April 2013

1 Nisan

“… siz de Mesih’te doluluğa kavuştunuz.” (Koloseliler 2:10)

Rağbet gören düşüncenin aksine, cennete uygunluk konusunda dereceler mevcut değildir. Bir kişi ya tamamen uygundur ya da hiç uygun değildir. Tanrının totem heykelinin en üstünde bulunan kişilerin iyi ve temiz bir yaşam süren kişiler, dibinde bulunanların ise dolandırıcılar ve gangsterler olduklarına ve arada yer alanların ise cennete uygunluk konusunda farklı derecelere sahip kişiler olduklarına dair ortak düşünce ile tamamen karşıttır. Bu şekilde düşünenler muazzam bir hata yapmaktadırlar. Ya uygunuzdur ya da uygun değilizdir. Bunun ortasında hiç bir şey mevcut değildir.

Aslında hiç kimse kendi içinde uygun değildir. Her birimiz sonsuz cezayı hak eden suçlu günahkarlarız. Hepimiz günah işledik ve Tanrının yüceliğinden yoksun kaldık. Her birimiz yoldan saptık ve kendi yolumuza döndük. Bizler murdarız ve en iyi işlerimiz bile kirli bez parçalarından ibarettir.

Cennet için hiç bir şekilde uygun değiliz, ama yalnızca bu kadar da değil; aynı zamanda kendimizi cennet için uygun hale getirmek amacı ile yapabileceğimiz hiç bir şey de yoktur. En iyi çözümlerimiz ve en soylu çabalarımız bile günahlarımızı ortadan kaldıramaz ve bize Tanrının talep ettiği Kendi doğruluğunu sağlayamaz. Ancak iyi haber şudur ki, Tanrının sevgisi bu doğruluğu bize bir armağan olarak sağlar. “İman yolu ile, lütuf ile kurtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrının armağanıdır. Kimsenin övünmemesi için iyi ilerin ödülü değildir.” (Efesliler 2:8,9)

Cennete uygunluk yalnızca Mesih’te bulunur. Ne zaman bir günahkar yeniden doğsa, Mesih’i alır. Tanrı artık onu bedendeki bir günahkar olarak görmez; Mesih’te görür ve onu bu temel üzerinde kabul eder. Tanrı günah nedir bilmeyen Mesih’i bizim için günah yapmıştır, öyle ki Tanrı doğruluğu nedir bilmeyen bizler Mesih’te Tanrının doğruluğu olalım (bakınız 2.Korintliler 5:21).

Tüm bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Ya Mesih’e sahibizdir ya da Mesih’e sahip değilizdir. Eğer Mesih’e sahip isek, cennet için Tanrının bizi uygun kılacağı kadar uygunuzdur. Mesih’in uygunluğu bizim uygunluğumuz olur. Biz Mesih kadar değerliyiz, çünkü O’ndayız.

Öte yandan, eğer Mesih’e sahip değil isek, olabileceğimiz en kötü şekilde kaybolmuşuz demektir. O’nsuz olmak ölümcül bir eksikliktir. Bu ciddi eksikliğin yerini hiç kimse hiç bir zaman dolduramaz.

O zaman şu noktanın aşikar olması gerekir: hiç bir imanlı cennet için bir başka imanlıdan daha uygun değildir. Tüm imanlılar yücelik ile ilgili aynı ünvana sahiptirler. Bu unvan, Mesih’tir. Her imanlı Mesih’e eşit şekilde sahiptir. Bu nedenle, hiçbir imanlı cennet için bir başka imanlıdan daha uygun değildir.

2 Nisan

“Çünkü bedende yaşarken gerek iyi gerek kötü,
yaptıklarımızın karşılığını almak için hepimiz Mesih’in yargı kürsüsü
önüne çıkmak zorundayız.” (2.Korintliler 5:10)

Bir önceki sayfada cennete uygunluk ile ilgili derecelerin olmadığını okuduk, bu okuduğumuz elbette doğrudur, ama aynı zamanda cennette ödül derecelerinin olacağı da doğrudur. Mesih’in yargı kürsüsü önünde yapılan işler gözden geçirilecek ve bazı kişiler diğerlerine kıyasla daha fazla ödül alacaklardır.

