİNİ DUYUP İNANSINLAR DİYE.” Bu sözler, Tanrının doğası ve karakteri ile uyumlu idiler. Tanrı, müjdede, asla taleplerden ve yasaklardan söz etmiyor idi. Bu ferisiler Tanrının elçileri değiller idi; Tanrı korusun! Ferisiler iyi haberler ve esenlik duyurmuyorlar idi ve bu yüzden, yalnızca merhametten zevk alan Tanrının gözlerinde ayakları müjde götüren “güzel” ayaklar değildi.

Elçi şöyle devam etti: “Öyle ise, ne bizim ne de atalarımızın taşıyamadığı bir boyunduruğu öğrencilerin boynuna geçirerek şimdi neden Tanrıyı deniyorsunuz?” Bu sözler çok sert ve ciddi bir ifade taşımakta idi. Tanrı, yürekleri esenlik müjdesi aracılığı ile özgür kılınmış olan kişilerin boynuna bir boyunduruk geçirmek istemedi. Aksine onlara Mesih’in müjdesinde sağlam bir şekilde ayakta durmalarını öğütledi ve esaret boyunduruğuna tekrar girmemeleri konusunda uyarıda bulundu. Tanrı, sevgi ile bağrına basmış olduğu kişileri “dokunulmaması gereken dağa” karanlık ve dehşet tarafından korkutulmamaları için göndermeyecek idi. Tanrının lütuf aracılığı ile kabul etmiş olduğu kişileri yasa aracılığı ile yöneteceği düşüncesini nasıl olur da kabul edebiliriz? İmkansız! “Bizler Rab İsa’nın lütfu ile kurtulduğumuza inanıyoruz, onlar da öyle.” Bunları söyleyen Petrus idi. Hem yasayı kabul etmiş olan Yahudiler ve hem de hiç bir zaman yasaya sahip olmamış olan diğer uluslar, şimdi lütuf aracılığı ile kurtuluyorlar idi. Ve yalnızca lütuf aracılığı ile kurtulmuyorlar idi, aynı zamanda lütufta “kalmaları” da gerekiyor idi, (Romalılar 5:2) ve lütufta “büyümeleri gerekiyordu” (2.Petrus 3:18) Bundan farklı olan bir öğretiş vermek, “Tanrıyı denemek” oluyor idi. Bu Ferisiler, Hıristiyan inancının temellerine saldırıda bulunuyorlar idi ve aynı şekilde hareket eden, yani imanlıları yasa altına koymak isteyen herkes aynı saldırıda bulunmaktadır. Rabbin gözünde yasacılıktan daha kötü ya da daha iğrenç bir hata olamaz. Burada kullanılan güçlü dile kulak verin – haklı öfkenin ifadeleri – Kutsal Ruh bu yasa öğretmenlerine hitaben kullandığı sert dil ile şunu diyordu: “Aklınızı çelenler keşke kendilerini hadım etseler!” (Galatyalılar 5:12)

Bu arada size bir soru sorayım: “Sizce, bu soru ile ilgili olarak Kutsal Ruh’un düşünceleri değişmiş midir?” Bir günahkarın boynuna yasa boyunduruğunu takarak Tanrıyı ayartmak işlemi son bulmuş mudur? Yasanın günahkarların kulaklarına işittirilmesi gerektiği Tanrının lütufkar isteği ile şimdi uyum içinde midir? Okuyucularım bu soruların yanıtlarını Elçilerin İşleri 15. Bölüm ve Galatyalılar kitabını okuyarak verebilir. Buradaki bölümlerde yer alan ayetler, “Tanrının diğer ulusların yasanın sözünü işitmelerine” dair hiç bir niyeti olmadığını kanıtlamak için gayet yeterlidirler. Eğer Tanrının niyeti bu olsa idi, Tanrı o zaman kesinlikle, bunu onlara duyurmak için birini “seçip” gönderirdi. Ama hayır; Tanrı “ateşli yasasını” ortaya koyduğu zaman, yalnızca “tek” bir ifade kullanarak konuştu; ama Tanrı, Kuzu’nun kanı aracılığı ile kurtuluşun sevinçli haberlerini duyurduğu zaman, “göğün altındaki her ulusun” dilini kullandı. Öyle bir şekilde konuştu ki, lütfun tatlı öyküsünü “herkes kendi ana dilinde işitebildi.” (Elçilerin İşleri 2:1-11)

Ayrıca, Tanrı, Sina dağından işler ile ilgili antlaşmanın katı taleplerini beyan ettiği zaman, Kendisi “tek” bir halka hitap etti. Tanrının sesi, yalnızca Yahudi ulusunun dar çevreleri içinde işitildi; ama Beytlehem düzlüklerinde Rabbin meleği, “büyük sevincin iyi haberlerini ilan ettiği” zaman, bu duyuruya, “tüm uluslar için geçerli olan” gibi karakteristik sözler ilave etti. Ve tekrar, dirilmiş olan Mesih, kurtuluş habercilerini gönderdiği zaman, onlara verdiği görev şöyle idi: “Dünyanın her yerine gidin. Müjdeyi bütün yaratılışa duyurun.” (Markos 16:15; Luka 2:10) Kaynağını Tanrının bağrından alan güçlü lütuf akımı ve Kuzu’nun kanındaki kanalı, Kutsal Ruh’un karşı konulamaz enerjisi içinde yükselmek için tasarlandı; İsrail’in dar düşünce kalıplarının çok üstünde idi ve günah ile lekelenmiş bir dünyanın uzunluğu ve genişliği arasında yuvarlanmakta idi. Esenlik mesajını, müjde sözünü, çarmıhta akan kan aracılığı ile kurtuluş haberini “her yaratılışın” “kendi dilinde” duyması gerekiyor idi.