Orada aynı zamanda cennetin görkemlerinden zevk alma konusunda farklı kapasiteler de söz konusu olacaktır. Herkes mutlu olacaktır, ama bazı kişilerin mutlu olma kapasitesi diğer kişilerin mutlu olma kapasitesinden daha büyük olacaktır. Herkesin kasesi dolu olacaktır, ama bazı kişilerin kaseleri diğerlerinin kaselerinden daha büyük olacaktır.

Yüceltilmiş konuma ulaştığımız zaman her birimizin tıpatıp aynı olacağımıza dair bir düşünceden kurtulmamız gerekir. Kutsal Kitap hiç bir yerde böyle sıkıcı bir benzerlik öğretişine yer vermez. Aksine şöyle bir öğretişe yer verir: sadık ve adanmış yaşamlar taçlar ile ödüllendirilecekler ve bazı kişiler ödüllendirilirken, bazı kişiler kayba uğrayacaklardır.

Aynı yaşta ve aynı zamanda tövbe etmiş olan iki genç imanlıyı ele alalım. Biri gider ve önündeki kırk yıl boyunca yaşamındaki ilk önceliği Tanrının krallığına ve O’ndaki doğruluğa vererek hayatını sürdürür. Diğeri ise yaşamının en iyi yıllarını para kazanmak için sarf eder. Birinci imanlı Rabbin konular ile ilgili olarak büyük bir heves ile konuşur, ikinci imanlı ise piyasadaki aktivitelerden aynı coşku ile söz eder. Birinci imanlı şimdi Rabden zevk alma konusunda daha büyük bir kapasiteye sahiptir ve bu daha büyük kapasitesini cennete beraberinde götürecektir. İkinci imanlı, Mesih’in Kişiliği ve tamamladığı iş aracılığı ile cennete uygunluk konusunda birici imanlı ile tamamen eşit olmasına rağmen, ruhsal olarak cüce kalmıştır ve cennete giderken bu dar kapasitesini de yanında götürür.

Her yaşadığımız gün, cennette alacağımız ödüllerin ve sonsuz yuvamızda ne kadar mutlu olacağımızın ölçüsüne biz karar vermekteyiz. Buna, Kutsal Kitap hakkında olan bilgimiz ve ona itaatimiz, dua yaşamımız, Tanrı halkı ile olan paydaşlığımız, Rabbe yaptığımız hizmet ve Tanrının bize vermiş olduğu her şeye yaptığımız sadık kahyalık aracılığı ile biz karar veririz. Her geçirdiğimiz gün ile sonsuzlukta bina ettiğimizin farkına varır varmaz, yaptığımız seçimler ve koyduğumuz ayrıcalıklar üzerinde muazzam bir etki oluştururuz.

3 Nisan

“Bir insan içinden nasıl düşünürse kendisi öyledir.”
(Süleyman’ın Özdeyişleri 23:7)

A.P.Gibbs şöyle derdi: “siz, olduğunuzu düşündüğünüz kişi değilsiniz, ama ne düşünüyorsanız siz osunuz.” Bu ifadenin anlamı şudur: zihin, davranışın aktığı bir kaynaktır. Kaynağı kontrol ettiğiniz zaman, ondan çıkan akıntıyı da kontrol etmiş olursunuz. Bu nedenle, düşünce yaşamının kontrol edilmesi esastır. Süleyman bu yüzden şu sözleri söylemiştir,

“Her şeyden önce de yüreğini koru, çünkü yaşam ondan kaynaklanır.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 4:23) Burada yürek sözcüğü, zihne eş anlamlı bir sözcük olarak kullanılmıştır. Yakup bize, günahın zihinde başladığını hatırlatır (Yakup 1:13-15). Eğer bir konu hakkında çok uzun zaman düşünür isek, sonunda onu yapacağız demektir.