Son olarak, Sina dağının hiç bir şekilde Tanrının bağrındaki derin sırların yeri olmadığını zavallı yasacı yüreklerimize kanıtlamak için eksik bir şey kalmasın diye Kutsal Ruh bir peygamber ve bir elçinin ağzından şu sözleri aktarır: “Yazılmış olduğu gibi, iyi haber müjdeleyenlerin ayakları ne güzeldir!” (Yeşaya 3:7; Romalılar 10:5) ama yasa öğretmeni olmak isteyen kişiler için aynı Kutsal Ruh, şöyle der: “Sizin aklınızı çelenler keşke kendilerini hadım etseler!”

O zaman bu durumda kesin olarak aşikar olan şudur: yasa, ne günahkarın yaşam temelidir, ne de imanlının yaşam kuralıdır. Mesih, hem biri, hem de diğeridir. Mesih yaşamımızdır ve yaşamımızın kuralıdır. Yasa yalnızca lanetleyebilir ve öldürebilir. Mesih yaşamımız ve doğruluğumuzdur. O, bir ağaç üzerine asılarak bizim için lanetlendi. O, günahkarın bulunduğu yere, aşağıya indi – ölüm ve yargı yerine – ve ölümü aracılığı ile bize karşı olan ve karşı olabilecek her şeyi yok etti; dirilerek O’nun adına inanan herkes için yaşam kaynağı ve doğruluk temeli haline geldi. Böylece bizler, O’nda yaşama ve doğruluğa sahip olarak yürümeye çağrıldık; yalnızca yasanın yön verdiği şekilde değil, “O’nun yürüdüğü şekilde yürümeye” çağrıldık. Adam öldürmenin, zina etmenin ya da hırsızlık yapmanın Hıristiyan ahlakına doğrudan ve mutlak bir şekilde aykırı olduğunu belirtmemiz gereksizdir. Ama bir Hıristiyan yolunu bu buyruklara ya da on buyruğa göre biçimlendirdiği takdirde Efeslilere mektupta yer alan ender ve değerli ürünlere boyun eğecek midir? On buyruk, bir hırsızın çalmasına engel olabilir mi ve bir işe girip çalışarak çaldığını geri vermesini sağlayabilir mi? On buyruk, bir hırsızı çalışkan ve özgür bir adam haline dönüştürebilir mi? Kesinlikle hayır. Yasa, “çalmayacaksın” der, ama “git, ihtiyacı olanın ihtiyacını karşıla” demez. “Git, düşmanını besle, giydir ve bereketle” – “git, hayırseverlik duygularını sevindir ve seni her zaman ve yalnızca yaralayanın yüreği için yararlı işler yap” demez. Asla, hiç bir şekilde böyle demez. Ve yine de eğer ben bir kural olarak yasa altında olsa idim, yasa beni yalnızca lanetler ve öldürürdü. Yeni Antlaşma’daki standart böylesine yüksek iken, yasa için durum neden böyledir? Çünkü ben zayıfım ve yasa bana güç vermez ve merhamet göstermez. Yasa, gücü olmayan kişiden güç “talep eder” ve eğer kişi bu gücü gösteremiyor ise, kişiyi “lanetler.” Müjde, hiç gücü olmayana güç “verir” ve bu gücün gösterilişinde onu “bereketler.” Yasa, yaşamı, itaatin “sonu” olarak sunar. Müjde ise, yaşamı itaatin tek uygun “temeli” olarak sağlar.

Ama bu gibi konular ile okuyucuyu bezdirebilirim; size şöyle bir soru sorayım, eğer yasa gerçekten imanı yaşamının kuralı olsa idi, onu Yeni Antlaşma’dan sunulandan başka nerede bulacak idik? Esin almış olan elçinin şu sözleri kağıda döktüğü zaman, onun kural olduğuna dair hiç bir düşünceye sahip olmadığı aşikardır: “Sünnetli olup olmamanın önemi yoktur, önemli olan yeni yaratılıştır. Bu kurala uyan herkese ve Tanrının İsrail’ine esenlik ve merhamet olsun.” (Galatyalılar 6:15,16) Hangi kurala? Yasaya? Hayır, önemli olan “yeni yaratılıştır.” Böyle bir ifadeyi Mısırdan Çıkış 20.bölümün neresinde bulacağız? “Yeni yaratık” hakkında tek bir söz bile edilmez. Aksine, insana doğal yaratık ya da eski yaratık konumunda hitap edilir ve insan, gerçekten ne yapıp yapamayacağı konusunda denenmeye koyulur. Şimdi eğer yasa, imanlıların yürümesi gereken kural olsa idi, o zaman elçi neden tamamen farklı bir kural uyarınca yürüyen bu kişilere neden bereket ilan eder? Neden “on buyruk uyarınca yürüyen kişilere esenlik ve merhamet olsun” demez? Bu tek bir bölümden aşikar olan şudur: Tanrının kilisesi yürüyeceği daha yüce bir kurala mı sahiptir? Sorgusuz sualsiz öyledir. On buyruk, tüm gerçek imanlılarında kabul ettiği gibi, bir vahiy olsa bile, sınırsız lütuf aracılığı ile Mesih’te yeni yaşam almış olarak yeni yaratık olmuş birinin asla yaşam kuralı olamaz.

Ama bazı kişiler şu soruyu sorabilirler: “Yasa mükemmel değil mi? Ve eğer yasa mükemmel ise, o zaman daha fazlasına neden sahip olasınız?” Yasa, tanrısal açıdan mükemmeldir. Evet, eğer yasanın önünde mükemmel olmayan bu kişiler yasanın önünde durmaya kalkarlar ise, yasanın bu mükemmelliği onların lanetlenmesine ve öldürülmesine neden olur. “Yasa tanrısaldır, ama ben dünyasalım.” Yasanın sınırsız mükemmelliği ve ruhsallığına ilişkin yeterli bir düşünce biçimlendirmek tamamen imkansızdır. Ama sonra bu mükemmel yasa düşmüş insan ile temas kurduğu zaman bu ruhsal yasa dünyasal zihin ile temas halinde olduğu zaman, yalnızca “gazap ve düşmanlık” işler. (Romalılar 4:15; Romalılar 8:7) Neden? Bunun nedeni yasanın mükemmel olmayışı mıdır? Hayır, çünkü yasa mükemmeldir, ama insan bir günahkardır. Eğer insan mükemmel olsa idi, o zaman yasanın tüm mükemmel isteklerini yerine getirebilir idi ve hatta gerçek imanlılar içlerinde hala kötü bir doğa taşıyor olsalar bile, elçi bize şunu öğretir: “Öyle ki, yasanın gereği benliğe göre değil, Ruh’a göre yaşayan bizlerde yerine gelsin.” (Romalılar 8:4) “Çünkü başkalarını seven, Kutsal yasayı yerine getirmiş olur. Seven kişi komşusuna kötülük etmez. Bu nedenle sevmek, Kutsal yasayı yerine getirmektir.” (Romalılar 8:13-10) Eğer ben bir insanı sever isem, onun malını çalmam – hayır, onu sever isem, onun için elimden gelen her iyi şeyi yapmaya gayret ederim. Bir ruhsal zihin tarafından tüm bunlar açıkça ve kolayca anlaşılabilir, ama yasa konusunun yerine getirilmesi açısından yarar sağlamaz. Bir günahkarın yaşamının temeli ya da bir imanlının yaşamının kuralı yasa değildir.

Yasaya iki büyük ayrımı içinde baktığımız zaman, bize ilk söylediği Rabbimiz olan Tanrımızı tüm yüreğimiz ile ve tüm canımız ile ve tüm aklımız ile sevmemizdir. Ve komşumuzu kendimiz gibi sevmemizdir. Yasanın özeti budur. Ne bir virgül ne de bir nokta eksik olmadan yasanın talep ettiği budur. Ama Adem’in düşmüş soyunun hangi üyesi tarafından bu talebe karşılık verildiğini nerede görüyoruz? Tanrıyı bu şekilde sevdiğini söyleyebilecek bir insan var mıdır, eğer var ise nerededir? “Doğal insan zihni (Adem’den miras aldığımız zihin), Tanrıya karşı düşmandır. İnsan tanrıdan ve O’nun yollarından nefret eder. Tanrı, İsa Mesih’in Kişiliğinde geldi ve Kendisini insana gösterdi, ama Yüceliğinin üstün parlaklığı içinde değil, mükemmel lütfun ve merhametin tüm iyiliği ve tatlılığı içinde geldi. Sonuç ne oldu? İnsan Tanrıdan nefret etti. “Şimdi ise, yaptıklarımı gördükleri halde, hem benden hem de Babamdan nefret ettiler.” (Yuhanna15:24) Ama söylenen, “İnsanın, Tanrıyı sevmesi gerektiğidir.” eğer sevmez ise, hiç kuşkusuz ölümü ve yıkımı hak eder. Ama yasa bir insan yüreğinde böyle bir sevgi yaratabilir mi? Yasanın amacı bu mu idi? Kesinlikle hayır; “çünkü yasa gazaba neden olur.” Yasa, insanın Tanrıya karşı bir düşman konumunda olduğunu ortaya koyar. Ve bu konum hiç bir zaman değişmez. Çünkü yasa bunun için tasarlanmadı. Yasa, insana Tanrıyı tüm yüreği ile sevmesini söyler ve eğer insan bunu yapmaz ise insanı lanetler. İnsan doğasını geliştirecek ya da değiştirecek olan yasa değil idi; yasa aynı zamanda insana adil taleplerini yerine getirebilmesi için herhangi bir güç de sağlamaz. Yasa, “Bunu yap ve yaptığın takdirde yaşayacaksın” demiştir. İnsana Tanrıyı sevmesini buyurmuştur. Ve hatta suçlu ve mahvolmuş insanın Tanrı için ne ifade ettiğini de açıklamaz. Ama insana yalnızca Tanrının önünde nasıl olması gerektiğini bildirir. Bu kederli ve neşesiz bir iştir. İnsanda Tanrıya karşı, insanın buz gibi soğuk yüreğini eriten ve canını içten bir sevgi ve tapınma ile yükselten gerçek tövbe üreten tanrısal karakterin güçlü çekiciliklerinin açıklanması değil idi. Hayır: bu buyruk Tanrıyı sevmek konusunda esnekliği olmayan bir buyruk idi ve sevgi üretmenin aksine, “gazap oluşturuyordu.” Nedeni ise, Tanrının sevilmemesi gerektiği değil, insanın bir günahkar olması idi.