Bir düşünce ek ve bir eylem biç.
Bir eylem ek ve bir alışkanlık biç.
Bir alışkanlık ek ve bir karakter biç.
Bir karakter ek ve bir yazgı biç.

Rab İsa düşünce yaşamının önemini nefreti, cinayet ile eş tutarak vurgulamıştır (Matta 5:21-22), aynı zamanda şehvet dolu düşünceleri ise zina ile eş tutar (Matta 5:28). “Dışarıdan insanın içine giren hiçbir şeyin onu kirletemeyeceğini bilmiyor musunuz?” (Markos 7:14-23)

Ne düşündüğümüzden biz sorumluyuz, çünkü düşüncelerimizi kontrol etme gücüne sahibiz. İffetsiz ve kötü şeyler düşünebiliriz ya da saf ve Mesih’e benzeyen konuları düşünürüz. Her birimiz bir kral gibiyizdir. Üzerinde egemenlik sürdüğümüz imparatorluk, düşünce yaşamımızdır. Bu imparatorluk iyilik yapmak için çok büyük bir potansiyele ve yine aynı şekilde kötülük yapmak için de çok büyük bir potansiyele sahiptir. Hangi potansiyelin kullanılacağına karar veren kişiler bizleriz.

Şimdi size bizim bu konuda ne yapabileceğimiz hakkında bazı olumlu önerilerde bulunalım. Her şeyden önce, tüm konuyu olduğu gibi dua ile Rabbin önüne götürün ve şöyle deyin: “Ey Tanrı, yemiz bir yürek yarat, yeniden kararlı bir ruh var et içimde” (Mezmur 51:10). İkinci olarak, her düşünceyi Mesih’in huzurunda göründüğü şekilde yargılayın (2.Korintliler 10:5). Üçüncüsü, her düşünceyi hemen o anda itiraf edin ve zihninizden kovun. (Süleyman’ın Özdeyişleri 28:13). Daha sonra ise, boş,ya da hiç bir düşüncenin yer almadığı bir zihinden sakının. Zihninizi olumlu ve değerli düşünceler ile doldurun (Filipeliler 4:8). Beşincisi, okuduğunuz, gördüğünüz ve işittiğiniz şeyler üzerinde disiplin uygulayın. Eğer zihninizi kirlilik ve bozulma ile beslerseniz, saf bir düşünce yaşamına sahip olmayı bekleyemezsiniz. Son olarak, kendinizi Rab ile meşgul edin. Zihninizi yansız olmaya yönlendirdiğiniz zaman, kötü düşünceler kabul görmeyi isterler.

4 Nisan

“İman sayesinde anlıyoruz.” (İbraniler 11:3)

“İman sayesinde anlıyoruz…” Bu sözler, ruhsal yaşamın en temel ilkelerinden birini ifade ederler. Önce Tanrının sözüne iman ederiz ve sonra anlarız. Dünya, “Görmek, inanmaktır” der. Tanrı ise, “İnanmak, görmektir” der. Rab İsa, Marta’ya şöyle dedi: “Ben sana, iman edersen Tanrının yüceliğini göreceksin demedi mi?” (Yuhanna 11:40) Rab İsa daha sonra Thomas’a şöyle dedi: “görmeden iman edenlere ne mutlu!” (Yuhanna 20:29) Ve elçi Yuhanna şöyle yazdı: “Bunları size, iman edesiniz… bilesiniz diye yazdım.” (1.Yuhanna 5:13) Önce inanın, sonra bileceksiniz.

Billy Graham bu ilkenin kendi hayatında nasıl görünür hale geldiğini anlatır:”1949 yılında Kutsal Kitap ile ilgili çok önemli bazı kuşkulara sahip idim. Kutsal Yazılarda birbirleri ile çelişen bölümler olduğunu düşünüyordum. Bazı bölümleri benim sınırlı Tanrı anlayışım ile bağdaştıramıyordum. Vaaz etmek için kürsüye çıktığım zaman, geçmişteki tüm büyük vaizlerin yetkin özelliği eksik idi. Diğer yüzlerce seminer öğrencisi gibi ben de yaşamımın zihinsel savaşı içinde idim. Sonucun gelecekteki hizmetimi etkileyeceği kesindi.

“Ağustos ayında Los Angeles’in dışındaki dağların tepesinde yapılan Forest Hdome adlı bir yerdeki bir Presbiteryen konferansına davet edilmiştim. Bir yoldan aşağı doğru ağır ağır yürüdüğümü ve ağaç köklerinin üstüne basarak geçtiğimi hatırlıyorum, o anda Tanrı ile güreştiğimi söyleyebilirim. Kuşkularım ile düello yapıyordum ve canım sanki çapraz bir ateş altına girmiş gibi idi. Sonunda, umutsuzluk ve çaresizlik içinde, irademi Kutsal Yazılarda kendini açıklayan diri Tanrıya teslim ettim. Kutsal Kitap’ı açarak önünde diz çöktüm ve şöyle dedim. “Rab, bu kitaptaki pek çok şeyi anlamıyorum. Ama sen, “Doğru kişi, iman ile yaşayacak” dedin. Senden aldığım her şeyi iman ile aldım. Ve şimdi burada Kutsal Kitap’ı iman ile Senin sözün olarak kabul ediyorum. Hepsini kabul ediyorum. Hiç bir sınırlama yapmadan kabul ediyorum. Anlayamadığım yerlerin bulunduğu bölümleri daha fazla ışık alıncaya kadar yargılamamayı kabul ediyorum. Eğer bu seni hoşnut ediyor ise, o zaman bana Senin sözünü duyurduğum zaman yetki ver ve bu yetki aracılığı ile insanları günahlı olduklarına ve günahkarları Kurtarıcıya dönmeleri için ikna et!

Şimdi geçmişte kalan Los Angeles konferansına altı hafta içinde başladık. Bu konferans sırasında hizmetimi değiştiren sırrı keşfettim. Kutsal Kitap’ın doğru olduğunu kanıtlamaya çalışmaktan vazgeçtim. Kendi zihnimde Kutsal Kitap’ın doğru olduğuna karar verdim ve bu imanı beni dinleyenlere aktardım.”

5 Nisan

“Ve birbirinize karşı iyi yürekli ve şefkatli olun.
Tanrı sizi Mesih’te bağışladığı gibi siz de birbirinizi bağışlayın.”
 (Efesliler 4:32)

Kutsal Yazılardaki bağışlama ile bağlantılı olarak izlenmesi gereken belirli bir düzen mevcuttur. Eğer bu düzeni izler isek, kendimizi pek çok baş ağrısından ve yürek acısından kurtarmış oluruz.

Size bir kötülük yapıldığı zaman sizin yapacağınız ilk şey, o kişiyi yüreğinizde bağışlamaktır. Yine de o kişiyi kendi yüreğinizde bağışlamak ile o kişiye bağışlandığını söylemiş olmazsınız; konuyu Rab ile onun arasına devretmiş olursunuz. Bu davranışınız gastritten kaynaklanan midenizdeki acı suların sülfürik aside dönüşmesine engel olur ve sizi diğer korkunç fiziksel ve duygusal düzensizliklerden korumuş olur.

Sonra o kardeşe gider ve onu azarlarsınız (Luka 17:3). Diğer kişilere size nasıl kötülük edildiği konusunda gevezelik etmek yerine, “Eğer kardeşin sana karşı günah işler ise, ona git, suçunu kendisine göster. Her şey yalnız ikinizin arasında kalsın.” (Matta 18:15) sorunu mümkün olduğu kadar diğer kişilere yansıtmamaya çalış, yani, bu konuyu elinden geldiğince gizli tutmaya gayret et.

Eğer kardeşin suçunu itiraf etmez ve bağışlanma dilemez ise, o zaman yanına bir ya da iki tanık alarak yine onun yanına git. (Matta 18:16) Böyle yaparsan, hata işleyen kişinin tutumu hakkında Kutsal Yazılar açısından yeterli bir tanıklık sağlar.