Başka bir noktaya değinelim, “Komşunu kendin gibi seveceksin.” “Doğal insan” bu buyruğu yerine getirebilir mi? Komşusunu kendisi gibi sevebilir mi? Bu dünyanın ticaret odalarında, borsalarında, bankalarında, çarşı pazarlarında ve fuarlarında geçerli olan ilke midir? Ne yazık ki, hayır! İnsan, komşusunu kendisini sevdiği gibi sevmez. Sevmesi gerektiğine kuşku yoktur. Eğer insan doğru olsa idi, sevebilir idi; ama insan tamamıyla yanlıştır – bütünüyle yanlıştır – ve Söz’den ve Tanrının ruhundan “yeniden doğmadığı” sürece, “Tanrının Krallığını göremez ve Tanrının Krallığına giremez.” Yasa, bu yeniden doğuşu üretemez. Yasa, “eski yaratığı öldürür”, ama “yeni yaratığı” yaratamaz. Rab İsa Mesih’in beden aldığı gerçeğini hepimiz çok iyi biliriz. O, görkemli Kişiliği içinde hem Tanrı hem de bizim komşumuz olarak yer aldı; Hıristiyan inancının temel gerçeği ile uyumlu olarak O, “bedende görünen Tanrı” idi. İnsanlar O’na nasıl davrandılar? O’nu tüm yürekleri ya da tüm varlıkları ile ya da kendileri gibi sevdiler mi? Tam aksini yaptılar. O’nu iki haydut arasında çarmıha gerdiler; daha önce de bir katili ve soyguncuyu yalnızca iyilik yapmış olan bu kutsanmış Kişi’ye tercih etmişlerdi. Bu kutsanmış Kişi sonsuzlukta yaşadığı ışık ve sevgi konumunu bırakıp dünyaya geldi; yüreğinde insanın ihtiyacını karşılamak için mevcut olabilecek tek saf sevgiye sahip idi. O’nun eli her zaman günahkarların gözyaşlarını silmeye ve üzüntülerini gidermeye hazır durumda idi. Bu nedenle, Mesih’in çarmıhı önünde duruyoruz ve gözlerimizi O’na dikiyoruz. Ve işte böylece insanın doğasının ya da kapasitesinin sınırları içinde yasayı yerine getirmesinin mümkün olmadığı gerçeğinin yanıtlanamaz sergilenişini görüyoruz.1

İncelediğimiz bu pek çok şeyden sonra Tanrı ve günahkar arasındaki ilişkiyi bu unutulmaz bölümün sonunda yeniden gözden geçirmek insanın ruhsal zihni için garip bir ilginçlik teşkil eder. “Ve Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘ İsrailoğullarına şunu söyleyeceksin: ‘göklerden sizinle konuştuğumu gördünüz. Benim yanım sıra başka ilahlar yapmayacaksınız, altın ya da gümüş ilahlar dökmeyeceksiniz. Benim için toprak bir sunak yapacaksınız. Yakmalık ve esenlik sunularınızı, davarlarınızı ve sığırlarınızı onun üzerinde sunacaksınız. Adımı anımsattığım HER YERE GELİP SİZİ KUTSAYACAĞIM. Eğer bana taş sunak yapar iseniz, yontma taş kullanmayın. Çünkü kullanacağınız alet sunağın kutsallığını bozar. Sunağımın üzerine basamak ile çıkmayacaksınız. Çünkü çıplak yeriniz görünebilir.” (Mısırdan Çıkış 20: 22-26)

Burada insanı “bir iş yapan” kişi konumunda değil, “tapınan bir kişi” konumunda görüyoruz. Ve bu ifadeler, Mısırdan Çıkış kitabının 20. Bölümünün sonunda yer alır. Bu ifadelerden öğrendiklerimiz oldukça aşikardır: Tanrının, günahkarın nefes almasını istediği yer, Sina dağının bulunduğu atmosfer değildir; yani, Sina dağı, Tanrı ve insan arasındaki bir buluşma yeri olarak uygun bir yer değildir. “Adımı anımsattığım her yere gelip sizi kutsayacağım.” Üzerine ateşin inmiş olduğu dağın dehşetleri yerine, Tanrının adını yazmış olduğu noktadaki yer, yani, Kendisine tapınmak için gelen halkını “kutsamak” üzere “geldiği” yer, birbirlerinden ne kadar farklıdır!

Ama konuya daha ayrıntılı bakacak olur isek, Tanrı günahkar ile yontma taştan bir sunak ya da taştan bir sunak önünde değil topraktan bir sunak önünde buluşacaktır. Böyle bir tapınma yeri, insanın bir iş yapmasını ya da insani bir çabada bulunmasını gerektirmez. İlki, “insanın çıplaklığını” ancak kirletebilir, ikincisi ise bu “çıplaklığı” yalnızca gösterebilir idi. Tanrı, günahkar ile şimdi buluşma yerlerinin en harika olanında görüşür; Oğlu İsa Mesih’in Kişiliğinde ve tamamladığı işte; yasanın, adaletin ve vicdanın yasanın tüm taleplerine en mükemmel karşılığı verdiği yerde. Her çağdaki ya da her dönemdeki insan, şu ya da bu şekilde sunağın üzerine basamak ile çıkmıştır ya da sunağa kendi adımları ile yaklaşmıştır. Ancak bu tür girişimlerin hepsi “kirlenmiştir” ve “çıplaktır.” Her birimiz bir yaprak gibi solmaktayız ve tüm doğruluğumuz kirli bez paçavralardan farksızdır. Tanrıya “kirli bez parçalarından” oluşan bir giysi ile yaklaşma küstahlığını kim gösterebilir? Ya da her kim “açıklanmış bir çıplaklık” içinde tapınmaya durmaya cesaret edebilir? Kirlilik ve çıplaklık içeren bir şekilde Tanrıya yaklaşmayı düşünmekten daha küstah bir düşünce olabilir mi? Ama işte insan çabasının yer aldığı her durumda insanın Tanrıya yaklaşma şeklini açmaya çalıştığı yol böyle bir yol olmaktadır. Böyle bir insan çabası gerekmediği halde, kirlilik ve çıplaklık bu çabanın üzerine basılmış olan mühürlerdir. Tanrı dünyaya indiği zaman, günahkara öylesine yakın gelmiştir ki, onun mahvoluşunun en derinliklerine kadar dahi inmiştir, öyle ki, yasacılık aracının yukarı kaldırılmasına ya da insan doğruluğunun adımlarına yükselmeye gerek yoktur.