Eğer bu kardeş hala suçunu kabul etmiyor ise, o zaman konuyu tanıkların da eşlik ettiği topluluğa götür. Eğer hatalı kardeş topluluğun yargısını dinlemeyi reddeder ise, o zaman elbette topluluktan uzak tutulacaktır (Matta 18:17).

Ama eğer bu sürecin herhangi bir noktası sırasında pişman olur ve tövbe eder ise, onu affedersin (Luka 17:3). Onu yüreğinde zaten affetmiştin, ama şimdi bu bağışlamanı ona göstermiş olursun. Burada önemli olan olayı sahte bir şekilde gizlemekten kaçınmaktır. “Oh, sorun yok. Sen gerçekten kötü bir şey yapmadın ki” deme. Aksine şöyle söyle: “Seni memnuniyetle bağışlıyorum. Artık bu mesele tamamen kapanmıştır. Şimdi diz çökelim ve birlikte dua edelim.”

Kabul ettiği ve tövbe ettiği için dudyduğu utanç onun sana tekrar kötülük yapmasına engel olacaktır. Ama eğer yine de günahını tekrar eder ise ve sonra tekrar tövbe eder ise, onu yine affetmen gerekir. Bir gün içinde sana karşı yedi kez günah işlese ve yedi kez tövbe etse ve sen onun samimi olup olmadığından emin değilsen bile, onu her seferinde affetmen gerekir. (Luka 17:4)

Mecazi anlamda konuşacak olur isek, bize milyonların bağışlandığını asla unutmamalıyız. Birkaç sent için bize kötülük eden diğer kişileri bağışlamak için tereddüt etmememiz gerekir (Matta 18:23-35)

6 Nisan

“Eğer bir kimse tanrının isteğini yerine getirmek istiyor ise,
bu öğretinin Tanrıdan mı olduğunu,
yoksa kendiliğimden mi konuştuğumu bilecektir.”
(Yuhanna 7:17)

Bu günkü İngilizce çeviri bu ayetin ilk kısmını şöyle tercüme ediyor, “Tanrının isteğini yapmak isteyen herkes, bilecektir. “ Eğer bir kişi bilmeyi içtenlikle arzu ediyor ise, Tanrı ne istediğini ona gösterecektir.

Bir günahkar gücünün sonuna geldiği zaman, derin bir ihtiyaç ile dua ettiğinde ve “Ey Tanrım, bana Kendini açıkla” diye istekte bulunduğu zaman, Tanrı onun duasına her zaman yanıt verecektir. Bu dua, her zaman yanıtlanacak bir duadır. Güneybatıdaki bir mağarada yaşayan bir hippie her şeyi sona erdirmeye hazırdı. Likör, uyuşturucu, seks ve büyü ile tatmin bulmaya çalışmıştı. Ama yaşamı hala boştu, bomboştu. İçinde bulunduğu sefil durumdan çıkabilmek için hiçbir yol göremiyordu. Tıkılmış olduğu mağarada bir gün feryat etti: “Ey Tanrı – eğer bir Tanrı var ise – bana kendini açıkla, aksi takdirde yaşamıma son vereceğim.”

On dakika sonra oradan “geçmekte” olan genç bir Hıristiyan başını mağaranın kapısından içeri soktu, münzevi hippie’yi gördü ve şöyle dedi: “Merhaba, sana İsa’dan söz etmemde bir sakınca var mı?”

Ne olduğunu anladınız! Hippie Rab İsa Mesih’e iman aracılığı ile kurtuluş hakkındaki iyi haberi dinledi. Kurtarıcıya geldi ve bağışlanma, kabul ve yeni yaşam buldu. Tüm canıyla dua etmişti ve Tanrı işitti ve duasına yanıt verdi. Ben şimdiye kadar bu şekilde dua edip de canına, özel bir açıklama almayan bir kişinin var olduğunu asla duymadım.