Kutsal Ruh’un bu çok dikkat çekici esin bölümünü sona erdirdiği ilkeler işte bunlardır. Dilerim ki, hiç silinemez bir şekilde yüreklerimize yazılsınlar, öyle ki bizler YASA ve LÜTUF arasındaki elzem farkı daha net ve daha ayrıntılı olarak kavrayabilelim.


1 Yasanın daha ayrıntılı görünümü ve aynı zamanda Sebt öğretişinin daha iyi kavranması için okuyucuya “Sebt günü, Yasa ve Hıristiyan hizmetinin gerçek doğasına giriş için Kutsal Yazılar ile ilgili bir araştırma” adlı bir broşürü okumasını salık veririz.

 

Mısır’dan Çıkış 21-23

Kitabımızın bu kısmındaki inceleme, Tanrının araştırılamaz bilgeliği ve sınırsız iyiliği ile dolu yüreğini ortaya koymak için özenle hesaplanmış bir çalışma olacaktır. Tanrısal atamanın yasaları aracılığı ile yönetilen bir krallığın karakterinin düşüncesini oluşturmak için kişiye yardımcı olur. Burada yine Tanrının o şaşırtıcı alçakgönüllülüğünü görebiliriz; yeri ve göğü yaratan Tanrı olmasına rağmen O, insanların her türlü sorunları ile ilgilenir; insan ve insan arasında bir karara varılması, bir sığırın ölümü, bir giysinin ödünç alınması ya da bir hizmetkarın dişini kaybetmesi gibi konulara dahi yaklaşımda bulunur. “Gökteki ve yerdeki her şeyi yaratan ve böylesine alçakgönüllü olan Rab Tanrınızın eşi benzeri olabilir mi?” O, evreni yönetir ve yine de buna rağmen yarattıklarının tek bir tanesi için bile sağlayışta bulunarak eşsiz bir ilgi gösterebilir. Melek uçuşuna rehberlik eder ve gözü yerde sürünen bir solucanı dahi izler. Sınırsız uzayda yuvarlanan sayısız kürelerin hareketlerini ve tek bir serçenin yere düşmesini kaydetmek gibi düzenlemelerde bulunmak için Kendisini alçaltır.

Önümüzdeki bölümlerde ortaya konan yargının karakteri hakkında çifte bir ders öğrenebiliriz. Bu yargılar ve düzenlemeler çift yönlü bir tanıklık taşırlar. Kulağa çift yönlü bir mesaj iletirler. Ve göze bir resmin her iki yanını da sunarlar. Hem Tanrıdan hem de insandan söz ederler.

Tanrı açısından ilk planda katı ve mükemmel bir adalet sergileyen hareketli yasalar görürüz. “Göze karşı göz, dişe karşı diş, ele karşı el, ayağa karşı ayak, yakmaya karşı yakma, yaraya karşı yara ve darbeye karşı darbe.” Tanrı, İsrailin yersel krallığını yönetir iken bu karakterdeki yasaları, düzenleri ve yargıları kullandı. Her şey için sağlayış mevcut idi, her ilgi dikkate alınmış idi ve her talep karşılanmış idi. Eşitsizlik yok idi – zengin ve yoksul arasında farklılık yapılmamış idi. Her insanın talebindeki denge, tanrısal bir titizlik ile uyarlanarak tartılmış idi, öyle ki, hiç kimse bir kararın adilliğine karşı şikayette bulunamasın. Adaletin saf giysisi, rüşvetin, çürümenin ve eşitsizliğin kötü lekeleri ile bozulmamalı idi. Tanrısal bir yasa koyucusunun gözü ve eli, her şey için sağlayışta bulundu ve tanrısal Varlık her hata ile esnemez bir adalet ile ilgilendi. Adaletin darbesi yalnızca suçluların başına indi; her itaatkar can kendi hak ve ayrıcalıklarının hepsinin sevinci içinde korundu.

Sonra, insan konusuna gelince, insan bu yasaları okuduktan sonra umutsuz yoksunluğunun gerçekten doğrudan bir şekilde farkına vardı. Yehova’nın, yasaları belirli suçlara karşı koymuş olması gerçeği, insanın bu suçları işleme kapasitesinin var olduğunu kanıtlar. Eğer bu kapasite ve eğilim insanda var olmasa idi, o zaman yasalara ihtiyaç duyulmayacak idi. Şimdi, bu bölümde yasaklanmış olan büyük çirkinlikler olduğu takdirde, pek çok kişi, dilini Hazael’in diline uyarlayarak şu sözleri söyleyebilirdi: “Hizmetkarın, bu işi yapması gerektiği için bir köpek midir?” Bu tür kişiler kendi yüreklerinin derin uçurumundan aşağı henüz inmemişlerdir. Her ne kadar burada insanların alışkanlıkları ve eğilimleri ile ilgili yasaklamalar mevcut ise de, bir “köpeğin” seviyesinin daha altından söz etmek, en rafine ve eğitilmiş insan ailesinin bir bireyine yakışan bir ifade değildir. Bu tür sözlerin bir insana yakıştırılması gerekli miydi? Sorgusuz sualsiz, hayır. Ama eğer insan belirtilen günahları işleyecek bir kapasiteye sahip olmasa idi, belki de bu tür ifadeler kullanılmayacak idi; ancak insanın bu kapasitesi vardır ve bu yüzden insanın mümkün olan en aşağı seviyeye düştüğünü anlarız. Çünkü doğası tamamen bozuktur; yani, başının tepesinden ayak parmaklarının ucuna kadar bir ahlak sağduyusunun lekesine bile sahip değildir.

Böyle bir varlık nasıl olur da, hiç bir korku duygusuna kapılmadan, Tanrının tahtının tüm parlaklığının önünde durabilir? En Kutsal Yer’e nasıl girebilir? Camdan bir deniz görünümünün üzerinde nasıl ayakta durabilir? İnci kapılardan içeri nasıl girebilir ve altından caddelerin üzerinde nasıl durabilir? Tüm bu sorulara verilecek olan yanıt Kuzu’nun kanının kurtaran sevgisinin ve sonsuz yeterliliğinin şaşırtıcı derinliklerinde yatar. İnsanın mahvoluşu ne kadar derin ise, Tanrının sevgisi ondan daha derindir. İnsanın suçu ne kadar kara olur ise olsun, onun tamamını yıkayabilir ve hatta ortadan kaldırabilir. İnsan ve Tanrının arasındaki uçurum ne kadar geniş olur ise olsun, İsa’nın sağladığı köprü bu uçurumun aşılmasını sağlamıştır. Tanrı günahkarın durumunun en alt noktasına kadar aşağıya inmiştir, öyle ki, onu Kendi Oğlu ile birlikte sonsuz beraberlik içinde Kendi sınırsız iyilik konumuna yükseltebilsin. Bu durumda şu sözlere kulak verebiliriz: “Bakın, Baba bizi o kadar çok seviyor ki, bize ‘Tanrının çocukları’ deniyor. Gerçekten de öyleyiz. (1.Yuhanna 3:1) İnsanın mahvolmasını kurtarabilecek olan tek şey tanrının sevgisidir ve insanın suçunu Mesih’in kanından başka hiç bir şey kaldıramaz. Ama şimdi mahvoluşun bu büyük derinliği, yalnızca bunu kavramış olan sevgiyi yüceltir ve suçun yoğunluğu suçu temizleyebilecek olan kanın yeterliliğini kutlar. İsa’ya inanan en kötü günahkar Tanrının kendisini gördüğünü ve onu “kar kadar beyaz” ilan ettiğinin güvencesi içinde sevinç duyabilir.

O zaman bu bölümdeki yasalardan ve düzenlemelerden, bunlara bir bütün olarak bakıldığı zaman, ortaya çıkan çifte karakter özelliklerini görebiliriz. Ve onlara ayrıntılı olarak her baktığımızda, onların doluluklarından ve güzelliklerinden o kadar çok etkileniriz. Örneğin, İbrani Köle ile ilgili sunulan ilk buyruğa bakalım:

“İsraillilere şu ilkeleri bildir: İbrani bir köle satın alır isen, altı yıl kölelik edecek, ama yedinci yıl karşılık ödemeden özgür olacak. Bekar geldi ise, yalnız kendisi özgür olacak; evli geldi ise, karısı da özgür olacak. Efendisi kendisine bir kadın verir ve o kadından çocukları olur ise, kadın ve çocuklar efendisinde kalacak, yalnız kendisi gidecek. Ama köle açıkça, ‘Ben efendimi, karımı ve çocuklarımı seviyorum, özgür olmak istemiyorum’ der ise, efendisi onu yargıç huzuruna çıkaracak ve kapıya ya da kapı sövesine yaklaştırıp kulağını biz ile delecek. Böylece köle yaşam boyu efendisine hizmet edecek.” (Mısırdan Çıkış 21: 1-6) Köle, kişisel kararı açısından efendisinin yanından ayrılma konusunda tamamen özgür idi. İstenilen her kuralı yerine getirmişti ve bu nedenle, karşılıksız bir özgürlük içinde çıkıp gidebilir idi; ama efendisine, karısına ve çocuklarına olan sevgisi nedeni ile kendisini gönüllü olarak süresiz köleliğe adayabilir idi ve yalnızca bunu yapmak ile kalmaz, ama aynı zamanda kendi bedeninde bu hizmetin izlerini taşımaya da istekli olabilir idi.

Bu konunun Rab İsa Mesih’e uyarlanmış olduğu zeki okuyucunun gözünden kaçmayacaktır. Tüm dünyaların önünde Babasının bağrında bulunanı, yani İsa’yı bu örnekte görebiliyoruz – O, Babasının sonsuz keyfinin Objesi idi ve bu O’nun sonsuzluklar boyunca sahip olduğu kişisel ve kesin konumu idi ve bu konumun O’ndan alınması mümkün değil idi. O’nun Babasına ve O’nun isteğine duyduğu sevgi ve bağlılık, Kilisesi için de geçerli idi; O, kilisesinin her bir bireyinin kurtuluşunu sağlamış idi. Göklerden aşağıya Kendi isteği ile geldi, yüceliğinden kendi isteği ile soyundu ve ünvanını bir kenara bıraktı; bir Hizmetkar oldu ve sürekli hizmet işaretlerini aldı. Bu işaretler ile ilgili Mezmurlar’da çarpıcı bir ima yer alır: “Kulaklarımı açtın.” (Mezmur 40:6) Bu mezmur, Mesih’in Tanrıya olan adanmışlığının bir ifadesidir. “O zaman şöyle dedim: ‘İşte geldim; Kutsal Yazı tomarında benim için yazılmıştır. Ey Tanrım, senin isteğini yapmaktan zevk alırım ben, yasan yüreğimin derinliğindedir.” Tanrının isteği ne olur ise olsun, O Tanrının isteğini yapmak için geldi. O asla kendi isteğini yerine getirmedi; günahkarların kabul edilmesi ve kurtarılması konusunda bile Babasının isteğini yaptı. Yine de sevecen yüreği tüm şefkati ile birlikte o görkemli iş için tam olarak istekli idi. Babasının hizmetkarı olarak günahkarları kabul etti ve onları kurtardı. “Babanın bana verdiklerinin hepsi bana gelecek ve bana geleni asla kovmam. Çünkü kendi isteğimi değil, beni gönderenin isteğini yerine getirmek için gökten indim. Beni gönderenin isteği bana verdiklerinin hiç birini yitirmemem, son gün hepsini diriltmemdir.”(Yuhanna 6:37-39)