Elbette böyle bir vaat Hıristiyanlar için de geçerlidir. Eğer bir kişi gerçekten, Tanrının yaşamı ile ilgili isteğini bilmeyi içtenlikle arzu eder ise, Tanrı ona bunu gösterecektir. Eğer bir imanlı kilise paydaşlığı konusundaki uygun yolu bilmeyi isterse, Tanrı kendisine bunu bildirecektir. Duyulan ihtiyaç ne olur ise olsun, Tanrı, eğer biz O’nun isteğinin ne olduğunu en mükemmel surette bilmek istiyor isek, bu ihtiyacı karşılamaya Kendisini adamıştır. Bizim ve Tanrının düşüncesi ile ilgili gerçek bilgi arasında duran şey, bizim çaresizlik içinde arzu ettiğimiz şeydir.

7 Nisan

“Benim her şeyim var, bolluk içindeyim.
Epafroditus’un eli ile gönderdiğiniz armağanları alınca bir eksiğim kalmadı.
Bunlar güzel kokulu sunular, Tanrı’nın beğenisini kazanan,
O’nu hoşnut eden kurbanlardır.” (Filipeliler 4:18)

Pavlus’un Filipeliler’e yazdığı mektup, gerçekten, Filipe’de yaşayan imanlılardan kabul etmiş olduğu bir armağan hakkında idi. Bu armağanın bir para armağanı olduğu ile ilgili tahminimizin doğru olduğunu düşünüyoruz. Burada şaşırtıcı olan, elçinin, bu armağandan “Tanrıya sunulan güzel kokulu bir sunu ve kurban” olarak söz etmesidir. Rabbin bir hizmetkarına verilen bir armağanın söz ile anlatılamaz Armağan olarak tanımlanan bir dil ile hatırlanması gerektiğini düşünmek nefes kesicidir.

J.H.Jowett , “O zaman göz ile görünen bir yerel iyiliğin ölçüsü ne kadar da geniştir” diyerek bu konuda çok güzel bir yorumda bulunur. Biz yoksul bir kişiye hizmet ettiğimizi düşündük, ama aslında sohbet ettiğimiz Kişi bir Kral idi. Biz bu hoş kokunun dar bir çevre içinde yayılacağını düşündük, ama işte bakın, bu hoş koku tüm evrene yayılmakta. Biz yalnızca Pavlus ile ilgilendiğimizi düşündük, ama kendimizi Pavlus’un Kurtarıcısına ve Rabbine hizmet ederken bulduk. Hıristiyanlıkta vermenin gerçek ruhsal doğasını ve bunun derin ölçüsünü anladığımız zaman, söylenerek ya da zorunluluktan dolayı vermekten kurtulmuş oluruz. Böylece sonsuza kadar kandırma, merhamet hissi uyandırma ve komedi aracılığı ile para sızdıran ya da profesyonelce para talebinde bulunan kişilerin hilelerinden sonsuza kadar bağışıklık kazanmış oluruz. Vermenin, yasal bir eylem değil, kahinlere özgü bir hizmet türü olduğunu anlarız. Sevdiğimiz için veririz ve vermeyi severiz.

Benim Büyük Tanrıya verdiğim, evrenin taht odasını hoş koku ile dolduran küçük ve önemsiz armağanlarım bana alçakgönüllü tapınma ve cömertçe vermeyi esinlemelidirler. O zaman Pazar sabahları verilen sunu artık asla can sıkıcı olmayacaktır, yalnızca hizmetin bir parçası haline geleceklerdir. Sanki Rab İsa bedence yanı başımızda imiş gibi ve biz sanki doğrudan O’na veriyormuş gibi hissedeceğiz.

8 Nisan

“Tanrının Sözü diri ve etkilidir ve iki ağızlı kılıçtan daha keskindir.”
(İbraniler 4:12a)

Hıristiyan bir üniversite öğrencisi bağımsız bir seminerde bulunan bir başka öğrenciye tanıklık ediyordu. İmanlı bir ayet aktardığı zaman, seminerdeki öğrenci şöyle dedi: “Ben Kutsal Kitap’a inanmıyorum.” Hıristiyan hemen başka bir ayet söyledi, ama buna rağmen seminerdeki diğer öğrenci, “Kutsal Kitap’a inanmadığımı sana söyledim” diye karşılık verdi. Hıristiyan bu karşılık üzerine üçüncü bir ayet aktardığı zaman, seminer öğrencisi kızdı ve öfke ile patladı, “Bana Kutsal Kitap’tan aktarmalar yapma, sana ona inanmadığımı daha önce de söyledim.” İmanlı, bu durumda cesaretini tamamen kaybetti ve yenilgiye uğradı. Can kazanmak için çalışan bir kişi olarak tam anlamı ile başarısız biri olduğunu düşündü.

Dr.H.A.Ironside tesadüfen o gece bu Hıristiyan öğrencinin evine konuk oldu. Hıristiyan öğrenci akşam yemeğinde Dr.Ironside ile o gün seminer öğrencisi tarafından nasıl hayal kırıklığına uğratıldığını paylaştı. Ve sonra Dr. Ironside’a sordu: “Birine tanıklık etmeye çalıştığınız zaman, o kişi size, ‘Kutsal Kitap’a inanmıyorum’ derse ne yaparsınız?’” Dr. Ironside mutlu bir şekilde gülümsedi ve, “o kişiye Kutsal Kitap’tan başka bir ayet aktarırım.”

Bu öğüt can kazanmaya çalışan her imanlı için harika bir öğüttür. İnsanlar Kutsal Kitap’a inanmadıklarını söyledikleri zaman, onlara daha çok ayet aktarın. Tanrının Sözü diri ve etkilidir. İnsanlar bu ayetlere inanmadıklarını söyleseler bile, onlardan etkilenirler.

İki kişinin bir söz düellosuna giriştiklerini varsayalım. Biri diğerine şöyle der: “Senin kılıcının gerçekten çelik olduğuna inanmıyorum.” Bu durumda ne olur? İkinci kişi kılıcını bırakır ve yenilgiyi kabul mü eder? Ya da kılıcındaki karbon içeriği ve metalinin çekice gelir yani dövülür özelliği hakkında bilimsel bir söylev mi verir? Saçmalık! Kendisi ile çekişen düşmanını keskin kılıcı ile dürter ve onun kılıcın ne kadar gerçek olduğunu hissetmesine izin verir. Aynı durum Kutsal Kitap için de geçerlidir. Tanrı Sözü, Ruhun kılıcıdır. Onun savunma yapmak yerine kullanılması gerekir. Kutsal Kitap kendisini savunacak güçtedir.

Kutsal Yazıların esin ile yazıldıklarına dair yerinde kanıtlar mevcut olduğunu inkar etmiyorum. Bu tür kanıtlar daha önceden kurtarılmış kişilerin imanlarını onaylamak gibi değerli bir amaca hizmet ederler. Bazı durumlarda insanlara kurtaran imana gelmeleri için yardım ederler. Ama bu konu hakkında genel olarak konuştuğumuz zaman, kişiler insanların mantıkları ya da söyledikleri ile ikna edilmezler. “Kendi iradesine aykırı olarak ikna edilen bir insan hala kendi düşüncesine sahiptir. İnsanların Tanrı Sözünün gücü ile yüz yüze gelmeye ihtiyaçları vardır. Kutsal Yazılardan alınan tek bir ayet, binlerce ikna edici söze bedeldir.

Bu gerçek, Kutsal Yazıları ezberlemenin önemine işaret eder. Eğer ben belleğime ayetleri yüklemedi isem, o zaman Kutsal Ruh uygun zamanda onlar ortaya çıkaramayacaktır. Ancak buradaki önemli düşünce şudur: Tanrı benim sözlerimi onurlandırmak için vaatte bulunmamıştır, Tanrı kendi sözlerini onurlandırmak için vaatte bulunmuştur. Bu nedenle, kurtulmamış kişiler ile ilgilendiğim zaman, Ruhun kılıcını cömert bir şekilde kullanmam ve onun bir lütuf mucizesi aracılığı ile ikna ve tövbe ürettiğini izlemem gerekir.