Burada Rab İsa Mesih’in hizmetkar karakteri ile ilgili olabilecek en ilginç görüş ile karşılaşıyoruz. O, mükemmel lütfu ile, tanrısal öğütlere dahil olmak için gelen herkesi kabul etme sorumluluğunu üstüne aldı. Ve onları yalnızca kabul etmek ile kalmadı, ama aynı zamanda onların burada dünyadaki tehlikeli yolculukları ile ilgili zorluklar ve denenmelerde onları korumak için mesuliyet aldı. Evet, son günde hepsini ölümden diriltecek idi. Ah, Tanrının kilisesinin en zayıf üyesi bile O’nun kollarında ne kadar da güvende. O, Tanrının sonsuz öğütlerinin öznesidir ve bu öğütleri yerine getiren Rab İsa Mesih’tir. İsa babayı sever ve bu sevginin yoğunluk ölçüsü, kurtarılmış göksel aile üyesinin her birinin sağlam güvencesidir. Tanrı Oğlunun adına iman eden herhangi bir günahkarın kurtuluşu Mesih’in Tanrıya olan sevgisinin ifadesinin bir görünümüdür. Eğer Rab İsa Tanrının isteğini yerine getirme konusunda yeterli olmasa idi, bu O’nun kutsal adına karşı bir küfür gibi olur idi. Sonsuz çağlar boyunca O’nun adına tüm onur ve yücelik olsun.

Böylece İbrani köle örneğinde, Babasına olan saf adanmışlığı ile Mesih’i görmekteyiz. Ama bundan daha fazlası da mevcuttur: “Karımı ve çocuklarımı seviyorum.” Mesih kiliseyi sevdi ve onun uğruna kendisini feda etti, öyle ki kiliseyi söz aracılığı ile suyla yıkayarak kutsal kılsın ve temizlesin ve onu üzerinde leke, buruşukluk, ya da buna benzer bir şey olmadan görkemli biçimde kendisine sunabilsin. (Efesliler 5:25-27) Kutsal Yazılarda İbrani kölenin karşı örneği olarak sunan başka çeşitli örnekler mevcuttur. Her iki örnek de O’nun kiliseye olan sevgisini bir beden olarak ve kişisel olarak tüm imanlılar için ortaya koymaktadır. Matta 13, Yuhanna 10 ve 13 ve İbraniler 2. Bölümde okuyucum bu konu ile ilgili özel öğretişi okuyacaktır.

İsa’nın yüreğindeki bu sevginin kavranması, böylesine saf, böylesine mükemmel ve böylesine karşılıksız sevginin ancak O’nun ateşli adanmışlık ruhu tarafından başarılı olarak üretilebileceği kesindir. İbrani kölenin karısı ve çocukları gönüllü olarak birlikte kalabilmeleri için özgürlüğünden vazgeçmiş olan kişiyi nasıl olur da sevmezler? Ve burada sunulan sevgi ile kıyaslanabilecek bir başka sevgi daha yoktur. “Mesih’in sevgisi bilgiyi aşar.” Mesih’in sevgisi her şeyden önce bizi düşünmesine neden oldu, bizim için çarmıhta büyük acılara katlandı, öyle ki bizi sonsuz krallık ve yüceliği içinde Kendisi ile birlikte paydaşlığa yükseltebilsin.

Mısırdan Çıkış kitabının bu bölümündeki diğer konular ile ilgili tam bir açıklama verecek olsa idim, bu yazdıklarıma düşündüğümden çok daha fazla bir yer ayırmama neden olacak idi.1

Sonuç olarak burada söyleyeceğim şudur; bu bölümü okuyup da içeriğinde yer alan engin bilgelik, dengeli adalet ve bunlarla birlikte yumuşak huylu bir şefkat taşıyan yüreği görmemek imkansızdır. Bu bölümü çalıştıktan sonra canlarımızın derinden ikna olduğu nokta şudur: Burada konuşan Kişi, “tek gerçek”, “tek bilge” ve lütfu sınır tanımayan Tanrıdır.

O’nun sonsuz sözü üzerindeki tüm düşüncelerimiz, bize O’nun önünde O’nun tüm mükemmel yollarını ve görkemli tutumlarını ve kanı ile satın aldığı halkına olan sevgisini ve ilgisini, halkını bereketlemekten ve tazelemekten duyduğu zevki açıkça sergilemektedir.


1  Burada bir kez daha Mısırdan Çıkış 23:14-19 ayetlerindeki bayramlara ve Mısırdan Çıkış 29. Bölümdeki sunulara dikkat çekmek isterim. Bu konular Levililer kitabında tüm doluluk ve ayrıntıları ile tekrar işlenirler. Bu konularla ilgili daha etraflı bilgileri, ilginç Levililer kitabının içeriğini tek başına inceleyeceğim zaman için ayıracağım.

 

Mısır’dan Çıkış 24

Bu bölüm Musa’ya verilen tüm idare usullerinin dikkat çeken özelliğinin bir ifadesi ile başlar. “RAB, Musa’ya, ‘Sen, Harun, Nadav, Avihu ve İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi bana gelin’ dedi. ‘Bana uzaktan tapın. Yalnız sen bana yaklaşacaksın. Ötekiler yaklaşmamalı. Halk seninle dağa çıkmamalı.’” Bu yasal töreni başından sonuna kadar araştırabiliriz, ama şu iki değerli sözcüğü bulamayız, “yaklaşın.” Ah! Hayır; bu tür sözcükler Sina dağının tepesinden –yasanın gölgeleri arasından - asla duyulamazdı. Bu sözcükler, ancak Çarmıhta akan kanın iman vizyonu için bulutsuz ve mükemmel olduğu bir yerde, İsa’nın boş mezarının göksel yanında duyulabilir idi. “Yaklaşmayın” sözcüğü, yasaya özgü sözcüklerdir; “yaklaşın” sözcüğü ise, müjdeye özgü sözdür. Yasa altında bulunan bir günahkar yaptığı işler ile asla yaklaşamaz idi. İnsan, vaat ettiği itaati yerine getirmemiş idi ve “koyunların ve keçilerin kanı” hatalar için kefaret edemez ya da günahkarın suçlu vicdanına esenlik sağlayamaz idi. Bu yüzden günahkarın uzakta kalması ve yaklaşmaması gerekiyor idi. İnsanın sözü yerine getirilmemiş idi ve günahı temizlenmemiş idi; o zaman nasıl yaklaşabilir idi? On binlerce hayvanın kanı onun vicdanındaki tek bir lekeyi bile silemez ya da Tanrıya yaklaşmanın verdiği o esenlik dolu duyguyu sağlayamaz idi.

Ama yine de her şeye rağmen, “ilk antlaşma” burada kan ile takdis edilir. Tepenin eteğine bir sunak kurulur; bu sunak İsrail’in on iki oymağını simgeleyen on iki taş sütundan oluşur. Sonra Musa İsrailli gençleri gönderir. Onlar da Rabbe yakmalık sunular sunarlar, esenlik kurbanları olarak boğalar keserler. Musa kanın yarısını leğenlere doldurur, öbür yarısını sunağın üzerine döker ve sonra antlaşma kitabını alır ve halka okur, ‘Bütün bu sözler uyarınca Rabbin sizinle yaptığı antlaşmanın kanı budur’ der. Elçilerin bize verdikleri öğretiş şudur: “boğaların ve keçilerin kanının günahı ortadan kaldırması imkansızdır, tapınan kişilerin vicdanını yetkinleştiremezler; bunlar yalnız yiyecek, içecek ve çeşitli dinsel yıkanmalar ile ilgilidirler; yeni düzenin başlangıcına kadar geçerli olan bedensel kurallardır.” İnsanların Yehova ile ilişkide kalmaları için uygulanırlar.

“Sonra Musa, Harun, Nadav, Avihu ve İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi dağa çıkarak İsrail’in Tanrısını gördüler. Tanrının ayaklarının altında lacivert taşını andıran bir döşeme vardı. Gök gibi duruyor idi. Tanrı İsrail soylularına zarar vermedi. Tanrıyı gördüler ve sonra yiyip içtiler.” Bu görünüm, “İsrail’in Tanrısının” ışıktaki ve saflıktaki, görkem ve kutsallıktaki görünümü idi. Bir Babanın bağrındaki sevgiyi ya da bir Babanın yüreğe esenlik soluyan ve güven esinleyen tatlı ses tonlarını açıklamıyor idi. Hayır; Tanrının ayaklarının altındaki lacivert taşını andıran döşemenin günahkara söylediği yalnızca, bu yaklaşılamaz saflık ve ışıktan uzak durması idi. Yine de, “Tanrıyı gördüler ve yiyip içtiler.” Kanın gücü ile birlikte tanrısal tahammül ve merhametin dokunaklı kanıtı!

Tüm bu sahneye yalnızca bir örnek olarak bakıldığı zaman, yüreğin ilgisini çekecek fazla bir şey yoktur. Aşağıda murdar bir kamp mevcuttur ve yukarıda lacivert taşından bir döşeme vardır. Ama dağın eteğindeki sunak, bize bir günahkarın içinde bulunduğu koşulun murdarlığından nasıl bir yol aracılığı ile kaçabileceğini ve Tanrının huzuruna çıkabileceğini ve orada mükemmel bir esenlik içinde yiyip içeceğini ve tapınacağını gösterir. Sunağın çevresinde akan kan, “İsrailoğullarının gözlerinin önündeki dağın tepesinde yakıp tüketen bir ateş” gibi olan o Yüceliğin huzurunda durabilmeleri için insanın sahip olduğu tek güvence idi.

“Ve Musa bulutun içinden dağa çıktı. Kırk gün kırk gece dağda kaldı.” Bu durum Musa açısından gerçek bir yücelik ve kutsallık konumuna sahip olduğunu ortaya koymakta idi. Musa dünyadan ve dünyasal değerlerden uzağa çağrılmış idi. Doğal etkilerden soyutlanmış olarak O’ndan ya da O’nun ağzından, Mesih’in Kişiliği ve işi ile ilgili derin sırları öğrenmek için Tanrı ile tek başına kalmış idi. Aslında bu konu ile ilgili tapınakta ve tapınakta bulunan tüm önemli eşyalar ile ilgili örneklerin göksel örneklerinin Musa’ya açıklandığını söyleyebiliriz. Kutsanmış Olan, insanın işler ile ilgili antlaşmasının sonucunda neler olacağını çok iyi biliyor idi. Ama bunları Musa’ya örnekler ve ön figürler halinde açıkladı; Mesih’te sergilenen ve güvence altına alınan sevgisinin düşünceleri ve lütfunun örnekleri hakkındaki değerli düşüncelerini ifade etti.

Sonsuza kadar şükürler olsun ki, lütuf bizi bu işlere dayanan antlaşma altında bırakmamıştır. “Kan aracılığı ile sonsuza kadar yapılan antlaşma” için Rabbe şükürler olsun; O, Sina dağındaki ateşi ve yasanın gök gürültülerini ve şimşeklerini susturmuştur. Ve bize ne yeryüzünün ne de cehennemin gücünün asla sarsamayacağı bir esenlik sağlamıştır. “Bizi sevene ve kendi kanı ile bizi günahlarımızdan temizleyene ve bizi Tanrıya ve Babasına krallar ve kahinler yapana sonsuzluklar boyunca yücelik ve egemenlik olsun. Amin.

Pages