9 Nisan

“.. kesime götürülen kuzu gibi,
kırkıcıların önünde sessizce duran koyun gibi…”
(Yeşaya 53:7b)

Bir kez ölmekte olan bir kuzuyu izledim. Şimdiye kadar izlediğim en dokunaklı ve en korkunç görünümdü.

Öldürüleceği yere getirilirken o kadar sevimli idi ki, çocuklar ona sarılmaya bayılırlardı. Her hayvanın küçüğü çok sevimlidir – kedi yavruları, köpek yavruları, civcivler, buzağılar ve sıpalar – ama bir kuzu hepsinden daha çok çekici bir sevimliliğe sahiptir.

Kuzu orada dururken bir masumiyet örneğini temsil ediyordu. Lekesiz ve beyaz postu onu bir saflık sembolü yapıyordu. Yumuşak huylu ve sakindi, çaresiz ve savunmasızdı. Özellikle gözleri çok etkileyici idi; korku ile bakıyorlardı, kendisine bakan kişide merhamet ve sempati uyandırıyordu ve ona bakan ıstırap duyuyordu. Böyle küçük ve güzel bir yavrunun neden ölmesi gerektiğine ilişkin hiç bir makul düşünce yok gibi görünüyordu.

Şimdi ayakları bağlandı ve yana yatırıldı, öylece acıklı bir şekilde yerde yatıyordu, sanki yaklaşan ölümün farkında imiş gibi ağır ağır nefes alıyordu. Eli işine yatkın kasabın becerikli tek bir hareketi ile bıçak kuzunun boğazını kesti. Yere kan aktı. Yavru hayvanın bedeni ölümün ıstırabı ile şiddetle sarsıldı ve kısa bir süre sonra hareketsiz kaldı. Narin kuzu ölmüştü.

Olayı izleyen bazı kişiler olup biteni görmemek için başlarını çevirmişlerdi; olay izlenemeyecek kadar üzücü idi. Bazı kişiler gözlerinden akan yaşları siliyorlardı. Hiç kimse tek bir söz bile söylemek istemedi.

Ben iman aracılığı ile başka bir Kuzu’nun öldüğünü görüyorum – bu kuzu, Tanrının Kuzusu. Olabilecek görünümlerin hem en bereketlisi hem de en korkuncu.

Bu Kuzu, her şeyi ile sevimli; O’nun gibi saf ve temiz bir Kuzu yok. Öldürülmek üzere getirildiği yerde iken, yaşamının en güzel döneminde.

O, yalnızca masum değil, aynı zamanda kutsal, zararsız, günahsız, günahkarlardan tamamen farklı, ne ufacık bir lekesi ne de minicik bir lekesi var. Böylesine saf birinin öldürülmesinin gerekmesi için hiç bir makul neden yok.

Ama O’nu öldürenler, O’nu alır ve ayakları ve ellerini çivileyerek Çarmıha gererler. Orada günahkarların Yerine Geçen olarak cehennemin en yoğun elemlerinin ve dehşetlerinin acısını çeker. Bu acıları çekerken gözleri sevgi ve bağışlama ile dolu olarak bakar.

Artık acı çekme zamanı sona ermiştir. Ruhunu teslim eder ve bedeni çarmıhta asılı kalır. Bir asker mızrak ile O’nun göğsünü deler ve bağrından kan ve su akar. Tanrı Kuzusu ölmüştür.

Yüreğim dopdolu, gözyaşlarıma engel olamıyorum ve özgürce akıyorlar. Dizlerimin üstüne çöküyorum ve O’na şükrederek O’nu övüyorum! Ve düşünüyorum  - O benim için öldü! O’nu sevmekten azla vazgeçmeyeceğim.

Pages